Vesper hızla şatoya getirildi ve sarayın en üst katındaki revire yatırıldı. Kılıç darbesi derindi ve ciğerine çok yakın bir noktaya hasar vermişti. Kan kaybı durdurulmakta zorlanıyordu. Şatonun en deneyimli hekimleri odaya kapatılmış, kadının hayatını kurtarmak için zamana karşı yarışıyordu. Alistair ise odanın kapısının önünde bir ileri bir geri yürüyor, üzerindeki kanlı zırhı bile çıkarmayı reddediyordu.
Geceler gündüzlere karıştı. Vesper bir türlü bilincini kazanamıyor, yüksek ateş altında sürekli sayıklıyordu. Alistair, hekimlerin tüm uyarılarına rağmen kadının başucundaki sandalyeden bir saniye olsun ayrılmadı. Yemek yemiyor, uyumuyor, sadece Vesper’ın buz gibi elini iki elinin arasında tutarak Tanrı’ya yalvarıyordu. Bir kralın o sarsılmaz, çelikten imajı tamamen yıkılmış; geriye sadece sevdiği kadını kaybetme korkusuyla kavrulan çaresiz bir adam kalmıştı.
Gece yarısı, Vesper’ın solunumu aniden zayıfladı. Hekimler panikle müdahale ederken Alistair kadının yüzüne doğru eğildi. Gözlerinden süzülen yaşlar Vesper’ın solgun yanaklarına damlıyordu. "Lütfen Vesper," diye fısıldadı adam, sesi hıçkırıkla boğularak. "Savaşı kazandık. Gerçek ortaya çıktı. Beni bu dünyada tek başıma bırakamazsın... Yaşamak zorundasın." Parmaklarını kadının parmaklarına sıkıca kenetledi, onun nefes alması için kendi nefesini vermeye hazırdı.