Ertesi günün ilk ışıklarıyla birlikte dağ kalesinin etrafı Alistair ve Vesper’ın birleşik ordusu tarafından sarıldı. Kale surlarında amcanın paralı askerleri ve sadık okçuları dizilmişti. Alistair’in emriyle mancınıklar ateşlendi ve kale kapıları devasa koçbaşlarıyla dövülmeye başlandı. Çok geçmeden kalkanlar birbirine çarptı, kılıç sesleri dağların soğuk sessizliğini parçaladı. Savaş, dökülen kanların karda bıraktığı kırmızı izlerle acımasız bir vahşete dönüştü.
Alistair ve Vesper ön saflarda birlikte dövüşüyorlardı. Alistair devasa kılıcıyla karşısına çıkan düşman askerlerini birer birer devirirken, Vesper da çevik hareketleriyle amcanın muhafızlarını etkisiz hale getiriyordu. Kalenin ana kapısı kırıldığında, Alistair amcasının surların üst katına doğru kaçtığını gördü. "Vesper, arkamda kal!" diye bağırarak merdivenlere doğru atıldı. Ancak tam o sırada, savaşın karmaşasından ve yıkılan bir duvarın arkasından çıkan sinsice bir paralı asker, Vesper’ın korumasız kaldığı böğür kısmına doğru kılıcını savurdu.
Zırhın birleşme yerinden giren keskin kılıç darbesi, Vesper’ın bedenini derinden yaraladı. Prensesten yükselen acı dolu bir çığlık, avludaki gürültünün arasında Alistair’in kulaklarında patladı. Alistair arkasını döndüğünde, Vesper’ın elindeki kılıcın karın üzerine düştüğünü ve kadının kanlar içinde yere yığıldığını gördü. O an, Alistair için dünya üzerindeki tüm sesler kesildi, zaman askıda kaldı.