Gerçeğin ortaya çıkmasıyla birlikte Alistair ve Vesper hiç vakit kaybetmeden harekete geçtiler. Amcanın, sınır krallığının en doğusundaki sarp dağların arasında yer alan eski bir dağ kalesine sığındığı ve oradan isyanı yönettiği tespit edilmişti. İkili, en sadık atlı birliklerini ve muhafızlarını toplayarak şatodan ayrıldılar. Karlı yollarda, dondurucu rüzgâra karşı ilerleyen ordu, tek bir amaca kilitlenmişti: İhaneti kökünden kazımak.
Yolculuk boyunca Vesper ve Alistair adeta tek bir zihin gibi hareket ettiler. Vesper, üzerindeki pelerinini çıkarıp eski zırhını kuşanmış, bir prenses olmanın ötesinde savaşçı kimliğini yeniden kazanmıştı. Alistair ise bir an olsun kadının yanından ayrılmıyor, hem stratejik haritaları inceliyor hem de sevdiği kadının güvenliğini her şeyin üstünde tutuyordu. Gündüz karlı patikalarda at süren ikili, gece mola yerlerinde kurulan askeri çadırlarda birbirlerinin sıcaklığına sığınıyorlardı.
Çadırın içinde, gaz lambasının titrek ışığında Alistair, Vesper’ın soğuktan donmuş parmaklarını kendi elleriyle ısıtmaya çalışıyordu. "Yarın kan dökülecek Vesper," dedi Alistair, kadının gözlerinin içine bakarak. "Amcan pes etmeyecektir." Vesper, başını adama doğru yaklaştırıp dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu. "Sen yanımdasın Alistair. Yıllarca bir yalanın peşinden gittim, amcam babamın kanını taşıyor olabilir ama o benim için bir caniden farksız. Yarın o kale düşecek." Yaklaşan amansız savaşın ortasında, çadırdaki bu kısa yakınlaşma anları ikisinin de ruhuna güç veriyordu.