Fakat saray duvarlarının içindeki bu cennet bahçesi, dışarıdaki gerçekliğin sert rüzgârlarıyla çok geçmeden sarsıldı. Sınır Krallığı'nın eski başkentinde ve muhafız birliklerinin kaldığı kışlalarda karanlık fısıltılar yükselmeye başlamıştı. "Prensesimiz, babasının kanını ellerinde taşıyan düşman kralın kollarında!" söylentisi, krallığın eski soyluları ve savaştan beslenen komutanlar tarafından hırsla körükleniyordu. Halk, yıllardır düşman olarak bildikleri bir kralla kendi prenseslerinin evlenmesini ve aynı yatağı paylaşmasını bir ihanet olarak görmeye başlamıştı.
Üçüncü günün sabahında, sarayın devasa demir kapılarının önünde dev bir kalabalık toplandı. Ellerinde meşaleler ve eski kralın flama sancaklarıyla gelen halk, "Düşmanla nikah olmaz!", "Prenses kanlı tahtı sattı!" sloganlarıyla kalede yankı uyandırdı. Saray muhafızları surlara dizilmiş, gergin bir şekilde kılıçlarının kabzasını sıkıyordu. Vesper, kule balkonundan aşağı baktığında gördüğü manzara karşısında büyük bir üzüntü ve hayal kırıklığı yaşadı. Kendi korumak istediği halkı, şimdi ona nefretle bağırıyordu.
Alistair, kadının arkasından yaklaşıp ellerini Vesper’ın omuzlarına koydu. "Bu onların suçu değil Vesper," dedi Alistair, sesi dondurucu rüzgârda bile sarsılmaz bir güven veriyordu. "Yıllarca nefrete inandırıldılar. Bir günde bizi kabullenmelerini bekleyemeyiz." Vesper başını çevirip adama baktı. "Ama biz barış için bunu yaptık Alistair! Kan dökülmesin diye... Şimdi ise beni babamın anısına ihanet etmekle suçluyorlar." İkili, hem iki krallığın hassas dengesini korumak hem de halkın gözündeki bu nefret dalgasını bastırmak için çok daha zorlu bir mücadeleye girmek zorunda kaldıklarını anladılar.