Defne, o gece uyuyamadı.
Yatağın içinde dönüp dururken aklında tek bir şey vardı: bir hafta.
Kerem’in söylediği o iki kelime, zihninde sürekli yankılanıyordu. Sanki bir geri sayım başlamıştı ve kimse bunu durduramayacaktı.
Tavana bakarken içini garip bir sıkışma kapladı. Bu his korku değildi sadece… aynı zamanda bir tür bağlanma hissiydi. Bu onu rahatsız ediyordu.
“Benim işim değil,” diye fısıldadı kendi kendine.
Ama artık emin değildi.
Ertesi gün Kerem okula gelmedi.
Bu basit bir detay gibi görünüyordu ama Defne için öyle değildi.
Koridorda yürürken gözleri istemsizce onu aradı. Merdivenlerin yanında, kantinde, sınıfın kapısında… yoktu.
Bu yokluk, nedense daha rahatsız ediciydi.
Öğle arasında, Defne sonunda dayanamayıp dışarı çıktı. Okul bahçesinin köşesinde durdu, telefonunu eline aldı.
Numara oradaydı.
Bir süre ekrana baktı.
“Saçmalama,” dedi kendi kendine.
Ama parmağı yine de tuşun üzerindeydi.
Aradı.
Telefon çaldı.
Bir kez.
İki kez.
Sonra açıldı.
Ama Kerem konuşmadı.
Arka planda rüzgâr sesi vardı. Ve bir şey daha… ağır nefes.
“Kerem?” dedi Defne.
Sessizlik.
Sonra çok alçak bir ses:
“Okulda olman gerekiyordu.”
Defne kaşlarını çattı. “Neredesin sen?”
“Burada kalma.”
“Ne demek burada kalma? Nerede olduğunu söyle!”
Kerem derin bir nefes aldı. Sanki konuşmak bile zor geliyordu.
“Onlar geldi.”
Defne’nin eli istemsizce sıkılaştı.
“Kim geldi?”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra Kerem’in sesi ilk kez bu kadar net kırıldı:
“Dün konuştuğum adamlar.”
Defne’nin kalbi hızlandı.
“Kerem, nerdesin?”
“Önemli değil.”
“Nasıl önemli değil?!”
“Defne…” dedi Kerem, sesi sertleşti. Ama bu sertlik korkudan geliyordu. “Sana yaklaşmalarını istemiyorum.”
Defne bir an sustu.
Sonra çok net bir şekilde söyledi:
“Ben zaten işin içindeyim.”
Sessizlik.
Bu cümle ikisini de durdurdu.
Kerem nefes verdi. “Bunu söyleme.”
“Gerçek bu.”
“Hayır,” dedi Kerem. “Hayır, değil.”
Defne bir adım attı, sanki onu görebilecekmiş gibi.
“Sen beni içine çektin,” dedi. “Şimdi geri gönderemezsin.”
Kerem uzun süre konuşmadı.
Sonra sadece şunu söyledi:
“Keşke hiç karışmasaydın.”
Telefon kapandı.
Defne ekrana baktı.
Kısa bir an için içinde bir boşluk oluştu.
Ama sonra…
Öfke geldi.
Akşam olduğunda Defne evde duramadı.
Maya yanına gelip başını dizine koydu ama Defne onu bile fark etmiyordu.
Kapıyı sessizce açtı ve çıktı.
Nereye gittiğini bilmiyordu.
Ama nerede olacağını biliyordu.
O terk edilmiş bina.
Hava kararmıştı.
Bina bu sefer daha ürkütücüydü. Rüzgâr kırık camlardan içeri giriyor, metal sesleri çıkarıyordu.
Defne içeri girdiğinde ilk hissettiği şey korku değildi.
Sessizlikti.
“Kerem?” diye seslendi.
Cevap yok.
Bir adım daha attı.
Sonra bir ses:
“Buraya gelmeni istememiştim.”
Defne hızla döndü.
Kerem karanlığın içinden çıktı.
Yüzü yorgundu. Gözünün kenarı hala morarmıştı. Ama asıl dikkat çeken şey… üzerindeki sessizlikti. Sanki savaşın ortasında bile susmayı öğrenmiş biri gibiydi.
“Ben de istemedim,” dedi Defne. “Ama geldim.”
Kerem sertçe nefes verdi. “Neden?”
Defne bir an durdu.
Sonra gerçeği söyledi:
“Çünkü yalnız gitmeni izleyemem.”
Bu cümle havada asılı kaldı.
Kerem gözlerini kaçırdı.
Bu onun için zor bir şeydi.
Tam o sırada, binanın dışından bir ses geldi.
Ayak sesleri.
Birden fazla.
Kerem’in tüm vücudu gerildi.
“Geç kaldın,” dedi.
Defne anlamadı. “Ne?”
Kerem hızlıca ona yaklaştı.
“Dinle,” dedi alçak sesle. “Ne olursa olsun, konuşma. Anladın mı?”
“Kerem—”
“Anladın mı?!”
Defne ilk kez onu bu kadar panik görüyordu.
Başını salladı.
Kapı açıldı.
Üç adam içeri girdi.
Defne’nin nefesi kesildi.
Kerem bir adım öne çıktı.
Ama bu sefer farklıydı.
Kaçmıyordu.
“Borç zamanı doldu,” dedi adamlardan biri.
Kerem gülümsedi ama bu gülümseme yok gibiydi.
“Bir hafta demiştiniz.”
“Biz erken severiz.”
Defne geri çekildi.
Kerem fark etti.
Ve o an…
Defne’nin elini tuttu.
İlk kez.
Gerçekten.
“Kaç,” dedi Kerem.
Defne dondu.
“Ne?”
“Kaç Defne.”
“Hayır.”
Kerem ona baktı.
Ve bu bakışta ilk kez yalvarma vardı.
“Lütfen.”
Defne’nin kalbi sıkıştı.
Ama hareket etmedi.
Ve o an…
Adamlar yaklaştı.
Bölüm sonu.