Soğuk ve yağmurlu bir gecenin ardından gelen sabah, sanki karanlığın son nefesini içinde saklayarak uyanmıştı.
Gökyüzü, griyle siyah arasında gidip gelen ağır bir perdeye bürünmüş; sanki güneş, ufkun gerisinde ürkekçe bekleyip ortaya çıkmaktan çekiniyordu.
Sabah, sabah olmaya niyetli değilmiş gibi duruyordu.
Yağmur, geceden arta kalan hüznünü ince ince yere bırakıyordu.
Damlalar, gökyüzünün iç çekişlerine benzer bir yumuşaklıkla düşüyor; her biri, kaldırımlarda biriken suyun yüzeyinde ince bir iz bırakıp sessizce kayboluyordu.
Sanki yağmur, konuşmaya cesaret edemeyen birinin korkakça anlattığı bir sırdı.
Rüzgâr, sokak aralarında dolaşırken soğuğu taşımıyor, adeta işliyordu.
Ağaçların çıplak dalları, rüzgârın dokunuşuyla hafifçe titriyor; o titreme, sabahın karanlığını daha da derinleştiriyordu. Havada, toprağa karışan yağmurun o keskin ama bir o kadar da huzurlu kokusu hâkimdi.
Şehir, bu yarı karanlık sabahı sanki dikkatle dinliyordu.
Binalar, sokak lambalarının içli ışıklarını üzerlerine püskürten yağmur taneleriyle daha da solgunlaşıyor; her adımın yankısı, ıslak taşlara çarpıp yayılan bir fısıltı hâline geliyordu.
Her şey, sanki görünmez bir el tarafından yavaşlatılmıştı: zaman, sesler, nefesler…
Bu sabahın içinde ne acele vardı ne umut; sadece yağmurun ince perdeleriyle örtülmüş bir dinginlik.
Ve tüm bu dinginliğin ortasında, yağmurun atıştıran sesi…
Karanlığı sabaha taşıyan, sabahı yeniden geceye benzeten; ama yine de insana garip bir huzur veren o ritmik, yumuşak, kırılgan melodi.
Peki ya ben neredeydim?Ev.
Ev demeye bin şahit isteyen o yerdeydim.
Sadece ailem için güzel kararlar almak zorunda olan,geceleri uyuyamayan,çektiği onca eziyete rağmen ayakta durmak zorunda olan biri olarak evdeydim.
Diğer kişiler şuan derin bir uyku çekiyor,belki de yağmurun sesini duyup kalkmış ve kahvesini yudumlayıp bir kitap okuyorlardı.
Ama maaleseff bu dünyanın içinde doğan ve vâris olan çocuklar asla bu uykuyu çekemeyecek,asla böyle bir keyif kahvesi yudumlayamayacaklardı.
Onlardan biri de bendim.
Artık vâris değildim.Artık bir liderdim,ama düşündüğünüz gibi bir liderlik değil,şimdi siz liderlik diyince herkese emreden müthiş insanları gözünüzün önüne getiriyorsunuzdur.
Oysa ki liderlik,çektiğin onca acıya rağmen diğer insanlara bu acıyı göstermemek,adeta bir kukla gibi oynamaktı.
Bütün herkesin yükünü biz taşırdık,uyumaya bile vaktimiz olmazdı ama diğer insanları bebek beşiğinde gibi uyuturduk.
Yani berbat bir şeydi.
Peki bu lider çocukları kim yani?Eğer olmak istemiyorsanız neden bu işin başındasınız gibi bir çok şey...
Lider çocukları;Ailesi binlerce sene yeraltı dünyasının başına geçmek için çabalamış,çalışmış ve sonunda bir haneden kurmuş olan ailelerin çocuklarıdır.
Bu ailelerin başındaki kişi bir süre sonra ölür veyahut görevi başkasına devreder,o kişi lider olur.Ve bu böyle sürüp gider.
İstemiyorum deme gibi bir şansınız yoktur.Gerçi deseniz de kimse sizi dinlemeye-
cektir.
Henüz daha dört yaşındayken başlar her şey...
Sizi beşiğinizden,oyun arkadaşlarınızdan ko-
parırlar.
Herkes annesinin yanında onun kokusunu çekip oyuncaklarıyla oynarken siz eziyet çeker,binlerce eğitim görür,yapamadığınız her şeyde azar işitirsiniz.
Tabii bununla bitmez,silah tutarsınız,kılıç kullanırsınız...
Peki ya bu dehşet derecede acı verici eğitimler ne zaman biter?
Ailenin Lideri sizin yanınıza gelip artık vâris değil bir lider olduğunuzu söyleyince biter.
Artık bütün bu acılardan kurtulacağınızdan mutlusunuzdur,herkes sizi dinleyecek siz hiçkimseyi dinlemeyeceksinizdir...
Fakat herşey yeni başlıyordur.
Daha fazla acı,daha fazla eziyet.
Yani herşey hanedanın başına geçince bitmez.
Peki ya hanedan ne?
Hanedan ev.
Liderlerin evleridir.
Bizim hanedandan bahsedeyim...
BAYRAKTAR HANEDANI;
Ev,şehrin en yüksek ve en önemli yerlerinden birinde,sislerin hiç dağılmadığı bir yerdedir.
Duvarlar siyaha çalan koyu gri taşlarla örülüdür;güneş vursa bile parlamayan,karanlığı içine çeken bir taş türü.
Kapının iki yanında bizim yani Bayraktarların simgesi olan çift kanatlı kartal kabartmaları mevcuttur.
Her gelen misafir o kapıdan içeri girdiğinde,sanki kartalların bakışı ensesine saplanır gibi hisseder.
Bahçemiz düzenli değildi;Nigâr Hatun özellikle böyle kalmasını istemişti.Orman havası taşırdı....
Ben çocukken eğitimlerden vakit bulduğum vakit burada koştuğumda kendimi dünyanın en özgür,en büyük insanı gibi hissederdim.
Evin içine adım atınca ilk hissedilen şey soğukluk ve karamsarlık olur.
Büyük taş zeminin üzerinde kocaman kırmızı-siyah renklerde bir halı uzanıyor.
Duvarlarda Bayraktar soyunun eski liderleri yağlı boya portreleri asılıydı.Hepsinin bakışları birbirine benzerdi.
Salon büyük,geniş ve gösterişliydi ama bir komutan odasına benziyordu.
Koyu kahverengi ahşaplar,siyah perdeler ve altın işlemeler...
Duvarın bir köşesinde Nigâr Hatunun yıllar önce dedemden kalan bir silahı duruyordu.
Çocukken böyle şeylerden korkardım,ama büyüdükçe onların bana güç verdiğine inanmaya başlamıştım.
Salonun dev pencereleri dışarıdaki korumaların durma,arabaların bekleme yerlerine bakardı.
Genelde oralar karanlık bir havaya sahip olduğu için oradan baktığımızda manzara tam görünmez,yarı karanlık olurdu.
Yukarı katlara çıkıldıkça karanlık biraz daha azalırdı,bu annem Verdenanın özel isteğiydi.
Birinci katta etraf biraz ışık alır ve parlaktı,burada benden bir önceki lider babam Dinçerin çalışma odası,küçük bir kütüphane,toplantı odası gibi ev halkına açık yerler mevcuttu.
İkinci katta etraf daha da aydınlık ve ferahtı,babam ve annemin odası,amcam ve yengemin odası,Nigâr Hatunun odası,büyük bir lavabo ve bir teras bulunurdu.
Üçüncü kata doğru aydınlık azalmıştı,abimin büyük odası,Karan kuzenimin odası,Aran kuzenimin odası ve büyük bir çalışma alanı vardı.
Ve dördüncü kat.
Evin en karanlık bölgesi yani benim odam,bilerek böyleydi.Ben karanlığı çok severdim.
Odam çok büyüktü,çalışma alanım,makyaj köşem,giyinme köşem,büyük bir lavabo,kocaman bir yatak,kitap okumak için bir köşem.
Ve kocaman bir teras,bu teras evdeki diğer teraslara nazaran daha düzenliydi.Siyah çiçekler ve benim seçtiğim tablolar vardı.
Belki evde çok kalamıyordum ama en sevdiğim yer odamdı.
Bizim Hanedanımız böyleydi,diğer hanedanlıklar biraz daha küçüktü.
Bir hanedanlık dışında...
Sancaktar Hanedanlığı,ezeli düşmanlarımızın.
Ben doğdum doğası Sancaktarlardan nefret ederdik,nedenini biliyordum.Ve bende onlardan nefret ediyordum.
Özellikle Nizam ve Kutluğ Viran Sancaktardan.
Benim tahta geçtiğim yıl,Viran da tahta geçmişti.Ve baş düşmanım olmuştu.
Ama ikimizin alanlarına giremiyorduk,Sancaktarların belirli ve Bayraktarların belirli alanları vardı.
Ama ben bu konuda rahattım,çünkü Viran Sancaktarı iki yıldır burada değildi.Kendi ülkesindeydi.
Evet kendi ülkesi vardı,kendi para birimi vardı.Tam bir manyaktı.Ve tabii Bayraktarların başı ülkeye girmesi yasaktı.
Viran Sancaktarı tam iki yıldır görmüyordum,aramızdaki rekabet henüz başlamamıştı.
Ve Kutluğ Viran Sancaktara Viran demek yasaktı,herkes ona Kutluğ derdi.İnanın bana bu saçmalığın nedenini bende bilmiyorum.
Ona Viran diyen iki kişiyi daha önce öldürttü söyleniyor...
Peki ya onların bizden büyük olan hanedanlıkları nasıldı?
Ben daha önce oraya hiç girmemiştim fakat çekilen belgeseller,bilgilendirici videolar sayesinde görme şansım olmuştu.
SANCAKTAR HANEDANI;
Ev,aynı bizim ki gibi şehrin en yüksek ve en önemli yerlerinden birinde,sislerin hiç dağılmadığı bir yerdeydi.
Ama bizden daha karanlık bir yerdeydi.
Bu yüzden kalk arasında hanedana,"Gölgede kalan Tepe" denirdi.
Suvarlar siyah obsidyen taşlarıyla örtülüydü.Işık geçirmiyordu-tamamıyla yutuyordu.Ana kapı,siyah metalden yapılmıştı.
Üzerinde Sancaktarların simgesi olan kocaman bir aslan kabartması vardı.
Bu kapı açıldığında çıkan gürültü insanların kalbini sıkıştırırdı.
Giriş salonu,bizde soğukluk varsa onlarda buz vardı.
O kadar büyüktü ki,bir fısıltı yankılanarak kaybolurdu
Ortada masalardaki gibiden değil, törenlerde kullanılan kadar büyük bir siyah mermer masa vardı.
Duvarlarda:
Nadim Bey’in dev portresi
Orhan’ın gençlik resmi
Kutluğ Viran’ın keskin bakışlı siyah beyaz portresi dururdu.
Her tablonun karşısında iki koruyucu dururdu:
Sessiz, hareketsiz, nefes alıyor mu belli olmayan türden…
Salon;
Bizim salonumuz bir komutan odasıysa,
Sancaktarlarınki bir hükümdar tahtı gibiydi.
Salonun ucunda, zeminden yükseltilmiş bir platformda siyah altın karışımı bir taht vardı.
Kutluğ Viran toplantılarını burada yapardı.
Tavana asılı dev kristal avize ışık vermezdi;
tam tersine ışığı emerek ortamı daha da karartırdı.
Duvarların bir kısmı taş, bir kısmı siyah meşe kaplamaydı.
Bir duvar tamamen camdı; camın arkasında sürekli dönen koyu gri sis…
O sisin nasıl oluştuğunu kimse bilmezdi.
Birinci katta bizde olduğu gibi ev halkına açık kullanılacak yerler ve Oktar beyin odası mevcuttu.
İkinci katta Virandan önceki lider Orhan bey ve eşi Sertap hanımın odası,Nizam beyin odası ve büyük bir çalışma odası vardı.
Üçüncü katta,Viranın ağabeyi Hazar ve eşi Helin,Viranın kız kardeşi Lara duruyordu.
Dördüncü katta Viran.
Ama o oda gösterilmemişti,ne olduğunu bilmiyorduk.
Sancaktarların ev halkını tanıtacak olursam;
Orhan Sancaktar;Herkesi korkutan,çok zeki olan ve eşine tutkuyla bağlı olan biriydi.Kıvrak zekası bazen babamı bile şaşırtabiliyordu.
Hazar Sancaktar;Herkesin üzerinde baskı hissettiği,mantıkçı,öngörülü ve eşini çok seven biriydi.Kendisi kuzenlerimin ve ağabeyimin en ezeli rakibiydi.
Sertap Sancaktar;Herkesin görmekten mutluluk duyduğu,herşeye sevgi dolu yaklaşan biriydi.O da annem ve yengem gibi bir hanedan kızıydı,ailesine dokunanı affetmezdi.
Lara Sancaktar;Herkesin dokunmaktan korktuğu,etrafa ölümcül bakışlar atan,şirketin kıdemlilerinden biriydi.Aynı zamanda kendisi benim gizli bir arkadaşımdı.
Sancaktarlar bilmesede biz yakındık.Dünya tatlısı bir kızdı,aramızda sadece iki yaş vardı ve ailesindekiler gibi gıcık bir Sancaktar değildi.
Ben diğer eğitimlerim yüzünden okula iki yıl geç başlamıştım ve orada tanışmıştık.
Helin Sancaktar;Herkesin zekasından korktuğu,sinsi ve akılcı biriydi.Kendisi önemli ailelerden birinin değerli bir kızıydı.Hazar ile bu sene evlendikleri için tam tanımıyordum.
Nizam ve Kutluğ Viran zaten...onları anlatmaya bile gerek yoktu.
Ama hakkında hiçbirşey bilmediğim biri vardı.Oktar Sancaktar.
Kendisi belli bir süre,yani Viran büyüyene kadar burada kalmıştı.Sonrasında Amerikaya gitmişti ve kendisinden henüz haber yoktu.
Bütün bunlar beynime bu karamsar havada gelmiş ve beynimin bütün kıvrımlarını zorluyordu.
Bu düşüncelerden çıkmak ve aşırı zorlu bir güne hazırlanmam lazımdı...
Saatime bakmıştım.
06.50'di.
Geceliğimi yavaşça çıkarttım ve duşa adımımı attım.
Soğuk su vücuduma temas ettiğinde ayındığımı hissetmiştim.
Beynimdeki bütün düşüncelerden arınarak duşumu tamamlamıştım.
Suyu kapattım,dışarıya adımımı attım ve siyah bornozumu üstüme giydim.Kapı açıldığında duşta ki suya alıştığımı havanın daha da soğuk olduğunu anlamıştım.
Makyaj masasının karşısındaki sandalyeye geçtim,aynaya baktım.
Saçlarıma baktım...
Saçlarımın aralarında gece mavisi renkler vardı,en sevdiğim renk gece mavisiydi ve bunu yaptırmıştım.
Ama bu hanedanlıklar için yanlıştı.Her hanedanlığın kuralı vardı ve bu bizimkine yanlıştı.
Bu yüzden saçlarımı böyle kullanmıyordum.
Kalıcı,kendi saçımın renginde bir sprey vardı ve onu sıkıyordum.
Bugün birdaha göremeyeceğim güzel gece mavisi rengine baktım,ellerimle onları sevdim ve derin bir nefes aldım.
Spreyi sıkmıştım.
İşte liderlik böyleydi,en sevdiğin şeyden bile vazgeçmekti.Gerçi bu sadece liderler için geçerli olan bir kural değildi.
Yeraltı dünyasının ailelerindeki çocuklar,kadınlar,liderler için geçerliydi bunlar.
Bizim hanedanlıkta da birçok kural vardı,örneğin;Kadınlara özel topuklu ayakkabı kuralı,kadınlar kendi odaları haricinde her yerde topuklu ayakkabı giymek zorundaydı.
Bu onların daha asil olduğunu düşündürtüyordu,saç rengi yasaktı,her zaman resmi giyinmek zorundaydık...
Daha akla hayale uymayan birbirinden saçma kurallar vardı.
Derin bir nefes aldım.
Spreyi sıktığım saçlarımı güzelce ve bastırmadan taradım,uzamışlardı.
Saç kurutma makinesini aldım ve saçlarımı yavaşça kuruttum,şekil verdim.Hafif sallanan bir topuz yapmıştım.
Makyaj yapmaya geçmiştim,hafif hafif sürüyordum.
Normalde makyaj işlerini hiç beceremezdim,annem ile yengem çok süslü oldukları için onlar benim her şeyimle ilgilenirlerdi.
Giydiğim kıyafetleri,toplantı kombineleri,makyajları,saçlarımı...
Bana kalsa ben bir pantolonla ömrümün sonuna kadar devam edebilirdim.
Hafifçe makyajımı yapmıştım ve kalktım.
Benim için özel hazırlanmış ve annemler tarafından seçilmiş olan kıyafetlerime baktım.
Beyaz bir kazak,siyah hafif uzun bir ceket,ceket ile uyumlu bir etek ve bir de topuklu bir bot vardı.
Bunları üstüme giymiştim,hiç çıkarmadığım ay desenindeki kolyeyi de takıp küpelerle süslendirmiştim.
Saate baktığımda 8.50'di.Ve tam kapı çaldı.
"Gir" dediğimde kapı yavaşça açıldı ve Melek belirdi.
Melek;bizim evin genç hizmetlisiydi,sarı saçları vardı adeta altın gibiydi.
Yanakları al aldı,gözü masmavi ve parlaktı,yaşama hevesi gözlerinde hep vardı.
İncecik vücuduyla adeta bir kuğuyu andırıyordu.
Vüducu gibi ince olan sesiyle tebessüm ederek konuştu.
"Efendim yemek hazır,birazdan Dinçer bey ve Hakan bey de inecekmiş"
Hafifçe tebessüm ettim,mavi ve parlak olan gözlerine dikkatlice bakarak.
"Tamam,teşekkürler çıkabilirsin" başını hafifçe öne eğdi ve kapıyı yavaşça kapatarak çıktı.
Yaşama hevesi olan genç bir kıza karşı o kadar hayranlık duruyordum ki ben genç bir kız iken gözlerimdeki o parlaklığı almışlardı.
Son kez aynaya eğildim ve kendime baktım.
Derin bir nefes alıp kapıyı açtım,çıkmıştım.
Merdivenlerden yavaş yavaş indim,üçüncü kata geldiğimde abim oradayadı.
"Güzellik,günaydın" dedi abim.Gülümsedim.
Onu süzdüm.
Kahverengi olan saçlarını hafifçe yukarı kaldırmıştı,ela olan gözleri bugün birazcık daha aydınlık gözüküyordu.
Siyah bir gömlek giymiş ve üstüne ceket atıp siyah kumaş bir pantolon giymişti,pantolonu-
nun ütüsü ve düzeni mükemmel gözüküyordu.
"Yakışıklı,sana da günaydın"
Gülümsedi,gözlerini kapatıp açtığında uzun olan kirpikleri gözüme daha da güzel gelmişti.
"Haydi,aşağı inelim" Kafamı salladım,eliyle ön taraftan yürümem için işaret yaptığında merdivenlerden inmeye başladım.
Topuklumun sesi merdivenlerden duyulurken aşağı kata geldiğimde benim inmiş olduğumu anlayan hizmetliler dizildiler.
Hepsi kafasını aşağı eğmiş bekliyordu,onlara döndüm.
"Günaydın arkadaşlar" sesim kalın ama bir o kadar da huzur verici çıkmıştı,onlarda bunu anlamış olsa gerek ki yüzlerini kaldırıp bana tebessüm ettiler.
"Günaydın efendim"
Tebessüm etmeye devam ederek masaya döndüm.
Diğer görevliler bana selam verdikten sonra işinin başına gitmiş,dört görevlimizde uzun ve görkemli masamızın arkasına geçtiler,servis yapacaklardı.
Masaya ilk gelen kişiler annem Verdena,yengem Zenan idi.
Masa çok büyük ve uzundu,üzerinde kocaman ve bütün masayı kaplamayan bir kırmızı örtü seriliydi.Kahvaltılıklar koyulmuştu.
Sandalyelerde teker teker ismimiz yazar ve yerimiz belli olurdu.
Benim sağ en baş idi.
Yengem bana döndü,"Günaydın Elvena"
Tebessüm ettim.
Annemin ise gözleri hemen abim Baranı bulmuştu,gözleri parladı ve tebessüm etti.
Annem beni çok istemiş,çocuğu olmamasına rağmen binbir türlü tedaviyi uygulamış.Bu süreçte çok yıpranmış.
Ben doğduğumda kendini beğenmemeye başlamış,ve bence benden nefret etmeye başlamış.
Tabii babam bunun doğru olmadığını söylüyor ama...
Annem hep abimi çok sever ve onunla daha çok vakit geçirirdi.
Zaten annem kendini bu beğenmemenin sonrasında benim için onun güzelliğini çaldığımı söylemiş.
Lakin annemle yengem bakımlarına çok düşkün çok genç gösteren kadınlardır.Bunda benim bir suçum var mı?Bilmiyorum.
Abim de tebessüm etti."Günaydın"
Yavaşça masaya geçtim.
Bu sırada Aran ile Karan hızlı adımlarla geldiler.
İkizler;Çok şakacılardır.Sürekli aynı giyinir ve aynı hareketleri yaparlar.
Ama Aran çok çapkın ve daha farklıdır.Karan biraz daha abime benzer.
Ve Aran bizim aileye göre biraz daha sarıya kaçıyor.
"Hiç gelmeseydiniz,Elvena bile geldi" dedi Zenan yengem.
Aran ve Karan bana dönüp tebessüm etti,ailede geç kalanlara,kurallara uymayanlara kızmam gerekiyordu.
Ama ben abimlere kızamıyordum.Tebessüm ettim.
"Hadi geçin"
Gülümsediler."Canımız liderimiz"
Abimin yanına geçtiler.Babam ile amcam da gelmişti,Nigâr Hanım yemeklere çok gelmezdi.Odasında yerdi ve bugünde yoktu.
Herkes masaya oturmuştu,babam ile ben ayağa kalktık.Herkes ayağa kalkmıştı.
Derin bir nefes aldım."Bu önemli yemeğimize bugünde tam zamanında geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim"
Babam da kafasını salladı,"Herkese afiyet olsun,oturabilirsiniz"
Herkes oturduğunda görevlilerden bir tanesi yemekleri önümüze yavaşça servis etmeye başlamıştı.
Ve bu sırada gözüm büyük camlara kaymıştı.
Yağmur önce ince ince,kimseyi rahatsız etmek istemiyormuş gibi kaldırımlara,cama çarpmaya başlamıştı.
Sonra farkedilmeyen bir anda damlalar ağırlaştı,ve yağmur artmaya başladı.
Sis bulutları her yöne doğru yayılmış ve şehrin üstünü karanlık bir örtü gibi örtmüştü.Büyük camlara mermi gibi fırlayan yağmur damlaları adeta içimi huzurla dolduruyordu.
Hafifçe tebessüm ettim,yağmur damlaları arttıkça gülümsemem büyüyordu.
Çünkü bu karanlığa,bu yağmura bayılıyordum.Ve burada hep karanlıktı.
Önümdeki yemeğe döndüğümde derin bir nefes aldım.Yiyemeyecektim.
Geçmişte liderlik için eğitim aldığımdan vücudum da çok önemliydi,yani annem bunu söylemişti.
Ve bana çok yemek yedirmiyorlardı,çok değil de bazen hiç...
Bu da bana büyüdüğümde bir yeme bozukluğu olarak geri dönmüştü,zayıf ve yeme bozukluğu olan biriydim.
Çatalı yiyeceklerin üzerinde hafifçe gezdirdim.
Bu sırada Melek yavaşça masanın arkasından öne çıktı,elindeki kahve ile yavaş yavaş yürüyerek benim yanıma geldi.Kahveyi masaya bıraktı ve gülümsedi.
Gülümsedim.Kahvemi aldım ve içtim.
Tek sevdiğim şey kahve içmekti,evet çok içince zararlıydı ama çok seviyordum.
Gözümü yağmur damlalarından ayırarak kahvemi bıraktım.
Bu sırada babam çayını bıraktı ve yutkundu.
Derin bir nefes aldı ve gözlerini bana dönderdi,siyah zehir gibi gözleri vardı.Ama babamın gözleri bana zehir gibi gelmezdi.
Çünkü onunla çok iyi anlaşırdık.
Herkese zehir gibi bakar,bana panzehir gibi davranırdı.
Kalın ve tok sesiyle konuşmaya girdi.
"Suaire Gecesinde kimin ile dans edeceksin Elvena?"
Suaire Gecesi;Her yıl liderlerin ve liderlerin çocuklarının kendisine bir partner bulup dans hünerlerini göstermesidir.Bu dans gösterisi sonucunda birinci,ikinci ve üçüncü seçilir.
Geçtiğimiz senelerde Suaire gecesinde hep ben birinci olmuştum,bunun sebebi küçükken aldığım eğitimlerin yanında dans ve bale eğitimi de almış olmam idi.
Dansım çok iyiydi,ve bu konuda madalyalarım vardı.
Ve bu sene bir gün sonra yine bu gece vardı.
Hatta Sancaktarlar sürekli benim birinci olmama dayanamadıkları için bu yarışa katılmazlardı.
Bu sırada Karan ile abim ellerini kaldırdılar.
İkisi de benimle dans etmek istiyorlardı,gülümsedim.Amaçları birinci olmaktı.
Amcam gülümsedi."Hangisi?"
Tebessüm ettim.
"Geçen sene abim ile dans etmiştim,bu sene Karan ile dans edeyim"
Karan gülümsedi,abim ise yenilmiş gibi hüzün ile önüne döndü.
Babam gözlerini bu defa Aran'a çevirdi,Aran omuzlarını dikleştirdi ve yutkundu.
"Sen sanırım partner buldun kendine?"
Aran hafifçe gülümsedi,çok çapkındı.Tabii ki kendine çoktan bir tane bulmuştu.
Bu sırada kapı açıldı ve içeriye yavaşça Yalçın girdi.
Yalçın benim kişisel korumamdı,biz küçüklükten beri birlikte büyümüştük.Yalçın bana hep sahip çıkar abim gibi kollardı.
Ben eğitimlerdeyken o da benimle kalırdı,yani benim bütün acılarımı,anılarımı bilirdi.
Yani ben onu koruma,o beni hanımı gibi değildi ikimiz de birbirimizi yakın arkadaş,kardeş olarak görürdük.
Bir adım daha attı ve masaya yaklaştı.
Saçları siyaha yakın bir tondu ama benimkiler kadar siyah değildi,gözlerinin rengi elmas yeşiliydi.Yüzü çok açıkta değil çok koyu da değildi.Omuzları genişti ve biraz uzun boyluydu.
Hep takım elbise giyerdi ve bu ona çok yakışırdı.
Gözleri hemen beni buldu ve hafifçe başını eğdi.Tebessüm ettim.
Babama döndü,"Efendim kusurabakmayın ama rahatsız etmek zorundayım"
Babam kafasını salladı,bende kafamı salladım.
"Kutluğ Sancaktar..."
Kutluğ Sancaktar...kalbi yerinden çıkacak gibi oldu.Kanımın vücudunda dolaşımının durduğunu hissettim.
Nefesim bir anlığına kesildi,gözlerimi kırpıştırdım ve yutkundum.
Ne olmuştu ona?
"Kutluğ Sancaktar kendi ülkesinden yarın dönüyormuş,ama asıl konu şu ki.Dönmeden sizin hakkınızda kötü bir plan hazırlamış"
Dişlerimi sıktım,kulaklarımdan alevler çıktı.
Neydi bu?Düşmanlık başlatmak istiyordu sanırsam.
Babam ile birbirimize baktık,ikimizinde gözleri zehirdi.Aynı anda ayağa kalktık.
Diğerleri de ayağa kalktı.
Yutkundum."Şirkete gidelim,bugün ki toplantıda ortaklarla daha detaylı konuşacağız bu durumu"
Abimler ve amcam kafasını salladı.
Önden yürüdüğümde babam da benimle geliyordu.Kocaman olan kapı açıldı.
Ve yağmur damlalarını daha iyi görmeye başlamıştım,o kadar güzeldi ki...Viran Sancaktarın planını mahvetmek ayrı bir güzel olacaktı.
Biz çıkmadan önce herkesin koruması elinde şemsiyeyle geldi.
Herkesi şemsiyenin altına sormuşlardı,Yalçında benim şemsiyemi açtı.Topuklu sesim daha keskin bir şekilde arabaya doğru yürüdüm.
Sinirli olduğumu anlayan bütün korumlar önlerine dönmüş,seslerini çıkarmıyorlardı.Sinirliyken nasıl zehirli olduğumu biliyorlardı.
Arabaya bindiğimde Yalçın kapımı kapattı ve şemsiyeyi katlayıp arabaya bindi.Sinirli olduğumu bildiği için oda tek kelime etmedi.
Çünkü biz birbirimizin kalbini kırmak istemezdik.
Neyse ki bu sessizlik uzun sürmeyecekti çünkü hızlıca gelmiştik.
Şirkete girdiğimde herkes fısırdaşmalarını kesti.Etraf buz tuttu.
Dişlerimi sıktım ve etrafa keskin bir bakış attım.
Yalçına döndüm."Toplantıda seninde olmanı istiyorum" Kafasını salladı.
Toplantı odasına doğru adım attım.
Arkamdan babamlarda girmişti.
Hepsi yerlerine geçmişti.
Ve ortaklarımızda ayağa kalkmışlardı,birçok ortağımız vardı ama bunlar en güvenilir olanları idi.
Aras Demirkan
Yalın Korhan
Arslan Özer
Taygun Ertemir
Ardan Karaca
Ladin Akçay
Ve Yavuz Baybars.Baybarslar bizim eskiden beri aile dostlarımızdı,o yüzden o bu toplantının en kıymetlisiydi.
"Merhabalar Elvena Hanım" dedi herkes,kafamı salladım.
"Oturun arkadaşlar,bugün mühim bir konu hakkında konuşacağız"
Kenarda duran Yalçına göz işareti yaptığım anda yanıma geldi.
Ve konuşmaya başladı.
"Konu Sancaktarlar,Kutluğ Sancaktar herkesin bildiği üzre kendi ülkesindeydi.Yarın geri dönecek,ve geri dönmeden önce burada oturanlara bir sürpriz hazırlamış"
Herkesin gözleri büyüdü,Virandan korkuyorlardı.
Ve onlar ile ne işi olabileceğine şaşırıyorlardı,oysaki Viran Sancaktar bana ve aileme gıcık olduğu için bir plan hazırlamıştı.
"Kendisi dört ay önce Karaca sınırından girip Bayraktar sınırına sızmış,ve buraya kendi adına güzel bir yer hazırlamış.Yaptığınız bütün sevkiyatlardan haberdar olup bunlarla ilgili bilgileri kullanmış"
Dişlerimi sıktım,derin bir nefes aldım.Gebertecektim bu herifi.Gebertecek.
O küçük aklıyla bana oyun oynadığını sanıyordu.
Ama bundan mühim olan farklı birşey vardı.Karaca sınırından nasıl gelmişti?
Ardan'a döndüm.
"Karaca sınırından nasıl girebiliyor?Güvenlik bu kadar hafif mi?"
Yutkundu."Başka bir iş için güvenliği azaltmıştım Elvena Hanım,ondan olsa gerek.Özür dilerim daha dikkatli olacağım"
İç çektim ve omzularımı elimden geldiği kadar dik tutmaya çalıştım.
Bu sırada Yavuz bana baktı."Bir planın var mı?"
Cama baktım,yağmur biraz daha hafiflemiş ve kaldırımlara daha yavaş çarpıyordu.Sanki öfkemde yavaş yavaş hafifliyordu.
Dudağımı sıktım,cama daha dikkatli baktım.Akmayan bir su damlası vardı,dikkatimi daha çok verdiğimde akmıştı.
Ve bu sırada aklıma bir plan gelmişti,ve geldiği anda gök gürültüsü arttı,hava daha çok karardı.
Gülümsedim,demek ki bu plan olacaktı.
"Var Yavuz"
"Ben bu gece orayı patlatacağım..." hepsinin gözleri büyüdü.
Sancaktara karşı savaşı başlattığımı düşünmüşlerdi
Ve evet çokta doğru düşünmüşlerdi.
Çünkü bundan sonra düşmanlık başlayacaktı,karar verilmişti...
...
Bayraktar’ın kararı verildi. Sancaktar’ın kaderi karardı.⚖️🖤
