Kapıya bir darbe daha indi.
Eski ahşap çatırdamaya başladı.
Nehir’in silahı hâlâ Kuzey’i gösteriyordu.
“Bunun bir tuzak olmadığını nereden bileceğim?”
Kuzey acı bir tebessüm etti.
“Bilemezsin.”
Bir an sessizlik oldu.
“Ama dışarıdaki insanlar beni yakalamaya gelmedi.”
Nehir’in kaşları çatıldı.
“Seni değil…”
“…ikimizi öldürmeye geldiler.”
Kapıya son bir darbe daha vuruldu.
Kilit yerinden fırladı.
Kuzey, Nehir’in cevap vermesini beklemeden gardırobun arkasındaki geçide girdi.
Nehir birkaç saniye tereddüt etti.
Sonra derin bir nefes aldı ve peşinden ilerledi.
Geçit dar ve karanlıktı.
Nem kokusu her yere sinmişti.
Yaklaşık otuz metre yürüdükten sonra arkalarından bir patlama sesi geldi.
Tünelin girişi çökmüştü.
Artık geri dönüş yoktu.
Tünelin sonunda paslı bir demir kapı vardı.
Kuzey kapıyı itince kendilerini yıllardır kullanılmayan eski bir metro hattında buldular.
Nehir şaşkınlıkla etrafına baktı.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Çocukken burada saklanırdık.”
Nehir durdu.
“Çocukken…”
“Az önce beni tanımadığını söylemiştin.”
Kuzey bir an sustu.
“Çünkü sen beni hatırlamıyorsun.”
“Hatırlamam gereken ne?”
Kuzey cevap vermedi.
Yürümeye devam etti.
Bu sessizlik, Nehir’i daha çok öfkelendiriyordu.
Bir süre sonra tünelin sonunda eski bir bakım odasına ulaştılar.
Kuzey cebinden küçük bir el feneri çıkardı.
Odanın duvarında yıllar önce çocukların çizdiği resimler vardı.
Evler…
Ağaçlar…
Gülen yüzler…
Ve bir resim…
İki çocuk el ele tutuşmuştu.
Altına eğri harflerle iki isim yazılmıştı.
Nehir
Kuzey
Nehir’in dizlerinin bağı çözüldü.
“Bu…”
“Ben yazmadım.”
Kuzey sessizce duvara baktı.
“Sen yazdın.”
Tam o anda Nehir’in başına şiddetli bir ağrı saplandı.
Gözlerinin önünde parçalanmış görüntüler belirdi.
Bir kadın çığlık atıyordu.
Küçük bir erkek çocuğu elini sıkıca tutuyordu.
Ardından…
Bir silah sesi.
Nehir istemsizce başını tuttu.
“Ben…”
“…seni tanıyorum.”
Kuzey’in yüzünde ilk kez umut belirdi.
Ama o umut sadece birkaç saniye sürdü.
Çünkü tünelin diğer ucundan ayak sesleri gelmeye başlamıştı.
Birileri…
Onları bulmuştu.