Nehir, silahını Kuzey’e doğrulttu.
“Yerinden kıpırdama.”
Kuzey gözünü bile kırpmadı.
“Neden?”
“Çünkü seni tutukluyorum.”
Kuzey hafifçe başını eğdi.
“Beni tutuklarsan gerçeği asla öğrenemezsin.”
“Nedir gerçek?”
“Henüz buna hazır değilsin.”
Nehir öfkeyle bağırdı.
“Benim çocukluk fotoğrafım sende ne arıyor?”
Kuzey birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra gözlerini fotoğrafa çevirdi.
“Çünkü o gün oradaydım.”
“Ve o gün ölmesi gereken kişi bendim.”
Nehir’in nefesi kesildi.
“Ne demek bu?”
Kuzey cevap vermedi.
Bunun yerine duvardaki çerçeveyi indirdi.
Arkasındaki eski duvar kâğıdını yırttı.
Duvarın içine gizlenmiş küçük, metal bir kutu vardı.
Kutuyu çıkardı.
İçinde eski bir kaset, paslanmış bir anahtar ve tek bir zarf bulunuyordu.
Zarfın üzerinde sadece bir isim yazıyordu.
Nehir Karaca.
“Neden bana veriyorsun?”
“Çünkü artık seni de buldular.”
“Kim?”
Kuzey ilk kez korkmuş görünüyordu.
“Akrep.”
Tam Nehir bir soru daha soracakken…
Aşağıdan fren sesleri yükseldi.
İkisi de pencereye koştu.
Otelin önüne siyah camlı üç araç yanaşmıştı.
Kapılar açıldı.
Tamamı siyah kıyafetli, yüzleri maskeli insanlar binaya giriyordu.
Nehir fısıldadı.
“Bunlar kim?”
Kuzey’in yüzü sertleşti.
“Seni öldürmeye geldiler.”
“Neden beni?”
“Çünkü senin yaşaman…”
“…yirmi yıl önce yaptıkları hatayı ortaya çıkaracak.”
Koridor boyunca ayak sesleri duyulmaya başladı.
Birinci kat…
İkinci kat…
Üçüncü kata doğru hızla yaklaşıyorlardı.
Nehir silahını hazırladı.
“Teslim olmayacağım.”
Kuzey başını salladı.
“Teslim olmak istemiyorlar.”
“Ne istiyorlar?”
Kuzey, odanın arka duvarındaki eski gardırobu itti.
Gardırobun arkasında dar bir geçit ortaya çıktı.
“Nehir…”
“Şimdi bana güvenmek zorundasın.”
Kapının dışından sert bir ses duyuldu.
“Kapıyı kırın!”
İlk darbe geldi.
Kapı çatladı.
İkinci darbe…
Ahşap parçalanmaya başladı.
Kuzey elini Nehir’e uzattı.
“Kararını ver, Komiser.”
“Benimle gel…”
“…ya da burada ölmeyi bekle.”