Sabahın ilk ışıkları denizin üzerine düşüyordu.
Nehir, iskelenin korkuluklarına yaslanmıştı.
Elindeki eski kâğıda tekrar baktı.
“Eğer korkarsam elimi bırakma. Söz ver.”
Kendi yazısını tanımıştı.
Hatırlamıyordu…
Ama hissediyordu.
Bu satırları gerçekten kendisi yazmıştı.
Arkasından Kuzey’in sesi geldi.
“Bugün hangi gün biliyor musun?”
Nehir saate baktı.
“On sekiz Mayıs.”
Kuzey gözlerini kapattı.
“Bugün her şeyin başladığı gün.”
İki saat sonra…
Eski yetimhanenin bulunduğu araziye vardılar.
Bina yıllar önce yıkılmıştı.
Yerinde yabani otların sardığı boş bir arsa vardı.
Nehir yavaşça yürüdü.
Toprağa baktığında içinde tarif edemediği bir his uyandı.
“Sanki…”
“…burayı biliyorum.”
Kuzey cebinden küçük bir fotoğraf çıkardı.
Aynı arsa.
Ama yirmi yıl önce.
Ortada üç katlı taş bir yetimhane vardı.
Giriş kapısının üzerinde demirden bir tabela asılıydı.
Umut Çocuk Evi
Nehir’in dizleri titredi.
“Umut…”
Bu kelimeyi daha önce duymuştu.
Ama nerede?
Bir anda kulaklarında çocuk sesleri yankılandı.
Koşan ayaklar…
Kahkahalar…
Sonra bir düdük sesi.
Ve sert bir erkek sesi:
“Bütün çocuklar içeri!”
Nehir başını tuttu.
“Ben…”
“…buradaydım.”
Kuzey sessizce başını salladı.
“Evet.”
Arsanın ortasında tek başına ayakta kalan yaşlı bir meşe ağacı vardı.
Kuzey ağacın yanına gitti.
Diz çöktü.
Toprağı elleriyle kazmaya başladı.
Nehir şaşkınlıkla izliyordu.
“Bunu neden yapıyorsun?”
“Çünkü sakladığımız şey hâlâ burada.”
Bir süre sonra parmakları metal bir kutuya çarptı.
Paslanmış bir teneke kutuydu.
Kapağını açtığında içinden çocuklara ait küçük eşyalar çıktı.
Bir saç tokası.
Kırık bir oyuncak araba.
Mavi boncuklu bir bileklik.
Ve…
Eski bir kaset.
Üzerinde çocuk yazısıyla tek cümle vardı:
“18 Mayıs gecesi.”
Nehir kaseti eline aldı.
“İçinde ne var?”
Kuzey’in sesi kısıldı.
“Gerçek.”
Tam o sırada…
Ağaçların arasından alkış sesi duyuldu.
İkisi de irkilerek arkalarını döndü.
Takım elbiseli üç kişi yavaşça ortaya çıktı.
Ortadaki adam güneş gözlüğünü çıkardı.
Nehir onu tanıyordu.
Savcı Selim Arın.
Yanındaki iki kişi silahlıydı.
Selim Arın gülümsedi.
“Kutuyu bulacağını biliyordum.”
Nehir kaseti arkasına sakladı.
“Demek bütün bunların arkasında sensin.”
Selim başını iki yana salladı.
“Hayır.”
“Ben sadece emirleri uyguladım.”
“Neyin emirlerini?”
Selim’in yüzündeki gülümseme ilk kez kayboldu.
“Onun.”
“Kimin?”
Tam cevap verecekken…
Silah sesi duyuldu.
Kurşun, Selim Arın’ın omzuna isabet etti.
Herkes aynı anda yere eğildi.
İkinci kurşun…
Silahlı adamlardan birini vurdu.
Orman sessizliğe büründü.
Nehir çevresine bakındı.
Ateş eden görünmüyordu.
Sadece uzaktan gelen tek bir ses vardı.
“Teslim olun!”
Bu ses polise ait değildi.
Ne de Akrep’e…
Kuzey’in yüzü ilk kez gerçekten şaşkın görünüyordu.
“İmkânsız…”
“Nedir?”
Kuzey, ağaçların arasına bakmayı sürdürdü.
“Onun hâlâ hayatta olması imkânsız.”
Yoğun sisin içinden siyah paltolu bir siluet yavaşça yürümeye başladı.
Yüzü görünmüyordu.
Ama sesi son derece sakindi.
“Nehir…”
“Kaseti kimseye verme.”
Adam bir adım daha attı.
Kuzey’in dudaklarından tek bir isim döküldü.
“Aras…”
Ve ilk kez…
Kuzey korkuyordu.