İçeriğe geç

Karanlığın ve Işığın Savaşı

Bölüm 8 · 9 dk okuma

Karanlığın ve Işığın Savaşı

Bölüm 8

✯Sessiz Savaş✯

Moskova, Rusya ~18.01.2025~ ~Saat: 07:06~ ❀ Leyla❀ Karlı bir kış sabahı olduğu için oda hala karanlıktı. Her sabah erken kalktığım için artık erken kalmak, alışkanlık haline gelmişti. Minik kedim ise hala uyuyordu. Ona bakıp, "neden her yere bu kadar çabuk alışıyor? Neden bende onun gibi değilim?" diye düşünüp kıskançlık hissine kapıldım. Aman tanrım ben neler gevezeliyorum? Kediyi kıskanmakda nereden çıktı? Yataktan kalkıp, kapıyı ses çıkmasın diye dikkatlice açıp, yavaş adımlarla odadan çıktım. Maxsim'le benim odamı birleştiren süitte hiç kimse yoktu. Ama kanepede bir tane yastık ve yorgan vardı. Galiba Maxsim dün gece kanepede uyumuştu. Kendimi suçlu gibi hissettim. Yani, sonuçta benim yüzümden kanepede uyumuştu... Dün gece darmadağın olmuş odamın kapısını açtım. Artık toparlanmış ve temizlenmişti. Sadece dün yırtılmış olan perdeler değiştirilmemişti. Sonra değiştiririm. Girip, kısa bir duş aldıktan sonra üstümü giymeye başladım. Bazı kadınlar kıyafet seçmekte zorlanır. İşte bende onlardandım... Dışarıda hava buz gibi, kar yağıyor ama içerisi ne çok soğuk değildi, ne de çok sıcak değildi. Yeni aldığım beyaz kazak ve siyah eteği giymek kararına geldim. Saçlarımı şekillendirib, omuzumdan geriye attım. Makyaj yapmayı ise hiç sevmiyordum. Aslında, Azerbaycanlı kadınlar doğal güzelliğe sahiptir, bu yüzden "makyaj yapmaya" ihtiyacım bile yoktu. Odadaki boydan aynanın karşısına geçip, kendi etrafımda döndüm. Kendimi övmek gibi olmasın, ama gerçekten ne giysem bana yakışıyor... Kapıyı açıp, merdivenlerden aşağı indim. Hiç kimse görünmüyordu, tüm ev sessizdi. Bu evde bir tek mutfağın, bir de Maxsim'in odasının yerini biliyordum. Mutfağa girmek kararına geldim. Mutfağa girdiğim anda gözlerim Igor'un gözleriyle buluştu. Sonra gözleri tüm vücudumda gezmeye başladı. Neşeli bir sesle "Günaydınnn" dedim. "Ooo erkencisin?" "Evet, erken kalkmaya alışığım." Kollarını bir-birine geçirip,"Eğer yemek yapmaya geldiysen, bu mümkün değil!" dedi. "Bak ne diyecem. Bu gün ikimizde yemek yapalım, ve kimin yemeği daha çok beğenilirse, bu günden sonra yemekleri o yapar. Anlaştık mı?" "Hayır, kabul etmiyorum!" "Ne o yoksa, bir kadına yenilmekten mi korkuyorsun?" "Ben korkmuyorum!" "O zaman, kabul et!" "Bir şartla..." "Şartın ne?" Bu defa elini sallayarak konuşmaya başladı, "Ben kazanırsam bir daha mutfağıma adım atmaycaksın ve ne pişirsem itiraz etmeden yiyeceksin!" Igor cümlesini yeni tamamlamıştı ki, Maxsim çıka geldi. "Sabah, sabah burada noluyo?" dedi, sinirli bir sesle. Dağınık bir kaç saç tutamı alnına dökülüyordu. Kolsuz, siyah bir tişört ve gri eşofman altı giymişti. Çok yakışıklı görünüyordu. Igor kafası ile beni işaret ederek, "bu kız, benimle yemek konusunda yarışmak istiyor, galiba" dedi. Bana dönerek, "Yarışma mı?" dedi. Gözlerine bakarak, "Şey yani, aslında canım sıkılmasın diye yemek yapmak istiyordum ama bu adam bir türlü izin vermiyor. Bende, belki bir yarışma yaparsak, çözüm buluruz diye düşündüm." "Yarışma, nasıl olacak?" Yine sorusunu ben cevapladım. "İkimizde yemek yapacağız ve en çok kimin yemeği beğenilirse, o kişi de bundan sonra mutfakta yemek yapacak." "Tamam, yapın ama önce bir kahvaltı yapalım sonra!"dedi, bana bakarak. Sonra kıyafetlerimi gözden geçirdi. Demin fark etmediği kısa eteğime bakarak, "Bu ne?" dedi. Gözleri ile işaret ettiği eteğime bakarak, "Anlamadım?" dedim. Gözlerinden ne kadar sinirli olduğu anlaşılıyordu. Ama neden sinirlendi ki? "Bu eteği bu evde giyemezsin, hemen git üzerini değiştir!" dedi. Onunla kavga etmenin işe yaramayacağını biliyorum. Bu yüzden hiç bir şey demeden mutfaktan çıktım. Ama tabi ki de, eteği değiştirmeyecektim...

✵Maxsim✵ Igor'a doğru döndüğümde, Leyla'nın arkasından merak dolu bakışlarla baktığını gördüm. Leyla mutfaktan çıktıktan sonra sert ses tonumla, "Nereye bakıyorsun, sen?" dedim. Telaşla, "Pakhan, benim bir suçum yok, kız çok güzel, bakmadan durmak mümkün değil ki." dedi. "Ama ben, mümkün yapmasını bilirim!" "Söz bir daha olmayacak, lütfen bağışlayın." "Kes sesini!" Karşılık vermeden, hemen işine geri döndü. Mutfaktan çıkıp, direk çalışma odama gittim. Bilgisayarı açıp yeni gmail mesajlarıma baktım, ama aklım Leyla'da idi. Geleli bir gün olmamıştı ama güzelliği ile hepimizi büyülemişti... Siyah saçları, beyaz teni, edalı bakışları, pembe dudakları onu cezbedici gösteriyordu. Yalnız boyu kısaydı, tahminen 1.60 falandı. Neler saçmalıyorum, ben? Bunu aklından bile geçirme, Maxsim!Bir daha aynı hatayı yapamazsın!Altı yıl sonra ilk defa bu karanlık kalede bir kadın sesi duyuluyordu. Altı yıl önce tüm kadınlara nefret ettim. Lanet olası tüm kadınlar, aynı! Hiç birine güvenilmez! Ona da güvenemem! Saatime baktığımda artık 08:03 olmuştu. Ayağa kalkıp, yemek odasına gittim. Artık herkes kalkmıştı. Ama o yoktu. Igor elinde bir kaç tabakla masaya doğru geliyordu. Igor'a yaklaşıb, "O, nerede?" diye sordum.Igor önce anlamadı, sonra "Bilmiyorum, en son odasına gitmişti." dedi.Doğruca üst kata gittim. Süitte hiç kimse yoktu. Kendi odamda da, onu bulamadım. Nerede ola bilirdi ki? Kendi odasında ola bilirdi. Odanın kapısını açtığımda, onu sandalyenin üzerinde buldum. Dün bir kaç yeri yırtılmış olan perdeleri çıkarmaya çalışıyordu. Sinirli bir şekilde "Ne yapıyorsun sen?" dedim.Kafasını bana döndermesi ile, ayaklarının altındaki sandalye sallanmaya başladı. Ona doğru yürürken, sandalye ayaklarının altından kaydı... Ve kucağıma düştü, bende yatağa. Eteğini çıkarmamıştı hala. Ve elim istemsizce onun bacaklarını tutuyordu. En kötüsü de kendime engel olamayıb, elimi yukarıya doğru kaydırmaya başladım. Durmama neden olan bir hamle yapıp, ellerini göğsüme bastırarak ayağa kalktı. Sonra yüzüme bakmadan, "Özür dilerim." diyip, odayı terk etti. Odadan çıkarken beyaz teninin hafiften pembeleşdiğini fark ettim.... Bende odadan çıkıp, aşağıya indim. Artık Leyla da masada idi. Yemek masasına yaklaşıb,"Herkese günaydın!" dedim. Hepsi bir ağızdan, "Günaydın Pakhan." dedi. Leyla'dan başka hepsi. O sessizce durmuş, yüzüme bile bakmıyordu. Yanında ise İvan oturmuştu. Arada sırada Leyla'nın açıkta kalan bacaklarına bakıyordu. Diğerleri de göz ucuyla Leyla'a bakıyordular. Nedenini bilmiyorum ama bu hiç hoşuma gitmedi. İstemsizce Tural'a sinirlendim, en çok da kendime. Bu masum kızın ne suçu vardı şimdi burada rehin tutuyordum onu? Suçu Tural gibi bir abisi olması mıydı? Tural'ı öldürmem gerekiyordu. Zaten o kadar parayı 6 ay içerisinde, bulacağını da sanmıyorum... ~ Yirmi dakika sonra~ Bu ev... dışarıdan göründüğü gibi değildi. Bu ev, kocaman, soğuk ve içinde yaşayanları boğan bir hapishane gibiydi. Ama benim için geçmişin izlerini saklayan bir kale idi. İçeri giren ya benim kurallarıma uyardı ya da sağ çıkamazdı... Dün akşam söz verdiğim için evi Leyla'a ben gezdiriyordum. Kucağıma düşmesi olayından sonra, bana karşı daha mesafeli ve soğuk davranıyordu. Üst kattaki, odaları gösterdim. Üst kattaki odalar genellikle adamlarımın odaları ve kilitli olan misafir odaları idi. "Adamlarının hepsi burada mı yaşıyor?" diye sordu. "Hepsi değil, Alex ve Mikhail kendi evlerinde yaşar, Dimitry de bazen kendi evine gider." Merdivenlerden aşağıya indikten sonra, merdivenin altındaki kilitli olan çelik kapıyı göstererek, "Bu oda neden kilitli?" dedi. "Bu odaya sen katiyen yaklaşmayacaksın! Açık olsa bile! Nedenini de sorma." dedim, ama gözleri merakla parlıyordu. Leyla'nın psikoloji sağlığı için bu odadan uzak durması gerekiyor. Sonra spor odasına doğru gittim, o da arkamdan beni takip ediyordu. Kapıyı açarak, "burası da spor odası, genellikle ben kullanıyorum." dedim. "Spor yapmak sağlıklı yaşam için gerekli." dedi, "doktor hanım". "Biliyoruz, doktor hanım söylemenize gerek yok." dedim.Yan taraftaki odanın kapısını açtım, "Genellikle boş vakitlerimi bu odada geçiririm." dedim. Bilardo masasına, ve duvardaki bıçaklara baktı. Hafifçe başını eğdi, belli ki hedef tahtasında saplı duran bıçakları inceliyordu. Korktuğunu anlaya biliyordum. Diğer kapıyı da işaret ederek, "o odaya da girmen yasak!" dedim. Başını tamam, anlamında salladı. Artık sınırlarını biliyordu, o yüzden de soru sormadı...

❀Leyla❀ Öğle yemeğini ben yapacaktım. Maxsim böyle istedi, yani Igor'la aynı anda mutfakta olmamızı istemiyordu. Herhalde aynı anda mutfakta yemek yaparsak, anlaşamayız diye düşünüyordu. Öğle yemeğini benim, akşam yemeğini ise Igor'un yapmasını istemişti. Öğle yemeğine, Azerbaycan'nın milli yemeklerinden olan, "şah plov", "dovğa çorbası" ve "çoban salatası" yapmayı planlıyordum. Gerekli malzemelerin hepsi yoktu. Bu nedenle malzeme alması için İvan'ı markete yollamıştım. Yaklaşık otuz dakikaya döndü. Buralarda market bile yokmuş, o yüzden. Teşekkür edip, malzemeleri elinden aldım. Hemen mutfağa gidip, aldıklarını mutfak tezgahına dizdim. Öncelikle şah plov'un iç harcını yapmam gerek. Sonra ise diğerlerine başlayacam. ~Kırk beş dakika sonra~ Şah plov'un tüm malzemeleri hazırdı, sadece tencereye koyup, kısık ateşte bir saat falan demlenmesi kalıyordu. Tencereye yufkaları yerleştirip, iç harcı daha sonra da haşlanmış pirinçi ilave ediyordum ki, mutfak kapısı açıldı. Bu gelen İvan'dı. Elimdeki tencereye bakarak,"Yardıma ihtiyacın var mı, kukilka?" diye sordu. "Hayır, teşekkür ederim." "Gerçekten yemek yapmak zorunda değilsin. Zaten Igor yapıyordu." "Bir şey soracağım. Dün Igor'un yaptığı yemekler sadece bana mı, tuzsuz geldi? Yani Yemeklerin tatsız olduğunu farketmediniz mi?" Kahkaha atarak, "Biz artık alıştık, kukilka." dedi. "Peki neden bir kadın aşçı tutumuyorsunuz?" Bu soruyu cidden merak ediyordum. Bu evde neden hiç kadın yoktu? Ağzına bir kaç kuru kayısı attıktan sonra,"O kararları Pakhan verir." dedi. "Bence bunun başka bir açıklaması var." Elimdeki tencereye bakarak, "İlk defadı böyle bir yemek görüyorum. Bu Azerbaycan yemeği mi?" dedi. "Evet, Şah plov" "Çok nefis kokuyor, tadına baka bilir miyim?" Ona gülümseyerek,"Maalesef öğle yemeğini beklemen lazım." dedim. Sırıtarak, "Tamam, o zaman ben gidip öğle yemeğini bekleyeyim." dedi. Plov tenceresini kısık ateşte pişmeye bıraktım. Sonra dovğa çorbası için yeşillikleri yıkayıp, doğramaya başladım. Ardından bir tencereye yoğurt, yumurta, ve pirinç ilave edip, karıştırdım. Daha sonra doğranmış yeşillikleri de tencereye ilave edip 40 dakikaya kadar ocağın üzerinde karıştırdım. Artık, dovğa çorbamız da hazır sayılır. Şimdi sıra salata da. Bu salata Azerbaycana özgü "çoban salatası"dır. Genellikle yaz mevsiminde yapılır. ~ otuz beş dakika sonra~ Artık her şey hazır. Ama yorgunluktan geberiyorum, hem öğle yemeğine daha bir saat falan vardı. En iyisi ben odama çıkıp biraz dinleniyim. Yine mutfak kapısı açıldı. Bu defa gelen Maxsim'di. "Napıyor bizim küçük hanım?" Gülümseyerek, "Her şey bitti." dedim. "Çok güzel kokuyorlar." "Öğle yemeği ne zaman yenilecek?" diye merakla sordum. "Birazdan" "O zaman ben odama çıkıp, biraz dinlene bilir miyim?" "Olur." Diyip, benim için kapıyı açtı. Beraber üst kattaki süitine çıktık. O kanepede oturup, bilgisayarını açtı. "Yemek vakti gelince bana seslen, tamam mı?" dedim. "Tamam" Daha sonra odama gittim. Kedim, odanın bir köşesinde, kendi topuyla oynuyordu. Bense üzerimdeki yorgunluğu atmak için yatağa yattım... ~otuz dakika sonra~ Maxsim'in sesi ve kapıyı yumruklaması, tatlı uykumdan uyanmama neden oldu. Ayağa kalkıp, uyku sersemi gibi yürüyerek, kapıyı açtım. "Kaç dakikadır, sesleniyorum, kapıyı niye açımıyorsun?" Gözlerimi açmaya çalışarak,"Affedersin ya, uyuya kalmışım." dedim. "Hadi, elini-yüzünü yıka, aşağıya inelim." Banyoya girip, yüzümü yıkadım. Sonra havluyla kurulayıp, Maxsim'le birlikte odadan çıktık. Merdivenlerden inerken, "Eteğini çıkarmamışsın!" dedi. Hemen bir bahane uydurdum. "Bir türlü vakit bulamadım çıkarmaya." "Bu günlük giydin, ama bir daha bu eteği gitmeyeceksin! Yoksa..." "Anladım." Artık herkes masaya toplanmıştı, ve merakla yaptığım yemekleri bekliyorlardı. Direk mutfağa geçip, dovğa çorbasının servis tabağını götürüp, yemek odasına gittim. İlk önce Maxsim'in kasesine çorbayı servis etmeye başladım, diğerlerine de aynı şekilde servisimi etdim. Dünkü sandalyede oturdum, Igor da masadaydı. Sanki bu gün masada, dünkünden daha çok adam vardı. Çorbanın ilk kaşığını ağzıma götürdüğüm anda midem kasıldı. Aman tanrım bu da ne böyle? Keskin bir tuz tadı dilimi yaktı. Gözlerimi kırpıştırıp hızla yutmaya çalıştım ama boğazım kurumuş gibiydi. İlk başta herkes sessizdi, ama sonra birkaç kişi öksürdü. Diğerleri de, tuz boğazlarını yakmış olacak ki, öksürmeye başladı... Maxsim kaşığını kaseye bıraktı ve yüzü sertleşti. Igor ise gözlerindeki alaycı parıltıyı saklamaya çalışıyordu. Bu çorbaya bu kadar çok tuz koyduğumu hatırlamıyordum. Tadına da bakmıştım, normaldi. Şimdi niye bu kadar tuzlu? Çorbaya fazladan tuzu ben koymadımsa, kim koydu? Anlaşılan birisi benimle oyun oynuyor. Ama kim? Yoksa... Bir bölümün daha sonuna geldik. Okuduğunuz için teşekkürler. Umarım hoşunuza gitmiştir. Bölümle ilgili fikirlerinizi yorum yaparak benimle paylaşırsanız çok sevinirim şimdiden teşekküer✨

Bölüm sonu

3 yorum