~on gün sonra~ ❀𝑳𝑬𝒀𝑳𝑨❀ Hayat ne kadar da garip, öyle değil mi? Birkaç ay önce bana Rus mafya liderinin evinde yaşayacağımı söyleseler inanmazdım. Ama bir aya yakındır Rusya'daydım. Eski hayatımdan uzakta, Rus mafya liderinin soğuk, ürkütücü kalesinde yaşıyordum. Bugünse buradaki son günümdü. Yarın sabah Azerbaycan'a geri döneceğim. Aslında buna mutlu olmam gerekiyor, çünkü aileme ve dostlarıma, en önemlisi de çok sevdiğim mesleğime kavuşacaktım. Ama mutlu değildim. Bunun nedenini ben de bilmiyordum. Maxsim, abimi arayıp ona olan borcunu unuttuğunu ve yarın beni göndereceğini söyledi. Muhtemelen Maxsim'den böyle bir arama beklemiyordu ve şu anda bunun nasıl olduğunu düşünüyordur. Umarım bunun için onun yatağına girdiğimi düşünmezdi... Çünkü, ölümle tehdit edilsem bile bunu asla yapmam. Aniden tenime temas eden battaniye ile irkildim. Arkamı döndüğümde, Maxsim'in omuzuma battaniye örttüğünü gördüm. Süitin bir terası olduğunu az önce fark ettim. Hemen de çıkıp buradaki kanepede oturmuştum. Ama hava çok soğuktu. Üşümeye başlamıştım. Maxsim'in omuzuma attığı battaniyenin kenarlarından tutarak, üşüyen kollarımı sardım. "Teşekkür ederim." Kanepenin etrafından dolaşarak, gelip yanımda oturdu. "Neden burada oturuyorsun? Hava soğuk." Gözlerimi kucağımdaki ellerime indirdim. "Biraz hava almak istedim." Ona bakmasam da bakışlarını üzerimde hissediyordum. "Gözlerin neden bu kadar üzgün?" diye sordu. Bakışlarımı ona çıkardım. "Üzgün mü? Hayır, çok mutluyum yarın buradan gideceğim için." Bakışlarını benden kaçırdı. Şimdi bana değil, dümdüz önüne bakıyordu. Sanırım, gitmemi istemiyordu o, da. Ama, "gitme, kal" da demiyordu. Neden buna üzülüyordum, ki? Bir süre sessiz kaldıktan sonra ilk konuşan o, oldu. "Biliyor musun, Leyla? Hayat çok garip! Birkaç ay önce bana evime bir kadının ayak basacağını ve burada yaşayacağını, söyleseler inanmazdım." Az önce benim içimden geçirdiklerimi söylemişti. Ona gülümseyerek, “Biliyorum, hayat çok garip,” dedim, "Ama merak ediyorum da neden, altı yıldır evine tek bir kadın bile adım atamadı?" Yaslandığı yerden doğrularak yüzünü bana çevirdi. Cebinden siyah, küçük bir kutu çıkartıp bana doğru uzattı. "Beni iyileştirdiğin için sana doğru dürüst teşekkür bile edemedim. Lütfen bunu kabul et." Merakla kutuyu elinden alıp, açtım. Zarif inci bir kolye göz kamaştırıyordu. Ortasında da L harfi vardı. Bu çok pahalı bir şeydi. Kutuyu kapatıp ona geri verdim. "Ben bunu kabul edemem. Hem teşekküre de hiç gerek yok. İnsanları teşekkür etmeleri için iyileştirmiyorum." Kutuyu elimden alarak gülümsedi. Ayağa kalktı ve kanepenin arkasına geçti. Biraz sonra inci kolyeyi boynumda hissettim. Ilık nefesi de tenime çarptı. Kulağıma yaklaşarak, “İzin ver de, kendimi senin karşında suçlu hissetmeyim,” dedi. Gelip yine yanımda oturdu. İstemsizce geriliyordum. On gün bundan önce odasında panik atak geçirmiştim. O günden sonra fazla yakınlaşmamaya ve konuşmamaya çalışıyordum. Ama az önceki yakınlığı yine gerilmeme neden olmuştu. "Soruma neden cevap vermedin?" Çok merak ediyordum. Bakışları bana döndü. "Eğer benim soruma cevap verirsen, ben de seninkine cevap veririm." Ne soracaktı ki? "Geçen gün sana dokuduğumda, neden öyle panikledin?" Sesi deminki gibi sakin gelmiyordu. "Ben...ben bu konuyla ilgili konuşmak istemiyorum," dedim, titrek bir sesle. Maxsim başını ağır ağır salladı. "Anladım." Aramızda derin bir sessizlik oluştu. Gözlerim dolmaya başladı. Sanki neye ihtiyacım olduğunu biliyormuş gibi, kolunu arkamdan uzattı. Yavaşça beni kendine çekti. İçgüdüsel olarak başımı omuzuna yasladım. Geri çekilmem gerekmiyor muydu? Neden böyle bir şey yaptım? Önce gergindim ama birkaç saniye sonra kalp atışlarım yavaşladı, nefesim düzene girmeye başladı. Onun omuzu sertliğiyle bile güven vericiydi. İlk defa ona bu kadar yakınken kaçmak istemiyordum. Maxsim hiç bir şey söylemeden parmaklarını saçlarımın arasından geçirdi. Bunun beni mutlu etmesi normal mi? O, saçlarımı okşarken, göz kapaklarım kapanmaya başladı. Uykuya direnmek istedim ama olmadı. Maxsim’in omzuna yaslanmış halde, saçlarımı okşayan parmaklarının ritmiyle kendimi uykunun kollarına bıraktım. ~yedi saat sonra~ Ivan elimdeki valizi alıp arabanın bagajına yerleştirdi. Herkes veda etmek için dışarı çıkmıştı, sadece o yoktu. Bana veda etmek istemediğinden bugün odasından bile çıkmamıştı. Onu son kez görmeden gidecektim. Dimitry cebinden çıkardığı telefonu bana uzattı. "Artık telefonunu geri alma zamanı." Bir aydır, yüzüne hasret kaldığım telefonumu alıp, küçük çantaya attım. Artem arabanın arka kapısını açtı. Son kez herkese veda edip arabaya bindim. Arabanın camından onun odasının penceresine baktım. Ama onu göremedim. Ivan sürücü koltuğuna, Artem de hemen yanına oturdu. Araba hareket ederek, Maxsim'in karanlık kalesinden uzaklaştı. Kucağımda uslu durmayan kedim miaolamaya, patilerini de cama vurmaya başladı. Huysuz kedim, sanırım burayı çok sevmişti. Ivan, "Küçük kedi, gitmek istemiyor, galiba?" diye sordu, her zamanki alaycı ses tonuyla. Dikiz aynasından ona gülümsedim. "İstese de istemese de gitmek zorunda. Sahibi nereye o da oraya." Kısa süreliğine gözünü yoldan ayıran Ivan, "Sana çok alışmıştık, oysaki. Gittikten sonra seni özleyeceğiz, en çok da Maxsim," dedi. Aslında ben de onu özlecektim. Onu hatırlayınca, dün gece hediye ettiği kolyeye dokundum. Bu kolyeyi hiç çıkarmayacaktım... Yarım saatlik yolculuktan sonra havalimanına varmıştık. Moskova-Bakü uçağının kalkmasına daha kırk dakika vardı. Artem ile bekleme salonundaki banklardan birinde oturmuştuk, Ivan da bilet almaya gitmişti. Biraz sonra elindeki uçak biletiyle gelen Ivan da gelip, yanımıza oturdu. Aldığı bileti bana doğru uzattı. Alıp, teşekkür ederek çantaya attım. Beklerken, telefonumu çıkarıp kurcalamaya başladım. Aklına ne geldiyse Ivan, "Telefonunu verir misin?" diye sordu. Tereddüt etmeden verdim. Elimden aldı ve bir şeyler yazıp geri verdi. "Numaramı kaydettim, ne zaman istesen mesaj ata veya arayabilirsin." Burada, en iyi arkadaşım, her zaman yüzümü güldüren tek kişi Ivan olmuştu. Gülümseyerek ona sarıldım. İlk başta gerildi ama sonra o, da bana sarıldı. Anons sesiyle birbirimizden uzaklaştık. Uçağın kalkmasına son otuz dakika kalmıştı. Kedimi Ivan'ın kucağına bırakarak, "Ben lavaboya gidiyorum." deyip yanlarından uzaklaştım. Tabelaları takip ederek lavaboyu buldum. Üzerinde "Ж" harfi yazan lavaboya girdiğimde, içeride hiç kimse yoktu. Aynanın karşısına geçip, saçlarımı ve yüzümdeki hafif makyajı inceledim. Çantamı açıp içerisinden pembe ruj çıkardım. Ruju dudağıma sürdüğüm sırada kapı açıldı. Aynadan kısa bir anlığına kapıyı kapadan, sarı saçlı kadına takıldı, gözüm. Kadın gelip hemen benim yanımdaki diğer aynanın karşısına geçti. Rujumu sürdükten sonra çantama koyup, kapıya taraf döndüm. Aynı anda sarışın kadın da kapıya taraf yöneldi, ve hiç beklemediğim bir şeyi yaparak kapıyı kilitledi. Şaşkınlıkla, "Ne yapıyorsun? Çekil önümden!" diyerek kadını ittim. Arkamdan gelen sesle kalbim göğsümü yırtacak gibi çarptı. "Sakın kıpırdama!" Arkaya döndüğümde, siyah takım giymiş bir erkek, elindeki silahı bana doğrultmuştu. Neler oluyordu? Bunlar da kimdi? Titrek bir sesle "Lütfen izin verin gideyim, uçağımın kalkmasına az kaldı." diye bildim. Ama cevap vermediler. Arkamdaki kadın cebinden çıkardığı mendille ağzımı kapattı. Keskin, kimyasal koku ciğerlerime doldu. Ne kadar çırpınsam da, bağırmaya çalışsam da, sessiz çığlıklarımı hiç kimse duymadı...
Bölüm 18
✩Sessiz Çığlık✩
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.