İçeriğe geç

Karanlığın ve Işığın Savaşı

Bölüm 17 · 10 dk okuma

Karanlığın ve Işığın Savaşı

Bölüm 17

Gitmek mi... Kalmak mı?

❀𝑳𝑬𝒀𝑳𝑨❀ Bunu söylemeyi ne kadar istemesem de. "Ben kararımı verdim, geri dönmek istiyorum." dedim, gözlerinin içine bakarak. Tüm vücudum titriyordu. Nasıl tepki vereceğini bilmiyordum. Ayağa kalktı. Ciddi ifadesinden taviz vermeden, "Kararından, emin misin?" diye sordu. Titrek bir sesle "evet," dedim. Pencereye doğru ilerledi. "O zaman hazırlanmaya başla. Yarın sabah yola çıkacaksın." dedi, aynı ifadeyle. Arkamı dönüp odama gittim. En azından kal demesini istiyordum. Demek ki, buraya kadarmış... Odadaki gardrobdan, valizimi çıkardım. Hazırlanmaya başlamalıydım. Kıyafetlerimi toplarken, minik kedim daha yeni uyanıyordu. "Kalk bakalım tembel hazırlanmamız gerek!" "Miao, miao?" "Hı, hı Azerbaycan'a geri dönüyoruz." Ben kedimle konuşurken, süitten bir tangırtı koptu. Odamdan hızla çıktım. Gördüğüm manzara karşısında dona kaldım. "Maxsim!" Hızla yanına koştum. Sırtını kanepeye yaslamıştı ama göğsünden kan akıyordu, gömleğinin önü kanla kaplanmıştı. Yarasının dikişi açılmıştı. "İlk yardım çantası var mı? Nerede?" diye telaşla sordum. Nefesi düzensizdi. Parmağıyla masanın altındaki çekmeceyi işaret etti. Hızlı davranmalıydım. Çekmeceyi açtığımda ilk yardım çantasını buldum. Hemen açıp, dikiş malzemeleri aramaya başladım. Ama bulamadım. İlk yardım çantasında dikiş malzemelerinin ne işi var? Ve kaybedecek vaktimiz yoktu. Hemen müdahale etmeliydi. Onun hayatı söz konusuydu. Aklıma gelen ilk fikirle, "Telefonun nerede?" diye sordum. Zorlukla da olsa, cebinden çıkarıp bana verdi. Açtığımda şifre girmemi istiyordu. "Şifre ne?" "17.01.2025" dedi, artık nefes almakta zorluk çekiyordu. Lanet olsun. Neden benim Rusya'ya geldiğim günü şifre olarak koymuştu? Bunu düşünecek vaktim yoktu. Hızla şifreyi girip, telefonu açtım. Dimitry'nin numarasını bularak, onu aramaya başladım. "Maxsim?" "Dimitry, beni iyi dinle!" dediğimde, bağırırcasına, "Leyla!" dedi. "Dikiş malzemeleri vardı ya, ameliyatta kullandığımız onları hemen bulup, süite getir, acele et!" deyip telefonu kapattım. Gömleğinin düğmelerini çözmeye çalıştım. Ama fazla yakındık ve gözleri üzerindeyken bunu yapmak çok zordu. Bir kaç dakika sonra kapı hızla açıldı. Dimitry ve bir kaç adam odaya doluştular. Dimitry koşarak, yanımıza geldi. "N'oldu?" diye sordu, telaşla. Elindekileri alır almaz, hemen işe koyuldum. "Dikişi açılmış!" dedim, öfkeyle. Ve öfkelenmekte de haklıydım. Malzemeleri poşetten çıkardıktan sonra, Dimitry'e dönerek, "Yardım et, bana" dedim. Dimitry'nin yardımıyla yarasına yeniden dikiş attıp, kazlı bezle sardım. Yine bana aynı duyguyu yaşatmıştı. Kaybetme korkusu... Onun iyi olduğuna emin olduktan sonra her kes dışarı çıktı. Odada yalnız ben, o ve Dimitry kaldık. Ellerimle kafamı tutmuş, sessizce yere bakıyordum. Bana aynı duyguyu yaşatıp, korkuttuğu için ona çok kızgındım. Omzumda bir el hissettim ama başımı kaldırmadım. "Leyla, kendine gel!" dedi, Dimitry. Nasıl geleyim? Ağlıyordum artık. Bunu yeni farkettim. Ağlayan gözlerim Dimitry'e döndü. "Ben hiç iyi değilim." diye fısıldadım. Sonra ona doğru döndüm. Koyu yeşil gözlerini kısmış beni izliyordu. Üzgün bir sesle, "Özür dilerim, senden izinsiz ağladığım için." deyip odama doğru ilerledim. Kapıyı kapatıp, hemen önüne çöktüm. Daha fazla dayanamayıp, sala sümük ağlamaya başladım. Kapının önünden ayağa kalktığımda saatin öğlen iki olduğunu gördüm. Banyoya girip duş aldım. En azından bu yorgun ruhuma iyi gelir, diye düşündüm. Banyodan çıkıp, yatağa uzandım. Bu gün dışarı çıkmak yoktu. Kedim miaoloyana kadar, böyle düşünüyordum. Acıkmıştı. Değil mi? Şimdi aşağıya inmem gerekiyordu. Odadaki maması bitmişti. Kalanlar da mutfaktaki dolapta idi. Ayaklarımı sürüyerek odadan çıktım. Süitte hiç kimse yoktu. Merdivenlerle aşağıya indiğimde, evin sessizliği dikkatimi çekti. Mutfağa doğru ilerlediğimde, gözüm derin bir sükûnete kapılmış, salona takıldı. Normalde her kes bu vakti yemek masasının başına toplanmış olurdu. Mutfağa girdiğimde Elena ve Igor bir şeyler hakkında konuşuyordular, ama beni görünce hemen sustular. Onlara aldırış etmeden dolaptan kedi maması paketini aldım. Döndüğümde, ikisinin de gözlerinin bende olduğunu gördüm. "Bir sorun mu, var?" diye sordum. Elena, "Leyla, hiç iyi görünmüyorsun, bu gün yemekte yemedin, Maxsim'de hiç bir şey yemedi, burada neler oluyor?" diye sordu, merak dolu bakışlarını üzerimde gezdirerek. Demek hâlâ öğle yemeği yememişti. "Elena, bir şey olduğu yok, sadece kendimi biraz yorgun hissediyorum." Igor, "Gözlerin öyle söylemiyor ama!" dedi, öfkeyle. Sakinliğimi koruyarak, "Peki, ne söylüyor?!" diye sorduğumda, Dimitry içeri girdi. Hepimiz sustuk. Dimitry, "Burada neler oluyor?" diye, Elena'nın sorusunu tekrar etti. "Yok bir şey." deyip mutfaktan çıktım. Dimitry de arkamdan geldi. Alt tarafı kedime mama almak için mutfağa inmiştim, ama soru yağmuruna tutuldum. Süite kadar peşimden gelen Dimitry, "Leyla, bir bekle ya." diyerek, sinirden güldü. Arkama dönerek, "Kedime mamasını vermem lazım." diyerek elimdeki mama paketini ona gösterdim. "Tamam, burada bekliyorum," dedi, kanepede oturarak. Odama girip, kedimin mama kabına paketteki mamanın hepsini boşalttım. Kafasını okşarken, afiyetle yemeye başladı. Dimitry neden beni beklediğini söyledi ki? Konuşmak istiyordu, sanırım. Kapıya doğru ilerledim. Odamdan çıktığımda, Dimitry kanepede oturmuş, sigara içiyordu. Yaklaşıp, bende kanepede oturdum, ondan biraz uzakta. Hâlâ iri vücutlu ve uzun boylu erkeklere yaklaşmaktan korkuyor, vücudum istemsiz tepkiler veriyordu. Dimitry sigarasını masadaki kül kabına bastırarak söndürdü. "Azerbaycan'a geri dönmek kararı almışsın," dedi, gözünü sönmüş sigaradan ayırmadan. "Evet." "Maxsim tam olarak iyileşmeden gidemezsin!" dedi, bakışlarını bana çevirerek. "Ama o, ‘artık burada kalmak zorunda değilsin’ dedi." "Başka bir şey söylemedi mi?" Maxsim ona her şeyi anlatmıştı değil mi? Aslında bu çok normal, çünkü Dimitry, onun sağ koluydu. "Sen her şeyi biliyorsun, sanırım?" "Aslında ona, ben ‘Leyla, senin hayatını kurtardı, sende ona özgürlüğünü geri vermelisin.’ dedim." Demek ki, Maxsim'e kızmakla hata yapmışım. Asıl kızmam gereken Dimitry! Düşünceli bakışlarımı halıdan ayırmadan, "Artık çok geç. Ben kararımı verdim, gideceğim," dedim. "Eğer onu gerçekten seviyorsan, iyileşene kadar kal..." deyip süitten çıktı. Sevmek mi? Dimitry ne dedi öyle? Aklım hâlâ almıyordu? Bir süre öylece oturdum. Sonra ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledim. Süitten çıkıp, aşağıya indim. Yeniden mutfağa girdim. Hiç kimse yoktu. Dün yaptığım çorbayı ısıttım. Elena öğle yemeğine patates püresi ve tavuk kızarmıştı. Patates püresi ve kızarmış tavuktan bir tabağa servis edip, tepsiye koydum. Isıttığım çorbayı da kâseye servis ederek, tepsiye koydum. Çatal, kaşık, peçete ve ekmek de koyduktan sonra elimde tepsiyle mutfaktan çıktım. Onun odasının kapısına geldiğimde durdum. Girip girmemek konusunda tereddüt ettim. Kapıyı yavaşça tıklattım. "Gir." dediğinde, canının ne kadar yandığını sesinden anladım. Kapıyı açtım. Onu ayakta görünce, hiç şaşırmadım. Ama sinirlendim. Üzerinde gömlek yoktu. Aynanın karşısında durmuş, yarasının kenarındaki kanı pamukla temizlemeye çalışıyordu. Elimdeki tepsiyi komodinin üzerine bırakarak, ona yaklaştım. Hiç bir şey demeden elindeki pamuğu alıp yarasının kenarındaki kanı temizlemeye başladım. Yaptığım işe odaklanmaya çalışıyordum ama gözleri üzerimde olduğu sürece bu çok zordu. İşimi bitirdiğimde kanlı pamuğu banyodaki çöp kovasına attım. Yatağa doğru ilerlerken, kolundan tutup ona yardım etmeye çalıştım. Ama kolunu çekti. Ne kadar da gururlu bir lider... Yatağa uzandığında, komodinin üzerindeki tepsiyi alarak, yatağın kenarına oturdum. "Yemek yemezsen, çabucak iyileşemezsin." dedim, sıcak bir gülümsemeyle. Onun ifadesiz yüzünde ise değişiklik olmadı. Önce çorbadan bir kaşık alıp üfledim. Ona doğru uzattığımda yine tereddüt etmeden içti. Çorba bittikten sonra patates püresinden bir çatal aldım. Çatalı daha kaldırmadan, "Gitmekte hâlâ kararlı mısın?" diye sordu. "Evet ama sen iyileşene kadar kalmayı düşünüyorum." dedim, koyu yeşil gözlerine bakarak. "Peki, ne zaman iyileşirim?" diye sorduğunda en az bir ay dememi bekliyormuş gibi bir hâli vardı. "Beslenmene ve uyku düzenine dikkat edersen on gün yeterli." dediğim an yüz ifadesi değişti. Patates püresi çatalını ona uzattım. Yedi. Tepsidekiler bittiğinde, komodinin üzerine bıraktıktan sonra sürahiden bardağa su döktüm. Başını hafifçe kaldırıp, suyu içirdim. Komodinin üzerindeki tepsiyi alarak, "Bugün yataktan kalkmak yok, iyice dinlen. Akşam yemeğini de getireceğim." deyip odadan çıktım. Mutfağa girdiğimde, Elena patates soğuyordu. Sanırım, şimdiden akşam yemeğini hazırlamaya başlamıştı. Tepsideki bulaşıkları alıp, yıkamaya başladım. Bulaşıkları yıkadıktan sonra bezle kurulayıp, yerlerine dizmeye başladım. Elena, "Durumu nasıl?" diye endişeyle sordu. "Şimdi iyi, ama kendine hiç dikkat etmiyor." "Onun yarasını sadece sen iyileştire bilirsin." dedi. Gözlerimi kapattım. Bugün sözler neden kalbimi böyle acıtıyordu? Hiç bilmiyordum... İşimi bitirdikten sonra ona doğru dönüp, "Yardıma ihtiyacın var mı?"diye konumuzun yönünü değiştirdim. Patatesleri doğramaya başlarken, "Yok." dedi. "Akşama yemekte ne var?" diye sordum, hiç bir şey olmamış gibi gülümseyerek. O aynı şekilde gülümseyerek, "Doktor hanım, söylesene yemeye ne yapsam, Maxsim'in sağlığına iyi gelir?" diye sordu. Biraz düşündükten sonra "Protein açısından zengin yiyecekler tüketmesi daha hızlı iyileşmesine yardımcı olur. Bence bu akşam, somon, yanına da fırında sebzeler yapalım. Ben de yardım ederim." dediğimde, yüzünde bir gülümseme daha belirdi. "Bu harika bir fikir." dedi patatesleri doğramaya devam ederek. "Tamam o zaman sen sebzeleri hazırla, ben de somonu hazırlayayım." deyip buzdolabından iki adet somon fileto çıkardım. Somonun sosunu yapmaya başladım. Yarım çay bardağı zeytinyağı, bir adet limon suyu, iki diş sarımsak ve az miktarda tuzu karıştırarak, sosu hazırladım. Somonları bu sosa bulayıp, dinlenmesi için buz dolabına koydum. Bu sırada Elena da sebzeleri küp küp doğrayordu. Kalanları da ben doğrayarak, sebzelerin doğrama aşamasını bitirdik. Sebzeleri yağlı kağıt serili tepsiye dizerek, 180°C fırına verdim. Sebzeler piştikten sonra fırından alıp, somonları pişirdim. Artık akşam yemeği hazırdı. Elena, "Seninle yemek yapmak, çok keyifli." dedi omzuma dokunarak. "Benim için de çok keyifli oldu." dedim, limonatayı hazırlarken. Artık saat sekiz geçmişti. Yemek tepsisini hazırlıyordum. Temiz peçete, çatal bıçak ve taze sıkılmış limonatayı da tepsiye koydum. Mutfaktan çıkarken Elena arkamdan, “Gülümsemeyi unutma. Yemekten çok sen iyi geleceksin, ona.” dedi. Bir şey demeden sadece başımı salladım. Yavaş adımlarla yukarı çıktım. Koridor sessizdi. Kapısının önüne geldiğimde bir anlık durup derin bir nefes aldım. Sonra kapıyı yavaşça tıklattım. Ama içeriden ses gelmiyordu. Endişeyle kapıyı açtığımda ona yatağında bulamadım. Odaya kısa bir bakış attım ama onu göremedim. Endişeyle yatağa doğru ilerledim. Tam da bu sırada arkamda kalan banyo kapısı açıldı. Elimde tepsiyle döndüğümde, Maxsim karşımda durmuştu. Beline beyaz bir havlu sarmış, boynuna attığı küçük bir havluyla da ıslak saçlarını kuruluyordu. Yarasının üzerindeki sargıyı da çıkarmıştı. İstemsizce gözüm kaslı ve dövmeli vücuduna takıldı. Bunu yaptığım için başımı eğerek kendime kızdım. Saçlarını kurulayarak, "Ne zaman geldin?" diye sordu. "Az önce, akşam yemeğini getirdim." dediğimde, o da gardroba taraf gidip, beyaz bir t-shirt ve eşofman altı aldı. "Üzerimi giyip, geliyorum." deyip yeniden banyoya doğru yöneldi. Banyonun kapısı kapandıktan sonra yemek tepsisinin hâlâ elimde olduğunu farkettim. Tepsiyi komodinin üzerine koyarak onu beklemeye başladım. Biraz sonra odaya sadece eşofman altıyla geri döndü. Elinde steril bandaj ve t-shirt vardı. Belli ki, yarasını üzerini kapatamamıştı. Bandajı bana doğru uzattı. "Şunu yapıştırır mısın? Ben bir türlü yapamadım." dedi yatağa oturarak. Ben de yanına oturdum. Bandajı alıp, yarasının üzerini dikkatlice kapattım. Sonra ayağa kalkıp, yastığını düzelterek, uzanmasına yardımcı oldum. Komodinin üzerindeki tepsiyi alarak yeniden yatağın kenarına oturdum. "Sen mi yaptın?" diye sordu. "Elena da yardım etti." dedim, somondan bir çatal alarak, ona doğru uzattım. Uzattığım çatalı aldı. Yemek bittikten sonra "Nasıldı?" diye sordum, limonatayı ona vererek. "Nefis olmuş, ellerine sağlık" dedi, limonata bardağını tepsiye koyarak. Tepsiyi alarak kapıya doğru ilerledim. Tam çıkacakken arkamdan "Tepsiyi bıraktıktan sonra yine gel." dedi. Hiçbir şey söylemeden çıktım. Mutfağa girdiğimde Elena Igor, Dimitry, İvan ve Pavel'e yemek servis ediyordu. İçeri girmemle her kesin gözü bana döndü. "Afiyet olsun," dedim elimdeki tepsiyi mutfak tezgahına bırakarak. Elena, "Leyla, sen acıkmadın mı? gel, sende bir şeyler ye." dedi. "Yok, ben aç değilim." dedim. Igor, "Yemeği beğendi mi, Pakhan?" diye sordu, gülümseyerek. Ama Dimitry'nin sert bakışlarını görünce hemen sustu. Hiç bir şey demeden mutfaktan çıktım. Doğruca üst katta kalktım. Önce kendi odama gidip kendimin akşam yemeğini mama kabına döktüm. Başını bacaklarıma sürttükten sonra mamasını yemeğe başladı. Ben de yumuşak tüylerini okşuyordum. Sonra, Maxsim'in ‘tepsiyi bıraktıktan sonra yine gel’ demesini hatırladım. Neden öyle dedi ki? Bir tarafım gitmek istemiyor, ama bir tarafım da gitmek istiyordu. "Ne yapacağım ben şimdi, Mavi?" diye çaresizce kedime sordum. Onun ise tüm dikkati mama kabındaydı. Saat artık on bir olmuştu. Üzerimde beyaz yıldızlarla kaplı lacivert pijamam vardı. Ve "Gitsem mi? Hayır... belki çoktan uyumuştur. Ama ya hâlâ beni bekliyorsa?" diye düşünüyordum. Merakıma engel olamayıp odadan çıktım. Her taraf sessizdi. Ses çıkarmamaya özen göstererek onun kapısına doğru ilerledim. Uyumuştur diye kapıyı yavaşça araladım. Yatak boştu. İçeri bir adım attığımda onu camdan dışarıyı seyrederken gördüm. İçeride olduğumu farketmişti ama dönmedi. Sessizce yanına yaklaşıp, bende dışarıyı seyretmeye başladım. Bir süre sadece dışarıyı izledik, hiç bir şey konuşmadan. Bu sessizliği bozan o oldu. "Artık gelmeyeceğini düşünüyordum." dedi, gözlerini camdan ayırmadan. "Kedime mamasını verdikten sonra gelmek istedim." dedim, başka bahane bulamadığım için. "Ne için gelmemi istedin?" diye sordum, ona bakarak. Üzerimdeki pijamaya kısa bir bakış atıp, "Bu gece burada kalmanı istiyorum." dedi. Burada mı? Onun odasında mı? Onunla birlikte? Arkamı dönüp odaya baktım. Uyumak için sadece yatak vardı, bir de kanepe. "Ben kendi odamda uyusam iyi olacak, hem kedim bensiz korkmasın." deyip kapıyı doğru bir adım atmıştım ki, kolumdan yakaladı. Beni kendine yaklaştırdı. "Yine mi kaçıyorsun?" dedi, ellerini belime dolayarak. Onunla göz göze gelmemek için çabalıyordum. Elleri pijamamın gömleğinin altına girip, çıplak belime dokunduğunda refleks olarak onu ittim. Ama daha da sıkı tuttu, onu kendimden uzaklaştıramadım. Kısık sesle, "Lütfen, bırak." dediğimde artık ağlamak üzereydim. Durumumu fark ettiğinde yavaşça geri çekildi. Bense kendimi toparlamaya çalışıyordum. "Neden böyle tepki gösterdiğini açıklamak ister misin, Leyla?" dedi, sakin olmaya çalışarak ama öfkeli olduğunu biliyordum. Bunu aileme bile açıklamamıştım ve hiç kimse de bilmiyordu. Bir kişiden başka... Bunu ona söyleyemem. O günü tekrar yaşamak istemiyorum. Yanağımdan süzülen yaşları elimin tersiyle silip, kapıya doğru ilerledim. Arkamdan "Leyla!" diye bağırdı. Ama durmadım, odadan çıktım. Bugün de böyle bitti...

Okuduğunuz için gerçekten çokkk teşekkür ederim 💞 sizi seviyorum:)

Yorum yapmayı ve beğenmeyi unutmayın lütfen.

Bölüm sonu

1 yorum