(Duru'nun Anlatımıyla)
Mert’le dakikalardır birbirimize sarılmış, on senelik bir kayboluşun, kandırılmışlığın ve sonunda gelen o mucizenin gözyaşlarını döküyorduk. Koca Kurt’un göğsü fırtınalı bir deniz gibi inip kalkarken, benim zihnim çoktan yan odada, hiçbir şeyden habersiz uyuyan o küçük kıza gitmişti. Yağmur... Benim güzel, erkenden büyümek zorunda kalmış, sert kabuklar ardına saklanmış kızım.
"Mert," dedim yüzümü göğsünden kaldırarak. Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim ama yenileri anında yerini aldı. "Onun yanına gitmek istiyorum. Ona... ona bakmak istiyorum."
Mert yavaşça başını salladı. Yataktan kalkmama yardım ederken, sırtımdaki sargıların sızısını ya da damarlarımdaki o arsenik ağırlığını hissetmiyordum bile. Beni ayakta tutan tek şey, on yıldır kalbimin ortasında sızlayan o boşluğun ilk kez doluyor oluşuydu.
Odadan el ele çıktık. Koridorun loş ışığında yürürken, Mert’in çalışma odasının kapısına geldik. Mert kapı kulbunu yavaşça aşağı indirdi ve kapıyı araladı. İçerideki korumasız, sessiz hava yüzüme vurdu.
Yağmur, koltuğun üzerinde iki büklüm olmuş, üzerindeki battaniyeye sıkı sıkı sarılmış halde uyuyordu. O sert, tetikte bekleyen kız gitmiş, yerine savunmasız bir çocuk gelmişti. Yanına doğru adımlarken dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu, Mert arkamdan belimi kavrayıp bana destek oldu.
Koltuk kenarına, tam başucuna diz çöktüm. Gözlerim onun yüz hatlarında gezindi. Çatık kaşları, uyurken bile sıkıca yumduğu o küçük elleri... Şeref’in ona yaşattığı cehennemin izleri yüzündeydi. Ama şimdi ona baktığımda yabancı bir çocuğu değil, kendi ruhumu, Mert’in dikbaşlılığını görüyordum.
Yavaşça eğildim. Kokusunu içime çekmek için saçlarına doğru yaklaştığımda kalbim duracak gibi oldu. On senedir rüyalarımda kokladığım o bebek kokusu değildi belki; buram buram barut, maden ve kimsesizlik kokuyordu. Ama o kokunun altında, tam derisinde, benim kanımın o sıcak, tanıdık kokusu vardı.
"Güzel kızım..." diye fısıldadım içimden, sesimi dışarı çıkarırsam onu uyandırıp korkutmaktan çekinerek. Ellerim saçlarının üzerine gitti. Mert’in laboratuvarda kopardığı tellerin yerini şefkatle okşadım.
Tam o sırada Yağmur, sanki o odadaki yoğun duyguyu hissetmiş gibi hafifçe kıpırdandı. Kirpikleri titredi ve o kömür karası gözlerini yavaşça araladı. Karşısında beni, gözlerimde yaşlarla ona bakarken görünce aniden irkildi, koltukta dikleşmeye çalıştı.
"Duru abla?" dedi, uykulu ve şaşkın bir sesle. Bakışları arkamda duran Mert’e, sonra yatağın üzerindeki o buruşuk kağıda kaydı. "Bir şey mi oldu? Kötü bir haber mi var?"
Gözlerimden bir damla yaş yanağına düştüğünde, elimi hızla uzatıp onun o küçük, narin elini kavradım. "Yok güzelim," dedim hıçkırarak. "Çok iyi bir haber var. Dünyanın en güzel haberi..."
"Ne haberi?" dedi Yağmur, gözlerindeki o savunmasız çocuk bir anda yerini yine o tedirgin, her an bir darbe bekleyen askere bırakırken. Bakışları benimle Mert arasında mekik dokudu. "Şeref'e bir şey mi oldu yoksa?"
Mert arkamdan gelip yanıma diz çöktü. O koca adam, kızı söz konusu olduğunda o kadar küçülmüştü ki, Yağmur’un diğer elini iki avucunun arasına alırken parmaklarının titrediğini görebiliyordum.
"Şeref’i boş ver güzelim," dedi Mert, sesini ilk defa bu kadar yumuşatarak, gözlerindeki yaşları gizlemeyerek. "Biz az önce laboratuvardan geldik. Şeref’in senin hakkında söylediklerini, o eski kayıtları araştırdık. Ve bir test yaptık..."
Yağmur kaşlarını çattı, anlamaya çalışıyordu. "Ne testi dayı? Ben hasta mıyım?"
"Hayır, hayır değilsin," dedim, daha fazla dayanamayarak öne doğru atıldım ve onun o küçük yüzünü ellerimin arasına aldım. Mavi gözlerimden akan yaşlar parmaklarımdan onun yanaklarına süzüldü. "Yağmur... On sene önce, Şeref Savran’ın bir motel odasından, annesinin kollarından çaldığı o küçük kız çocuğu var ya... İzini kaybettirdiğini sandığımız, yaban ellere sattı dediğimiz o bebek..."
Yağmur’un nefesi dudaklarının arasında sıkıştı. Gözleri şaşkınlıkla irileşirken, dudakları titremeye başladı. "Sizin... sizin kaybettiğiniz kızınız mı?" diye fısıldadı.
"Sensin," dedi Mert, hıçkırarak Yağmur’un ellerini göğsüne bastırdı. "Sensin güzel kızım... Sen bizim kızımızsın. Ben on sene önce o kan gölünün içinden yeğenimi değil, kendi canımı, kendi kızımı çekip almışım."
Yağmur duyduklarıyla adeta taş kesildi. O güçlü duruşu, o erken büyümüş kız çocuğu bir anda un ufak oldu. Bakışları elindeki o buruşuk DNA raporuna, sonra Mert’in göz yaşlarına ve en son bana kaydı.
"Duru abla..." dedi, sesi o kadar çaresiz ve çocuksu çıktı ki içim parçalandı. "Ben... ben sizin kızınız mıyım yani? Benim bir ailem var mı artık?"
"Var anneciğim, var güzel kızım," diyerek onu kollarımın arasına çektim ve sımsıkı sarıldım.
Mert de arkamızdan kollarını dolayıp ikimizi birden göğsüne bastırdığında, o odada on senelik o devasa karanlık, bir annenin ve babanın gözyaşlarıyla, kızlarının kokusunda aydınlandı. Artık ne Şeref’in zehri ne de onun kurduğu o lanet oyunlar umurumuzdaydı; biz birbirimizi bulmuştum ve bu kez dünyayı yaksalar bizi koparamayacaklardı.
"Daha fazla ayrı kalmayacağım," dedi Mert aniden. "Bu gece hep birlikte uyuyacağız, İtiraz istemiyorum."
Mert’in bu sarsılmaz, emredici ama içi titreyen ses tonu odadaki tüm o gergin havayı bir anda dağıttı. Yıllarca cephelerde, pusularda tek başına savaşan o Koca Kurt, şimdi sürüsünü bir araya toplamış vahşi bir baba gibiydi. Gözlerindeki o yaşların hemen ardından gelen bu sahiplenici duruş, içimdeki tüm korkuları bastırdı.
Yağmur, Mert’in kollarının arasında hala şokta gibiydi ama "birlikte uyuyacağız" lafını duyunca o erken büyümüş kız çocuğunun arkasından muzip, hafifçe utangaç bir çocuk başını kaldırdı.
"Ben... Ben koltukta da yatardım aslında," diye mırıldandı Yağmur, gözlerini bizden kaçırarak. Alışkın değildi ki böyle sarılmalara, birilerinin onun üzerine titremesine.
"İtiraz istemiyorum dedim güzelim," dedi Mert, geri adım atmaya hiç niyeti olmadığını belli ederek. Eğildi ve Yağmur’u, sanki dünyanın en kıymetli, en kırılacak elmasıymış gibi incitmekten korkarak kucağına aldı. O koca adamın kollarında Yağmur bir anda küçücük kaldı.
Bizim yatak odamıza geçtiğimizde, Mert yatağın ortasını tamamen Yağmur’a ayıracak şekilde onu usulca çarşafların üzerine bıraktı. Ben de yatağın diğer tarafına geçip sırtımdaki sargılara dikkat ederek uzandım. Mert ise hemen yanımıza, yatağın dış tarafına, sanki dışarıdan gelecek her türlü tehlikeye karşı bizi gövdesiyle siper etmek ister gibi yerleşti.
Ortamızda yatan Yağmur, bir bana bir Mert’tine baktı. Üzerimize yorganı çekerken, Mert o uzun, güçlü kolunu ikimizin de üzerinden aşırıp bizi göğsüne doğru çekti.
"On sene," diye fısıldadı Mert karanlığa doğru. Sesi hala buruktu ama o sarsılmaz iradesi geri gelmişti. "On sene boyunca sizden uzakta nefes aldım ben. Bu gece buradayız. Yan yanayız. Kimse bizi bir daha ayıramayacak."
Yağmur yavaşça elini uzatıp benim elimin üzerine koydu. Parmakları küçücüktü ama sıcaklığı damarlarımdaki o amansız arsenik sızısını bile unutturacak kadar güçlüydü. Başını göğsüme doğru yaklaştırdığında, saçlarından gelen o kokuyu bir kez daha içime çektim.
Karanlık odada, dışarıda esen fırtınaya ve Şeref Savran’ın adliyede başlayan o kirli sürecine inat, hayatımda ilk kez kendimi bu kadar güvende hissettim. Kızım kollarımdaydı, sevdiğim adam arkamızda bir dağ gibi duruyordu. Bu gece, geçmişin tüm hesaplarını ve geleceğin tüm korkularını bir kenara bıraktık; sadece on senelik hasretin uykusuna daldık.