(Mert’in Anlatımıyla)
Hastanenin o steril, beyaz koridoru benim adımlarımla sarsılıyordu. Alper arkamdan yetişmeye çalışıyor, "Abi dur, savcı odada, polisler kapıda!" diye fısıldayarak önüme geçmeye yelteniyordu. Ama o an önüme Azrail çıksa çiğner geçerdim. Gözümün önünde sadece tek bir sahne vardı: On sene boyunca kendi evladına "yeğenim" diyerek sarılan, onun gözlerindeki o kırgınlığı, o kimsesizliği yabancı bir ailenin mirası sanan bir babanın körlüğü. Ve tüm bunları arkadan bir tiyatro gibi izleyen o iblis: Şeref Savran.
Yoğun bakım katının kapısını sertçe iterek açtım. Kapıdaki iki polis memuru beni görünce irkilerek ayağa kalktı. "Mert Bey, içeri girmek yasak, savcı beyin talimatı var—"
"Çekilin," dedim. Sesim öyle bir tondan çıktı ki, polisler silahlarına davranmakla geri adım atmak arasında saliselik bir tereddüt yaşadılar. Alper hemen araya girip rozetini ve kimliğini göstererek onları oyalarken, ben Şeref’in yattığı odanın kapısını ardımdan kapatıp sürgüyü çektim.
Odanın içinde sadece cihazların o sinir bozucu, ritmik bip sesleri vardı. Ve yatakta, ağzındaki oksijen maskesiyle, kollarına bağlı serumlarla bir enkaz gibi yatan Şeref Savran. O güçlü, her şeyi yönettiğini sanan adam, şimdi ölümün eşiğinde bir acizden farksızdı.
Ona doğru adımladım. Belimdeki silahı çıkarıp komodinin üzerine sertçe bıraktım. Silahın çıkardığı metalik ses odada yankılandı. Şeref, kapalı olan gözlerini yavaşça araladı. Beni gördüğünde, o maskenin altından hırıltılı bir nefes aldı. Gözlerinde ne korku vardı ne de pişmanlık; sadece o hastalıklı, muzaffer gülümsemenin kırıntıları belirdi.
"Geldin mi... Koca Kurt..." diye fısıldadı, sesi cihazların sesine karışarak çok kısık çıktı. "Öğrendin mi... büyük sırrını?"
Yatağın kenarına çöktüm. Sol elimle onun hastane önlüğünün yakasını kavrayıp kendime doğru çektim. Cihazların kabloları gerildi, alarm sesleri odanın içinde ötmeye başladı ama umrumda değildi.
"On sene..." dedim, dişlerimin arasından yükselen o canavarca sesle. "On sene boyunca benim kızımı, benim kanımı bir mal gibi satıp o evin içine yerleştirdin. O pusuyla o aileyi yok edip onu benim kucağıma bıraktın. Neden lan? Neden!"
Şeref hırıltılı bir şekilde güldü, ağzından hafif kanlı bir tükürük maskenin kenarına sızdı. "Çünkü... en büyük acı, burnunun ucundaki canı görememektir Mert Erdenay..." dedi, gözlerimin içine baka baka. "Sen o kıza her 'yeğenim' dediğinde, ben yeraltındaki odamda kadeh kaldırıyordum. Duru onun hasretiyle o zindanda çürürken, sen onun bizzat korumalığını yapıyordun. Benim intikamım... öldürmez Mert. Delirtir."
"Seni öldürmeyeceğim Şeref," dedim, yakasını daha da sıkarak yüzümü yüzüne yaklaştırdım. "Ölmek senin için bir lütuf olur. Seni o adliye koridorlarında süründüreceğim. Kızımın çektiği her bir saniyenin, Duru’nun damarlarındaki o arseniğin, o motel odasında yarım kalan hayatımızın hesabını senden tek tek, milim milim soracağım. Ama önce..."
Onu yatağa sertçe geri fırlattım. Maskesini yüzünden çekip aldım. "Önce Duru’yu iyileştireceksin. O arseniğin panzehiri nerede? Konuş!"
Şeref, maskesiz kalan yüzüyle zorlukla nefes almaya çalışırken gözlerini tavana dikti. "Zehir... damarlarına işledi bir kere..." diye mırıldandı, bilincini kaybetmek üzereymiş gibi gözleri kayarken. "Panzehir... yok Mert. Duru... benimle birlikte gelecek."
Odanın kapısı arkadan polislerin ve Alper’in omuzlamasıyla büyük bir gürültüyle kırılırken, ben Şeref'in yakasını bırakmış, elimdeki o DNA raporunun buruşmuş kağıdına bakıyordum. Bir yanda on sene sonra bulduğum öz kızım Yağmur, diğer yanda ellerimin arasından kayıp gitmek üzere olan hayatımın anlamı, Duru.
Zaman daralıyordu ve Koca Kurt, hayatının en büyük açmazıyla karşı karşıyaydı.
(Duru'nun Anlatımıyla)
Gözlerimi araladığımda, odanın içini gecenin o puslu ve karanlık havası teslim almıştı. Başımda dayanılmaz bir ağrı, damarlarımda ise o sinsi arseniğin getirdiği ince, yakıcı bir sızı vardı. Kendimi bir uçurumun kenarındaymış gibi halsiz hissederken, saçlarımın arasında gezinen o tanıdık, şefkatli eller beni yeniden dünyaya bağladı.
Uyandığımda Mert başucumda oturmuş, titreyen parmaklarıyla saçlarımı okşuyordu.
Işık vurmayan o karanlık odada bile onun fırtınalı gözlerinin ne kadar kızardığını, yanaklarından aşağı süzülen o sessiz yaşları görebiliyordum. Koca Kurt, hayatımda ilk kez karşımda bu kadar savunmasız, bu kadar darmadağın duruyordu. Kalbim göğüs kafesimi hızla dövmeye başladı; içimdeki o anne içgüdüsü, kötü bir şeylerin olduğunu fısıldar gibi beni uyardı.
"Mert..." diye fısıldadım, sesim boğazımdaki kuruluk yüzünden zar zor çıktı. "Neler oluyor? Laboratuvardan mı geldin? Sonuç..."
Mert hıçkırığını gizlemek ister gibi başını hafifçe öne eğdi, ardından elimi tutup dudaklarına götürdü. Avuçlarının içindeki o amansız titreme doğrudan benim bedenime yayıldı. Gözlerini tekrar gözlerime diktiğinde, o yaşların ardındaki acının aslında çok büyük bir mucizeyle harmanlandığını gördüm.
"Duru..." dedi, sesi adeta parça parça dökülerek. "Sözünü tutmuş o şerefsiz. Bizi birbirimizin yasıyla büyüteceğim derken yalan söylemiyormuş."
Cebinden çıkardığı buruşmuş, kenarları yırtılmış o beyaz kağıdı titreyen elleriyle bana doğru uzattı. Kağıdı alırken ellerimin titremesinden okumakta zorlandım. Ama en alttaki o koyu harflerle yazılmış tıbbi ifadeye gözüm çarptığı an, dünyadaki tüm sesler kesildi. Zaman durdu. Damarlarımdaki o ölümcül zehir bile o an dondu kaldı.
%99.9... Biyolojik babası olduğu tespit edilmiştir.
"Mert..." dedim, kağıt parmaklarımın arasından yatağın üzerine düşerken. Gözlerimden boşalan yaşlar görüşümü bulandırıyordu. "Yağmur... Yağmur bizim kızımız mı?"
Mert daha fazla dayanamayarak eğildi ve boynuma sarıldı. Hıçkırıkları omuzlarımı sarsarken, beni sanki bir daha hiç bırakmayacakmış gibi sımsıkı bastırdı göğsüne. "Bizim kızımız avukat..." diye hıçkırdı kulağıma doğru. "On sene boyunca yeğenim diye sarıldığım, o kan gölünün içinden çekip aldığım çocuk bizim canımızmış. Şeref onu gözümüzün önüne koymuş, bizimle oyun oynamış."
Ağlamam hıçkırıklara, ardından odanın duvarlarında yankılanan büyük bir feryada dönüştü. Hem içimi yakan o on senelik hasretin acısı, hem burnumuzun dibindeki evladımızı tanıyamamış olmanın verdiği o ağır vicdan azabı göğsümü parçalıyordu. Ama hepsinden öte, içimde aniden büyüyen o amansız yaşama arzusu kamçıladı ruhumu.
Kızımı bulmuştum. Onu o zindanlardan, o katliamlardan sağ çıkaran kader, beni onun annesi olarak yanına getirmişti. Şimdi ölmek yoktu. Şeref Savran’ın o lanet panzehirsiz arseniğine bu savaşı kaybedip kızımı bir kez daha annesiz bırakmaya hiç niyetim yoktu.