İçeriğe geç

Karanlığın Tutsağı "Veda"

Bölüm 9 · 4 dk okuma

Karanlığın Tutsağı "Veda"

Bölüm 9

9. Bölüm: Numuneler ve Çaresizlik

(Mert’in Anlatımıyla)

Duru’ya sarılırken içimde kopan o fırtınayı ondan saklamaya çalıştım. Ölüm kelimesi onun dudaklarına hiç yakışmıyordu. Hele ki burnumuzun dibinde, geçmişimizin en büyük, en yaralı parçası dururken Duru’nun o zehre yenik düşmesine asla izin veremezdim. Onu yavaşça yatağa oturtup alnından uzunca öptüm.

"Sen burada dinleniyorsun," dedim, sesimdeki o emredici ama şefkatli Koca Kurt tonuyla. "Ben Alper’le konuşup şu işi halledeceğim. Geldiğimde seni uyumuş görmek istiyorum, avukat."

Duru halsizce başını salladığında odadan çıktım. Çalışma odasına geri döndüğümde Yağmur çoktan koltukta sızıp kalmıştı. Günlerin yorgunluğu, o madenin stresi o küçük omuzlarına ağır gelmişti. Yanına yavaşça yaklaştım. Kalbim göğüs kafesimi öyle bir dövüyordu ki, sesinden uyanacak sanmıstım.

Önünde diz çöktüm. Yüz hatlarına baktım; o dik kafalı, teslim olmayan duruşu... Tıpkı Duru gibiydi. O madende ölümün kıyısındayken bile bana meydan okuyan o gözleri düşündüm. Nasıl görememiştim? Nasıl bu şüpheyi daha önce içimde büyütememiştim?

Yavaşça elimi uzattım, saçlarının arasına sızan birkaç teli acıtmamaya gayret ederek, titreyen parmaklarımla ayırdım. Birkaç tel saçı usulca koparıp cebimden çıkardığım temiz bir mendilin içine yerleştirdim. O an elim ayağım öyle bir titredi ki, ömrümde ilk kez bir pusunun ortasında kalmış gibi ter döktüm.

Aşağıya indiğimde Ayda salondaki koltukta, elinde Yağmur’un küçüklük fotoğraflarıyla öylece duruyordu. Beni görünce hızla ayağa kalktı. "Mert... Ne konuştunuz yukarıda? Yağmur iyi mi?"

"İyi," dedim mesafeli bir sesle. "Dinleniyor. Kimse rahatsız etmesin."

Evden hızla çıkıp arabaya atladım. Direksiyonu adliyeye doğru kırarken Alper’i aradım. Telefon ikinci çalmada açıldı.

"Alper," dedim, sesimdeki o buz gibi, geri dönüşü olmayan tonu anında fark etti. "Adliyedeki adamların ifadelerini falan bırak şimdi. Gizli, en güvenilir laboratuvar neresiyse orayı ayarla. Kimsenin haberi olmayacak, Şeref’in adamları kokusunu bile almayacak."

"Abi, hayırdır? Ne numunesi bu?" dedi Alper, şaşkınlıkla.

"DNA testi," dedim, yoldaki arabaların arasından hızla makas atarken. Gözlerim kararmıştı. "Yağmur’un saç telleri yanımda. Benimkinden de ne gerekiyorsa alacaksınız. O test bu gece sonuçlanacak Alper. Yoksa ben bu gece ya Şeref Savran’ı hastanede kendi ellerimle boğarım ya da bu şehri haritadan silerim."

Telefonu kapatıp fırlattım. Eğer o test pozitif çıkarsa, Şeref Savran bu dünyada cehennemi yaşayacaktı. Ama eğer Duru’nun dediği gibi, o benim kızımsa ve ben on sene boyunca bunu bilmeden yaşadıysam, asıl cehennem benim içimde çoktan başlamıştı.

Laboratuvara vardığımda Alper beni kapıda bekliyordu. Yüzümdeki o darmadağın, her an birini vuracakmış gibi duran ifadeyi gördüğünde tek bir soru bile sormaya cesaret edemedi. İçeri girdiğimizde Alper’in ayarladığı sadık uzman, benden kan örneği alırken cebimdeki mendile sarılı o birkaç tel saçı da titreyen ellerimle teslim ettim.

"En geç gece yarısı elimizde olur Mert Bey," dedi adam, gözlerimin içindeki o ölümcül sabırsızlığı okuyarak.

"Gece yarısına kadar buradayım," dedim, laboratuvarın koridorundaki demir sandalyelerden birine çökerken. "Tek bir adım atmıyorum."

Zaman geçmek bilmedi. Duvardaki saatin her bir tıkırtısı, Şeref Savran’ın on senelik o lanet yalanlarının tıkırtısı gibi beynimin içinde yankılandı. Alper karşımda volta atıp duruyor, aradaki sessizliği bozmak için adliyeden gelen haberleri mırıldanıyordu: "Şeref’in durumu stabilmiş abi... Savcı ifadeleri topluyor..." Hiçbiri umrumda değildi. Benim tek bir doğrum, tek bir davam vardı artık; o odadaki beyaz zarfın içinden çıkacak olan sonuç.

Saat tam on ikiyi vurduğunda uzman oda kapısını açtı. Elinde beyaz bir dosya vardı. Yüz ifadesinden ne anlama geldiğini çözmeye çalıştım ama adam profesyonelliğini bozmadan dosyayı doğrudan bana uzattı.

Ayağa kalktığımda dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Hayatımda bin kere pusuya düşmüş, bin kere namlunun ucunda durmuştum ama hiçbir şey beni bu kağıt parçası kadar korkutmamıştı. Zarfı yırttım, içindeki kağıdı hızla açıp en alt satıra, o tıbbi terimlerin arasındaki can alıcı orana kilitlendim.

...Mert Erdenay ile olan biyolojik yakınlık derecesi: %99.9... Biyolojik babası olduğu tespit edilmiştir.

Gözlerim karardı. Kağıt parmaklarımın arasından kayıp laboratuvarın soğuk zeminine düşerken, sırtımı arkamdaki duvara yaslamak zorunda kaldım. İçimdeki Koca Kurt o an öyle bir feryat etti, öyle bir çöktü ki, göğsümün ortasındaki o boşluk etimi kemiğimi yakmaya başladı.

"Abi..." dedi Alper, yerdeki kağıda bakıp dehşetle bana dönerken. "Bu... Yağmur..."

"O benim kızım..." diye fısıldadım, sesim bir feryat gibi odada yankılandı. "O kan gölünün içinden çekip aldığım, 'yeğenim' diye bağrıma bastığım, o madende canını kurtarmak için dünyayı yaktığım o çocuk... Duru'yla benim kızımızmış Alper."

Hızla doğruldum, gözlerimdeki o yıkım saniyeler içinde yerini saf, amansız bir deliliğe bıraktı. Silahımı belimde kontrol ederken adımlarım benden bağımsız olarak çıkışa doğru yöneldi.

"Abi nereye?!" diye arkamdan bağırdı Alper, beni durdurmak için hamle yaparak.

"Hastaneye," dedim, dişlerimin arasından yükselen o canavarca sesle. "Şeref Savran'ın yanına. O şerefsiz ölmek için yalvarana kadar, o hastane odasını ona cehennem etmeye gidiyorum!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.