İçeriğe geç

Karanlığın Tutsağı "Veda"

Bölüm 12 · 6 dk okuma

Karanlığın Tutsağı "Veda"

Bölüm 12

12. Bölüm: Fırtına Öncesi Sessizlik

(Duru'nun Anlatımıyla)

Gözlerimi hayatımın en huzurlu sabahına açtım. Odanın içine sızan ilk güneş ışıkları, yatağın ortasında saçları darmadağın olmuş bir halde, bir eli Mert’in tişörtüne diğer eli benim geceliğime kenetlenmiş uyuyan Yağmur’un yüzünü aydınlatıyordu. On sene boyunca bu anın hayaliyle, bu kokunun hasretiyle zindanlarda çürümüştüm. Şimdi ise buradaydı; benim kanım, benim canım, her şeyden sakındığım kızım kollarımın arasındaydı.

Mert çoktan uyanmıştı. Başını eline yaslamış, gözlerindeki o koruyucu, hayran bakışlarla ikimizi izliyordu. Gece boyunca gözünü bile kırpmadığı, bizi dışarıdaki her türlü kötülükten korumak için tetikte beklediği her halinden belliydi. Göz göze geldiğimizde, dudaklarında uzun zamandır görmediğim o hafif, içten tebessüm belirdi.

Eğilip Yağmur’un saçlarının arasından öptü, ardından sesini alçaltarak bana fısıldadı. "Günaydın avukat."

"Günaydın Koca Kurt," dedim, içimdeki o devasa mutlulukla ona gülümseyerek. "Hiç uyumadın mı?"

"Uyunur mu?" dedi, elini Yağmur’un sırtına koyup usulca okşarken. "On senedir kaçırdığım her saniyenin acısını çıkarmaya çalışıyorum. Hala rüyada gibiyim Duru. Sanki gözümü kapatsam her şey elimizden kayıp gidecekmiş gibi geliyor."

"Gitmeyecek," dedim, uzanıp onun elini tutarak sımsıkı sıktım. "Biz birbirimizi bulduk Mert. Artık hiçbir yalan, hiçbir pusu bizi ayıramaz."

Tam o sırada Yağmur hafifçe kıpırdandı. Kömür karası gözlerini yavaşça araladığında, nerede olduğunu çözmeye çalışır gibi etrafına bakındı. Ardından benimle Mert’i görünce yüzüne o kadar masum, o kadar çocuksu bir tebessüm oturdu ki, içimdeki tüm sızılar o an yok oldu.

"Günaydın," dedi Yağmur, sesi uykulu ve pürüzlüydü.

"Günaydın güzel kızım," dedim, dayanamayıp onu kollarıma çekerek kokusunu içime çekerken. "Nasıl uyudun?"

"Hayatımda ilk kez bu kadar güzel uyudum," diye mırıldandı, başını göğsüme yaslayarak. "İlk kez korkmadan, kabus görmeden..."

Bu cümle, Mert’le benim yüreğimize oturmuş bir kurşun gibiydi ama ikimiz de o anı bozmamak için yutkunduk. Şeref Savran’ın bu çocuğa yaşattığı her korkunun, her kabusun hesabını sorma vakti gelecekti. Ama şimdilik, bu odanın içindeki fırtına öncesi sessizliğin ve aile olmanın tadını çıkarmak istiyorduk.

Mert yataktan hızla kalktı, eski enerjik ve dik duruşuna geri dönmüştü. "Hadi bakalım," dedi sahte bir sertlikle kaşlarını çatarak. "Bu kadar tembellik yeter. Aşağıda öyle bir kahvaltı sofrası hazırlayacağım ki, parmaklarınızı yiyeceksiniz. İtiraz istemiyorum!"

Yağmur kıkırdayarak yataktan doğruldu. Onu ilk kez böyle neşeyle gülerken görüyordum. Biz aşağıya inmeye hazırlanırken, telefonumun komodinin üzerinde acı acı titremesiyle odadaki o huzurlu hava aniden dağıldı. Ekrana baktığımda Alper’in aradığını gördüm.

Mert’le göz göze geldik. O Koca Kurt bakışı anında geri gelmiş, fırtına gözlerinde yeniden alevlenmişti. Telefonu açıp hoparlöre aldım.

"Alper, ne oldu?" dedim, sesimdeki endişeyi gizlemeye çalışarak.

"Abla... Mert abi yanında mı?" dedi Alper, sesi nefes nefeseydi ve arkadan siren sesleri geliyordu. "Hastanede işler karıştı. Şeref Savran... Şeref’i kaçırmaya çalıştılar abi! Hastane koridorunda çatışma çıktı!"

(Mert’in Anlatımıyla)

Alper’in telefondan gelen nefes nefese sesi ve arkadaki o uğultulu siren sesleri odadaki tüm huzuru bir bıçak gibi kesip attı. Gözlerim anında karardı, damarlarımdaki kanın buz kestiğini hissettim. Şeref Savran... O iblis hastane yatağında ölüm döşeğinde yatarken bile yeraltındaki o lağım farelerini harekete geçirmeyi başarmıştı.

"Ne demek kaçırmaya çalıştılar lan?!" diye kükredim, telefonu Duru’nun elinden kapıp kulağıma götürürken. "Polisler nerede? O adliyedeki herifler nerede Alper?!"

"Abi, Şeref’in adamları hastanenin arka girişinden sızmış," dedi Alper, arkadan gelen telsiz cızırtılarının arasında bağırarak. "Savcı odadan çıktıktan hemen sonra oldu. Polislerle çatışmaya girdiler, iki memur yaralı. Ama Şeref’i alamadılar abi, bizim çocuklar zamanında müdahale etti. Şu an hastane abluka altında, Şeref hala yoğun bakımda ama durum çok kritik. Adamın adamları dışarıda hala pusu atmış olabilir!"

"Hemen oraya geliyorum," dedim dişlerimin arasından.

"Mert, hayır!" diyerek önüme atıldı Duru. Mavi gözleri korkuyla irileşmişti, elleriyle göğsüme tutundu. "Seni oraya yem diye çekiyorlar, anlamıyor musun? Şeref’in panzehiri yok dediğini unuttun mu? Amaçları seni oraya çekip yok etmek!"

"Duru, o şerefsiz o hastaneden canlı çıkarsa bir daha izini bulamayız!" dedim, omuzlarından tutup onu kendime doğru çekerken. Gözlerimin içine çöken o Koca Kurt öfkesini ondan saklamaya çalışmadım. "Kızımızı on sene bizden saklayan adam o. Senin damarlarına o zehri akıtan adam o! Eğer şimdi gitmezsem, eğer onun o kirli ağını tamamen çökertmezsem hiçbirimiz güvende olamayız."

Yatağın kenarında, çarşafı sıkıca avuçlamış halde bize bakan Yağmur’a döndüm. Korkuyordu ama gözlerindeki o dik, o teslim olmayan duruş hala oradaydı. Tıpkı annesi gibiydi. Yanına gidip önünde diz çöktüm, yüzünü ellerimin arasına aldım.

"Bana bak güzel kızım," dedim, sesimi olabildiğince dik tutmaya çalışarak. "Bu eve, bu odaya ben dönene kadar kimse girmeyecek. Alper’in en güvendiğim adamlarını kapıya yığıyorum. Annene ve kendine mukayyet olacaksın. Koca Kurt sözü, o şerefsizin hesabını kesip buraya, sizin yanınıza döneceğim."

Yağmur yavaşça başını salladı, gözlerindeki yaşları içine akıtarak "Dikkat et... baba," diye fısıldadı.

Baba.

Hayatımda duyduğum en ağır, en güzel, uğruna dünyayı yakabileceğim o tek kelime dudaklarından döküldüğünde göğsümdeki o boşluk tamamen kapandı. Doğruldum, belimdeki silahı kontrol edip odanın kapısına doğru yürüdüm. Duru arkamdan çaresizce bakarken, merdivenleri üçer beşer iniyordum. Şeref Savran bu oyunu kendisinin kurduğunu sanıyordu ama Koca Kurt’un pençelerinin ne kadar derin izler bırakacağını henüz görmemişti.

"Mert!" Duru'nun sesiyle arkama döndüm. "Gitme," diye sarıldı bana. "Yalvarırım gitme."

Duru’nun o parça parça dökülen, içimi titreten feryadıyla adımlarım merdivenin başında çakıldı kaldı. Arkama döndüğüm an, yalın ayak koridoru koşarak geçmiş, gözyaşları içinde bana doğru gelen Duru’yu gördüm. Hiç düşünmeden, kollarını boynuma dolayıp göğsüme sımsıkı sarıldı. Bütün gövdesi titriyordu, bacaklarında beni durduracak derman kalmamış gibi tüm ağırlığını bana bırakmıştı.

Ellerim gayriihtiyari sırtına gitti, onu düşmesin diye belinden kavrayıp göğsüme daha da bastırdım. O sinsi zehrin vücudunu ne kadar halsiz bıraktığını, kalbinin göğsümde deli gibi çırpınışından hissedebiliyordum. Koca Kurt, ömrü boyunca hiçbir pusudan, hiçbir kurşundan kaçmamıştı; ama Duru’nun bu çaresiz yalvarışı karşısında tüm savunma kalkanlarım tek tek çöktü.

"Duru..." dedim, sesim boğazımda düğümlenerek. "Şeref'in nefesini kesmeden bize rahat yüzü yok, biliyorsun. O iblis yatağında bile pusu kuruyor."

"Umrumda değil!" dedi başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine bakarak. Mavi gözleri acıyla, korkuyla kavruluyordu. "Kızımızı yeni bulduk Mert... On sene sonra tam bir aile olmuşken, seni o hastane koridorlarında kaybetmeyi kaldıramam. Eğer o panzehir yoksa, eğer benim zamanım azalıyorsa... Yalvarırım son anlarımı senin kokunla, kızımızın yanında geçirmeme izin ver. Beni bir kez daha o karanlıkta yalnız bırakıp gitme."

O an zaman durdu. Kafamın içinde çalan o intikam sirenleri, yerini Duru'nun gözlerindeki o amansız korkuya bıraktı. Haklıydı. Şeref’in bizi çekmek istediği o kanlı tuzağa gözü kapalı koşmak, tam bulmuşken bu aileyi öksüz bırakmak demekti. Benim asıl görevim Şeref’i öldürmek değil, Duru’yu ve Yağmur’u yaşatmaktı.

Silahımı yavaşça belimden çıkarıp koridordaki konsolun üzerine bıraktım. Derin bir nefes alıp Duru’nun yüzünü ellerimin arasına aldım, alnına uzun ve sıcak bir öpücük kondurdum.

"Gitmiyorum," dedim, sesimdeki o sarsılmaz Koca Kurt yeminiyle. "Gitmiyorum avukat. Buradayım, yanındayım."

Alper’i tekrar arayıp kulağıma götürdüm. "Alper, hastaneye gelmiyorum. Oraya timden çocukları kaydır, Şeref’in etrafına etten duvar örün. Ama bu eve, bu mahallere uçan kuş bile girmeyecek. Burayı cehennem ordusu gibi koruyacaksınız, anlaşıldı mı?"

Telefonu kapatıp fırlattığımda Duru rahat bir nefes alarak başını yeniden göğsüme yasladı. Yukarıda, odanın kapısında bizi izleyen Yağmur’a baktım. Gözlerindeki o korku, yerini yavaş yavaş bir güvene bırakıyordu. Şeref Savran dışarıda ne oyun kurarsa kursun; Koca Kurt artık inindeydi, ailesinin başındaydı ve onları korumak için gerekirse tüm şehri ateşe vermeye hazırdı.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

13. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.