Gözlerimi yavaşça aralarken açık gördüğüm kapı yerimden fırlamama neden oldu. Kapı neden açıktı? Abim hala uyuyordu, bu kapı nasıl açılmıştı? Babam görmemişti değil mi? Görmemeliydi, babam bunu görmemeliydi. En son isteyeceğim şey bunu yaşamaktı.
Babam, abimle yakın olduğumu görmemeliydi. Yakın olduğum ne varsa onu mahvederdi. Afra ile aramı o yüzden açmıştı. Mert’le çok görüşmeyeyim diye neredeyse okulumu değiştiriyordu. Hatta çok seviyorum diye oyuncak ayımı bile parçalamıştı. Babam benim mutlu olmamı sevmez, istemez hatta olmaması için elinden her geleni yapardı.
“Günaydın Parla” sesin geldiği yere baktığımda korkudan soğuk terler dökmeye başlamıştım bile. Babam odada masanın yanında duran sandalyeye oturmuş bana bakıyordu. Gülümsemeyi de ihmal etmiyordu her zamanki gibi. Babam ne zaman kötü bir şey yapsa gülerdi. Babam ne zaman kötü bir şey yapsa gülerdi.
Anneme mi bir şey olmuştu? Anneme ne yapmıştı? Peki, abim nasıl bu kadar uzun süre uyanmamıştı? Abim kapı tıkırtısına bile uyanırdı. Kilitli kapı açılmış buna rağmen nasıl uyanmamıştı? Abim neden uyanmıyordu? Abime mi bir şey yapmıştı?
Korka abime bakarken alnından akan terlere bakakaldım. Abime bir şey yapmıştı değil mi? Gülen sesi odayı doldurdu. “Merak etme uyanmaz. Hatta belki de bir daha asla uyanmaz.” Sesi tenimde bir şok etkisi yarattı. Ne demek bir daha asla uyanmaz? Bir hışımda yorganı kaldırdım ve gördüğüm manzarayla elimi ağzıma götürüp kapattım. Atacağım çığlığı engelledim. Yorgan kan olmuştu, abimin kazağı kanlar içindeydi. Yatak kanlar içindeydi. Abim kanlar içindeydi.
Hızla yataktan kalktım. Ne yapacaktım? Böyle bir durumda ne yapılırdı? Abim ben olsam ne yapardı. Dolabı açtım, elime gelen ilk tişörtü abimin karnına bastırdım. Bunu da o öğretmişti bana. Akan kanı engelleyemesen bile üzerine tampon yap demişti. Gözümden akacak yaşları tutmaya çalışırken sadece tişörtü yaraya bastırıyordum. Beynim durmuştu.
Abime bakıyordum. Tek bir mimik hareketi bekliyordum. Onu buradan tek başıma kaldırmam imkânsızdı. Sağ elimle bastırmaya devam ederken sol elimi önce boynuna damarın yakınına koydum. Bir süre parmaklarımın ucunda hareket eden damarın, kaç kere attığını saymaya çalışıyordum. Aklım bulanıyordu. Bir, iki, üç, dört ….. elli dokuz, elli dokuzdan sonra ne geliyordu?
Babam sandalyeden kalkıp yanıma geldi. Omzumdan tutup beni çekti. Gülümseyerek bana bakarken “Ben sana ne dedim? Abine güvenme demedim mi?” bacaklarım titriyordu. Korkuyordum, hem de çok korkuyordum. Hiç korkmadığım kadar. Aşağı sarkıttığım ellerimi, tutup sarstı. Ellerim kan olmuştu. Abimin kanı ellerime bulaşmıştı. “Ben seni uyardım. Bana asi davranma dedim! Anlık özgüvenlerinin sonucu gördün mü? Görkem’i abini sen öldürdün, Parla!” uzun zamandır tuttuğum yaşlar gözümden süzülmeye başladı. Başımı hayır anlamında defalarca salladım. Dudaklarımdan iki kelime dökülüyordu. “Ben yapmadım” abim dün söylediği kadar acıtıcı, azap dolu iki kelime. O benden dün akşam özür dilerken, ben bu sabah onu öldürmekle suçlanıyordum.
Ellerinin arasında olan ellerimi tekrar sarstı “Senin dik başlılığın yüzünden oldu Parla! Hep dediğim gibi hiç kimseye uğurlu gelmiyorsun. Bak kendi abini bile öldürdün. O bıçağı ben saplasam bile öldüren sensin. Bunu sen yaptın, Parla!” Yüzüme bağırarak söylediği sözler daha çok ağlamama sebep oldu.
Ben kimseye bir şey yapmadım. Özellikle abime hiçbir şey yapmadım. Ben onu beklemekten başka bir şey yapmadım. Neden ben suçlanıyorum? Kim sapladıysa hançeri, o değil midir katil? Odur tabii, abimin katili ben değilim ki. Abimin katili babam.
Ellerimi hızla bırakarak odadan çıktı. Yerimde kalakaldım. Hareket edemedim. Bir şeyler yapmam gerektiğini biliyordum. En azından birini aramam gerektiğini biliyordum ama değil birini aramak kımıldayamıyordum bile. Her şok olduğumda böyle tepki vermeyi bırakmam gerekiyordu. Bu bana hiç yaramıyordu.
“Parla.” Duyduğum sesle yatağa yöneldim. Abim yatakta doğrulmuş karnını tutuyordu. Sonunda uyanmıştı. “Abi” dediğimde gözyaşlarımın bıraktığı izleri silmeye çalışıyordum. Hızla yanına gittim ve konuşmasına fırsat bırakmadan kalkması için kolunu omzuma attım ve kaldırmaya çalıştım. Dışarıdan ne kadar aciz göründüğümün farkındaydım. Koskoca adamı kaldırmaya çalışan, ona nazaran küçük bir kız. Ne kadar da acınası…
“Kalk hastaneye gideceğiz, ne olur biraz yardım et abi. Ne yapacağımı bilmiyorum.” Bu durumdayken bile ondan yardım istemek canımı sıkıyordu. Yaralanan oydu, acı çeken oydu ama ben ondan yardım istiyordum.
Yataktan zar zor kalkıp bir elini duvara yasladı. Benden değil de duvardan yardım alıyordu. “Sen önce sakin ol arabanın anahtarı cebimde en yakın hastaneye gideceğiz.” Dişlerini sıkarak konuşuyordu. Canı çok yanıyordu ve benim elimden hiçbir şey gelmiyordu. Derin bir nefes aldım. Sonunda merdivenlerin başına gelmiştik.
Sakince merdivenleri inerken abimin aldığı kesik nefesler canımı yakıyordu. Yanımda yatarken bıçaklanmıştı ve benim ruhum bile duymamıştı. Ben huzurla uyurken o acıdan belki de bayılmıştı. Merdivenlerin sonuna geldiğimizde yavaş yavaş kapıya yürüdük. Hızla ayakkabılarımı giydim ve abimin ayağının altına terlik koyduğumda terliği giymesine yardımcı oldum.
Kapıyı açtığımda abim cebinden anahtarı çıkartıp kapıları açtı. Yolcu koltuğuna onu oturtup hızla sürücü koltuğuna oturdum. Arabayı çalıştırıp gaza bastım araba hareket ettiğinde rahat bir nefes aldım. “Bir şey olursa ekranda rehber var oradan Eray’ı ara.” Abim uzun zaman sonra konuşmuştu ve sesi gerçekten kötüleşmeye başlıyordu. Vitesi atarken gazı kökledim.
Göz ucuyla abime baktım. Terden üzerindeki kazak ıslanmıştı, tişörtü hâlâ aynı yerde tutuyordu. Onu bu halde görmeye alışık değildim. Ben onu dimdik, güçlü görmeye alışıktım. İnanıyordum ki ben en yakın zamanda onu tekrar öyle görecektim. Araba yavaşlarken gaza basmam fayda etmiyordu. Ne oluyordu? Bu içimde tuttuğu soruyu abime sordum.
“Ne oluyor?” abim sakince güldü. “Bak bakalım gaz ne âlemde?” dediği gibi gaz göstergesine baktım. İkaz veriyordu ama bindiğimde yoktu. “İkaz veriyor” araba sonunda durduğunda “Sikeyim arabasını ya!” direksiyona vurdum ve sonrasında ellerimle yüzümü kapadım. Sabır dilemeye başladım. Gün yeterince zor değilmiş gibi bir de arabanın gazı bitmişti.
Abime baktığımda gözlerinin kapalı olduğunu gördüm. “Abi” dediğimde ses vermedi. Elini tuttuğumda soğumaya başladığını fark ettim. Buz gibiydi, abim ölüyordu. Hızla ekrandan rehbere girdim. İlk sırada Atalay diye biri vardı. Atalay kimdi? Onun hemen altında ise Eray yazıyordu. Numarayı tuşladım.
Telefon iki çalışta açıldı. Telefonu açtığı gibi “Gittiniz mi?” dedi. Abim bıçaklanmasaydı bu sabah gidecektik. Babamdan kurtulacaktık, olmadı yine burada hapis kaldık. “Görkem sağır mı oldun oğlum?” sözlerine karşılık olarak “Eray benim Parla” dediğim an ağlamaya başladım. Hıçkırarak ağlamaya başladım. “Parla ne oldu? İyi misin?” sesi sakin ama alttan telaşlı geliyordu.
“İyi değilim Eray! Babam abimi bıçakladı. Hastaneye gidiyorduk araba bozuldu. Abim ölüyor! Yardım et bir şey yap ne olur. Ne yapacağımı bilmiyorum.” Hafif bağırarak söylediklerime karşılık karşıdan sakin bir ses geldi. “Neredesiniz ya da dur ben hemen geliyorum. Sen arabadan çık Görkem’i de bir şekilde arabadan çıkar. Ata-” Dedi ve kapadı.
“Ben abimi nasıl çıkarayım arabadan?” bağırarak söylediklerim boğazımı yakmıştı. Yine de başka şansım yoktu arabadan çıktım ve abimin kapısını açtım. Omzundan tutup çektim. Zaten ağırdı ama şimdi iki katıydı. Hareket ettiremiyordum. Zaten benden bunu yapmamı nasıl bekleyebiliyordu?
Kapının yanına olduğum yere çöktüm. Başımı abimin aşağı sarkan eline yasladım ve ağlamaya devam ettim. Elimden başka bir şey gelmiyordu. Abimi kaybetmekten çok korkuyordum. Ben abimi babam, annem her şeyim yapmıştım. O yoksa benim yerimi koca bir boşluk alırdı. Beni oluşturan ne varsa onun eseriydi. O bensiz ne yapardı bilmiyorum ama ben onsuz yapamazdım. Ben güçlü olabilirdim ama bu kadar güçlü değildim. Bu kadarı beni aşıyordu.
Hızlı bir araba freniyle olduğum yerden kalktım ve gelene baktım. Eray gelmişti, yanındaki adam kimdi? Hızla ayağa kalktım. “Çıkarmaya çalıştım ama olmadı yapamadım” dediğimde bana bakmadan abimi tuttu ve dışarı doğru çekmeye başladı. Onunla birlikte gelen adamda abimin bacaklarından tuttu ve geldikleri arabaya taşımaya başladı. Bende arkalarından yürümeye başladım. “Sorun değil anlık telaşla senden öyle bir şey istememeliydim. Görkemin cüsseyi hesaba katmayı unuttum.” Dedi ve kapısını açtıkları arabanın arka koltuğuna yerleştirdiler.
“Karşı taraftan bin kafasını da çarpmasın şimdi.” Dedi. Bunu bekliyor gibi koşarak arabaya bindim. Oturur pozisyonda koydukları abimi yavaşça bıraktılar ve abimin başı dizlerime düştü. Ellerimle abimin alnına yapışan saçlarını çektim.
Önden gelen “Kanaması devam ediyor mu?” sözüyle hiç sorgulamadan tişörtü elime aldım ve kazağı kaldırdım. Karnından akan kan yana yani beline doğru akarken hızla tişörtü geri bastırdım. “Evet devam ediyor” dedim sesim kısılmıştı. Abimin az önceki sesi gibi sessiz ve kısık çıkmıştı sesim. Tanımadığım adam arkaya dönüp “Bir kaldır bakalım şu tişörtü” dedi. Anlamaz bir şekilde ona bakakaldım. Anlamış gibi “Atalay ben, doktorum. Yaranın nerede olduğuna bakmam lazım.” dediğinde tişörtü kaldırdım tekrar. Rehberdeki Atalay bu muydu?
Başıyla onayladı ve Eray’a baktı. “Yara karaciğer yakınında atar damar kesilmemiş, toplardamar kesilmiş sızıntı olarak akıyor ama ben bunun ameliyatını yapamam. Yeri çok sıkıntı, iç kanama bile olabilir şehir hastanesine sür.” İç kanama bile olabilir mi? Ne demek iç kanama. İç kanamadan insan ölür müydü? Ölürdü değil mi? Abim ölecek miydi yani?
Başımı abimin saçlarına yasladım ve ağlamaya devam ettim. Artık ne hıçkırmaydı bu ne de normal bir ağlama öyle şiddetliydi ki sarsılmaya başlamıştım. Nefesim boğazımda düğümleniyor, dışarı çıkamıyordu. Dışarı çıksa içeri giremiyordu. Bir elimle yarasına bastırırken diğer elimle başını çarpmaması için kapıya siper etmiştim. Kokusu içime doluyordu ama ben nefes aldığımı hissetmiyordum.
“Parla!” önden adımın söylendiğini duydum ama tek kelime söyleyemedim. Canım yanıyordu, kalbim sıkışıyordu. Her yerim kasılmaya başlamış ve titremeye başlamıştı. Normal miydi bilmiyorum ama kendimi sıkmaktan her yerim sızlıyordu.
Araba durdu dışarıda sesler vardı benim tek duyduğum beni öldürmeye niyetli olan kalbimin sesiydi. Abim kollarımdan birden çekildiğinde bedenimdeki bütün gücün çekildiğini hissettim. Kendimi yasladığım kapı açıldığında yere düşmek üzereyken tutuldum. Kendimi tutacak halde bile değildim.
Birinin kolları arasındaydım, gözlerim kararmaya başladığından kim olduğunu anlayamıyordum ama gözlerimi kapamadan önce tek bir şey söyledim. “Ne olur abim ölmesin. Bir şey yap lütfen!” sesim yalvarmaktan öteydi. Bu ses tonuna ayrı bir kelime bulunmalıydı. Yalvarmaktan daha çaresiz daha aciz bir şeydi bu. Bu feryattı, feryatların en acısı, en çaresizi ve en sessizi.
*
Acı neydi? Kendine yapılanı hissetmek miydi? Yoksa sevdiğinin üzerine esen sert rüzgârın bile bıraktığı his miydi? Acı tam olarak neydi? Nasıl hissettirirdi? Kalbin mi sıkışırdı? Nefesin mi kesilirdi? Kan mı akardı? Titrer miydin? Yaşamaya çalışırken daha mı çok ölürdün? Canın yanınca ne olurdu?
Benim kanım akmadan içim parçalanırdı. Kalbim atarken atmayı bırakır, ciğerlerim aldığı nefeslere nankör gelir almıyormuş gibi davranır, ellerim titremekten yorgun düşer, ayaklarım varlığını unutup beni taşımazdı. Ruhum bedenime sığmaz, bulunduğu yer ona dar gelirdi. Ama zihnim, beni en çok o yorardı. Her şeyi durmadan gözlerimin arkasında bir film sahnesi izletir gibi her bir hücremde farklı yorumlardı. Tek değişmeyen bana verdiği acı olurdu.
Yattığım yerden kalkmaya çalışıyordum ama beni bir şey tutuyordu sanki. Gözlerimin üzerindeki ağırlık sadece gözlerimi değil zihnimi açmamı da engelliyordu. Ne olmuştu en son? Ben neredeydim yine? Burnuma gelen hastane kokusu yavaş yavaş bir şeyleri anımsatmaya başladı.
Abime bir şey olmuştu, evden çıkmıştım. Arabayla giderken arabanın gazı bitmişti, Eray’ı aramıştım yanında Atalay denen adamla birlikte gelmişti. Arabadan inememiştim. Bir süre düşünmeyi bıraktım. Abim bıçaklanmıştı! Beni engelleyen ne varsa birden üzerimden attım ve hızla kalktım ona eşlik olarak gözlerimi de açtım.
İlk gördüğüm Eray oldu. Hızla yattığım yataktan kalkarak kapıya koşmaya çalışıyordum ama kolumdan tutulduğumu hissettim. Kafamı çevirdiğimde Cenk’i gördüm. “Sakinleş, nefes al. Kimse bir yere gitmiyor bi dur.” Ne demek dur! Saçmaladığının farkında mıydı?
Kolumu çekerek elinden kurtardım. Yeni uyanmış olabilirdim ama her şeyi hatırlıyordum. “Ne demek sakin ol! Bırak gideceğim, hiçbir şey yapamasan bile o kapının önünde bekleyeceğim. Gelecek iyi haberi o kapının dibince duyacağım ben!” Bağırarak söylediklerim arkasından hızla kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Ameliyathane neredeydi?
Koridorda yürürken bir hastane çalışanı gördüm koşarak adamın koluna yapıştım. Nefes nefese kalıştım, yürüdüğüm mesafe çok değildi ama her şeye abartı tepki veren bünyem bunu da sonuna kadar kullanıyordu. “Buyurun yardımcı olabileceğim bir şey var mı?” gülümseyerek sorduğu soru karşısında onun aksine telaşlı şekilde “Ameliyathane nerede?” derken adamın ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordum.
Bakışlarını etrafta gezdirdi ve sol taraftaki koridoru göstererek “Şu taraftaki koridordan bir kez sağa döndüğünüzde ameliyathaneyi bulabilirsiniz.” Dedi. “Teşekkür ederim” dememle direkt sol koridora koştum ve adamın dediği gibi sağa döndüm. Gördüğüm yazıyla olduğum yerde kalakaldım.
O an adımlarım yavaşladı. Ameliyat kapısının önündeki koltuğa oturdum. Dirseklerimi dizlerime yasladım. Ellerime kaydı gözlerim üzerindeki kan temizlenmişti. Ellerimi yüzüme kapadığım an ciğerlerim abimin kokusuyla doldu. Onun saçları gibi kokuyordu. Belki de hayatımda bir daha asla alamayacağım kokuyu doya doya içime çektim.
Gözlerim dolduğunu hissediyordum. Onları içeride tutma konusunda dirayetliydim. Abim buradan sapasağlam çıkacaktı. Bunu biliyordum ve ağlamama gerek yoktu. Akan iki üç damlayı saymıyordum. Ağlamak diye bahsettiğimin ne olduğunu gayet iyi biliyordum ve ağlamayacaktım!
Yanıma biri oturdu kim olduğunu bilmiyordum. Bu konuda kafa yormama gerek kalmadan Cenk olduğunu anladım. Elini omzuma attı “Ne hissettiğini az çok tahmin edebiliyorum. Konuşmak zorunda değilsin, sadece şunu bilmeni istiyorum. Ağlamak istiyorsan, yaslanacak bir omuz arıyorsan ben buradayım.” Söylediklerine karşılık olarak sadece başımı omzuna yasladım. Omzumu sıvazlarken tek kelime etmiyordu. Susmak içimi kemiriyordu. Konuşmak suçlu hissettiriyordu. Kapıdan gelece tek bir harekete bakıyordum.
Adım sesleri duyduğumda kafamı o yöne çevirdim. Koşarak gelen Afra’yı gördüm. Benim tam önünde durdu ve dizlerinin üzerine çöktü. Ellerimi tuttuğunda bir şeyler diyecekmiş de hep susuyormuş gibi bakıyordu. Başım hala Cenk’in omzundayken elini dizme koyan Afra’ya baktım. “Konuşmana gerek yok.” Dediğimde rahatlamış gibi yerden kalkıp yanıma oturdu. Ne diyeceğini bilmiyordu zaten kim bu durumda ne diyeceğini bilebilirdi ki?
Sessiz şekilde otururken gözlerim ameliyathane kapısından bir an olsun ayrılmamıştı. Ne kadar süredir buradaydım bilmiyordum. Belki de zor zamanlarda zaman algısı şaşıyordu insanın. Bir saat desem çok fazla yarım saat desem çok az geliyordu. Kalbimdeki ağırlığa sorsan çoktan bir ömrü doldurmuştu bile.
Afra yanımdan kalktığında “Hemen geleceğim Parla” dedi. Ben hiçbir şey demeden hızla gitti. İyi görünmüyordu. Hem de hiç iyi görünmüyordu. Başımı Cenk’in omzundan kaldırıp yüzüne baktım. “Cenk,” dediğimde ufak bir mırıltıyla “Hı” dedi. Yüzüme bakıyordu ne diyeceğimi bekliyordu. “Afra iyi durmuyordu bir bakar mısın? Senin için sorun olmayacaksa tabii.” Dediğimde hemen ayağa kalktı. “Hemen bakıyorum ve iyi olduğuna emin olmadan gelmiyorum.” Dedi ve gülümsedi. Teşekkür etmek istedim ama konuşma yetimi bir anda kaybetmiş gibi sessiz kaldım.
Bir süre sonra dizlerimde duran ellerimle oynamaya başladım. Dün kanattığım parmağımla oynarken yeniden kanattım. Ani acıyla kendime geldiğimde diğer elimle kanayan parmağımı tuttum. Dünde kanamıştı ama bu kadar acımamıştı. Dişlerimi sıktım gözlerimin dolduğunu hissedebiliyordum. Gözlerimi kapadım ve nefes almaya çalıştım ama sanki boğazıma takılıp kaldı. Elimi birinin tuttuğunu hissettiğimde gözlerimi açtım.
Eray hemen önümde dizlerinin üzerine eğilmiş bir şekilde duruyordu. Parmağımı tuttuğum elimi çekti ve kanayan parmağıma baktı. Cebinden peçete çıkardı ve parmağımdan akan kanı silmeye başladı. Ben ona bakarken hiç odağını bozmadan peçeteyi elime sardı. Abim de yanında hep peçete taşırdı. Gözlerim dolduğunda bu sefer onu engelleyemedim ve yanağımdan süzülerek boynuma doğru aktı
“Üzüldüğünde ağlamayacağım diye direnme. Duyguların neyse onu yaşa! Yaşadığın durum kolay değil. İnat etmek zorunda değilsin.” Elimden peçeteyi çekerek cebinden çıkardığı bandı kanayan bölgeye yapıştırdı. “Akmaları gereken zamanda onları tutarsan, ileride ihtiyacın olduğunda onlar senin yanına uğramaz ve emin ol bunu yaşamak istemezsin.” Gözyaşı hakkında nasihat dinleyecek halim de dermanım da yoktu. Tek istediğim abimin şu kapıdan sağ salim çıkmasıydı.
Ellerini elimden çekti. Gözlerimi kapadım, canım yanıyordu. Babam neden böyle yapmıştı? İnsan kendi oğlunu öldürmeye çalışır mıydı? Bir insan bunu neden yapardı? Hangi insan kendi kanı, kendi canını öldürmeye çalışır ve suçu kızına atardı? Bunu hangi insanlık yoksunu baba çocuklarına yapardı? Hangi baba bunu gülerek anlatır, yaptığından övünürdü? Ya bir insan bunu neden, nasıl, niye yapardı?
Gözlerimden yaşlar akacağı sırada oturduğum yerden kalktım. “Ne oldu? Nereye gidiyorsun?” Eray’ın sorduğu soruyla ona döndüm ve kısa bir cevapla karşılık verdim. “Lavaboya gidiyorum.” Dedim. Belki de kaba davranıyordum ama kibarlık denen şey şuan en son umursayacağım şeydi. “Sen git ben burada bekliyorum.” Demesiyle sessiz bir şekilde teşekkür ettim. Duydu mu duymadı mı ondan bile emin değildim. Arkamı döndüm ve tuvalete yürümeye başladım.
Tuvalet kapısının önünde Cenk’i görmemle olduğum yerde durakaldım. Ben sormadan “Dışarıdaydı yanına gittim. Sonra birden tuvalete koşmaya başladı. Ne olduğunu bilmiyorum. İyi olup olmadığını da tam olarak anlayamadığım için kapıda bekliyorum.” Dedi. Ona bakarak gülümsedim nasıl yaptım bilmiyorum. Birden kendimde o gücü bulabilmiştim. “Sen git ben bakarım” dememle elini karnına koyup diğer elini açtı ve aynı tiyatrocuların sahne sonu selamı gibi selam verdi. “Baş üstüne hanımefendi.” Dedi. Gülümsemeyle geçiştirdim normalde olsa içim dışıma çıkana kadar gülerdim ama dediğim gibi hâlim yoktu.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde içeride kimse yoktu. Lavaboya yaklaşıp suyu açtım. Soğuk suyu elime doldurup birden yüzüme çarptım. Gözlerimin içi yanıyordu, boğazım kurumuştu, kalbimle göğüs kafesimin arasında bir ağırlık vardı. Hepsi üst üste binince bir dakika sonra son nefesimi verecekmişim gibi hissettiriyordu. Çeşmeyi kapattım ve arkamdaki kabinlere bakarken.
“Afra” dedim. Sesim yorgundan da öteydi, ölü gibiydi. Sesi yeniden ona verilmiş ama üzerine toprak serpilmiş bir ölünün sesi gibi. “Efendim” içeriden gelen ses de en az benimki kadar yorgundu. “Hadi çık artık! En az on dakikadır oradasın.” Ben on dakikadır burada beklemesem de Cenk yanımdan ayrılalı on dakika olduğunun farkındaydım. “Karnım ağrıyor çıkamam şu an” içeriden burnunu çektiğinde ne olduğunu anlamam uzun sürmedi. Ağlıyordu ve benim görmemi istemiyordu. “Afra karnının ağrımadığını ve ağladığın için çıkmadığını biliyorum. Çık şuradan ne olur.”
Kapının kilidi açıldığı anda Afra dışarı çıktı. Tahmin ettiğim gibi ağlamıştı. Gözlerinin içi kıpkırmızıydı, rujunu sürmemişti. Az önce fark etmemişti ama şimdi gözlerinden görebiliyordum. Gerçekten sandığımdan daha fazla etkilenmişti. Elindeki telefona bakarken titremeye başladığını fark ettim. Ne oluyordu?
“Ne oluyor Afra? Ne bu hâl?” garipsemiştim. Benim abim bıçaklanmıştı ve ben bile bu kadar bırakmamıştım kendimi. Afra birden neyin tribine girmişti de böyle davranıyordu? “Parla söyleyeceğim ama” derken telefonu daha da sıkmaya başladı. O telefonda ne vardı? Bir kâğıt sesi duyduğumda yere düşmek üzere olan kağıdı anında tutup çektim. “ne olur sakin ol.” Dedi. Elimdeki kâğıt parçası daha çok mektubu andırıyordu. Bu yazı abimin el yazısına benziyordu! Hatta benzemiyordu, onun yazısıydı.
Sana ne diye hitap edeceğimi bilmiyorum. Dışarıdan bakılırsa belki de hiç bir şeyimsin ama aslında o kadar çok duygusun ki içimde. Kalbimdeki bir diğer yara, kalbime açılmış bir başka oyuk, ve aynı zamanda kalbimin ortasında açmış bir gül. Canımı en çok yakan ama aynı zamanda sadece varlığınla merhem olan bir yarasın sen içimde. Şimdi tanıyorsam seni “Madem yarayım bu kadar içinde neden seviyorsun beni? Neden notlarında beni sevdiği söylüyorsun?” diyeceksin. Hemen söyleyeyim. Bir çocuk ilk yarasını sevmeyi öğrenince en güzel çiçek bile yara gelir yüreğine. Acıttığından değil, acıdan başka bir şey bilmediğindendir acımsın demesi. O çocuk büyürken gülleri yarasının merhemi yapmış, büyüyünce de gül yapraklarını değil gülün kendisini merhem seçmiş göğsüne. Korkaklığından değil, yarasının merhemi ondan uzaklaşmasın diye söylememiş sevdiğini. Çok istemiş söylemeyi ama arkasında bir enkazı zor bırakırken ikinciyi bırakma fikri bile yarasını kanatmış. O kızı ağlarken görünce içi dağlanmış da sarılıp “Ben buradayım” diyememiş adam. Kız onun için ağlarken, onu merhem gördüğünü bilirken, yarasına merhem olamayınca kalkmış gitmiş nereye gittiğini bilmeden. Belki de bir hafta sonrasını görmeye ömrüm yetmez, yetmeyecek gibi hissediyorum. Bunlar da içimde büyüyen sırlar iken bununla mezara giremezdim. Bu dünyanın hesabını bir şekil verirsin de öbür dünyanın hesabını veremezsin. Bu dünyada verecek bir hesabım daha azaldı gülüm. Sağ ol, var ol hep ol.
Korkak Gülcü Görkem
Elim ağzımın üzerindeyken ağzımdan tek kelime çıktı. “Hassiktir, Abim miymiş?” dememle Afra daha da ağlamaya başladı. “Sabah kapı çaldı. Kapıyı açtım çocuğun biri elime bir zarf bıraktı, koşarak gitti. Açtım okudum. Sonra telefonuma bir fotoğraf geldi onu görmemle buraya gelmem bir oldu. O kadar üst üste geldi ki ağlamaya bile vakit bulamadım.” Derken yere çöktü. Ben elimde mektupla kalakaldım. Ne fotoğrafından bahsediyordu?
“Ne fotoğrafı Afra?” bu sefer tek kelime etmeden elindeki telefonu uzattı. Burası bir ameliyathaneydi, yatan kişi ise abimdi ve ameliyat masasında yatıyordu. Ağzından bir hortum uzanıyordu ulaştığı yere baktığımda bir oksijen tipi gördüm. Üzerine mavi bir çarşaf vardı. Yerde bir sürü pamuk vardı, doktorların üzeri, üzerine gerilen çarşaf her yer kan olmuştu. Başında 4 tane doktor duruyordu ve birisi de kadrajın ucundan görüyordu. Etraftaki insanlara bakmayı bırakıp abime baktım. Bir kolu sedyeden aşağı sarkıyordu. Gözlerim dolduğundan tam göremiyordum. Görmek de istemiyordum.
Telefonu Afra’ya uzattım ve ellerimi yüzüme kapadım. Gözlerim karardığında elimi lavabo tezgâhına yasladım. Ellerimde ve bacaklarımda binlerce karınca geziniyor ve her biri farklı zaman diliminde ısırıyordu. Ellerimin titrediğini hissediyordum. Kendimi tutmaya çalışıyordum ama ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı.
Telefonuma gelen bildirim sesiyle gözlerimi açtım ve cebimden çıkardım. Babamdan mesaj gelmişti. Neyin mesajını atıyordu! Ne demişti! Abini nasıl bıçakladım, mı diyecekti! Ya ne diyecekti yine! İçimdeki siniri dışarı vurmak yerine olduğu yerde hapis tutarak mesajın üzerine tıkladım.
Bu yolladığı video da neyin nesiydi? Aptal aptal bir işle mi uğraşıyordu yine? Merakıma yenilip ya da bilmiyorum kafamı dağıtmak için videoyu açtım. Burası benim odamdı. Abimde bende uyuyorduk ve hava karanlıktı. Odayı sızıntı şeklinde bir gaz bulutu kaplarken arkadan annemin sesi geliyordu. Kamera sadece benim odamın içini gösteriyordu. Anlaşılan annem odanın dışındaydı. “Murat yapma! Kurban olayım yapma, bu kadar değil ne olur!” yalvarırcasına sesi birden kesildi. Ve sert zemine çarpma sesi geldi. “Sana işime karışma diyorum!” derken benim gözüm hala kadrajda olan bizdeydi. Bu kadar bağırtıya nasıl uyanmamıştık?
Kamera kapandı ve tekrar açıldı. Bu sefer hava aydınlanmıştı. Kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve bu sefer kamera radarına biri daha girdi, babam. Elinde tuttuğu bıçağı görmemle olduğum yerde titremeye başladım. Babam önce kameraya döndü ve gülümsedi. Sonrasında elini yukarı kaldırdı. Yatağa yaklaştığı an bıçağın kabzasını iki eliyle tuttu. Aniden kameranın yönü değişti.
Şu an tam pencerenin olduğu yerden bakılıyordu. Bıçağın hedefi abim değildi, bendim. Babam bıçağı indireceği anda abim gözlerini açtı ve bacağını kaldırıp babamın koluna vurdu. Babam acıyla inlerken abim yataktan kalktı. “Ne yapıyorsun lan sen!” bu sefer babamın sırtı kameraya dönüktü. Net bir şekilde abimin yüzünü görebiliyordum. Babam iniltilerin arasından “Ne yapmam gerekiyorsa onu yapıyorum!” dediğinde abim şaşkınlıkla yerinde kaldı ama sonra hemen toparlandı. “Kimin itliğini yapıyorsun bu sefer?” derken birkaç isim saydı ama birden videonun sesi gitti. Ne oluyordu? Arasından anlayabildiğim tek şey B harfi olmuştu. Elim göğüs kafesimin üzerinde bekliyordum. Ne olmuştu da ben bunları bir hastane tuvaletinde öğreniyordum.
“Sende biliyorsun ki onu ortadan kaldırdığımız anda her şey bitecek. Bana bak! Ben senin babanım, beni dinlemek zorundasın!” demesiyle abim güldü. Elini kaldırıp hızla babamın yüzüne indirdi. Aynı babamın ona küçükken yaptığı gibi. “Baba nasıl olunuyor Murat? Böyle mi olunuyor? Ya da uyuyan kızını bıçaklamaya çalışmakla mı baba olunuyor? Ya da sana başka bir seçenek, çocukların uyurken odaya uyutmak için gaz vermekle mi olunuyor? Anlatsana baba nasıl olunuyor!” babamın konuşmasına fırsat bırakmadan “Binlerce kez söyledim. Ne kadar gerekirse o kadar daha da söyleyeceğim. Parla’yı öldürmene izin vermeyeceğim. Hem sorunlar Parla öldüğünde değil sen geberdiğinde bitecek! Emin ol Parla’ya bir şey olursa ne ben bu kadar sakin kalırım ne de sen bu kadar rahat nefes alabilirsin. Duydun mu lan beni!” abim tek adımda babamın yanına gitti. Yakasını tek elinin arasına topladığında sarstı.
Arkadan biri daha kameraya dâhil olduğunda bu sefer dizlerim beni taşıyabilecek durumda değildi. Yere dizlerimin üzerine yığıldığımda gözümdeki yaş artık akmanın eşiğindeydi. Kimdi bu adam? Yüzünde bir kar maskesi vardı. “Beni çağırdığını duydum Görkem, dedim bekletmeden geleyim. Ya sen gidecek miydin? Bırakır mıyım oğlum seni? Daha işim var benim seninle” derken gözü yatağa benim üzerime kaydı. “daha doğrusu seninle değil, yani senin bir yakınınla.” Abim hızla babamı bıraktıktan sonra arkasındaki adama döndü. “Bana bak piçin doğurduğu! İşini gücünü siktirtme!” adam abimle aynı boyda ya da bir iki santim kısaydı. Yine de üstten üstten bakıyordu.
“Ben diyeceğimi dedim. Beni alakadar etmez.” Dediği an abim öne eğildi. “Senin bu hallerini seviyorum da odağım sen değilsin Görkem. Benim odağım Parla. Onu alayım salayım seni. Bak kaç yıldır direniyorsun yeter. Peygamber sabrı mı var çözemedim ama yeter artık.” Dediğinde abim güldü. Bir hışımla tekrar eğildi. Adamın elindeki kanlı bıçağa baktığımda bu sefer nefesim gerçekten boğazıma dizilmişti. Beni korumaya çalışırken bu hale gelmişti. Adam bana bakarken abim çoktan yere yığılmıştı. Yerden kalkacağı sırada tepesinde babam belirmişti ve birden cebinden çıkardığı şırıngayı koluna batırdı. Bu sefer sırt üstü düştüğünde babama bakarak “Allah senin gibi adamın belasını versin. Son nefesini vermek için yalvaracaksın da bırakmayacağım seni. Aynı benim yandığım gibi yakacağım seni, seni serinletecek bir su bile olmayacak” dedikten sonra gözlerini kapadı.
Kamera açısı bana yaklaştığında terler içinde yatakta kıvranıyordum. Acı çeken sanki o değil de bendim. Adam bana döndüğünde yatağa yaklaştı ve biraz öncesinde abimin yattığı yere oturdu. Elini saçlarıma götürdü. Topladığım saçlarımın arasından bir tutam çıkmıştı ve onu parmağıyla tuttu. Bir süre öyle durdu. “Seni de almak isterdim ama bu kadarını kaldırabileceğini sanmıyorum. Sana iyi uykular tatlım.” Dediğinde kamera kapandı.
Elim kalbimin üzerinde kaldığında artık gözlerim tamamen dolmuştu. Öyle dolmuştu ki bulanık görmeyi bırak direkt göremiyordum. Yeni bir bildirim sesi geldiğinde gözlerimi kapatıp açtım. Babamdan mesaj gelmişti.
İki ünite kan var gel al. Sakın başkasına aldırtmaya çalışmaya ne yapabileceğimi az çok biliyorsundur. Sadece Görkem’in değil diğerlerinin de kapısını beklersin.
Okuduğum mesaj sonrası acilen kalkıp tuvaletten çıktım. Arkamdan Afra’nın bağırdığını duydum ama cevap veremedim. Tek istediğim Cenk’e söyleyip evden kanı almaktı. Az çok biliyorsam abimin kana ihtiyacı vardı. Babam bana o kanı vermeyecekti biliyordum. Lakin gitmek zorundaydım ne yapabilir bilmiyordum. Abim orada çok savunmasızdı kendini koruyamazdı. Onun aksine ben onu hiç koruyamazdım.
Koşarak Cenk’in koluna yapıştım. Bir doktor diğer kenarda Eray ile konuşuyordu. “Cenk, kan, Cenk” derken kelimeler dudaklarımdan çıkmıyordu. “Evet Parla, kan lazım biliyorum. Bizde onunla ilgileniyoruz zaten, de sen nereden biliyorsun?” dediği an doktor konuşmaya başladı. “Bakın kan yok stok da yok. Görkem Bey’in nerede çalıştığını da biliyoruz ama olmayan şeyi de kullanamayız.” Derken Eray sakin şekilde “Ne demek kan yok. Az önce kalbi durdu dediniz. Göreviniz gereği bu tarz şeyleri stoklamak zorundasınız. Ben nasıl” dediği sıra Cenk hemen atladı “Eray sus.” Eray bunu bekliyor gibi sustu ve elini saçlarına geçirdi. Abimi kalbi mi durmuştu? Artık daha kötüsü olmaması için benim konuşma zamanım gelmişti.
“Bende onu diyeceğim. Babamda kan var. Almam lazım. Biriniz benimle gelin. Babam gel al dedi. Lütfen! Ölmesine dayanamam ne olur.” Dediğim sırada ağlamasam bile hıçkırıklar boğazıma dizilmeye başlamıştı. “Eray git al gel.” Dediğinde onu engelledim ve zar zor “Olmaz ne olur siz gitmeyin. Siz beni götürün yeter. Birinizin daha ameliyat kapısını bekleyecek takatim yok.” Sözlerim sonrasında biraz da olsa sakinleşmiştim.
“Tamam, gel beraber gidelim o zaman. Hızlı olalım çok vaktimiz yok.” Eray’ın sözünün bitmesiyle onun arkasından yürümeye başladım. Şu an o kadar aciz bir haldeydim ki. Kim ne derse ona inanacak, yardım edeyim diyenin boynuna atlayacak haldeydim. Koşarak dışarı çıktığımda sert rüzgâr saçlarımı savurmaya başladı. Eray’ın peşinden arabanın park edildiği yere geldiğimizde hemen arabaya bindik. O arabayı çalıştırırken kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum.
Eray eğilip torpidoya uzandığında polis sirenine benzer bir şey çıkardı. Arabanın içinden çıkmadan camdan kolunu çıkardı ve elindeki sireni arabanın üzerine koydu. Gazı köklerken bir düğmeye bastı ve camı kapattı. Aletin çıkardığı yüksek ses başımı ağrıtıyordu. “Yasa dışı değil mi bu?” içimde tutmadan soruyu dışarı vurdum. Yetişeyim derken daha da geç kalmak istemiyordum.
Bana baktı ve ardından tekrar yola döndü. “Normalde öyle ama bana işlemiyor, daha doğrusu bizden kimseye işlemiyor. Şimdi kim diye sorarsan şöyle söyleyeyim. Bana, Cenk’e, Görkem’e, Atalay’a hiç birimize trafik kuralları konusunda sorun çıkmıyor.” Dediğinde. Yoğun trafiğin olduğu bir yere girdik. Yol fermuar gibi açılırken elimi ağzıma götürdüğümde tırnağımın kenarındaki etleri yolmaya başladım.
“Görkem’in ne iş yaptığını bilmiyorsun değil mi?” dediğinde gözümü yoldan çekip ona baktım. “Bilmiyorum, sormayı bırakalı çok oldu.” Arabanın camını açtığında sireni içeri aldı ve dizlerime koydu. “Tam da tahmin ettiğim gibi. Yine önlemi hat safhada tutmuş” neden bahsettiğini az çok anlamış ama aslında anlamamıştım. Gerçi şu an hiçbir şey anlamıyordum.
Dizlerimdeki sireni torpidoyu açıp oraya koydum. “Sağ ol” dedi sessizce. Abimin yazdığı mektup geldi aklıma “Sağ ol, var ol, hep ol” uyanıp bu duygularını kendisinin söylemesini o kadar çok isterdim ki. Afra’nın o hali gözümün önünden gitmiyordu. Daha doğrusu abimin son hali gözümün önüne gelmesin diye ben her tuşa basıyordum. O halini, bakışını, sesini hatırlamak istemiyordum. Hatırladıkça boğazıma yumru oluyordu.
Araba evin önünde durduğunda Eray bana bakarak “Bir şey olduğunda seslen anında içerideyim.” Dediğinde gülümsedim. “Teşekkür ederim.” Arabadan indim ve hızla evin kapısına koştum. Sayısız kere kapıya yumruk vurmuş bir yandan da zile basmıştım. Kapı neden açılmıyordu? Ben zamanla yarışıyordum.
Kapı açıldı ve babamı görmemle içeri girdim. “Kanı ver.” İki kelimeyle istediğim tüm her şeyi özetledim. Kanı versin gidecektim. Başka hiçbir şey istemiyordum. Bana neden böyle bir şey yapmaya çalıştın demeyecektim. “Merhaba falan yok mu kızım?” Ne merhabasından bahsediyordu? Neyin selamını verecektim ben ona!
“Baba gerçekten iyi değilim kanı alıp gideceğim. Hiçbir şey konuşmak istemiyorum, sana bir şey de sormayacağım. Sadece vereceğin şeyi ver ve bırak beni.” Kapıyı kapadığında kemer sesi duydum. Duruşumu bozmadım. Ne olacağını biliyordum. O sesin devamını çok iyi biliyordum. Kanı vermeyeceğini de biliyordum, bir umut dedim. Bir umut belki ondan beklemediğim bir şey yapar.
“İnandın mı gerçekten?” dediğinde sesimi çıkarmadım. İnanmıştım, insan babasına inanmak isterdi. Bende istemiştim ve yine yüz üstü bırakılmıştım. “Salaksın Parla. Benim kızım olamayacak kadar salaksın!” Dediğinde kemerin sesi kulağıma doldu. Zemine vurduğunda evi inletecek bir ses çıkarmıştı. Neden olduğunu bilmiyorum ama ona arkamı döndüm. “Abinde yok şimdi kim koruyacak seni? Senin yüzünden bu sefer az canım yanmadı. Sen bunun karşılığında yanına kalabileceğini mi sanıyorsun? Geberteceğim seni!” dediğinde bu sefer kemeri sırtımda hissettim. Çığlık atarken yere düştüm.
Bunun olacağını da biliyordum. Bile bile gelmiştim. Belamı bulacağımı bile bile evin eşiğinden geçmiştim. Ellerimi yana açtığımda yerden kalkmaya çalıştım ama kalkamadım. Abim de yoktu şimdi. Belki de bir daha asla olmayacaktı. Ben buraya açılan tuzağa sazan gibi atlamıştım, ne kan vardı ne bir şey. Burada bir tek acı vardı, çığlık vardı, ağrı vardı, kan da vardı ama etrafa yayılmıştı. Mobilyalarda, halılarda benim kanım vardı.
Bir kemer darbesiyle daha irkildiğimde bu sefer çığlığım az öncekine nazaran çok yüksekti. Sırtıma asit dökmüşler gibi yanıyordu. Ben abime yetişemeyecektim değil mi? Bunun düşüncesiyle alnımı halıya yasladım ve ağlamaya başladım. Sözümü tutamadım, ağladım. Ciğerlerim yanıyordu, sırtım yanıyordu, kalbim acıyordu. Sarsılarak ağlamaya başladığımda babamın kahkahasını duydum.
Kapı büyük bir gürültü sesi çıkardığında evde bir silah sesi yankılandı. Babamın çığlığı ardından yerimden kalkmaya çalıştım ama vücuduma yayılan sızı buna engel oldu. Bağırmamak için dişlerimi sıkarken gözlerimden akan yaşlar hızlandı. Abime kanı yetiştiremeyecektim, abim benim yüzümden ölecekti. Abim benim yüzümden ölecekti değil mi? Beni korumaya çalışırken yeterince acı çekmemiş gibi bir de canından olacaktı değil mi. Bana ilk defa ihtiyacı olmuştu ve ben ona yardım edemiyordum.
Omzuma dokunulduğunu hissediyordum ama ne kalkabiliyorum ne de cevap verebiliyordum. “Parla?” Eray’ın sesi kulaklarımı çınlatıyordu ama ben konuşamıyordum. Tek kelime bile edemiyordum. Efendim diyecek halim bile yoktu. “Duyuyorsan mırıltı ile cevap vermen bile yeterli.” Dediğinde kendimi zorlayarak bir ses çıkardım ne demeye çalıştığımı ben bile anlamamıştım.
Omzumdan tutarak yavaşça çevirdiğinde onu engelleyecek gücü kendimde bulamıyordum. Elini iki bacağımı altından geçirdi ve diğer elini kürek kemiğimin hizasından geçirerek yerden kaldırdı. Başımı omzuna yasladığımda gözyaşlarımı tutmaya çalışsam da akmaya devam ediyordu. Başımı taşımak bile aciz haldeydim. Evden çıktığımızı yüzüme esen rüzgârdan anlamıştım.
Abime kan bulmuşlar mıydı? Soramıyordum, sormak şöyle dursun nefesi bile zor alıyordum. Sanki içimdeki soruyu duymuş gibi “Görkem’e kan bulmuşlar.” Dediğinde az öncekine nazaran daha rahat bir nefes aldım. Arabanın kapısını beni indirmeden açtı ve koltuğa oturttu. Kemerimi de taktıktan sonra kapıyı kapattı. Kendi de arabaya bindiğinde arabayı hızla sürmeye başladı.
Abime kan bulmuşlardı. Abim yaşayacaktı. Beni bırakmayacaktı.
Koltuğa yaslanmamak için kendimi zorlasam da direnemiyordum. Sırtıma değen kumaş değil de ateş topuydu sanki. Değdiği an yakıyor, yaktığı yeri deliyordu. Sırtımdan göğsüme kurşun yemiş gibiydim. Her nefes alışımda batıyordu, o kadar yaram olmuştu ama her biri bir öncekinden daha fazla acıtıyor, daha fazla kanatıyor, daha fazla iz bırakıyordu. Bu yaralar ne zaman bitecekti? Ne zaman rahat bir nefes alacaktım?
Annemin rahmine düştüğümden beri bildiğim tek şey ağrı veya acı olmamalıydı. Bu adil değildi. Yaşıtlarımın derdi üniversitede girdiği finallerin sonucuyken, benim derdim abimin ölmemesi olmamalıydı. Bu adil miydi? Herkes aynı hayata doğuyorsa ve yaratıcı adaletin başı ise bize bu acıları kim yaşatıyordu? Her acının bir mükâfatı olduğunu biliyordum, yaratıcıya olan inancım tamdı. Her şeyin bir karşılığı olduğunu da biliyordum. Amacım yaratıcıma asi gelmek değildi. Ona karşı gelmek benim haddim değildi.
Aslında sorduğum sorunun cevabını gayet de iyi biliyordum. Yaşadığımız hayatı biz mahvediyorduk. Her şeyi mahvettiğimiz gibi kendi hayatımızı da mahvediyorduk. Biz bir şey yapmasak bile dışarıdan gelen bir darbe hayatımızı alt üst ediyordu. Bu düzenin bozulması insan denen iğrenç varlığın suçuydu. İnsan denen varlık o kadar kötüydü ki. Kimi kardeşini öldürürdü Kabil’in Habil’e yaptığı gibi. Kimisi karısını, kocasını veya sevgilisini öldürdü her gün internette gördüğümüz gibi. Kimi kendi oğlunu, kızını, çocuğunu öldürdü ya da ölümün eşiğine kadar getirdi, babamın abime ve bana yaptığı gibi.
İnsanlar bu kadar kötüyken suçlu olan bizi yaratan mıydı? Değildi. Burada tek suçlu vardı o da dünyanın en aşağılık varlığı olan, insandı. Tabii insan demeye içiniz el verirse.
Gözlerim sızlarken hala onları durduramıyordum. Yaşlar akmaya devam ediyordu az öncekine göre daha iyiydiler. Bekledikleri haber gelmişti. Araba durduğunda gözlerimi açtım. Eray hızla arabadan indiğinde koşarak benim kapımı açtı. Bende nerede olduğumu çözmeye çalışıyordum. Burası neresiydi? Etrafı ağaçlarla çevrili, uzun kavakların arasına saklanmıştı. İki katlı küçük bir yapıydı ama evi değil daha çok hastaneyi andırıyordu.
Arabadan inmeye çalışırken canım gerçekten yanıyordu. Ağrısı bacaklarıma ve kollarıma yayılmaya başlamıştı bile şimdiden böyleyse akşama ya da yarına ne olurdu? Arabadan çıkmama yardım etmişti. Ona teşekkür etmek yerine soru sordum “Neresi burası?” dediğimde koluma girmeye çalışmıştı ama ben istememiştim. Kötüydüm ama yürüyemeyecek kadar değildim.
Sorduğum sorunun cevabını alamamıştım. Yüzümü ona çevirdiğimde yürümeye devam ediyordu. “Eray?” dedim. Zaten kapısına kadar gelmiştik neden anlatmıyordu? “Hı” diyerek cevap verdi. Dalgın duruyordu. Duymadığını anlamıştım ve sorumu tekrarladım. “Burası diyorum, neresi?” durdu ve beni beklerken “Burası bizim asıl tedavi gördüğümüz hastane. Görkem’in durumu da ağır olmasa burada ameliyat olacaktı.” Arkasından yavaş yavaş yürürken bir yandan da etrafa bakıyordum. İçerisi gayet ferahtı ama ağır bir koku vardı. Kan kokusuna benziyordu ama hiçbir yerde en azından benim gördüğüm kadarıyla hiçbir yerde kan yoktu.
Sol tarafıma bir koridor uzanırken, sağ tarafta ise bir cam kapı vardı. O kapının arkasında ise başka bir demir kapı. O kapını tam önünde ise bir oturma grubu vardı. İki kişilik üç büyük koltuk, iki tane de tek kişilik koltuktan oluşuyordu. Krem tonlarında koltukların arasında ise ahşap bir masa vardı. Lakin asıl sorun olarak gördüğüm burada asansör yoktu. Asansör bir hastanede en gerekli şey değil miydi?
Sağı solu incelemeyi bıraktım ve karşımdaki merdivenlere baktım. Aşağı inen merdivenlerden biri geliyordu. Muhtemelen Atalay’dı ama biz neden burada dikiliyorduk onu anlamış değildim. Tahmin ettiğim gibi Atalay’dı. Sabah çok dikkat etmemiştim ama tipi hiç de yabancı değildi. Sanki daha önce görmüş gibiydim. Saçları kısaydı asker traşı dediğimiz türden, rengi ise koyu kumraldı. Gözleri benim gibi elaydı, ama benim aksime onun gözleri çok olmasa bile çekikti. En az abim kadar yapılıydı ve en az onun kadar yorgun duruyordu.
Yorgun olduğu çok belliydi ama gülümsemeyi ihmal etmiyordu. Bana dönerek “Hoş geldin Parla” dedi. Cevap vermek yerine gülümsedim. Konuşmak istemiyordum. Ağlamıştım ve sesim bozulmuştu. Benden bakışlarını çekip Eray’a baktı. “Yine ne bok yedin Eray?” dediğinde yürüyerek bir kapının yanına gitti. Bu kapı tam da oturma grubunun yanınaydı. Atalay o odaya girdiğinde arkasından Eray da yürümeye başladı. Beni buna ne teşvik etti bilmiyorum ama bende onların arkasından yürüyordum.
Burası bir mutfaktı. Çok büyük değildi. Altı kişilik bir masa, onun yanında bir dolap vardı ve eğer doğru tahmin ediyorsam içinde çay ve benzeri şeyler olmalıydı. Atalay tezgâhın üzerinde duran su ısıtıcısını açtı. Sırtını tezgâha döndü ve bakışlarıyla sandalyeleri gösterdi. Çok gerilmiştim neden olduğunu bilmiyordum. Eray sorulamadan sandalyenin birini çekti ve bana bakarak “Otur istersen” dedi. Atalay da gülümseyerek onu onayladı. Arkasını döndü ve tezgâhın üzerindeki dolabı açtı, üç tane porselen kupa çıkarıp tezgâhın üzerine koydu. “Otur bir bitki çayı iç, çok solgun duruyorsun. Kendine gelmene biraz da olsa yardımcı olur.” Bu dediğinde ciddi miydi anlayamıyordum. Gereksiz sakinlerdi, bıçaklanan benim abimdi aman aman gergin olmalarını beklemiyordum ama bu kadar rahatlık da fazla değil miydi?
Eray’ın benim için çektiği sandalyeye oturduğumda belimden kalçama bir ağrı indi. Acıyla dişlerimi sıktığımda gözlerimi kapadım. Gözlerim dolduğunda derin bir nefes aldım. Biraz bekledim ve gözlerimi açtım. Acıyla fark etmemiştim ama elimi yumruk yapmış, elimde ne kadar güç varsa o kadar sıkıyordum.
Önümde bir kupa vardı. Kupadan mis gibi kokular geliyordu ama bu bile midemi bulandırmıştı. Üzüldüğümde, sevindiğimde, sinirlendiğimde hep ağrısı ya da bulantısı mideme vururdu. Atalay hemen yanımdaki sandalyeye oturdu. “İyi misin? Sabahkinden daha kötü duruyorsun.” Dediğinde kafamı evet anlamında salladım. “Gayet iyiyim sadece abim için endişeleniyorum ve korkuyorum. O yüzdendir.” Dedim. Neden hala buradaydık? Ben gidip abimin olduğu yerde olmalı, onun yanında durmalıydım.
“İnanmadım ama üstelemeyeceğim. Ayrıca o çay da bitsin. Strese, mide ağrısına iyi gelir.” Dedi. Benim şu an mideme iyi gelebilecek hiçbir ilaç yoktu. Atalay benimle konuşmayı bırakarak Eray’a döndü. “Eray sana da bir daha sormayacağım. Ne bok yedin de geldin? Sen normalde Görkem o haldeyken buraya gelmezsin.” Dediğinde önüme eğdiğim başımı kaldırdım. Görkem o haldeyken sen buraya gelmezsin derken neyi kast ediyordu? Daha önce de mi olmuştu? Benim neden haberim yoktu? Dediğime kendi kedime güldüm. Benim zaten neyden haberim olmuştu ki? Yanımda abim bıçaklanmıştı da onu bile ruhum duymamıştı.
Ben içimdeki soruyu dışarı vuramadan Eray atladı. “Evet, bir bok yedim ama bu sefer suçlu ben değilim.” Dedi ve bana baktı. Suçlu ben miydim? Atalay bunu anlamış gibi bana baktı. “Parla’nın suçu mu yani?” sorarken bile sesinden tereddüt ettiği âşikardı. Benim bir şey yapmadığıma inanır gibi bir hali vardı. Yapmamıştım da zaten ama Eray neden öyle bakmıştı onu anlamamıştım.
“Hayır hayır” diyerek Atalay’ı reddetti. “aksine olayın en masumu o.” Dedi. Çok gerilmiştim kalbim göğsümü delmek üzereydi. Önümdeki çaydan büyük bir yudum aldım, boğazım yanmıştı. Melisa çayı yapmıştı. Çok severdim, hatta en sevdiğim çay bile olabilirdi. Böyle konuşma nedenimi biliyordum. Kendimi oyalamaya çalışıyordum.
Atalay “Ee oğlum ne oldu o zaman? Ne yaptın da ağzını açmıyorsun?” dediğinde Eray çayından bir yudum aldı. “Murat’ı vurdum.” Dedi. Evde bir silah sesi duymuştum ama tehdit amaçlı olduğunu düşünmüştüm, merminin ona saplanacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Koskoca Murat Adal bir mermiyle yere mi yığılmıştı? Elimde olmadan ufak bir sesle güldüm. İkisi de bana bakıyordu farkındaydım ama benim bakışlarım ellerimin arasına aldığım kupamdaydı.
“Lan niye vurdun adamı yapma demedim mi sana? Bir yerinde bur amına koyayım ya!” şiddetle sesini yükselmişti. Bağırmıyordu ama onun birkaç tık altındaydı. Eray ona nazaran sakin şekilde “Öldürmek yasak dedin, yaralamak öldürmeye girmiyor.” Dedi. Atalay çileden çıkacak gibi ellerini kafasına yasladı. “Ya ölürse.” Dediğine Eray’dan önce ben atladım lafa “Gebersin piç!” dediğimde Atalay beni umursamadan “Eray emin ol ki sorun Murat denen herifin ölmesi değil. Sorunun ne olduğunu gayet iyi biliyorsun. Görkem’le sırt sırta verip de her şeyi birlikte aştığınızı biliyorum. Arkadaştan öte kardeş olduğunu da biliyorum ama kendine hâkim olman lazım.” Eray elindeki kupayı tek dikişte bitirdi.
“Görkem için yapmadım.” dedi. Derin bir nefes alıp devam etti. “Parla için yaptım.” Dedi. Benim için yaptığını biliyordum ama ondan duymak garip gelmişti. “Niye yaptın işte ben de onu soruyorum.” İkisi de sabrının son noktasında gibi duruyordu. Bağırmamaları en büyük temennimdi. “Parla’nın geldiğimizden beri halinin farkındasın değil mi?” dediğinde Atalay bana baktı. Bakışlarını iyice bana sabitledi ve sonra Eray’a bakarak onayladı. “Kemerle dövüyordu kızı. Açtım kapıyı, açtığım gibi de silahı çıkardım omzundan vurdum. Gebermez o merak etme sen.” Dedi.
Atalay aniden masadan kalktı ve mutfaktan çıktı. “Nereye gitti?” dediğimde Eray sakin bir şekilde “Pansuman için malzeme almaya gitti.” Dedi. Kendinden yeterince emindi. Dirseğini masaya yasladı ve elleriyle yüzünü kapattı. Atalay hızla yanıma geldiğinde elindeki malzemeleri masaya bıraktı. Bir gazlı bez, bir de hiç görmediğim bir krem vardı.
“Ben yapayım mı yoksa malzemeleri alıp hastanede mi yaptırırsın?” dedi. Onu engellemek ister gibi “Sen yap, kimse bilmesin. Cenk, Afra ya da abim üçü de bilmesin. Sadece bizim aramızda kalsa olur mu? Kimseye söylemeyin!” nefes nefese ve ardı ardına cümleler kurmuştum. Atalay bir sandalyeyi arkama çekti ve elini tişörtüme dokundurduğu an durdu. “Eray ilk çekmecede makas var. Onu bana ver. Sırtına yeni darbe aldığı için acıtır, makasla kesmem daha kolay olur.” Dedi. Eray sandalyeden kalkıp, çekmeceden aldığı makası Atalay’a uzattı. “Benim yanımda kıyafetim yok.” Dediğim an Eray kapıya yürüdü “Beni yanımda yedek kıyafet vardı. Hem bol olursa senin için de rahat olur.” Sözünü bitirmesiyle odadan çıkması bir oldu.
Atalay elindeki makasla tişörtümü keserken “Kaç kere vurdu?” diye sordu. “İki kere vurdu ama öncekilerden daha sertti.” Sözlerimle eline kremi aldı. “En son ne zaman kemerle dövdü? Ya da hangi zamanlarda kemerle döver?” dediğinde biraz düşünmem gerektiğini fark ettim o da bu süre zarfında kremi sırtıma sürmekle meşguldü. “Genelde yorgun olduğunda yapar. Beni kovalamaya hali olmadığı zaman alır kemerini eline, ilk önce yere vurur.” Ellerimle yüzümü kapadım. Görünmez olmak istedim o an. Bunu ilk defa birine anlatıyordum.
Fark edilmiştim daha önce, Cenk fark etmişti ve her seferinde onun evine gelmem için yalvarmıştı. Ondan rahatsız olursam evden çıkabileceğini de söylemişti. Afra fark edememişti, onunla o süre zarfında konuşmamak için ne gerekiyorsa onu yapıyordum ama Mert. Mert çok farklı tepki verirdi. Cenk bana teklif ederken, Mert direkt kolumdan tutar evinde en rahat yeri bana verirdi. Bir keresinde bu yüzden bir hafta evinde kalmam konusunda ısrar etmişti. Hatta ısrar etmemiş beni evinde zorla esir etmişti. Ne zaman işe gidecek olsam benimle yol boyunca yürüyor, mesaim bitene kadar benimle bekliyordu. Neden yaptığını sorduğumda ise “Babanın sana bir şey yapmasından korkuyorum” diyordu.
Gözlerim dolmuştu ama yine de devam ettim. “Sonra gelişine savurur nereye geldiğine bakmaz. Tek önemsediği yüzüme gelip gelmediği olur. Abin fark etmiyor muydu diyecek olursan. Abim gittikten sonra hemen döver, sonra ise ara dayaklar harici dokunmaz. Abim gelene kadar ben kendimi toplardım zaten.” Tek kelime etmedi. Bir şey diyemezdi zaten. Ne diyecekti? A kötü olmuş? Falan mı diyecekti? Böyle bir konuşma karşısına ne denirdi?
Sırtıma gazlı bezi koyduğunda dişlerimi sıktım acımıştı. “Özür dilerim ama dokunmadan bezi yapıştıramam. Çok acıdıysa birazdan yapayım. Olur mu?” dediğinde gözlerim bu sefer dolmanın da ötesine geçmişti. İki damla yaş gözümden akıp masaya düştü. “Senlik bir şey yok. Devam edebilirsin. Özür dilemene de gerek yok.” İçeri dolan adım seslerinden Eray’ın geldiğini anladım. “Hem sen yani siz olmasaydınız ben oraya krem bile süremeyecektim. Kendi kendine geçmesini bekleyecektim. Acıdan kıvranacak ama kimseye gıkımı çıkaramayacaktım. Teşekkür ederim” dedim. Sesimden ağladığım belli oluyordu.
Arkadan Eray’ın sesini duydum “Atalay,” dedi sakin bir sesle Atalay onu onaylarcasına bir mırıltı çıkarırken sırtıma bantları yapıştırmakla meşguldü. “Parla’nın bu halinden sonra bana Murat’ı öldürmemem için bir sebep sunabilir misin? Kızın sırtını tahtaya çevirmiş, her yeri kıpkırmızı, her yeri iz içinde. Bana tek bir sebep ver Murat’ı öldürüp cesedini köpeklere yedirmemem için tek bir şey söyle. Söyle ki düşüncesi içime iyice yerleşmeden vazgeçeyim.” Sözleri ardından şoka girdim. O kadar mı kötüydü sırtım? Ben aynadan gördüğüm kadarıyla o kadar kötü değildi. Yeni eklenen iz öbürlerini de mi kanatmıştı?
Sırtıma bantları yapıştırdıktan sonra ayağa kalktığını duydum ama hareket etmedim. “Görkem’in ölmemesi için. Sana verebileceğim tek sebep bu. Yoksa emin ol, böyle bir şey karşısında sakin kalmam kim olursa olsun elimde kalır.” Dediğinde tüm acıma rağmen arkamı döndüm. Tişörtümün bir yakası omzumdan düşmüştü. “Görkem’in ölmemesi için derken? O ne demek oluyor?” sözümün bitmesiyle ikisi aynı anda birbirine baktı.
Eray elindeki kalın kazakla yanıma geldiğinde “Giymene yardım edeyim mi?” dediğinde hızla masadan kalktım. “Eray rica ediyorum! Ne demek Görkem’in ölmemesi için! Murat’la bu konunun alakası ne?” dediğimde donup kaldım. Daha önce demiş miydim hatırlamıyorum ama şu an beynime dank etmişti. Baba değil Murat demiştim aynı abim gibi. Dışarıdan basit gibi duruyor olabilirdi. Lakin değildi, en azından benim için değildi. Ben ne olursa olsun babama adıyla hitap etmemiştim.
“Sen kazağı giy ben sana özet geçeyim.” Atalay sözünü söyledikten sonra Eray’ın elinden kazağı alıp kafamdan geçirdim kollarımı geçirmekte gerçekten zorlanıyordum ki o sırada Eray yardım etti. Kollarımı da kazağa sorunsuz soktuktan sonra Atalay’ı dinlemeye hazırdım. Kazağı giyince fark ettim, üşümüştüm. Ben burada donmuştum abim o ameliyat masasında ne kadar üşümüş olabilirdi?
“İçeride olan tüm doktorlar Murat’ın tanıdığı. Normalde buraya getirmemiz gerekiyor ama Görkem’in kan kaybı çok fazlaydı. Ne kadar istemesek de oraya götürmek zorunda kaldık. Çünkü benim aradığım doktorların buraya gelmesi en az on beş dakika ve durumu riske atmak istemedim. Yani şu dakika Murat’ın kılına zarar gelmesi Görkem için iyi olmaz. Omzundan vurulması bir şekilde göz ardı edilebilir ama ölmesi demek Görkem’in o masadan kalkamaması anlamına geliyor.” Dediğinde gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Abim bir sürü çakalın arasında kalmıştı, bense burada kendi yaramın derdindeydim.
“Gidelim o zaman! Tek bırakmayalım orada.” Dememle acıma rağmen hızla kapıdan çıktım ve neredeyse koşar adımlarla arabanın yanına geldim. Arkamı döndüğümde gördüğüm kişi Eray oldu. “Atalay nerede?” dediğimde Eray elindeki anahtarla kapıyı açtı. Canımı yakmamak adına arabaya yavaş bindim. Ben binene kadar Eray çoktan arabanın kontağını çalıştırmıştı bile. “Atalay, Görkem’in yoğun bakım sonrasında dinlenebilmesi için odayı ayarlayacak. O bizimle gelmiyor.” Dedi ve arabayı çalıştırarak hastaneye sürmeye başladı.
*
Hastaneye koşarak girdiğimde hemen ameliyathane tarafına koşmaya başladım. Sırtım acımaktan öte yanmaya başlamıştı ama buna rağmen koşmaya devam ediyordum. Ameliyat koridoruna geldiğimde durdum ve yavaş şekilde yürümeye başladım. Cenk ve Afra koltuğa oturmuş hararetli bir şekilde konuşuyorlardı.
Yanlarına gittiğimde birden sustular. Cenk’in yanındaki koltuğa yavaşça otururken “Ne oldu? Ne konuşuyordunuz da ben gelince sustunuz?” diye sordum. Gittiğim zamankinden daha sakindim. Galiba bir şeyler öğrenmek iyi gelmişti.
Afra konuşmak yerine koltuğa sırtını yasladı. Bu yaptığı sözü Cenk’e bıraktığının işaretiydi. Cenk’te bunu anlamış gibi söze başladı. “Siz iki ünite kan için gittiniz ya?” dediğinde benden onay bekler gibi sustu. Beklediği sorunun cevabı olarak sessiz bir şekilde onayladım. “Siz gittikten on ya da on beş dakika sonra on ünite kan geldi. Biz bir tane için sayısız yer aradık. Doktor çıktı bizimle konuşmaya -Aldığı yaranın yüzünden değil de kan kaybından ölebilir acil kan gerekiyor- demesiyle kanın gelmesi bir oldu.” Dedi. Dediklerini ağzım açık dinlemiştim. On ünite kan ne demekti ya? Kim yollamıştı o kadar kanı? Murat yapmış olamazdı. E kim yapmıştı o zaman?
Cenk birden bana baktığında bakışlarıyla beni süzdü. “Senin üstündeki kazağa ne oldu da değiştirdin?” dedi. Fark edeceklerini düşünmemiştim. Yani ben olsam bu durumda fark etmezdim. “Yırtıldı” dedim. Daha mantıklı bir şey gelmemiş miydi cidden? Yırtıldı derken nasıl oldu derse ne diyecektim ben? Beklediğim soru gecikmeden geldi “Nasıl yırttın? Yani sen şu durumda yırtılma denen şeyi önemsemezsin.” Dedi. Bir şey demeye çalışıyordum ama beynim durmuş gibiydi. Tek kelime edemiyordum. Yalanlar dizem dilim şu an tutulmuştu ya da daha fazla yalana tahammül edecek, şahitlik etmek istemiyordu.
Ben cevap vermeden Eray geldi. Cenk adıma vurgu yaparak sorusunu yeniledi ama ben söyleyecek bir şey bulamıyordum. Eray karşımızdaki koltuğa otururken “Ne oldu?” diye sordu. Cenk gözlerini benden çekti -nihayet- ve Eray’a baktı. “Kazağına ne oldu dedim. Yırtıldı dedi ama nasıl yırtıldı dediğimde cevap gelmiyor.” Dedi. Konu dağılsın istiyordum. Tek derdimiz benim değişen kazağım mıydı yani? Daha önemli bir sorunumuz olduğunu sanıyordum.
Eray göz ucuyla bana baktı. Kimse bilmesin demiştim Atalay’ın yanında, onu umarım hatırlıyordu. Yoksa bunca kargaşanın içince bir de Cenk’in Murat nefretini çekemezdim. Oturduğu yerde biraz daha rahat bir pozisyon aldı ve dirseklerini dizlerine yasladı. “Parla hatırlamıyor musun?” dediğinde gözlerim korkuyla açıldı. Hatırlıyordum tabii ama aması yoktu söylemek istemiyordum. “Tam hatırlamıyorum” derken sesimdeki titreme fark edilmeyecek şekilde değildi.
“Tahmin ettiğimiz gibi Murat’ta kan yokmuş. Oradan çıktık Atalay’ın yanına gittik. Biliyorsun oradaki ağaçlar çok sık. Bende fark etmedim arabayı ağaçların oraya park ettim. Parla da sinirle bir anda inince ağacın yanından geçerken kazağı ağaca sürtmüş. Tahmin edersin ki bu da kazağın ipliğini kaçırdı. Kurtulayım derken daha da söktü.” Dedi. Aniden uydurulmuş bir yalana göre iyiydi ama üzerine düşününce saçma olurdu. Cenk hiç ikna olmuşa benzemiyordu. Bakışlarından bir şeyler olduğu hakkında şüphelendiğini anlıyordum. Ben ona söylemediğim sürece şüphelenmesi bir boka yaramazdı. O yüzden insanlar şüphe harici kanıta ihtiyaç duyarlardı inanmak için. Şüpheler yanıltabilirdi, içine duygular girebilirdi ama kanıtlar duygulardan değil sonuçlardan etkilenirdi.
Eray da farkındaydı Cenk’in inanmadığının ama onu inandıracak hali yok gibi duruyordu. Bakışlarımı etrafımdan çektim ve olduğum konumdayken gözlerimi kapadım. Sırtımı bir yere yaslayamıyor, canımı yakmasına rağmen her sızladığında dişlerimi sıkmayı tercih ediyordum. Tek bir mimik ya da acı ifadesi göstermemek için elinden ne geliyorsa onu yapıyordum ama ne kadar belli olup olmadığı tartışılırdı.
Derin derin nefesler alıp sakinleşmeye çalışıyordum ama kalbimin üzerine binen yük her saniye artıyordu. Kendi ağırlığı yetmiyormuş gibi ileride ne yapacağım konusunda da gerginlik oluşturuyordu. Abim ölürse ne olur? Ölmezse ne olur? Nerede çalıştığını öğrenebilecek miyim? Öğrendiğim zaman ne olacaktı? Bunca zaman bilmemi neden istememişti? Bu kadar tehlikeliyse neden buradan ayrılmıyordu? Neden bu kadar direnmekte ve gitmemekte ısrarcıydı? Sadece abim, Atalay ve Eray mı vardı? Yoksa Cenk’te onlarla mı çalışıyordu? Bizim hayatımızda neler oluyordu?
Ameliyathane kapısından gelen sesle gözlerimi açtım ve yerimden fırladım diyebileceğim bir hızla kalktım. Doktor çıkmıştı. Abim neredeydi? Birazdan mı çıkacaktı? “Görkem Bey’in ameliyatı gayet iyi geçti. Hayati tehlike devam ediyor ama altından kalkacağına eminim.” Dedi. Hayati tehlike devam ediyor dedikten sonra gözlerimin arkasındaki çeşmeler açılmak için tek bir kelimeye daha ihtiyaç duruyorlar gibiydi. Gözlerimin arkası yanıyor gibi hissediyordum. “Özel isteğiniz üzerine odasını ayarladık. Camın ardından görebileceksiniz ama içeri girmeniz kesinlikle yasak.” Dedi ve uzaklaştı.
Ben gözlerimi kapıdan ayırmıyordum. Ne zaman çıkacaktı? Daha ne kadar bekleyecektim? Sabırsız mı davranıyordum bilmiyorum ama hemen ayağa kalkmasını istiyordum. Çok uzamamış mıydı bu süre? Düşüncelerim sonrası ameliyathane kapısından bir grup hemşirenin bir sedyeyi getirdiklerini gördüm. Yaklaştıklarında sedyede yatan kişiyi gördüm, abimdi. Teni bembeyaz kesilmişti, baktığımda bile ne kadar üşüdüğünü fark ediliyordu, karnına bakmaya cesaretim yoktu sadece yüzüne bakabiliyordum. Benim bakmama gerek kalmadan sedye ilerlerken gördüm, karnının üzeri bir şeyle örtülmüştü. Adını bildiğime emindim ama hatırlayamıyordum.
Sedye uzaklaştıkça arkasından yürümem gerekiyor gibi geldi ama hareket edemedim. Durduğum yerde ileri gitmek yerine iki adım geri gittim, az önce oturduğum yere bacaklarım çarptığında bunu bekliyor gibi kendimi koltuğa bıraktım. Elimi kalbimin üzerine koydum ve gözlerimi kapadım. Sakin ve derin şekilde nefes almaya çalıştım. Gözlerimin ardındaki yaşlar birden akmaya başladı. Sesli ağlamıyordum, sakince akıp düşüyorlardı. Benim kontrolümde olmuyordu, olsaydı tutardım.
Gözlerimin arkasında abimin o yüzünü gördüm. Gözleri kapalıydı, teninin rengi gitmişti. Aynı bir ölüye benziyordu, yaşıyor gibi durmuyordu. Öyle kötü duruyordu ki ameliyata girmeden önce daha çok yaşıyormuş gibiydi. Şimdi yaşamaya girdiği yere daha ölü çıkmış gibiydi. Ağlamam derinleşti, nefesim yüreğime dar geldi. Daha derin nefes almaya çalışırken nefesim kesildi. Yaşayayım derken daha çok öldüm. Ne için çabaladıysam olduğumdan daha kötü duruma düştüm. Yokuşta giden arabayı tutayım dedim. Tam tuttum, kurtuldum artık dediğimde yolun sonunda belli olmayan uçurumdan düştüm. Sıyrıklarla atlatabileceğim kazadan komalık olup çıktım.
Omzumda bir el hissettiğimde gözlerimi açtım ve onu gördüm. Eray’ı gördüm, diğerleri gitmişti yanımda o kalmıştı. Neden burada kalmıştı? “İyi misin diye sormayacağım, iyi olmadığını biliyorum. Daha kötüsü olacak diye korktuğunu biliyorum ama korkma! Bak en zor, en tehlikeli anı atlattı. İki üç güne uyanır eski haline döner. Uyandığında seni böyle görmemesi lazım, değil mi?” dedi. İki üç güne uyanacağını nereden biliyordu? Doktor bile onun kadar kendine güvenerek konuşmamıştı.
“Evet” dedim sorduğu soruya. Beni böyle görmemesi lazımdı. Kendimi toplamam lazımdı! Her an ağlamamam gerekiyordu, bunun bende farkındaydım ama kimsesiz kalmaktan o kadar korkuyordum ki! Abimsiz, kimsesiz, tek başıma kalmaktan o kadar korkuyordum ki. Abim her zaman “Bana ne olacağı belli olmaz. Sen kendini korumayı öğren” derdi. O zamanlar aklıma tek gelen bir değil de iki ay çalışacağı olurdu. Fakat şimdi ne dediğini anlıyordum. Ölümün eşiğinden dönmüştü. Kefeni yırtmak gibi bir şey gerçekten varsa onu abim şu an yaşamıştı. Belki daha önce de defalarca yaşamıştı ben bilmemiştim. Hatta belki değil! Yaşamıştı ve ben onu çalışıyor zannetmiştim. Ne iş yaptığını bilmiyordum ama öğrenmem gerekiyordu.
Ayağa kalktığımda Eray’ın da arkamdan geldiğini duydum. Ben odanın nerede olduğunu bilmiyordum. O yüzden yavaşladım. Anlamış gibi hemen önümden yürümeye başladı. Hemen arkasında onu takip ederken bir odanın önünde durdu. Yere baktığımdan nereye gittiğimizin bile farkında değildim. Kafamı kaldırdığımda soluma baktım. Oradaydı abim orada camın ardında yatıyordu. Nefes alması için oksijen maskesi takmışlardı. Kendi nefes bile alamayacak durumdaydı. Bense burada rahat rahat nefes alıyordum.
Hiç nefes aldığınız için kendinizi suçlu hissettiniz mi?
Ben hissettim.
Tam camın karşısında duran koltuğa oturdum. Yanımda Afra oturuyordu. Benim için zordu ama ne kadar fark ettirmemeye çalışsa da onun için de zordu. Sevdiğin adam –evet ne kadar garip gelse de abim arkadaşımı seviyordu ve arkadaşım da abimi- camın ardında baygın yatarken kendini hiçbir şeyi olarak gördüğü için tek damla yaş akıtamıyordu. Ben ağlayıp bir nebze rahatlıyordum ama o sadece susuyordu.
Elimi elinin üzerine koydum ve hafifçe sıktım. Anlık bir şaşkınlıkla bana baktı. Zor da olsa kendimi gülümsemek için zorladım. O da bana aynı şekilde baktı, gözleri dolmuştu. Ağlamamak için direniyordu ama tek kelime etsem anında ağlayacaktı, biliyordum. O bakışı tanıyordum. “Tek kelime etme ağlarım” bakışıydı bu.
Eray’a baktığımda dudaklarını oynatarak “Biz gidelim mi? Biraz yalnız kalmak ister misiniz?” dediğini anladım aynı onun gibi dudaklarımı oynatarak “Çok iyi olur aslında” dedim. Lafımı bitirmemle Eray “Cenk kalk hadi.” Dedi. Cenk oturduğu yerde biraz öne eğildi. “Ne alaka bir anda? Göründüler mi?” dedi. Eray yerinde huzursuz bir şekilde “Cenk hadi naz yapma! Kaç saattir oturuyorsun götün düzleşti hadi kalk!” dedi. Cenk koltuğa daha da yayılırken “Cık” diye bir ses çıkardı.
Eray iki adımda Cenk’in yanına geldiğinde Cenk panikle “Hoşt lan! Uzak dur!” dedi. Eray elini Cenk’in koluna geçirdi ve çekmesiyle birden Cenk’i ayağa kaldırması bir oldu. Cenk o kadar cılız değildi hatta gayet de kaslı yapılı biriydi bir hamlede nasıl kaldırmış öyle. “Kalk artık amına koyayım ya! Ne öküz olmuşsun zor kaldırdım!” dediğinde Cenk sahte bir gülüş attı. “Yemin olsun aynı teyzemsin. İnat ettin ya bir kere kaldırana kadar kafamın içinden geçiyorsun.” Eray cevap vermek yerine kolundan çekerek koridordan dışarı çıkardı.
Afra bana bakarken gözleri iyice doldu ama gözlerini kapatıp sakladı. Dediğim gibi ne kadar kötü olursam olayım ben onu görürdüm. Beni herkes burada görüyor, fark ediyordu ama Afra’yı bir tek ben fark etmiştim ve ağlamak istiyorsa da ben buradaydım. Beklemeden hızla sarıldığımda o da eş zamanlı kollarını bana sardı. Sırtım acıdı ama tek kelime etmedim. Başını boynuma sakladı hıçkıra hıçkıra ağlarken “Parla ben onu kaybetmek istemiyorum” dedi. Sözleriyle gözlerimden yaşlar tekrar akmaya başladı. Onun yaptığı gibi bende yüzümü onun boynuna sakladım. “Ben de onu kaybetmek istemiyorum Afra” dedim. Koridorda sadece bizim sesimiz vardı.
O sevdiği adama ağladı, ben abime ağladım. O sevdiğinin yanında bir kere duramayışına ağladı, ben yanında olmama rağmen bir şey yapamama. O bir kere sarılamayışına ağladı, ben daha fazla sarılmadığıma ağladım. Belki de ağladığımız her şeyin sebebi farklıydı ama ikimiz de tek bir konuda ortak ağladık. Onu kaybetmek istemediğimiz için ağladık, aynı adama birbirimize sarılarak ağladık.
*
Aradan bir kaç saat geçmişti. Afra ve ben biraz olsun sakinleşmiştik ama Cenk’le Eray hâlâ gelmemişlerdi. Nerede olduklarına bakmak istemiyordum. Çünkü bir anlığına bile buradan ayrılsam onu bir daha bulamayacakmışım gibi geliyordu. Bu kadar korkumun sebebi neydi bilmiyordum ama içimi terk etmek yerine daha da çoğalıyordu. Bu kendime yaptığım bir başka baskı olmasını istiyordum, hissettiklerim çıkardı ve ben bu konuda gerçekten korkuyordum.
Koridordan gelen atışma sesleriyle başımı o yöne çevirdim. Cenk elinde iki torba dolusu atıştırmalıkla gelmişti. Arkasında Eray’ı da gördüm. Aynı poşet onda da vardı. Kıtlıktan mı çıkmışlardı? Ne yapacaklardı bu kadar malzemeyi? Kaç gündür hiçbir şey yememişler miydi?
Eray elindeki poşeti yere bıraktığında şok içinde ona bakıyordum. “Az mı olmuş?” dediğinde daha da şaşırdım. “Az olmuş değil mi? Ben buna dedim biraz daha alalım diye de bu kabul etmedi.” Dedi. Ben tek kelime etmeden Cenk atladı. “Bu iki cadıyı da tanıyorum çünkü. Buna bile laf edecekler. İki gıdım bir şey yiyip bırakacaklar bak görürsün.” Dedi ve yerdeki poşeti açarak bir tane çikolata verdi. Eray da kendi elindeki poşetten bir çikolata alıp Afra’ya verdi.
Yemek istemiyordum, midem alacakmış gibi hissetmiyordum. “Ben yemek istemiyorum. Midem bulanıyor.” Dedim. Midem bulanıyordu ve tatlı bunu daha da arttırdı. Eray sözümün bitmesiyle elindeki poşetten tuzlu çubuk çıkardı ve dizlerimin üzerine bıraktı. İtiraz edeceğim sırada poşetten bu sefer tuzlu kraker, bisküvi çıkardı. “Yemek zorunda mıyım?” dediğimde Afra da yan taraftan tasdikler şekilde “Ben de yiyemeyeceğim. Gerçekten sağ olun ama kapasite dolu.” Derken elini karnına koydu.
Eray “Vereceğiniz tüm cevaplar için bir seçeneğimiz var. Tatlı için çikolata, tuzlu için kraker ve türevi şeyler.” Dedi. Afra güldü ve kollarını göğsünde birleştirerek “Ben çorba içmezsem doymam ama” dedi. Cenk güldü ve poşetten bir karton kâse çıkardı. Eray da kendi poşetinden kaşık çıkarak Afra’ya uzattı. “Ben ne dedim Eray? Biliyorum abi çözmüşüm olayı.” Dedi ve daha da güldü.
“E yuh ama artık.” Sözlerimle Cenk poşetten bir çikolata çıkardı ve yemeye başladı. “Bunlar daha ne? Şu kuzenim olacak şahıs var ya? Zor durdurdum. Arkamızdan ev yemeği yapan bir yeri aradı. Eğer bunları kabul etmezseniz açık büfe gibi hastane önüne tezgâh açacak.” Dedi.
Afra’nın içtiği çorba boğazında kaldı ve öksürmeye başladı. Eray konudan çok bağımsız bir şekilde poşette bir şey arıyordu. Afra “Oha! Lan siz manyak mısınız?” dediğinde Eray yere oturdu ve Afra’ya bakarak “Hayır manyak değiliz. Yemek yemiyorsunuz, bir şey yapmıyorsunuz. Az kaldı açlıktan bayılacaksınız! O yüzden ya bunlar ya ev yemeği siz seçin.” Dedi. Her şey tamam ama bunların parasını nereden bulmuşlardı? Bunların hepsi çok fazla tutardı.
“Her şey tamam da, siz bunların parasını nasıl ödediniz?” Merak ettiğim soruyu dışa vurduğumda elimde duran kraker paketini açmıştım. Kokusu burnuma geldiğinde anladım, gerçekten acıkmıştım. Fark etmemem gayet normaldi, kimse fark etmezdi. “Ben ödemedim. Eray halletti. Biliyorsunuz fakirim ben.” Dediğinde güldüm. Altındaki araba son modeldi.
Afra yemeğini bitirdi ve “Teşekkürler, açıkmışım harbiden. Fark etmemiştim.” Dediğinde Eray gülümseyerek “Afiyet olsun.” Dedi. Ben hala elimdeki paketle cebelleşiyordum. Bir şeyler yemek içimden hiç gelmiyordu. Yemeye çalıştıkça lokmalar ağzımda büyüyor, boğazımı yırtıyordu. Suya ihtiyacım vardı.
Önümde su gördüğümde Eray’a baktım. Poşet poşet değil deve heybesi gibiydi ne lazımsa o çıkıyordu. “Teşekkürler.” Deyip suyun kapağını açtım ve neredeyse bir dikişte bitirdim. İçim yanmış da haberim yokmuş. Su mideme değil de ciğerlerime gitmişti. Buz gibi çok güzel gelmişti. Eray’ın mırıldanarak “Her zaman.” Dediğini duydum. Gülümseyerek baktım. Konuşarak bir şey demek istemiyordum. Konuşmama rağmen anlamış o da benim gibi gülümsemişti.
Bir garip duruyordu. Atalay’ın bahsettiği kadar derin miydi arkadaşlıkları? Bu zamana kadar bir kere bile adını duymamıştım. Hayal mayal abimden birkaç kez Atalay dediğini, duymuştum. Fakat Eray’ın adını ilk kez iki gün önce duymuştum. Bu kadar araları iyiyse abim neden ondan bahsetmemişti?
Cenk ani hırsla “Abi bu da ne naz yaptı? Daha kötüleri oldu akşamına ayaklandı. Murat moruğu testere mi kullandı? Uyanamıyor bir türlü, sıkıldım ya.” Dediğinde. Yerimde biraz ileri gelerek Cenk’e baktım o da aynı Eray gibi yere oturmuştu. “Ne gibi yani?” dedim. Çok dalmış olacak ki anlatmaya başladı. “Bir yıl ya da iki yıl önce bir yere gittiler. Silahlı çatışmanın arasında kaldı. Omzundan vurulmuştu, hatta kolunu kaybetme riski falan vardı. Ama akşamına bir şey olmamış gibi silah temizlemeye devam etmişti.” Dediğinde. Olduğum yerde kalakaldım. Çatışma ortasında kaldı? Omzundan vuruldu? Kolunu kaybediyordu? Silah temizlemeye devam etti? Ne anlam geliyordu bunlar? Abim ne iş yapıyordu? Uyandığında ne olursa olsun ikinci soracağım bu olacaktı.
Eray derin bir nefes alarak “Cenk” dedi. Cenk ne anlattığının farkında değildi. Onun için normal olabilirdi belki –böyle bir şey nasıl normal olurdu onu da anlayamıyorum- ama bizim için değildi. Zira Afra da benim gibi donup kalmıştı. Sonunda Cenk’ten bir yaşam belirtisi geldi. “Hı” derken elindeki çikolata çöpüyle uğraşıyordu.
Eray sabır diler gibi bakarken “Cenk çenenin yayını sikeyim senin! Olmuyor böyle, pat pat dök her şeyi. Kalbine indir ikisinin de. Yavaş yavaş zor olmasın senin için de bizim için de.” Cenk bize bakarken eliyle ağzını kapadı. “Harbi çenemin yayını! Bak aslında öyle değil yani Görkem’in alakası yoktu. Sonra birden silah patladı falan” dediği sırada. Eray elimden krakeri alıp avcuna doldurdu. Cenk’in ağzına birden tıktığında Cenk şok olmuş şekilde baktı. “Kuzen sen bir şeyler ye, tamam mı? Çok konuşuyorsun ama boş konuşuyorsun. Görkem yetmiyormuş gibi bir de Parla ile Afra’nın kapısını bekleyeceğiz.” Dedi. Cenk onu onaylar şekilde bir mırıltı çıkardı.
Ağzındakini yerken homurdanarak bir şeyler dedi. Eray poşetten aynı krakeri çıkardığında Cenk’e uzattı. Nasıl anlamıştı ne dediğini? Zira ben ne yapmaya çalıştığını bile anlamamıştım. Kanım çekilmişti. Onların olayı bu kadar rahat anlatması daha da hayret ettiriciydi.
“Cenk” dediğimde elindeki krakerden gözlerini ayırıp bana baktı. Azar yiyeceğini bilen bir küçük çocuk gibi bakarken “Susma hakkımı kullanıyorum.” Dedi. Ağzındaki lokmayı yuttuğunda öksürmeye başladı. “Susma hakkına başlatma şimdi. Az önce silahlar patlamış derken bülbül gibi şakıyordun. Şimdi ne değişti?” gözlerimi ondan ayırmıyordum ki keza o da benden ayırmıyordu. Öksürmesini durdurdu ve bana baktı. “Ben anlatmayayım. Biliyorsun ki Görkem azıma sıçar. Abin anlatsın beni hiç zan altına sokma.” Ayağa kalktı ve biraz ilerideki koltuğa oturdu. Gözlerini kapayıp başını duvara yasladı.
Bakışlarımı ondan çektim ve derin bir nefes alarak konuşmaya başladım. “Anladım sizden iş yok. Ben bir şekilde yine bekleyeceğim. Abim yanımda bıçaklanıyor, ne olduysa ruhum duymuyor. Babam beni öldürmeye çalışırken bıçak abimi buluyor. Ben yaşayayım diye içeride yaşam mücadele veriyor ve benim neden bu halde olduğumuzu bile bilmeye hakkım yok. Herkes abini bekle diyor ama kimse uyanacağına dair net bir şey söylemiyor.” Sözlerimi karşımda duran cama bakarak söylemiştim ve bakmasam bile hepsini bana baktığını biliyordum. Haklılardı ben olsam ben de bakardım.
“Babam bunu yapması gerektiğini söyleyip bununla gurur duyuyor. Beni adamın birine satmaya çalışıyor ve bunun da gerekli olduğunu söylüyor. Abim gidiyor belki bir ay belki de üç ay gelmiyor. Bunun işi olduğunu ve yapması gerektiğini söylüyor. Her seferinde daha yorgun daha bitkin geliyor eve. Buna rağmen kendine yapılan ne varsa bana yapılmaması için ne gerekirse yapacağını söylüyor. Ne olursa olsun gerekli olduğu söyleniyor ama niye yapıldığı koca bir soru işareti olarak kalıyor. Siz hala bana beklememi söylüyorsunuz.” Uzun kurduğum cümle sonrası başımı arkamdaki duvara yaslayıp gözlerimi kapadım. Bunları söylemem bir şeyi değiştirmemişti. Değiştiremezdi zaten.
Abimin az çok onların yanında nasıl biri olduğunu biliyordum. Benim yanımda ne kadar sakin olsa da onların yanında belirli ve baskın bir karakteri vardı. Bunu nereden mi biliyorum? Bazen oturduğumuz zaman arkadaşları aradı. Gülerken bir anda öyle bir ses tonu değişimi yaşardı ki anlayamazdım. Anladığım kadarıyla abimden çekiniyorlardı.
Gözlerim hala kapalı konumdayken derin nefesler almaya başladım. Sırtım yanmaya başladığında nefesim derinleşti. Pansumanı yapalı kaç saat olmuştu neden yanmaya başlamıştı birden? Kremin etkisi mi geçiyordu? Geçmemeliydi, her zamankinden daha fazla acıyordu ve pansuman için Atalay’ın yanına gitmem gerekiyordu. O telaş arasında kremi almayı da unutmuştum. Gerçi alsam da kendim nasıl yapacaktım?
“Parla” Eray’ın bana seslendiğini duydum ama ufak bir mırıltıyla onayladım. “İstersen bir dışarı çıkalım nefes al.” Dedi. Gözlerimi açmadan “Buradan ayrılmak istemiyorum. Bir şey öğrenemiyorum bari bırakın da burada durayım.” Dedim. Konuşurken sesim gayet net çıkmıştı, kendimden beklemediğim bir şeydi. Sesimin titremesini beklerdim ama hiç kendimden emin olmadığım kadar emin konuşmuştum.
“Beş dakika çıkalım. Sonra istersen kendini çivile buraya kimse bir şey demez.” Dedi. Omzumda bir el hissettim. Gözlerimi yavaşça açtım ve sağıma baktım Afra’ydı. “Ben buradayım sen git de gel. Eray doğru söylüyor. Biraz nefes al.” sözlerinden sonra ayağa kalktım. Gözlerim Cenk’e kaydı hala aynı pozisyonda duruyordu ama yüzü kızarmıştı. Sonra camın ardında yatan abime baktım. Nabzı sabit şekilde atıyordu. Beş dakika çıksam bir şey olmazdı değil mi?
Eray ayakta dikilirken önünden geçip hızla yürümeye başladım. Dışarı çıkmam benim için de iyi olurdu. Kaç saattir içeride nefesim daralmıştı. Hastane kokusu iyice ciğerlerime oturmuştu ve her geçen dakikada mideme ağrı olarak vuruyordu. Hastane kapısından çıktım ve ilk gördüğüm banka oturdum.
Dışarısı buz gibiydi. Yanlış bilmiyorsam bugün aralık ayına girecektik. Yarın abimin doğum günüydü. Yeni yaşına bir hastane sedyesinde girmek zorunda kalacaktı. Kimin yüzünden? Tabii ki benim yüzümden. Her şeyin en iyisini hak etmesine rağmen en boktan halini yaşıyordu ve bir kere sızlandığını görmemiştim. Aksine her zaman güçlü duruyor, yorgun olması rağmen gülümsemeyi ihmal etmiyordu. Ya da benim yanımda öyleydi bilmiyorum. Ama ben onu şimdiden çok özledim.
Yanımda olsun istemiştim ama kastettiğim bu değildi. Sağlıklı ve mutlu bir şekilde yanımda olsun istemiştim. Oksijen maskesi olmadan nefes almasını, bedeninde bulunan yaralara bir yenisi eklenmemiş bir şekilde yanımda istedim. Keşke uzaklarda olsaydı ama iyi olsaydı. Telefon başında beklemekle bir sedye başında beklemek arasında bir seçim yap deselerdi; telefon başında beklemeyi seçerdim.
Omzuma bir ceket bırakıldığında irkildim. Korkarak arkama baktığımda Eray’ı gördüm. Onu görünce az önce söylediğim şeylerin pişmanlığını yaşadım. Bağırmamış veya suçlamamıştım ama sert konuşmuştum. Yanıma oturduğunda bir bardak uzattı. İçinde kahve vardı, ellerimin arasına aldım. Fark etmemiştim ama üşümüşüm.
Ona bakıyordum ama o telefonuna bakmakla meşguldü. Sessizliğin arasında “Teşekkür ederim ve özür dilerim.” Dedim. Telefona bakarken birden durdu ve bana baktı. Telefonu kapatıp bankın üzerine koydu. “Ne için?” dedi. Gerçekten soruyor muydu yani? Beni bekler gibi bakıyordu. “Teşekkür ederim. Sabahtan beri tek kelime etmiyorsun. Çok yardımın dokundu, en basitinden kazağını verdin. Bu bile teşekkür etmem için bir neden değil mi? Ayrıca içeride babamla ilgili şeyi söylemedin. Afra’yla rahat konuşayım diye Cenk’i alıp götürdün. Elinde kaç poşet yiyecekle geldin. Daha sayayım mı?” dedim. Kahvesinden bir yudum aldı ve gülümsedi. Komik bir şey mi demiştim?
“Görkem ne kadar senin abinse benim de o kadar kardeşim. Kimsenin bilmediği, içinden çıkamadığım olaylarda hep yanımda o vardı. Ne zaman kafamı kaldırsam onu görürdüm. Her zaman burada olduğunu ve yardıma ne zaman ihtiyacım olursa yanımda olduğunu söyler. Benim için yaptıklarını anlatsam ağzın açık kalır. Onun yaptıklarının yanında benim yaptığım hiçbir şey. Hem senin o abin var ya senin aç kaldığını duyarsa gebertir beni. Ayrıca kim olsa aynısını yapması gerekirdi. Bunlar için teşekkür etmene gerek yok.” Nefes aldı ve devam etti. “Hem kazak da sende kalsın. Çok yakıştı. Kahveni de iç Görkem kahveyi sevdiğini söylemişti.” Dedi. Abimle bunu ne zaman konuşmuşlardı? Gerçi anladığım kadarıyla onu benden daha fazla görüyordu. Kahveden iki büyük yudum aldım. Boğazım yanmıştı ama uzun süredir kahve içmediğimden rahatsız etmek yerine rahatlattı.
O lafını bitirdiğine göre ben konuşabilirdim. “Hem özür dilerim. İçeride kaba davrandım. Gerçekten öyle biri değilim ama nasıl yaptım bilmiyorum. Özür dilerim.” Dedim. Cevap vermedi. Onun yerine bir sigara yaktı ve derin bir nefes aldı. Paket hala elindeyken bana da uzattı. Çok içmiyordum, hatta içmiyorum bile diyebilirdim. İstemediğimi söyledim ve kahvemi içmeye devam ettim.
“Kim olsa senin yerinde aynısını yapardı. Aslında dürüst olmak gerekirse ben senin kadar sakin kalmazdım ve normalde de böyle biri olmadığını biliyorum.” Sözlerinin ardından elimde olmadan kaşlarımı çattım. “Nereden biliyorsun?” sorduğum soruya yine gülümsedi. Gülmeyi alışkanlık haline getirmişti galiba.
“Nereden mi biliyorum? Parkı hatırlasana. Kendi derdini unutup Afra’yı teselli ettin. Yetmedi Cenk’e de bakmaya gittin. Konu kendin değil de abin, sevdiklerin olunca hırçınlaşıyorsun. Emin ol bende bunu yadırgayacak biri değilim.” Sözleri biraz olsun rahatlamamı sağladı. Durduk yere birini kırmak veya üzmek istemezdim. Esen rüzgâr daha da sertleşirken kahveyi bitirdim ve monta sarıldım.
“Bugün ayın kaçı biliyor musun?” dedim. Bilmiyor olacak ki telefonunu eline aldı ve “1 aralık, yarım saate 2 aralık olacak.” Dedi. Aralık ayına girmiş miydik yani? “Abimin doğum günü” dediğim sırada benimle aynı anda “Görkem’in doğum günü” dedi. Ona baktığımda onunda bana baktığı gördüm.
“Abinle görüşmek ister misin?” dediğinde içimi çocuksu bir heyecan kapladı ama hemen söndü. Üzülmüş bir şekilde “Ama doktor kesinlikle yasak olduğunu söyledi.” Dedim. Kesin talimat vermişti. Yasak! Demiş ve üzerine bastıra bastıra söylemişti. Rahat bir şekilde “Senin önce kremini sürmemiz lazım. Sonra da ben doktorla konuşurum bir şey olmaz.” Dedi. Söylediklerinden tek kelimeye takıldım
“Ben kremi almadım ki?” dediğimde cebinden kremi çıkardı. “Almadığını biliyorum, ben aldım. Şimdi sana kremi sürecek birini bulmamız lazım. Afra yapar mı?” dedi. Afra’nın yapmasını istemiyordum, hastane çalışanı da istemiyordum. Oldum olası onlardan korkuyordum. Başka sürecek kimse yoktu ki? Ondan bunu isteyemezdim. Konu canım olduğunda utanmam olmazdı ama onun bunu yapıp yapmayacağından emin değildim. Bu düşünceyi ben sunamazdım. Kimse sürmezse ben bir şekilde hallederdim.
“Afra bilmesin, hiç istemiyorum. Sen bana ver ben hallederim.” Dedim. Uzun zaman sonra yüzünde başka bir mimik gördüm. Şaşırmışa benziyordu “Sen nasıl süreceksin? Kolunu zor kaldırıyorsun.” Bir süre sessiz kaldı sonrasında ise devam etti “Bir şey diyeceğim ama yanlış anlamandan çekiniyorum.” Dedi. Ne diyeceğini biliyordum ama bilmiyormuş gibi konuştum. “Ne söyleyeceksin?” dedim.
Mahcup olmuşa benziyordu ama konuşmaya başladı “Görkem hastane görevlilerinden çok hoşlanmadığını söylemişti. Atalay şu an gelemez, ben yapsam senin için sorun olur mu?” dedi. Bunu bekliyormuş gibi “Sorun olmaz.” Dedim. Daha fazla dışarıda durmak istemiyordum, üşümüştüm. Üzerimdeki azap iyice çoğalmaya başlamıştı. Abimin durumu iyiye giderken benim durumum niye daha kötüye gidiyordu? O iyileşirken ben neden daha fazla hasta oluyordum?
Olduğum yerde daha fazla durmak istemiyordum. Ayağa kalktım ve yürümeye başladım. Arkamdan gelen sesten anladığım kadarıyla o da arkamdan geliyordu. Hastane kapısından girdiğim anda “Sağa dön ikinci odaya gir” dedi. Dediği gibi yaptım. Sağa döndüm ilk kapıyı geçtim ve ikinci kapıyı açtım. İçerisi boştu.
“Neden kilitledin?” diye sorduğum sırada üzerimdeki montu çıkardım. “Aklında bulunsun arkanda açık kapı bırakma, her anlamda” dedi. Anlamaz gözlerle ona baktım. Anlamış gibi bana baktı ve “İleride anlarsın.” Dedi. Sedyeye oturduğumda o da arkama geçti ve kazağı kaldırdı.
Bandajın bantlarını çıkarırken sessizliğini koruyordu. “Aynı abim gibi konuştun. O da her lafının arkasından –ileride öğrenirsin- der.” Dedim. Kremin soğukluğunu hissettiğimde irkilerek çekildim. “Özür dilerim ama ısıtırsam etkisini azaltır. Ayrıca Görkem gibi konuşan ben değilim, sensin. Kaba konuştuğunu zannettiğin o an var ya. Görkem hep öyle konuşuyor, o yüzden de garipsememiş olabilirim. Her zaman ve her fırsatta –Parla aynı bana benziyor- der. Haberin olsun.” Dedi. Abim de bunun farkındaydı demek. Murattan ve annemden bunu duymaya alışkındım. Annem hep gururla söylerdi ama onun aksine Murat tiksinir gibi söylerdi. Gerçi o benden hep tiksinmişti.
“Siz de hep benden konuşuyorsunuz her halde?” dedim. Cümlelerim eğleniyorum gibi çıkmasına rağmen ses tonum bunu inkâr ediyordu. Gazlı bezi sırtıma geri yapıştırırken güldü. “Öyle demeyelim de Görkem laf arasında söylüyor ben unutmuyorum diyelim.” Dedi. Kazağı geri indirdiğinde elini peçeteyle sildi. Anladığım kadarıyla krem biraz fazla yağlıydı. Ben bu konu üzerine konuşmadan lafa atladı “Sırtın gayet iyi durumda, hatta ilk haline göre iyileşmiş bile denilebilir.” Dedi. Bu kadar çabuk nasıl olmuştu o dediği?
Sabahtan akşama o kadar sert darbe almış bir yer nasıl iyileşebilirdi? Annemin sürdüğü kremler iki üç günde işe yararken bu nasıl akşamına toparlamıştı? Garip gelmişti ama işime yaradığı için çok konuşmadım.
Konumuzla alakası çok yok ama; kimin işine yararsınız ne kadar garip olduğunuz umurunda olmaz. Yarası geçince ya da işi bitince kenara atar sizi. Aynı benim yaram geçtiğinde kremi bir daha –tekrar acıyana kadar- elime almayacağım gibi, aynı senin yaran iyileşince –tekrar elin kanayana kadar- bandı attığın gibi onlar da seni atacak, bırakacaklar. Bu hayatta nasıl bir yerim var bilmiyorum ama ben bu yaşıma kadar en net şekilde bunu öğrenip yaşadım. İnsanların hayatına ne kadar dokunuyorsan onlar için o kadar yaşıyorsundur.
Eray kapıyı açtığında odadan çıktı. Bende onun arkasından çıktığımda hızlı yürüdüğü için ona yetişmeye çalışıyordum. Hızla koridorları geçerken sonunda abimin odasının olduğu koridora girdik. Cenk aynı yerde, aynı pozisyonda duruyordu. Afra ise başını yanındaki duvara yaslamış şekilde camı izliyordu.
Önümde duran Eray’ın yanından geçerek Afra’nın yanına oturdum. Başımı omzuna yasladım ve gözlerimi kapadım. Adım sesleri uzaklaşıyordu, anladığım kadarıyla Eray uzaklaşıyordu. Gözlerim tekrar yanmaya başlamıştı. Beynim başımın içinde dönmeye başlamıştı, yine.
Gözlerim kapalı olduğundan uyumanın eşiğindeydim ama uyumak istemiyordum. Gece uzundu, hem de çok uzun. Kendime ufak bir zaman ayırıp uyuyabilirdim. Abimin hayati tehlikesinin geçtiğini duyduğum an huzurlu bir uyku uyuyabilirdim. Lakin şu an olmazdı. Uyusam bile kâbustan başka bir şey göremezdim.
“Parla Hanım,” adımın seslenildiğin duyduğumda gözlerimi açtım. Genç bir hemşire önümde duruyordu. Cevap vermek yerine boş boş bakıyordum. “Doktor Bey içeri girebileceğini söyledi ama yalnız on dakika durabilirmişsiniz.” Dediğinde. Ona bakmaya devam ettim. Doktorun bu kadar çabuk izin vermesini beklemiyordum. Biraz sürüneceğimi düşünmüştüm. Hemşire kız bana bakarken “Bir de steril olmak adına önlük ve bone takmanız gerekiyor.” Dedi.
Komut bekleyen asker gibi yerimden kalktım. Onun arkasından kalktım. Abimi yattığı odanın kapısını açtı, steril olman gerekiyor dememiş miydi? Odaya girdiğimizde kapıyı kapadı. Burada bir cam daha vardı. Yanda duran önlüğü giymeme yardım ettikten sonra saçıma boneyi taktı. Ne olduğunu hala anlayamıyordum. Nasıl bir anda kabul edilmişti?
Hemşire önümdeki kapıyı açtı. Ben kapının eşiğinde dururken o camın önünde duran perdeyi kapadı. Neden hareket edemediğimi bilmiyordum. Camın arkasından görmekle buradan görmek aynı değilmiş. Burası daha ağır, daha zormuş.
Hemşire kenarda duran sandalyeyi çekerek sedyenin yanına koydu. Bana gülümseyerek bakarken “10 dakika sonra geleceğim.” Dedi ve yanımdan geçerek odadan çıktı. Ardından gelen kapı sesinden sonra yavaş yavaş yürüyerek sandalyeye yaklaştım. Aynı yavaşlıkta sandalyeye oturdum.
Hiçbir şey demeden abimin elini tuttum. Hala soğuktu. Her zaman elleri alev gibi olurdu ama şimdi buz gibiydi. Kaynayan bir yanardağ gibiyken buzul dağına dönmüştü. Sedyeye iyice yaklaştım ve başımı koluna yaslarken, elimin arasına aldığım elini sevmeye devam ettim. Gözümden bir damla yaş aktı, yanağımdan süzülerek çıplak olan koluna düştü.
Bedeni yara içindeydi. Her biri ne kadar acıtmıştır acaba? Ne kadar ağrımıştı ve o kimseye söylemeden halletmeye çalışmıştı. Bir kişi bile olsa var mıydı yanında? Yarasını sarıp merhemini sürebilecek tek bir kişi var mıydı? Yoksa tek miydi? Benim gördüğüm gibi tek başına mıydı? Olmamalıydı. O tek başına kalmamalıydı. Yalnız kalmak iyi değildi, kimse için iyi değildi!
Diyecek tek kelimem yok gibiydi ama içimi delen bazı kelimler vardı. Neden olduğunu bilmediğim. İçime batan hatta içimde oyuk gibi açılıp içini sadece huzursuzlukla dolduran bir şey vardı. Konuşmam lazımdı. Belki beni duyarsa daha erken ayağa kalkardı. Bekli daha hızlı kendine gelirdi. Uyuyor olsa bile ona ihtiyacım olduğunu biliyor muydu? Ne kadar çaresiz bir halde olduğumu anlayabiliyor muydu? Ya da en önemlisi şu an konuşsam beni duyar mıydı? Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı.
Kendimde o gücü bulup konuşmaya başladım. “Özür dilerim abi. Seni duymadım, sen orada can çekişirken ben seni duymadım. Uyandın, seni doğru dürüst hastaneye bile getiremedim. Seni bu camın ardında beklemek harici bir şey yapamadım. Sana kan almaya gittim. Onu bile beceremedim. Elime yüzüme bulaştırdım. Bana ilk defa ihtiyacın oldu ben sana yardım edemedim.” Elimde olmadan birkaç damla daha yaş aktı gözlerimden. Bu duruma düşeceğimizi hiç düşünmezdim. Benim için en kötü senaryolar arasında hastanede grip olduğum için yatmak vardı. Lakin şu an abim bıçaklandığı için buradaydım. Hayat işte, ne olacağını kestiremiyordum.
Gözlerimden yaşlar akıyor olmasına rağmen devam ettim. “Babamın hep –Her şeyi eline yüzüne bulatırdın. Hep senin yüzünden oluyor bunlar! Sen olmasaydın bunların hiç biri olmazdı- der. Galiba haklı. Sen ne kadar bunu inkâr etsen de. Her seferinde iyi ki varsın desen de ben olmasam her şeyin daha iyi olacağını biliyorum abi.” Elleri ısınmış mıydı? Yoksa ben kendi kendime uyduruyor muydum? Bence uyduruyordum. Çünkü benim sıcak ellerim bile buz kesmiş gibiydi.
Abimin eli ısınsın istemiştim aslında. Onu ısıtamayınca onunla birlikte üşümeye başlamıştı elim. “Hayatın benim yüzünden mahvolmuş ve sen beni hala nasıl bu kadar seviyorsun anlamıyorum. Nasıl hala yüzüme bakarken gözlerinde aynı sevgiyi görebiliyorum bilmiyorum. Galiba bu hayatta yaşamaya tek değer gördüğüm anlar senin yanında olduğum anlar. Onun harici gülsem bile soluk her yer.” Dediğimde derin bir nefes verdim. Söylediklerimin kendi içimde bile farkında değil miydim?
Elini daha çok sıkarken burnumu çektim. Burnum akmaya başlamıştı. “Kızacaksın biliyorum ama ben sana verdiğim sözü tutamadım, ağladım. Ama yemin ederim ki senin içindi. Canım yanmıştı ama ben sana ağladım. Yaşayamayacaksın diye ağladım. Kanı bulamadım, öleceksin sandım.” Sonra sustum bu kısmı bilmesine gerek yoktu. Ne olduğunu bilse yeterdi, bana ne olduğunu bilmemeliydi. Bilmesin.
“Ben iki ünite kan için gittim sana on ünite kan gelmiş. O an rahatladığımı hissettim abi. Yüreğime su serpildi. Bir yandan da sana kızgınım. Benim için yaptığını biliyorum ama neden o kadar çok tehlikeye attın kendini? Cenk söyledi çatışmanın arasında kalmışsın.” Dediğimde başımı kaldırdım. Cenk’in dediği gibi omzunda bir yara vardı. Kapanmıştı ama izi kalmıştı. Bende karanlığın izleri kaldığı gibi abimde de kurşunun izi kalmıştı.
Kolundan başımı kaldırsam da ellerini bırakmamıştım. Bir şey beni zorluyordu, bırakmamam için içime bir his veriyordu ve ben bu hisse çok güveniyordum. “Senin durumunun iyiye gideceğini söylüyorlar. Çok anlamıyorum ama öyle gibi duruyor. Sen iyileştikçe ben de iyileşirim sanmıştım ama içimde bir şey var her dakika, saniye, hatta salise artıyor. Bunun ne olduğunu bilmiyorum ama bitmesini istiyorum. Sabahtan beri iyileşmek yerine kötüleşiyor. Bu hissin bu kadar acı vereceğini düşünmemiştim. Sandığımdan daha çok acıtıyor.” Gözümden akan yaşları silmedim. Akıp üzerimdeki mavi önlüğe düştüler.
Bunu konuşmaya beni ne itiyordu bilmiyorum ama içimde tutmadım ve konuştum. “Hatırlıyor musun geldiğinde doğum günüme yetişemediğin için özür dilemiştin. Eğer uyanmazsan bir daha göremezsin abi. Zaten sen olmazsan bende görebileceğimi sanmıyorum. Yaşadığın halde kalbime batan bu ağrı sen yokken beni komaya sokar.” Belki de buraya girmek istememin asıl sebebi olan konuya artık girmeliydim ama bir konu daha vardı ve bunu söylemezsem ömür boyu içimde kalırdı.
“Beni küçükken bir köpek kovalamıştı hatırlıyor musun?” cevap bekler gibi sustum. Sessizliğini ise hatırladığının göstergesi kabul edip devam ettim. “ Koşarken –abi- diyerek seni aramıştım. Seni gördükten sonra daha hızlı koşmaya başlamıştım sonrasındaysa düştüm. Beni yerden kaldırıp benimle konuşmuştun. Bana sımsıkı sarıldın, saçlarımdan öptün. Sonra dizlerimi ve kollarımı öptün. Çok kanamıyordu ama çok ağlamıştım, gayet iyi hatırlıyorum.” Deyip duraksadım. Dediği şey aklıma geldi. “-Ben hep buradayım. Ben burada olduğum zaman korkmana gerek yok- demiştin. Ben de sana –Biliyorum- demiştim. Sekiz yaşındayken verdiğin sözü unutma abi. Çünkü ben unutmadım ve unutmayacağım.” Dememle gözyaşlarımda boğulmaya başladım.
Önceden yavaş yavaş akan yaşlar şimdi sular seller olmuştu. Sabahkinden daha fazlaydı ağlayışım. Konuşmak istiyordum ama ağzımı açtığım an nefesim kesiliyor ve beni susmaya zorluyordu. Konuşursam daha kötü olacağını mı düşünüyordu? Bundan kötü ne olabilirdi ki zaten? Hastanede sedye başında ağlıyorum, canım yanıyor, kalbim sıkışıyor, sırtım yanıyor. Daha ne olabilir? Bir insanın başına bir günde daha ne gelebilir? Ölüm mü? Bu yaşadıklarımdansa ölümü tercih ederdim. –kendi ölümümü-
Abimin dışarıda bir seveni ve bekleyeni vardı. Benim yoktu ve bu durumda ölüm abim için eziyetken benim için kurtuluş olurdu.
Biraz sakinleştikten sonra konuşmaya başladım. “Doğum günün kutlu olsun. Diğer yaşlarına nasıl, hangi hastanenin sedyesinde girdin bilmiyorum ama bu seferkinin sebebi benim çok iyi biliyorum. 25. Yaşın kutlu olsun abi. Bunu sana bir sedyede baygın yatarken söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama umarım bu yaşını mutlu huzurlu ve sağlıklı geçirirsin. Bundan sonraki ömründe sana uğrayacak ne acı varsa bana gelsin. Ben senin için onlara bakarım, sen benim için çok baktın. Hangisi varsa ben çekerim, senin canın yanmasın artık. İlla birimiz yanacaksa ben yanarım, ölecekse de ben ölürüm.”
Yanağımı koluna yasladım ve bir süre sustum ne diyeceğim konusunda bir fikrim yoktu. Zaten yeterince de konuşmuştum. Eline ufak bir öpücük kondurdum. Teni daha da soğumuştu. Neden ısınmıyordu? Bu normal miydi? Normaldi normaldi oda soğuk olduğu için üşüyordu ve bundan daha doğal bir şey yoktu.
Dışarıda hemşireyi gördüğümde başımı kaldırdım ve kapıya yöneldim. Kapının kolunu tutup çektim. Üzerimdeki önlüğü ve saçımdaki boneyi çıkardım. Kapıya yöneldiğim sırada hemşire omzumdan tuttu. Yavaşça ona dönerken “Ne oldu?” diye sordum. Elindeki peçeteyi bana uzatırken “İyi gözükmüyorsunuz. İsterseniz bir iki dakika burada bekleyin. Sonra gidersiniz.” Dedi. Elindeki peçeteyi aldım ve burnumu sildim. O da benimle birlikte bekliyordu.
Camın ardından abimi izlemeye devam ediyordum. Dışıma vuramadım ama aynı onun yanındaymış gibi konuşmaya devam ettim. “Şu an yaşamaya değer bir şey görüyor musun bilmiyorum ama var. O kadar çok şey var ki. Umarım bir tanesi bile olsa seni burada tutmaya yeter.” Dedim. Artık çıkmaya hazırdım az öncekine göre kat be kat iyiydim. En azından ben öyle hissediyordum.
Kapıya yönelip anında açtım ve az önceki yerime Afra’nın yanına oturdum. Kimse tek kelime etmiyordu. Zaten konuşmamaları da tercihimdi. Tek kelime kaldırabilecek ne takatim ne de ruh halim vardı. Kendime bir yer arıyordum; neresi olduğunu bilmesem de dinlenebileceğim, soluklanabileceğim, her şeyin huzura erdiği bir yer. Nerede olduğunu bilmiyorum ama her zamankinden daha çok ihtiyacım var.
Bu kadar ağrı bu kadar acı fazla değil mi? Ben ne zaman dinleneceğim? Yoruldum artık. Yorgunluk denen şeyi iliğimle kemiğimle hissediyorum. Bacaklarım, kollarım, başım, gözlerim ama en önemlisi kalbim ve ruhum yoruldu. En çok onlar yıprandı, en çok onlar yaralandı. Ben onlara iyi bakamadım. Yaratıcının bana emanet ettiği bedene ve ruha eziyetten başka bir şey yapamadım. Bu canı taşımak bile zorlaştı artık. Bu ruh bu bedene ağır bir yük oldu, deveye yüklenen heybe gibi ağır oldu ve her saniye daha da ağırlaşıyor.
İlk geldiğinde bir pamuk olan ruh büyüdükçe ağırlaştı ve ben bile fark etmeden demire dönüştü. Bir tüy tanesi iken tonlarca demir oldu. İlk başlarda kendi kendini taşıyabilirken şimdi değil kendi kendine başkasının yardımına muhtaç hale geldi. Kendinden sıkıldı ve bunaldı. Hakkı olanı alamadığı için nefretle dolup taştı ama dışarı sadece gözyaşı olarak çıkabildi.
Derin bir nefes aldım. Ağlayacaktım ama istemiyordum içeride yeterince ağlamıştım. Bu adar yeterdi ve fazlasına gerek yoktu. Bu durumda biraz uyumam daha iyiydi, galiba. Evet, evet uyumam lazımdı.
*
Ayağıma hızla bir şey çarptığında yerimde sıçradım. Ne oluyor ya? Ayağım ağrımıştı. Gözlerimi açtığımda camın önünde dikilen Eray ve Cenk’e baktım. Afra yanımda duruyordu ama tırnaklarını kemirmeye başlamıştı. Önümden biri daha hızla geçti ve abimin odasına girdi.
Yerimden sıçrayarak kalktığımda camın önüne koştum. Gördüğüm manzarayla geri sendeledim, sıkışan kalbim yerine daha da dar geldi. Elimi ağzıma kapadığımda gözlerimden yaşlar tekrar akmaya başladı. Etrafında bir sürü doktor vardı onu göremiyordum ama monitörden gördüğüm beni burada öldürmeye yetmişti. Monitörde düz bir çizgi vardı. Abimin kalbi durmuştu…
Tek kelime etmeden içeriyi izliyordum. Doktorlar etrafında durmadan bir şeyler yapıyorlardı. Hemşireler de ayrı şeylerle uğraşıyordu. Onca gördüğüm şey arasında tek göremediğim abimin yüzüydü. Tek görmek istediğim şeyi göremiyordum.
Bir elim camın üzerine, diğer elimse kalbimin üzerine gitti. Yerinden çıkacak gibiydi. Doktor içeride bağırdığında yanına bir cihaz getirdiler. Cihazın arasına bir jel sürüldü gözlerim öyle buğulanmıştı ki zor görüyordum.
“Hani iyi olacaktı?” diye sorduğumda derin bir nefes sesi duydum ama devam ettim. “Kalbi durdu, ölüyor. Benim yüzümden oldu. Benim yüzümden öldü.” Dediğimde kalbime derin bir sızı saplandı. Elimi camdan çektim ve onu da kalbimin üzerine koydum, dişlerimi sıktığımda acı bir inilti döküldü dudaklarımdan.
Abimin vücuduna verilen elektrik benim bedenimde mi dolaşıyordu? Onun vücudunda dolaşıp onu yaşatmalıydı, benim kalbime saplanıp öldürmemeliydi. “Yaşayacak” yanımdan gelen sesi bile ayırt edememiştim. “Kalbi durdu hiçbir şey işe yaramayacak. Sabahtan beri yaşayacak diyorsunuz. Ben biliyordum, böyle olacağını öleceğini biliyordum.” Dediğimde kalbimdeki ağrı daha da derinleşti. Kalbimi geçip kaburgalarıma batmaya başladı. Nefeslerim kesilmeye başlamıştı derin derin nefes almaya çalışıyordum ama olmuyordu. Kaburgalarım kırılmış ağrısını önce kalbime atmış sonra da akciğerlerimin üzerinde ağrı kurmuştu.
Canım yanıyordu. Belki de çok eğilmediğimden fark etmemişlerdi ama cayır cayır yanıyordu. İçimde bir kor vardı ve her gözyaşımda harlanıp daha da ısınıyor, olduğu yeri daha da yakıyordu. Gözlerimi biraz açtım. Doktorun önlüğünü çıkardığını gördüm. Artık kollarımda da uyuşma başlamıştı. Başıma batan ağrıyı hesaba bile katmıyordum.
Doktor içeriden çıktığında az önceki söylediklerimin aksine ümit dolu sözler bekledim. Yerimden kımıldayamıyordum ama ne olduğunu az çok anlayabilecek haldeydim. Sesleri ayıramasam da “Neden çıktınız? Biraz daha yapın! Siz içeri girip işinizi yapmazsanız ben yapmam gerekeni yapacağım!” tehdit dolu sesten sonra yaşlı olduğunu anladığım ses beni mahvedecek sözleri söyledi. “Bende daha fazlasını yapmak isterdim ama elimden bu kadarı gelir. Başınız sağ olsun!”
Bu sefer kalbimdeki ağrı değildi bu daha fazlaydı. Gözlerimi açtığımda görmediğimi fark ettim, kalbim ağrısını her saniye arttırırken gözlerim yetisini kaybetmeye başlıyordu. Ne oluyordu bana? Kalbime batan ani sızıyla çığlık attım. Dizlerimin bağı çözüldüğünde yere yığıldım. Ne olduğunu bile anlayamadan sesler birbirine karışmaya başladı.
Koluma birinin dokunduğunu hissettim. Biri adımı bağırırken saçlarıma ve yüzüme dokunuyordu. Bir başkasının parmaklarını boğazımda hissettim. Nefes alamıyordum ağzımı açtığım halde gelmiyordu. Gözlerimden yaşlar aktığını hissediyordum. Gözlerim açık mıydı yoksa kapalı mıydı ondan bile haberim yoktu tek görebildiğim karanlıktı. En korktuğum yerdeydim. Onca bağırtının arasından tek bir sözü seçebildim. “Nabzı yavaşlıyor odayı hazırlayın!” Bunu duymamla karanlığa iyice gömüldüm. Sesler de kesilmişti artık. Karanlığımın ardında yapayalnız, kimsesiz kaldım.
*
Gözlerimi açtığımda bembeyaz bir yerdeydim. Neresiydi burası? Bir oda değildi. Karşımda gördüğüm kişiyle olduğum yerde durdum. Neydi şimdi bu? Abim karşımda dikiliyordu. Üzerinde bembeyaz bir takım vardı. Yürüyerek yanıma geldi ve sıkıca sarıldı. “Sen seviyorsun diye beyaz giydim.” Dedi. Kalbinin sesini duyamıyordum.
“Abi kalbinin sesini duyamıyorum. Kalbin atmıyor.” Dediğimde her zamanki sakin sesiyle güldü. Huzurlu sesi içimde yankılandı “Biliyorum Parla. Senin kalbin de çok yavaş atıyor.” dediğinde kollarının arasından çıktım ve karşısına dikildim.
“Her şey düzelecekti. Neden gittin? Neden her şey düzeleceği zaman yaptın bunu? Zamanı mıydı? Kurtulacaktık.” Dedim. Kalbim yine ağrımaya başlamıştı. Gözlerimin dolduğunu hissettim ama akmıyorlardı. “Neden abi?” son sözlerim sessiz bir şekilde döküldü dudaklarımdan. Nefretle değil kırgınlıkla döküldü dudaklarımdan.
Elini bana uzattı. Bense kaçmak yerine olduğum yerde kaldım “Bize bu uygun görülmüş güzelliğim.” Dediğinde uzattığı elini yanağıma yasladı ve soğuk parmaklarıyla okşadı. Başımı yana eğerek elini olduğu yere hapsettim. Gözlerimi kapadım, kokusu içime doldu. Nefes almaya başlamış gibiydim. Ciğerlerimdeki ağrı azalmış, kalbimdeki ağrı biraz olsun hafiflemişti.
İçimi kemiren bir soru vardı. Sormam gerekiyordu, gözlerimi açtım ve abime baktım. Belli etmemeye çalışsa da gözleri dolmuştu. “Abi” dediğimde beni onaylar gibi bir ses çıkardı. “Sen mi benim yanıma geldin? Yoksa ben mi senin yanına geldim?” diye sordum. Merak ediyordum. Ben mi ölmüştüm, abim mi yaşamaya başlamıştı? Üşümeye başlamıştım burası fazla mı soğuktu?
“Fark eder mi? Şu an yan yana olduğumuz gerçeğini değiştirir mi? Ben hayatım boyunca bunun için uğraştım ve sonunda ben kazandım. Seni onun eline vermedim. Bunun uğrunda ölmüş olsam bile ben kazandım, biz kazandık.” Dedi. Elini yanağımdan çekti ve geri iki adım attı. Gidiyor muydu?
Gitmesini istemiyordum. Burada kalmalıydı benimle kalmalıydı. Burada kalması için konuşmaya başladım “Fark etmez abi. Sen yanımdaysan nerede olduğum fark etmez ama senin için burası erken değil mi?” attığı adımları durdu ve beni dinlemeye devam etti bense konuşmaya “Benim için burası erken değil mi? Bizim için burası erken değil mi? Daha birlikte evden gidecektik. Yaşayamadığımız hayatı yaşayacaktık. Neden bu kadar erken vazgeçtik? Tam her şey düzelecek derken neden son anda vazgeçtik?” sözlerimin ardından gözlerimden yaş aktı. Yaşın nereye aktığına bakarken üzerimde bir elbise olduğunu gördüm. Aynı abimin takımı gibi bembeyazdı.
Gülümseyerek “Vazgeçmedik abim. Buradayız, birlikteyiz burası bizim için daha güvenli.” Dedi. Sözünü bitirmesiyle bir çocuğun ağlama sesi kulaklarıma doldu. Fazla tanıdık bir sesti bu. Arkama döndüğümde kaskatı kesildiğimi hissettim. Bu bendim. Çok küçüktüm, yerde oturmuş bir şekilde ağlıyordum. Ellerimle yüzümü kapamış bir şekilde hıçkırarak ağlıyordum. Arkasında gelen kişiyi gördüğümde aynı şok etkisini yine yaşadım. Bu çocuk da abimdi. Yanıma eğildi ve kollarımdan tutarak yavaşça çekti. Yüzüm açığa çıktığında yüzümü avuçlarının arasına aldı ve gözlerimden öptü. “Bu kadar ağlamana gerek yok. Ben buradayım.” Dedi ve sarıldı. Kalbim sıkışmaya başlamıştı. Bir öksürme sesi geldiğinde başımı oraya çevirdim.
Bu sefer abim hastaydı ve öksürüyordu. Yanlış hatırlamıyorsam burada o 15 bense 11 yaşımdaydım. Elimde bir kupa vardı ve abime uzatmıştım. Abim elimden aldı ve bir yudum içti. Yüzünü ekşittiğinde bense elimi belime koymuş onun kupadaki her neyse onu bitirmesini bekliyordum. “Bitmesi lazım onun, çok hasta olmuşsun. Sırtına montunu giymedin mi? Her yerin yara olmuş. Çok mu top oynadın?” dediğimde aynı onun gibi öksürdüm. “Sende hasta olmuşsun. Neden bana kızıyorsun?” abimin gülerek söylediği karşısında sitemle “Gelmeyeceksin sandım! Babam öldüğünü söyledi, üzüldüğüm için hasta oldum.” Dediğimde o gün yavaş yavaş zihnimde canlanmaya başlamıştı. Bu abimin ilk defa gittiği zamandı. “Bak ölmedim. Ayrıca çok uzun süre gelmedim, farkındayım. Ama bu daha ilk seferimdi. Daha fazla gideceğim ve hepsi en az bu kadar sürecek.” dediğinde kalbimdeki ağrı daha da ağırlaştı. Hala küçük bizi izliyordum ikisinden de hareket yoktu. Bir süre sonra ben ağlamaya başladım. Abim elindeki kupayı yanında bir anda beliren tepsiye koydu ve bana sarıldı. “Özür dilerim.” Dediğinde ben de hıçkırıklarımın arasından “Önemli değil.” Dedim.
Bu sefer bir oflama sesi duydum. Bakmak için arkama döndüğümde yine kendimi gördüm. Burada 16 yaşında olmalıydım. Önümde bir sürü test kitabı vardı ve elimi saçlarıma geçirmiş bir şekilde sorulara bakıyordum. Abim birden yanımda belirdi ve yanımdaki sandalyeye oturdu. “Neyi yapamadın yine?” gülerek sorduğu soruyla aniden ona döndüm. “Abi ben gerizekalı mıyım?” diye sorduğumda abim daha da güldü. Onun aksine ben gayet sinirli duruyordum. “Nereden çıktı şimdi? Hem ne çalışıyorsun?” diye sordu. Kalemi masaya bıraktım ve abime bakarak “Fizik çalışıyorum. Yarın sınavım var ama ben bir bok bilmediğimi fark ettim. Ben ne akla bu bölümü seçtim ya.” Dediğimde abim masadaki kalemi eline aldı. “E kolay bu. Abicim bak” dediğinde kalemle sayfaya işlemler yapmaya başladı. Onun aksine ben salak salak kâğıda bakıyordum. “bu sebepten de cevap D şıkkı.” Dediğinde ona bakarken dudaklarımdan tek bir kelime döküldü “Ne?” dediğimde abim daha da güldü. “Harbiden bir bok bilmiyormuşsun. Gel sabaha kadar hallederiz bunu. Git kahve yap da gel, öyle başlayalım.” dedi. Abimin yanağından hızla öptüğümde masadan koşarak kalktım. Çok iyi hatırlıyordum o sınavdan 95 almıştım. Hoca şerefsizliğinden bir sorumu yanlış kabul etmişti.
Bu sefer bir ses gelmedi ama ben soluma döndüm. Bir yanda sedyede yatan abim vardı. Monitördeki düz çizgiyi gördüğüm an kalbim tekrar sıkıştı. Biraz daha sola baktığımda kendimi gördüm. Yerde baygın bir şekilde yatıyordum. Abimin yüzüne beyaz çarşaf örtülüyordu, ben ise yerde yatarken bir doktor gözlerime ışık tutuyordu.
Ani acıyla irkildiğimde nedenini bilmediğim bir sebepten başımı önüme eğdim. Kalbime yakın bir yerden sağ tarafından kan akıyor, beyaz elbisemi kırmızıya boyuyordu. Başımı tekrar kaldırdığımda abimi gördüm. Onun ise bıçaklandığı yer kırmızıya dönmüştü. O bıçaklanmıştı da kanıyordu, benim kalbimden niye kan akıyordu?
Abim beni hızla sardı ben ona sarılamıyordum. Onunla farklı yaşlarımızdaki hallerimi görmek beni tahmin edemeyeceğim kadar sarsmıştı. O konumdayken “Ben şimdi ne yapacağım abi?” dedim. Saçlarımda dudaklarını hissettim. “Ben buradayım, sen de buradasın. Birazdan ben gideceğim sen kalacaksın. Sen ne yapacağını çok iyi biliyorsun abicim. Her zaman da yapman gerekeni yaptın. Şimdi de yapman gereken şeyi yapmanı bekliyorum. Ona ne yapman gerekiyorsa yap öyle gel yanıma.” Dedi ve her yer birden karanlığa büründü. Kollarım birden boşa çıktığında korkudan titremeye başlamıştım bile. “Sana güveniyorum, Parla. Güvenimi boşa çıkartma.” Dedi. Gülümsediğini duyduğumda daha da kötü hissetmeye başlamıştım.
Artık her yer her anlamda karanlıktı zihnim, etraf sesler. Bilincim de kararmadan önce tek bir cümle geçti içimden:
Söylesene abi şimdi korkmam gerekiyor mu?