Keyifli okumalar dilerim.
(Uygulamayı yeni öğrenmeye çalışıyorum. İlk iki bölümde başına yazı ekleyemiyorum. Ama buraya yazmak isterim. Kurguyu daha önceden yazmıştım. Tam tarih olarak 1 Kasım 2022. Bizzat kendime aittir. Tetikleyici unsur içeririyor. Hassas iseniz okumanızı tavsiye etmem.)
*
Ölüm ne demekti? Ölüm sadece kalbin atmayı bırakması mıydı? Ölüm sadece ruhun bedenden ayrılması mıydı? Ölüm acı verici miydi yoksa ani ve acısız mıydı? Yaşarken yaptıkların ölürken gözünün önüne gelir miydi? Ölüm sadece kişinin kendi ölümü müydü? Sevdiği ölünce de ölü sayılır mıydı insan? Ölmek için illa kalbin durmalı, bedenin ruhunu yalnız bırakıp ebedi âleme mi gitmeliydi?
Ölüm ne demekti bilmiyorum ama ölüm zannedildiğinden daha derindi. Ölüm sadece kalbin atmayı bırakması değildi. Kalbin atmayı bırakınca tekrar çalıştırılabilirdi ama ruhun ölen bedenini terk edince tekrar olduğu yere girmezdi.
Bu durumda ruhu bedenini terk etmeden ölen ama kalbi hâlâ atana ne denirdi?
Ölüm aniydi. Hem de çok ani. Kapının hep kenarında durup bir anda içeri girerdi. Belki en mutlu olduğun an, belki en çaresiz olduğun an, belki huzuru bulduğun an, belki de yaratıcıya canını alması için yalvardığın an. Ne zaman geleceği belirsizdi ama gelmeye hep hazırdı. Yaratıcının yarattığı düzenin tek değişmeyen kanunu ölüm çok ani ve beklenmedikti.
Ölüm sadece kişinin kendi ölümü değildi. Ölene ölü, sevenine ise yaşayan ölü denirdi yani denmeliydi. Kalbinin bir yarısı gidene yaşıyor denir miydi? Denemezdi tabii ama deniliyordu işte. Ve son sorunun cevabı; ölmek için kalbinin durmasına veya ruhunun ebedi âleme gitmesi gerekmiyordu. Ölüm kişinin nasıl gördüğüne bağlıydı ve ben uzun zamandır yaşayan bir ölüydüm.
Bilincim yavaş yavaş aydınlanırken gözlerimin sızladığını hissediyordum. Daha açılmamış olmasına rağmen ağrımaya başlamıştı. Etrafımda bir ses duyamıyordum ve bu benim için iyiydi. Bilincim yeni açılmış olabilirdi ama her şeyi hatırlıyordum. Murat’ın abimi bıçakladığını, hastaneye geldiğimi ve onca saat yaşamak için mücadele eden abimin doğum gününde öldüğünü.
Her şeyi hatırlıyorum ama en net hatırladım şey abimin sözleriydi. “Ben buradayım, sen de buradasın. Birazdan ben gideceğim sen kalacaksın. Sen ne yapacağını çok iyi biliyorsun abicim. Her zaman da yapman gerekeni yaptın. Şimdi de yapman gereken şeyi yapmanı bekliyorum. Ona ne yapman gerekiyorsa yap öyle gel yanıma. Sana güveniyorum, Parla. Güvenimi boşa çıkartma.” Bunları söylediğinde neredeydik bilmiyorum ama çok net hatırlıyorum. Yapmam gerekeni de biliyorum.
İlk Murat’ı öldürecek sonrasında ise bir silahla kendi kafama sıkacaktım.
Nihayetinde gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey beyaz tavan oldu. Kollarımı hareket ettirmeye çalıştığımda bir milim bile hareket ettiremedim. Ne olduğunu anlamaz bir şekilde koluma baktığımda sinirim bedenimi çoktan sarmıştı bile. Kollarımı yatağa bağlamışlardı! Bu bir kelepçe değildi, kumaşın ucuna velcro bandı kullanmışlardı.
Avazım çıktığı kadar bağırırken olduğum yerde çırpınmaya başladım. Neydi şimdi bu? Baygın birinin kollarını bağlamak ne demekti! Bunlar neyin kafasındaydı! Bu yaptıkları beni yapacağım şeyden geri mi koyacaktı? Aksine daha da körüklemişti.
Kapı hızla açıldığında içeri giren Cenk oldu. Onun konuşmasına fırsat bırakmadan “Ne lan bu? Ne yapmaya çalışıyorsunuz siz!” diye bağırdığımda paniklediği belli olur bir şekilde yanıma geldi ve sol bileğimdeki bandı çözdü. Ona gerek kalmadan ben diğer kolumdakini çözdüğümde kolumdaki serumu fark ettim. Hızla çektiğimde acıdı ama tek kelime etmedim. Sadece dişlerimi sıktım ve yataktan kalktım.
Cenk karşımda dikilirken kapıya yöneldim ve benden hızlı davranıp önüme geçerek birden kapıyı kapatıp kilitledi. Sinirle ona bakarken “Cenk sabrımla mı oynuyorsun? Amacın ne? Aç şu kapıyı!” dediğimde benim aksime sakin bir şekilde “Parla bir dinle! Ayrıca amacım sabrınla falan oynamak değil. Ne yapacağının farkındayım ve seni tutmaya çalışıyorum.” Dediğinde kapıdan uzaklaşarak sedyeye yaklaştım. Sözleriyle gülümsedim ve sesi odada yayıldı. Ben buradan çıkacaktım öyle ya da böyle.
Bu odadan kapı vesilesiyle çıkamayacağımın farkındaydım. Cenk bir şeyde inat ettiyse ki şu an inadını yüzünden bile fark edebiliyordum ama o benim bu konudaki ciddiyetimin farkında değil gibi. Ben buradan çıkmak istiyorsam her türlü çıkardım. Göz ucuyla sağıma baktım odadan dışarıya çıkabileceğim bir pencere yoktu ama solumda hastanenin içine açılan bir izleme camı vardı ve perdesi yoktu. Koridordan kimsenin geçmemesinden anladığım kadarıyla da en tenha yerdeki odayı seçmişlerdi.
Onun dikkatini biraz dağıtmam gerekiyordu. Çünkü şu an tüm dikkatiyle yapabileceğim hareketleri izliyordu. Sedyenin hemen yanında bir sandalye vardı ama yere montelenmiş olup olmadığından emin değildim. Ona döndüğümde “Neyini dinleyeceğim ya? Ayrıca ne yapacakmışım Cenk Bey?” diye bağırdım sessiz dururken bir anda bağırmamı beklemiyor gibiydi. Yüzündeki şok ifadesinden bunu anlayabiliyordum. Biraz daha bağırmam gerekiyordu. “Beni bağlamanızın nedenini mi dinleyeceğim?” derin bir nefes aldım “Ne yapabilirim? Bir sedyeye bağlanıp odaya kilitlenecek ne yapabilirim! Yıllarca odalara kilitlenmemişim gibi bir de şimdi odaya özellikle de bir hastane odasına kilitlenmeyi hak edecek ne yapmış ya da yapacak olabilirim?” dediğimde sözlerime eşlik olarak ellerimi sağa sola savuruyordum.
Göz ucuyla cama baktım. Cenk düşünür gibi duruyor ve yere bakıyordu. Bu yüzden cama baktığımı fark etmemiş olmalıydı. Tam konuşmak işin ağzını açtığı sırada sinirle arkamı döndüm ve “Hay sikeyim sizin yapacağınız işi!” diye bağırdım. Bunu yaparken sandalyeye tekme attım. Hareket etmişti ve tam ihtiyacım olan şekilde durmuştu. Bu beni mutlu etmişti şu anki tek temennim camın çok kalın olmamasıydı.
Sandalyenin sırt yaslama yerinden tuttum ve hızla dönerek cama vurdum. Cam tuzla buz olurken Cenk’in yüzüne bakmadan elimi duvara yasladım ve hızla öbür tarafa yani hastanenin içine atladım. Koridor boştu. Arkama bakmadan var gücümle koşuyordum bu koridoru bildiğimden hızımı yavaşlatmadan sağa döndüm. Danışmanın önüne gelmiştim ama karşımda yani çıkış kapısında gördüğüm kişiyle daha doğrusu kişilerle olduğum yerde durmak zorunda kaldım.
Eray ve Afra karşımda duruyordu. Barikat gibi değil de ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibilerdi. “Ne oluyor?” Afra’nın sorusuyla yüzü uyumlu ifadelerdeydi. Şaşırmışa benziyordu ama onun aksine Eray ne yapacağımın farkında gibi bakıyordu. Farkında olması bir şeyi değiştirmiyordu. Ben yapacağım şeyden asla vazgeçmeyecektim. Beni vazgeçirebilecek tek şey vardı ve o şu an burada değildi. Benden koparılmıştı, beni onsuz bırakmış ve gitmişti.
Arkamdan gelen sesle irkildim “Ne olacak Murat’ı öldürmeye gidecek tabii ki!” dediğinde kim olduğunu anlamam uzun sürmedi. Bu kişi Cenk’ti sesinden hangi duygu durumunda olduğunu anlayamıyordum. Hareket ettiğini duyduğum an danışma masasının üzerindeki silahı aldım. Silah bu kadar ağır olduğuna göre dolu olmalıydı. Bir dakika! Burada silahın ne işi vardı?
Kenara koştuğumda yüzümü onlara döndüm. “Siz ne yaparsanız yapın! Ben o adamı öldüreceğim ve hiç biriniz beni engelleyemezsiniz!” Dedim. Hepsi şok olmuş bir ifadeyle bana bakıyordu. Beklemiyorlardı ve haklılardı, aslında bunu bende beklemiyordum. Kendimden beklediğim tepki bu değildi. Perişan olmuş bir kenarda ağlıyor olamam gerekiyordu. Aslında hep yaptığım buydu, hep ağlardım ama bu sefer konu ciddiydi abim benden ilk defa bir şey istemişti ve ben bunu yapmak için sonuna kadar hazırdım. Canımı bu uğurda hiçe sayacak kadar hazırdım.
Afra Eray’a bakarken Eray ne dediğini anlamış bir şekilde gözleri kapadı. Beni salak mı zannediyorlardı bunlar? Ellerini açmış bir şekilde sakin olmamı söyler duruyordu. Bu duruşu sakinleştirmeye çalışırken bir anda elimden silahı alacak gibi duruyordu. “Parla anlıyorum sinirlisin üzgünsün ama bir dinlersen ne olduğunu anlatacağım.” Sözleri ne eşlik olarak bana yaklaşıyordu.
Sağ elimde duran silahı iyice kavradım. Tek kelime etmeden silahı kaldırıp emniyeti açtım ve tam üzerimdeki ışığa ateş ettim. Üstümdeki ışık patladı ve birkaç cam parçası üzerime düştü. Afra yerinde çığlık attığı sırada kendini susturmak ister gibi elini ağzının üzerine kapadı. Afra’ya bakmayı bırakıp silahı Eray’a doğrulttum “Yaklaşma olduğun yerde kal! Benim sizinle işim yok! Size bir şey de yapmıyorum. Abimi öldüren piçi öldüreceğim ve bu konuda sizi ilgilendiren hiçbir şey yok!” sözlerimle Afra ellerini yüzüne kapatırken Eray olduğu yerde kaldı. İstemsiz bir şekilde sinirleniyordum, onları ilgilendiren hiçbir şey yoktu. Bu kadar karışmalarına da gerek yoktu. Kendilerini neden bu olayın içine bu kadar ait hissetmişlerdi? Bu benim kendi –sözde- ailemle olan olayımdı.
Afra biraz daha ortaya geldi. O da bana yaklaşmaya çalışıyordu ama Eray’ın olduğu hizaya geldiğinde durdu. “Parla Görkem ölmedi ki, yaşıyor.” Dediğinde yüzüme bir gülümseme yerleşir gibi oldu ama onu durdurdum. Yalan söylüyordu, öldüğünü kendi gözlerimle görmüştüm. Şu an yanlış bir şey yapmamam adına beni engellemek istiyordu. Haklıydı da ben de arkadaşımın, özellikle çocukluğumun birlikte geçtiği birinin gözlerimin önündeyken yanlış bir şey yapmasını istemez onu engellemek için her şeyi yapardım.
Konudan bağımsız bir şekilde Cenk “Görkem abiye ne oldu Afra? Bir anda abiden Görkem’e geçiş yapmışsın.” Azar atan bir anne misali ona bakarken Afra sabır çekerek arkasını döndü. “Cenk tek sorunumuz bu mu şu an? Elinde silah var. Ne yapacağını tam olarak kendi bile bilmiyor.” Yanıldın Afra gayet iyi biliyorum “Belki de” dediğinde sustu ama derin bir nefes alarak devam etti. “Şu kadar olayın arasında tek sorun benim, adı Görkem olan birine Görkem demem mi?” dediğinde Cenk aynı ses tonuyla “Evet o bir sorun ama bu da sorun Afra.” Dediğinde dalga geçiyor gibi durmuyordu. Gayet ciddiydi az önce odada ne kadar ciddiyse en az o kadar ciddiydi. “Cenk siktir git harbiden ya!” dediğinde tekrar odağını bana çevirdi. Ben göz ucuyla onlara baksam da silahın namlusunu Eray’dan çekmemiştim. Her an üzerime atlayıp silahı alacak gibi duruyordu ki yapacağına neredeyse emindim.
“Görkem abi” derken ekstra bir vurgu yaptı ve lafın arasına Cenk’e baktı. “yaşıyor. Sana yalan söylediğimi düşünüyorsun biliyorum ama ben sana bu konuda yalan söylemem Parla.” Cenk lafa gireceği sırada bu sefer Eray lafa atladı “Az önceki konu hakkında konuşursan vallahi çarkına sıçarım Cenk.” Dediğinde Cenk ağzını kapatıp elleriyle yüzünü kapadı. Ardından ellerini yüzünden çekti ve pür dikkat bana bakmaya başladı.
“Yalan söylediğini düşünmüyorum Afra, biliyorum. Böyle bir durumda senin yerinde ben olsam bende söylerdim ama senin söylediğine ben inanmam! Sende böyle bir durumda benim dediğime inanır mıydın? Cevap vermekle yorulma ben söyleyeyim inanmazsın. Sadece sen değil hiçbiriniz inanmazsınız.” Sözümü bitirmemle içeri Ayperi ve Mert girdi. Onlar beni anlardı değil mi? En azından onlar beni anlar bana inanırlardı değil mi?
Ayperi bana bakarken “Parla lütfen bırak elindekini. Bak Görkem abi de yaşıyor diyorlar. Kaç yıllık arkadaşların sana niye yalan söylesin?” dedi. Sesindeki sakinliğe karışmış panikle söylediklerine karşılık hiçbir şey demedim. “Parla o elindekini bırak!” Onlar da beni anlamayacaktı değil mi? Mert’in sözleri karşısında bu sefer iki elimle silaha sarıldım. Benden buna inanmamı beklemeleri sinirimi bozmuştu. “Çocuk mu var lan sizin karşınızda? İki lafa inanacak mıyım yani? Oldu bir de iki şeker getirin tam olsun.” Sözlerimle ne kadar ciddi olduğumu daha da kavramış gibi duruyorlardı.
Eray yine yaklaşmaya başlamıştı. O benim üzerime yürürken bende geri geri gidiyordum. Silahın tetiğine parmağımı yasladım Eray’ın yakınından geçecek şekilde ayarladığımda tetiğe bastım. İki çığlık sesi yükselirken Eray bozguna uğramış bir şekilde bana bakıyordu. Beni son kez gören insanların üzerinde iyi bir etki bırakmamıştım. Son kez gördüğüm arkadaşlarıma böyle veda etmek istemezdim ama elimden başka bir şey de gelmiyordu. Buna mecburdum. Mecburiyetin seçim olduğunu düşünürdüm önceden ama değildi. Mecburiyet, kişinin verdiği söz için katıldığı bir savaştı. Hem kendisi hem çevresindekilerle verdiği çetin bir savaş.
Onlar hala olayın şokundayken arkamdaki kapıya koştum. İçeri girdiğimde açık kapıyı kapatıp kilitledim. Aynı dediği gibi arkamda açık kapı bırakmadım. Koridorda hızla koşarken tam karşıdaki odaya girdim, bir kız çocuğu yatıyordu onun yanında ise babası vardı. Odanın camı vardı, buradan kaçabilirdim ama çok göz önü olurdu.
Kızın babası bana bakarak “Bir şey mi oldu?” dediğinde aklıma aniden bir şey geldi. “Camı açabilir misiniz? Gelen olursa da oradan çıktığımı söyleyin!” dediğimde adam anlamaz gözlerle bana bakıyordu. “Neden?” dedi ve elimdeki silahı gördü kenardaki güvenliği çağırma düğmesine basacakken “Lütfen beyefendi hayat memat meselesi. Size ya da kızınıza bir şey olmayacak.” Dediğimde adam başıyla onayladı. Odadan çıktığımda biraz ilerledim az önceki odanın zıttı yönünde neredeyse koridorun sonunda olan bir odaya girdim ve kapıyı geri kapadım.
Burada bir kadın vardı sadece yatmış telefonuna bakıyordu. Onu umursamadan camı açtım. Ama kadın haklı olarak “Ne oluyor? Siz kimsiniz?” dedi. Paniklemişti, yattığım hastanede biri girse bende korkar ve paniklerdim. Camdan çıkarken “Birinden kaçıyorum. Sizden tek isteğim ben gittikten sonra camı kapatmanız ve beni soran olursa görmediğinizi söylemeniz.” Dedim.
Kadın elimdeki silahı fark etmiş olacak ki aynı yan odadaki kızın babası gibi korkuyla onaylayarak baktı. Camdan dışarı atladığımda yükseklikten düştüm ama canım yanmamıştı, tabii bunun yüksekliğin az olmasıyla da ilişkisi olabilirdi. Dışarısı çok karanlıktı ama dışarıda olduğumdan biraz daha güvende hissediyordum. Kadın arkamdan camı kapattığında ayağa kalktım ve koşmaya başladım.
Ormanın arasına girdiğimde nereye gittiğim hakkında tek bir fikrim bile yoktu. Tek bildiğim eğer koşarsam istediğime asla ulaşamayacak olmamdı. Araba ya da bir motor bulmam lazımdı. Biraz daha koştuğumda işlek ama işlek olmayan bir yola çıktım. Dileğim kabul olmuş gibi bir tane motorcu gördüm. Başına kaskını takıyordu. Oraya gitmeden silahın emniyetini kapatıp belime sıkıştırdım ve üzerimdeki bol kazakla belli olan kabarıklığını kapattım.
Koşarak yanına gittiğimde koluna dokundum. Ürpermek yerine bana baktı. Sadece gözlerini görüyor olmama rağmen ona güvenebilirmişim gibi hissettim. Gerçi şu an denize düşen yılana sarılır ilkesinde ilerlediğimden kim olsa ona güvenirim gibi geliyordu. “Acil bir şekilde arkadaşıma gitmem lazım. Beni götürebilir misin?” dediğimde kaşarı çatıldı. “Birinden mi kaçıyorsun?” dediğinde biraz duraksadım ama başımı salladım. Geliyorlar mıydı bilmiyorum ama beni aradıklarından emindim. Arkama baktığımda karşımdaki yabancı bana “Ne oluyor? Kimden kaçıyorsun sen? Polise götürmemi ister misin?” dedi. Ona laf anlatacak halim yoktu ama o da haklı olarak soruyordu. Ne için yardım etmesi gerektiğini öğrenmeye çalışıyordu. “Polise kesinlikle gitmek istemiyorum. Arkadaşımın evine gitmem lazım ama biraz daha beklersem değil arkadaşımın evi buradan iki adım öteye gidemeyeceğim.” Beni dikkatle dinledikten sonra başını salladı.
Motorun arkasına yürüdü ve sepetten bir mavi kask çıkardı. Bana uzatırken “Motora atla seni götüreceğim. Sonrasında kapıda beklememi ister misin?” dedi. Başımı hayır manasında sallayarak reddettim. “Hayır gerek yok. Sen beni oraya bırak ve en uzak nereye gidebiliyorsan oraya git.” Sözümü bitirmemle motora atladı ve başıyla motorun arkasını işaret etti.
“Nereye gideceğiz?” sorusunun ardından evi tarif ettim. Motora bindiğim sırada “Sen neden oraya gidiyorsun? Bir arkadaşım oraya yakın bir yerde oturuyor. Ev baya tenha diyorlar gece kadın çığlıkları geliyormuş.” Sorduğu soruya sadece güldüm. O çığlıklar bana aitti. Madem o kadar duyuluyordu da neden kimse gelip bir kere kapıya vurmamıştı?
“Arkadaşımı kurtarmam lazım hadi hızlı ol lütfen.” Dememle yolda gittiği yolun tersine döndü ve gaza yüklendi. Düşmemek adına ona sarılmak zorunda kalmıştım. Hava buz gibiydi ve bu hız yüzünden iyice donmuştum. Bu soğuğun ardında yine tek düşünebildiğim abimdi.
Yaşadığını söylemişlerdi, hepsi birleşip aynı yalanı söyler miydi? Eray ve Cenk tamam ama Afra söylemezdi yani söylememeliydi. Bakışlarında o güveni alacak gibi olduğum sırada beni inanmamam adına zorlayan şey neydi? İnsan duymak istediği haberi duyunca sevinmeliydi değil mi? Ben neden inanmamak için direniyordum. Gördüğüm rüyadan dolayı mıydı? Bir rüyanın hayatıma bu kadar işlemesi normal miydi? En önemlisi sağlıklı mıydı?
Belki de Murat’a olan nefretim yüzünden kendime böyle bir seçenek bulmuştum. Onu öldürdükten sonra ne yapacaktım. Gerçekten kendi kafama sıkabilecek miydim? Ben elimi yanlışlıkla kestiğimde bile korkardım, babam silah doğrulttuğu an korkudan titrerdim. Şimdi o silahı hiç korkmadan kendi kafama dayamaya cesaretim var mıydı? Elim hiç titremeyecek miydi? Ölüm en büyük korkumken kendimi onun kollarına nasıl atacaktım?
Motor durduğunda ona sarılmayı bıraktım ve motordan indim. Aynı tarif ettiğim gibi evin önüne getirmişti. Başımdaki kaskı çıkardım ve motorun arkasındaki sepete koydum. İçimdeki burukluk her saniye artıyordu. Ölümün verdiği his miydi bu? Bu kadar ağır bir his miydi?
Karşımdaki adam bana bakarken bakışlarından bile bana acıdığını anlamıştım. “Yardıma ihtiyacın olmadığına emin misin?” evet desem anında yardım edecek gibi duruyordu ama ben bunu kabul edemezdim. O kapının ardında babamın beni hangi nefretle beklediğini bilmiyordum. “Eminim yardıma ihtiyacım yok. Teşekkür ederim ama hemen gitmen lazım.” Dedim ve arkamı döndüm. Kapıya yaklaştığımda bu sefer bağırarak “O yardıma gittiğin arkadaş sensin değil mi?” dedi. Cevap vermek yerine arkama döndüm ve gülümsedim. Bana bakarken acıdığını artık görmüyor iliklerime kadar hissediyordum. Ben önüme döndüm ve kapıya var gücümle vurdum. Motor tekrar çalıştığında çocuk uzaklaştı.
Kapıya vurmama rağmen açılmıyordu. Ne bok yiyordu bu herif? “Murat!” diye bağırdığımda kapı açıldı. Bağırmamı mı bekliyordu yani? Biraz bekledikten sonra eve girdiğimde sinir iyice tepeme vurmuştu. Bu ev bana hiç iyi şeyler yaşatmamış aksine mutlu anlarımı bile bozmuştu. İçeri girdikten sonra kapıyı kapadım.
Salona girdiğimde koltuğunda oturan babamı gördüm. Kiminin babası berbat hayatını yemyeşil bahçe yapıyor, kızı için her şeyi göze alıyordu. Benim babam değil hayatımı güzelleştirmek, yetişen ufak bitkileri siniriyle yerle yeksan etti. Ben ondan sevgi dilenirken bana tek verdiği şey sinir oldu. Beni hep sevsin, saçlarımı okşasın istedim. O ise vurmak harici bana dokunmadı. Bana hep kızım desin istedim o bana sadece bela okudu. Her seferinde uğursuzluk olduğumu söyledi. Abim beni ne zaman savunsa onu dövdü en sonunda ise öldürdü. Şimdi sıra bendeydi. Abime yaptığının aynısını yapamasam bile onu öldürmeliydim. Onun hak ettiği bundan fazlası değildi. Bu kadar merhamet bile ona fazlaydı.
“Hoş geldin kızım.” Dediğinde ellerim titremeye başlamıştı bile. “Hoş budum.” Dememle belimdeki silahı çıkartarak ona doğrulttum. O iğrenç sesiyle güldüğünde midemin bulandığını hissettim. Gülerken başını geriye atmıştı ve bu durumdan zevk alıyor gibiydi.
Hayatımın hiçbir evresinde bu kadar midemi bulandıramamıştı. Beni bayıltana kadar dövdüğünde bile sabahında ona sevgiyle bakmıştım. En önemlisi ben o gecenin sabahı bile ona karşı olan içimdeki sevgiyi yitirememiştim ama bu durum artık değişmişti. Ve artık bu durumun eskisi gibi olması için yerin kahvesi ile göğün mavisinin birbirine girmesi gerekirdi. Bizim olayımızda imkânsız kelimesini bile imkân içerisinde yer alırdı. Bunun için yeni bir kelime bulunmalıydı ve bu kelime basit dursa bile intikamın ta kendisiydi. İntakımın en tehlikelisi:
“Nefretle Büyütülmüş İntikamdı”
Yok, edemezdi ama içimdeki yangını biraz da olsa yatıştırırdı.
Baba dediğim adamdan bir türlü nefret edememiştim. Bir kızın ilk aşkı babası olur derler. Ben babama karşı hissettiğim duygunun ne olduğunu bir türlü anlayamadım. Artık onunla alakalı tek bir şey anlamak istemiyorum zaten. Onun çocuğu olmaktan, soyadına sahip olmaktan onunla ilgili her şeyden nefret ediyorum. Onunla ilgili her şey midemi bulandırıyordu ama artık bu gece ikimiz içinde her şey bitecekti. Aynı abim için bittiği gibi.
“Nerden buldun silahı?” dedi. Oturduğu koltuğa daha da yayıldı. Konuşamıyordum ama tetiğe de basamıyordum ne engelliyordu bilmiyorum ama her şekilde buz kesmiştim. Abim bir yerden çıkacakmış gibi geliyordu. Onu tekrar görecekmiş gibi hissettiğimden ölüm daha da korkutmaya başlamıştı. Kendimle neden bu kadar çelişmeye başlamıştım?
“Anladım bir şey demeyeceksin. Görkem nasıl, en son durumu iyiye gidiyordu.” Sözlerinden sonra gözlerimin dolduğunu hissettim ama derin bir nefes alıp onları engelledim. Buz kesmiş sesim iki kelimeyle açıldı. “Neden yaptın?” sorumun ardından gülümsemesi büyüdü. “Ne yapmışım yine?” gururla gülümserken “Abimi öldürdün! Neden yaptın? Neden yaptın baba? Kimsem yoktu neden tek sığınağımı benden aldın?” söylediğim sözle yüzü buz kesti ve anlamadığım bir şekilde şok oldu. Bıçağı saplamasa bile yardımcı olmamış mıydı? Neyin şaşırmasını yaşıyordu? Hakkı yoktu! Onun benim abim için üzülmeye hakkı yoktu. “Daha az önce konuştum durumunun gayet iyi olduğunu söylediler.” Dedi. Ona da yalan söylemişlerdi.
Onun aksine ben gülümsemiştim bu sefer “Yalan söylüyorlar. Abim doğduğu gün öldü! Kimin yüzünden öldü? Senin yüzünden öldü! Sen yaptın! Beni öldürmeye çalıştın olmayınca abimi aldın benden!” avazım çıktığı kadar bağırıyordum, tutmaya çalıştığım gözyaşlarım da akmaya başladı. Elimdeki silahı aşağı indirdim, onu bile taşıyacak halim kalmamıştı. Namlu alnıma değmeden soğuğuyla delmişti. “Madem amacın beni öldürmekti! Neden abim gelmeden halletmedin? Neden özellikle onun olduğu zamanı seçtin? Beni sevmediğini biliyorum. Sevmeni de beklemiyorum zaten ama abimi neden aldın?” sözlerim devam ederken sesim yavaş yavaş kısılmış en sonunda ise duyulmaz hale gelmişti. Bu sözlerimden sonra ise gözleri doldu. Onun gözleri dolmazdı, o duygusuzun tekiydi, o duygudan münezzeh kalmıştı. Yaratan onu duygu denen hisle şereflendirmemişti.
“Nasıl öldü? Hep yalan söylüyordun yine söylüyorsun.” Başını iki yana sallayarak inkâr eder gibi davranıyordu. “Yapma Parla, öldürürüm seni!” Bağırarak söylediklerinin arkasından oturduğu koltuktan kalktı. Sol elini kaldırdığında bu sahnenin sonunu bildiğimden elimdeki silahla bana vurmak için kaldırdığı eline ateş ettim. Acıyla bağırdığında sol elini tutarak eğildi. Onun tonajında bağırarak “Sen beni öldüremezsin Murat! Çünkü ben seni öldürmeye geldim! Abimi öldüren adamın daha çok yaşamaya hakkı yok! Onu öldürenin bu dünyada daha fazla nefes almaya hakkı yok!” sözlerimden sonra başını kaldırdı. Acıyla eğildiği yerden gözlerinde nefretle kalktı ve tam olarak gözlerimin içine baktı.
“Benim yüzümden mi oldu? Senin yüzünden oldu! Sen yaptırdın! Sen olmasan ben karım ve oğlumla gayet mutluydum. Doğduğun gün dünyaya da dünyamıza da laneti getirdin! Seni öldürmeye çalışmadım mı sanıyorsun lan sen?” sözlerinin ardından gözlerim daha da doldu. Beni sevmediğini biliyordum ama ağır gelmişti. Kalbime sözleriyle bir çukur açmış beni de içine atmıştı. Her kelimesinde ise üzerime bir kürek toprak atıyordu.
Yakınıma geldiğinde kendimi korumak için hareket etmek yerine olduğum yerde kaldım. Sağlam elinin işaret parmağıyla göğsüme vurdu. Vuruşunun sertliğinden mi yoksa kalbimdeki acıdan mı bilinmez bir adım geri gittim. “Eğer bir suçlu arıyorsan sensin!” parmağıyla göğsüme tekrar vurdu. “Eğer lanet okuyacak birini arıyorsan, sensin! Bunların hepsinin sebebi sensin! Bunları bitirmek istiyorsan beni değil kendini öldürmen lazım, kızım.” Dedi. Son kelimeyi bastırarak ve gayet sakin bir şekilde söyledi ardından beklemediğim bir nezaketle elimi tuttu, silahı kaldırarak şakağıma yasladı. Gözlerime baktı bense ıslanmış ve görüşümü engelleyen kirpiklerim ne kadar izin veriyorsa ona baktım.
“Beni sevmediğini biliyordum ama bu kadar nefret ettiğini hiç görmemiştim baba.” Tetiğe basmak istemiyordum. Korkuyordum, hem de çok. Hatta öyle korkuyordum ki titremeye başlamıştım. Ben korkaktım eğer hastanedeki cesaretimin yarısı olsaydı şimdiye işi halletmiştim. Gözlerimden yaşlar akarken babam üç adım geri gitti.
“Hem beni öldürürsen oğlumun üzerine bir de annenin ölümüne sebep olursun. Tek lafıma öldürtürüm onu! Beni sınama! Bas tetiğe mahvettiğin hayatlar için özür dile bitsin artık! Bıktım senin açtığın işlerden.” Sakin kurduğu cümlenin ardından sesini aniden yükseltti ve resmen bir sırtlan gibi inleyerek. “Senin yüzünden oğlum öldü!” dediğinde artık hissettiğim duygunun ne olduğunu bilmiyordum. Bunların suçlusu ben değildim! Benim tek suçum doğmak mıydı? Ben bu aileye doğmak istememiştim ki. Eğer seçseydim bu aileden sadece abimi seçerdim. Eminim ki abim de beni seçerdi. Seçerdi değil mi? O beni seviyordu. Son yaşadığından sonra sevmeye devam eder miydi peki?
Onun son isteğini bile yapamamıştım. Yaparsam annem ölürdü ve abim annemin ölmesini istemezdi. İstemezdi değil mi? Son isteğini yapamadan yanına gitmeye yüzüm var mıydı? Yoktu ama başka şansım da yoktu. Ben onun olmadığı bir dünyada nefes dahi almak istemiyordum. Aldığım nefeslerin hepsi boğazıma cam parçası misali batıyordu.
“Sen beni sevmedin biliyorum baba. Ben seni iki gün öncesine kadar öylesine seviyordum ki eğer senin için canımı vermem gerekseydi verirdim. Abimi benden aldın. Dilerim ki hayatın boyunca ne kadar acı varsa yakandan elini çekmesin. Son nefesinde ben ve abim geleyim gözünün önüne rahat öleme! Can çekiş ama Rabbim canını almasın.” Sözlerimin ardından gözlerimi kapadım. Mermiyi yenilemesi için silahı ayarladım. Soğuk metal sesi kulağımda yankılandı. Ellerim titriyordu. Daha mermi beynime girmeden sızlamaya başlamıştı.
Kapı büyük bir gürültüyle açıldığında adımın söylendiğini duydum. Ne olduğunu anlamadan babamın kolları arasındaydım. Bir kolunu boğazımdan geçirmiş öbür kolunu da tetikte olan elimin üstüne koymuştu, sırtım ise onun göğsüne yaslanmıştı. Gözlerimi açtığımda onları gördüm. Daha hayatıma yeni girmiş olan Eray’ı. 16 yıldır yanımda olan bir nevi ikinci abim Cenk’i. Lise hayatımı güzelleştiren aslında yedi yıllık ama ona göre sekiz yıllık arkadaşım Mert’i. Hepsi bana bakarken dudaklarımı birbirine bastırdım ve daha da ağlamaya başladım.
Babamın nefesini boynumda hissediyordum. Bana hep sarılmasını istemiştim ama kastettiğim bu değildi. Bana sevgiyle sarılsın istemiştim. Ölmemek için beni kullanmasından bahsetmemiştim. “Hareket ettiğiniz an tetiğe basarım.” Dediğinde gözyaşlarım arasından “Hareket etmelerine gerek yok. Basmak istiyorsan bas, her şeyi mahvediyormuşum bari bunu düzeltmiş olurum, baba.” Dediğimde Mert’in sesini duydum.
“Murat sakın! Sakın yapma! Bırak silahı!” Onu hiç böyle görmemiştim. Sekiz yıllık arkadaşımın giderayak atarlandığını da görmüştüm. Artık ölsem de gam yemezdim. Sonra kendi dediğime güldüm, ölümün bekçisi başucumdayken kurduğum bu cümle ne kadar mantıklıydı? Mert’ten sonra Cenk atladı lafa “Murat ona bir şey olursa sen yaşayabileceğini mi sanıyorsun?” babam daha da güldü. Kollarının arasında daha da ağlamaya başladım. Ben bu muhabbetleri daha fazla duymak istemiyordum. Ben ölmek istiyordum. Bunu geciktirmeleri bir şey değiştirmezdi. Ölüm dediğim gibi her an kapımın önündeydi bundan bir yıl sonrası ya da şu an girmesi bir şey değiştirmezdi.
Derin bir nefes aldım. Tetiğe o değil, ben basacaktım. Sonrasında ona ne olduğuyla ilgilenmiyordum. Öldürecekler miymiş, kesecekler miymiş yoksa gidip de çarmıha mı gerecekler? Gram ilgilendiğim bir mevzu değildi. Ben abime kavuştuktan sonra onların kimin için mutlu olduğu veya üzüldüğü taktığım bir konu değildi.
Karşıdan gelen sesle biraz daha beklemeye karar verdim. Eray bana bakarak “O tetiğe sakın basma Parla. Görkem’i bir daha göremezsin. Defalarca söyledik, ölmedi yaşıyor. Seni kandırmaya çalışmıyoruz! Bunca kişi tek bir yalanı oynamaz.” Dedi. Babam kollarının arasında beni sarstığında “Yine mi yalan söyledin lan! Bu kadar mı küçüldün? Bu kadar annene benzemek zorunda mısın?” sözlerinin ardından namluyu daha sert bastırdı. Öyle bastırdı ki acıdan çığlık atmak zorunda kaldım.
“Yalan söylemedim! Öldü, gözlerimle gördüm. Şurada iki üç yalana kanacak kadar salak mısın sen? Sizde bana yalan söylemeyin onun olmadığı yerde yaşamak istemiyorum ben. Sende basacaksan bas şu tetiğe yeter artık!” sözlerimin bitmesiyle cam kırılma sesi doldu odaya. Gözlerimin bulanıklığından çok göremiyordum ama cama baktığımda onu gördüm, motorcu çocuğu. Yardıma ihtiyacım olmadığını söylediğim halde yardıma gelmişti. Peki bunun olacağını nereden biliyordu? Kimdi bu çocuk?
Babam birden yere yığıldığında kollarının arasında bende yere düştüm. O benden farklı yere yığıldı, bende farklı yere. Yere düştüğümde başımı koluma yasladım ve sesimi çıkarmadan ağlamaya devam ettim. Onlar kendi arasında konuşurken tek kelime edemedim. Mert yanıma eğildiğinde fısıldayarak “Kalk hadi.” Dedi. Sesinde acıma mı yoksa merhamet mi vardı çözememiştim. Kolumdan tutarak beni kaldırmaya çalıştı ama kalkamıyordum. Ruhumun ağırlığı bedenime sirayet etmişti.
Sadece elimdeki silahı eline tutuşturdum. “Eğer bana bir şey yapmasın diye yaşıyor dediyseniz Allah rızası için kafama sık Mert. Senden başka bir şey istemiyorum. Arkadaşın olarak senden sadece bunu istiyorum.” Dediğimde Mert sesinden anladığım kadarıyla ağlamanın eşiğindeydi. “Parla lütfen yapma böyle. Ben sana ne zaman yalan söyledim? Görkem yaşıyor, hatta normal odaya aldılar. Hadi onlara inanmıyorsun bana da mı inanmıyorsun Parla?” silahı yere bıraktığını anladığım yanımdan uzaklaştı. Gözlerim kapalıydı ama seslerden anladığım buydu.
Cenk yanıma geldiğinde yerden kalkmama yardım etti ve kollarıyla beni sıkıca sardı. Bir abi gibi sıkıca sardı. “Cenk, Allah belamı versin de kurtulayım artık! Yoruldum yemin ederim çok yoruldum.” Söylediklerim karşısında tek kelime etmedi. Bir süre sakinleşmemi bekledikten sonra “Canının yandığının farkındayım ama çare değil ki Parla. Ölüm çare değil ki senin derdine, aksine yaşaman lazım.” Sözlerinden sonra daha da ağladım. Ölümün çare olmadığını bende biliyordum ama başka çarem kalmamıştı. Çaresizliğin kurtarıcısını ararken kendimi ölümün kollarında bulmuştum.
“Cenk.” Dediğimde bir mırıltıyla onaylar bir ses çıkardı. “Eğer dediğin gibi yaşıyorsa yanına götür ama yaşamıyorsa şuradaki silahla kafama sık. Neden yapıyorsun diye sormam, yemin ediyorum.” Dediğimde güldüğünü duydum. “Çatlak mısın kızım sen? Yaşıyor diyoruz ya. Abisi kılıklı diretti bir şeyi başka kimseyi duymuyor ya. Bu inadın kaynağını bulmak lazım olmaz böyle. Biz burada kaç kişi bir deliyle uğraşamazken bir de başımıza küçük versiyonu çıktı.” Gülüyordu ama sesinden üzüldüğünü anlamıştım. Gözlerimi açtığımda yerden kalkmaya çalıştım ama kalkamıyordum.
Bana bırakmadan Cenk yerden kalktı ve benim kalkmaya izin vermeden kucağına aldı. Normalde kabul etmezdim ama onu reddedecek durumda değildim. Tek isteği abimi görmekti başka bir istemiyordum. O yaşıyorsa ölmek de istemiyordum. Cenk arka koltuğa oturmama yardım ettikten sonra hemen yanıma oturdu. Başımı omzuna yasladım ve tek kelime etmedim. O da konuşmuyordu. Eray ve Mert de ön koltuğa oturdu ve arabayı çalıştırdı, daha doğrusu Eray çalıştırdı.
*
Hastaneden içeri girdiğimizde tekrar kasvet içimi kapladı. Hastaneler bana iyi gelmiyordu. İyi de olsa, kötü de olsa beni mahvediyordu. Ben burayı sevmiyordum. Ne zaman Atalay’ın olduğu hastaneye gidecektik? Orası buradan bin kat daha iyiydi.
Koridoru döndüğümde Afra ve Ayperi’yi gördüm. İkisi de beni görünce yerlerinden kalktılar. Koşarak değil ama hızlı adımlarla yürüyerek aynı anda hızla bana sarılmışlardı. Bende onlara sarılmaya çalıştım ama iki aynı anda geldiğinden istediğim gibi sarılamamıştım. Hem o yürüyüşlerinden bana kızacaklarını düşünmüştüm. Sonuçta onları korkutmuş ve dediklerine inanmamıştım. Onlar ise sadece bana sıkıca sarılarak destek olmuşlardı. Ben bu merhameti hak etmiyordum değil mi?
“Sana bir şey olacak diye çok korktuk.” Ayperi kısık bir sesle söylediklerine sadece gülümsedim. Yine gözlerim dolmuştu. Eğer onlar gelmese ve beni tutmasalardı olacaktı zaten. Murat’ı öldürmeye gittiğim evden kendi cesedimin çıkmasına sebep olacaktım. Beni kurtartmaya çalışan abimi ölümle şoka sokacaktım.
Afra’nın burnunu çekmesinden ağladığını anlamıştım. “Niye ağlıyorsun?” sorduğum soruya kızgın bir şekilde “Ağlamıyorum Parla.” Cevabını almıştım. Sesinden ağladığını anlamamak için sağır olmak gerekirdi. Benim cevap vermeme gerek kalmadan arkadan Cenk atladı. “Yalancı köpek. Kızın omzunu sümüklerinle doldurdun hala ağlamıyorum diyorsun” Ben gittiğim için kavgaları yarım kalmıştı ama anladığım kadarıyla Cenk buna devam etmek için gayet hazırdı. Afra söylediklerine sadece sessiz kaldı.
Onun yerine bana daha sıkı sarıldı. Onlara bir özür borçluydum. “Özür dilerim. Sizi korkuttum, amacım böyle bir şey yapmak değildi.” Dediğimde bu sefer Ayperi konuştu. “Özür dileme. Sen iyiysen biz o olanları çoktan unuttuk bile.” Dediğinde Afra beni bıraktı. Ayrılmadan önce de burnunu çekti. Ayperi ise hala bana sarılıyordu.
Afra Cenk’e dönerek “Ulan senin benimle zorun ne? Deli misin? Manyak mısın?” diyerek kavganın fitili ateşlemişti. Onlara baktığımda Cenk ayakta tam Afra’nın önünde duruyordu. Mert ve Eray da koltuklarda oturuyordu. Cenk ona cevap vermek yerine yargılayıcı şekilde bakıyordu. Tam bu sırada Ayperi kulağıma fısıldayarak “Hiç bir şey canından önemli değil Parla. Bir daha böyle bir şeye sakın kalkışma.” Dedi. Onlardan söylememelerini rica etmiştim. Hemen yetiştirmişler miydi? Arabada uyumamıştım kimse telefonu eline bile almamıştı. Ayperi nereden biliyordu? Aynı onun yaptığı gibi kulağına fısıldayarak “Sen nereden biliyorsun?” dedim. Gülümsediğini duydum sadece ardından “Tecrübe diyelim.” Dedi. Tecrübe derken? O ne demek oluyordu şimdi?
Ben bunu soramadan Cenk ve Afra’nın kavgası başladı. “Bana bak zaten içimde kaldı kavga edemedim. Benimle uğraşma!” Ayperi bir anda şok olmuş şekilde arkasını döndüğünde “Ne oluyor ya?” diye sordu. O kadar kısık sesle sormuştu ki sadece ben duymuştum. “Bir şey olmuyor. Sen git sevgilinin” derken kelimenin özellikle üzerine bastırdım. “yanına otur. Ortalık biraz karışabilir.” Dediğimde koşarak giderek Mert’in yanına oturdu. Mert sırıtarak bir kolunu Ayperi’nin beline koydu. Ayperi elini itmeye çalıştığında ona döndü ve bir şeyler dedi. Mert ise gülerken dudaklarını oynatarak “Ne olacak?” dedi.
Onları izlemeyi bırakarak boş olan koltuğa yani Eray’ın yanına oturdum. Afra sabır çekerek “Et kavganı seni tutan mı var?” hiddetle sorduğu soruya karşılık Cenk, Eray’ı göstererek “Tutan yok mu sence? Ağır tehditler alıyorum.” Dediğinde Eray lafa atladı. “Yalan söyleme lan! Ne dedim ben sana? Orada iki şey söyledim, onun harici tek kelime konuşmadık. Beni kurban seçme!” dedi. Gülümseyerek onları izlemeye devam ediyordu.
“Ya Görkem ne demek? Düne kadar abiydi bugün niye Görkem oldu?” dediğinde Afra elini beline koymuş bir şekilde “Bir anda ağzımdan kaçtı. Ne var yani? Olamaz mı? Sana da Cenk diyorum. Eray’a da Eray diyorum, Mert’e de Mert diyorum. Burada sorun ne var?” gülmemek için gerçekten zor duruyordum.
Arkalarında tam olarak abimin yattığı sedye görünüyordu. Bir yandan ona bakıyor bir yandan kavgayı takip etmeye çalışıyordum. “Bak sorun Görkem demen değil. Sorun arkadaşının abisine Görkem demen. Bana, Eray’a Mert’e demen normal çünkü biz senin arkadaşınız ama o,” Derken içeride hiçbir şeyden haberi olmayan abimi gösterdi. “arkadaşının abisi. Bana bak çocuk beni delirtme.” Dediğinde Afra çileden çıkmanın eşiğinde gibi duruyordu.
“Görkem dedim diye nikâhıma mı alacağım ya? Ne abarttın!” dediğinde yan taraftan yani Mert’ten “Oo iddialı.” Dediğini duyduğumda saniye geçmeden acıyla inlediğini duydum. Ayperi bir şey yapmış olmalıydı. “Niye cimcikledin? Acıdı.” Gülerek söylediklerine karşılık Ayperi sinirli bir şekilde “Ortalık iyice çarşamba pazarı olmuş sen hala eğlence peşindesin. Sus ya!” dedi. Mert daha da çok güldüğünde elimde olmadan bende sırıttım.
Elini kalbinin üzerine koyduğunda “Bak nikâh falan diyor. Kalbime inecek amına koyayım ya!” dedi. Afra elini yüzüne kaparken Eray lafa tekrar atladı. “Cenk sen niye bu kadar taktın? Görkem Parla’ya olsa bu kadar takmazdı.” Yan taraftan Mert daha da güldü. Buna bende gülerdim. Abim bu yaşıma gelmeme rağmen hala konusunu bile açmamış, açtırmamış, açılmasına müsaade etmemiş açılsa bile hemen kapatmıştı.
“Eray sende atma götünden. Uyandığında soralım üstümüze atlamazsa” içeri baktığında sonra geri Eray’a baktı “şu an atlayamaz da. Yakınında ne varsa üzerimize atmazsa bende bir şey bilmiyorum. Ayrıca bu kız benim elimde büyüdü.” Afra ters ters bakarken “Sen geldiğinde beş yaşımdaydım Cenk. O kadar da küçük sayılmam.” Dedi. Cenk ona dönerken “Küçüktün işte Afra. Bücür bir şeydin” dediğinde güldü ve devam etti. “Gerçi hala öylesin.” Sözünün bitmesiyle Afra sert bir şekilde Cenk’in koluna vurdu.
Afra “Ben bücür değilim! Sen gereksiz hormonlusun. Bu boy ne? Ayı gibi olmuş bana bücür diyor, hoşt” dediğinde içeri baktım. Ben mi yanlış görüyordum yoksa abim hareket mi etmişti? Odaklandığımdan kolunu kaldırdığını gördüm. Yüzündeki maskeyi çıkarmaya çalışıyordu. Yerimden kalktığımda Cenk’in “Göründüler herhalde” Dediğini duydum ama aldırış etmeden odanın kapısını açtım. İçeri koşarak girdiğimde hızla abimin yanına gittim ve sıkıca sarıldım.
Yanlış görmemiştim uyanmıştı. Kollarıyla sıkıca sarıldığında saçımdan öptü. Yalnız değildim. Abim sözünü tutmuştu. Beni yalnız, kimsesiz bırakmamıştı. Verdiği sözü unutmamıştı. “Günaydın abi.” Dediğimde ağlamanın eşiğindeydim ama ağlamayacaktım. Başımı iyice ona yasladığımda sıcaklığını hissettim. Artık soğuk değildi. Sımsıcaktı eskisi gibi sımsıcak.
“Sana da günaydın hava aydınlanmış.” Dedi. Hava aydınlanmış mıydı cidden? Hiç fark etmemiştim. Odaya aniden bir ses dolduğunda felaket geliyor gibi hissettim. Hepsi bir ağızdan “Günaydın” derken aralarından Afra’nın dediği kulağıma doldu. “Günaydın Görkem abi.” Dedi. Asıl beni şoka sokan abimin dediği olmuştu. Afra’nın sözünün bitmesiyle “Hay abini sikeyim!” dedi. Duyduğum şeyle elimde olmadan “Ne?” dedim. Abim eliyle kafamı tuttuğunda duymamı engellemeye çalışıyordu. Aynı anda da sanki küçük bir çocukmuşum gibi “Yok bir şey. Sende duyma her şeyi.” Diyerek azar attı.
Abimi bıraktığımda üzerindeki kabloları sökmeye başladı. “Her yerime bağlamışlar amına koyayım! En sevmediğim şey.” Dediğini duydum. Eray gülerek “Ne uyudun. Öküz gibi kaç saattir yatıyorsun. Yeter kalk bi ayaklan artık.” Dedi. Kenarda dikilmeyi bırakıp sedyenin boşta kalan yerine oturdum. “Eray valla çok rahattı, uzun zamandır bu kadar rahat uyumamıştım. Ayrıca sizde uyuyun biraz, karşımda bir sürü zombi var gibi duruyor. Bu arada giyecek bir şeyler getirin bana.” Dediğinde Afra lafa atlayarak “Şuradaki dolabın içinde var.” Dedi. Cenk derin nefes aldığında Afra ona mahal bırakmadan “Adamın biri geldi. Eşyaları buraya bırakıyorum söylersiniz dedi. Adının da Atalay olduğunu iletmemi söyledi.” Dedi. Atalay buraya mı gelmişti?
Abim oturduğu yerde dikleşirken “Sağ ol.” Dedi. Arkama baktığımda Afra, Ayperi ve Mert’in koltukta oturuyor, Eray sandalyenin birinde oturmuş olacakları bekliyor gibiydi. Cenk ise sedyenin uzağında dikilmiş sırıtıyordu. Bana baktığında başımı hayır der gibi salladım o da gayet keyifli bir şekilde evet der gibi salladı. Boku yediğim resmini canlı canlı görüyordum.
Cenk kenarda duran dolaptan bir çanta çıkardı ve abimin bacaklarına koydu. Abim çantaya dokunmadan ben açtım ve içinden siyah bir kazak çıkardım. Zaten başka seçeneğim de yoktu. Elime aldığımda giymesine yardım ettim.
Cenk dik dik bakarken abim "Ne oldu da pişmiş kelle gibi sırıtıyorsun tepemde?" dedi. Abimin sözlerinin ardından Cenk’e döndüm. Aynı rahatlıkla bana bakıyordu. Abimin dikişleri yeni atılmıştı. Kendini zorladığı an patlayabilirdi ve o kadar eminim ki bu konuda kendini ne kadar zorlayabilirse zorlardı. Cenk en sonun da "Görkem" dediğinde abim onu onaylar bir mırıltı çıkardı.
Cenk bana bakarken "Diyorum ki Parla'nın sevgilisi olsa" dediğinde abimin tişörtü düzelten eli olduğu yerde kaldı. Derin bir nefes aldığında kızarmaya başladığını görüyordum ama ona yaklaşmak şu an için tercihim değildi. Başını kaldırıp gülümseyerek "Ee" dedi. Devamını sabırla bekliyormuş gibi duruyordu. Bu sabrını birazdan göremeyecektik.
Cenk beni bırakıp abimi muhatap alınca "Sen medeni bir şekilde karşılar mısın? Yoksa çocuğu döver misin?" Dediğinde abim ona baktı ve aynı gülümsemeyle "Cenk." Dediğinde Cenk sırıtarak "hı" dedi. Bunları derken yavaş yavaş adımlarla geri de gitmeye başlamıştı. Tırstığı belli oluyordu. Abim yerinde daha da dikleşti. "Öncelikle çocukla tanışırım ama daha öncesinde seni şuraya yatırtır medeni medeni" dediği an bağırmanın bir tık altındaki ses tonunda "bir sikerim! Ne diyorsun lan sen?" Önündeki çantayı eline alıp fırlattığında Cenk çantayı havada tuttu.
Cenk aynı ciddiyetsizlikle “Ya olsa diyorum beni boş ver çocuğa ne yaparsın?” dedi. Abim eline geçecek sert bir şey arıyor gibi bakınıyordu. Karşıdaki topluluğa baktığımda hepsi gülmenin eşiğinde duruyordu. Olay bana her hâlükârda patlayacaktı ve öyle bir şey olduğunda karşıdakinin içinden geçerdim. Abim sinirle “Cenk çocuğu da seni de sikerim, siktir git başımdan! Asabımla oynama benim! Hem olmaz öyle bir şey.” Dediğinde canı acıyormuş gibi yüzünü buruşturdu.
“Abi.” Dediğimde “Parla” dedi. Sorgular gibi yüzüme bakıyordu yüz ifadesini görmezden gelerek “Canın acıyor mu?” dedim ama o benim dediğimin aksine “Biri mi var?” dedi. Bu sefer odada kahkaha sesleri yankılanmaya başladı. Karşı takım oturdukları yerde yarılırken ben neye uğradığımı şaşırmış gibi abime bakıyordum. “Yok da, ne alakası var şimdi?” Abim eli dikişin atıldığı yere gittiğinde yüzünü daha da buruşturdu. Burnundan nefes alıp ağzından veriyordu.
“Ne bokuma bu kadar diretiyor o zaman?” dedi. Cenk mal mal konuşmuş o tarafta eğlencesindeyken ben niye götümden ter atıyordum şimdi? “Yok diyorum ya abi! Hem sen Cenk’i bilmiyor musun boş beleş iş nerede Cenk orada. Dikişin patlayacak hem sakin ol biraz!” onunla aynı ses tonunda bağırarak söylediklerime karşılık susar gibi oldu ama bu durum abimi durur muydu? Kesinlikle hayır!
Abim “Dikişim patlamaz da ben bu Cenk’in beynini patlatırım! Sik sik konuşuyor yine tansiyonum oynadı.” Dediğinde Cenk gülerek “Gördünüz mü? Hani takmazdı benim kadar ben daha bir şey yapmadım.” Sözlerinin ardından abim sırtını geri sedyeye yasladı. Gerçekten kıpkırmızı olmuştu ve ben abimi bu şekilde çok az görmüştüm. Derin nefes alıp veriyordu ama yüzünün aldığı hale bakarsak çok da işe yaramıyordu. Cenk onu sinirini iyice zıplatmak için “Dilaltı hapını getirelim mi moruk?” dedi. Abim sedyeden kalkacaktı ki bir şey onu durdurmuş gibi olduğu yerde kaldı. “Seninle şimdi değil birkaç gün sonra konuşalım olur mu Cenk?” dedi. Cenk başını hayır anlamında sallarken gerildiği her şeklinden belli oluyordu.
“Papatya çayı falan mı yaptırsak belki iyi gelir.” Ayperi’nin sunduğu yönergeye cevap bu sefer Mert’ten değil Eray’dan geldi. “Değil papatya çayı, tarlasını içirsen yaramaz şu an. Bu salakta o yüzden şimdi soruyor zaten. Görkem ayağa kalkabilseydi şimdiye ağzını yüzünü dağıtmıştı.” Dediğinde abim elini bu sefer başının üzerine koydu. Ben şaka yapıyor sanmıştım ne oluyordu birden ya? Bu kadar takmasına gerek yoktu.
“Abi sakin olacak mısın biraz? Allah rızası için ya!” benim dediğime karşılık abim tekrar yattığı yerden kalktı ve elliyle saçımı sevmeye başladı. “Abisinin bir tanesi bak varsa biri söyle yemin ederim kızmayacağım.” Dediğinde bu sefer sabrım gerçekten son raddedeydi. “Ya yok diyorum ya! Neden inanmıyorsun? İstersen Afra’yla Mert’e sor.” Dediğinde abim onlara baktı. Afra ve Mert’in yüzüne baktığımda ise asıl güvenmemem kişilere sorduğumu fark ettim. Gülmekten kızarmışlardı birbirlerine bakıp gülümsediler ve lafa ilk Afra girdi.
“Yok muydu Parla? Doğruyu söylesene abine, ne kadar ayıp? Haksız mıyım Mert?” dediğinde abimin saçlarımda olan elleri aşağı kaydı. Sözü Mert devraldığında “Afra haklı, hatta çocuk baya yakışıklı bir şeydi yunan tanrısı yanında bok yemiş. Görkem görmen lazımdı! Baya yakışıyorlardı Parla’yla da. Yani bir çocukları olsaydı” elini mükemmel dercesine sallarken “fena bir şey olurdu.” Dediğinde bu sözlere karşılık ağzım açılmış bir şekilde kalmıştım. “Allah belanızı vermesin!” Dediğimde abim dönüp bana baktı.
Abim bir şey demeden “Abi, Allah bin türlü belamı versin ki yok! Ya ben bunlara güvendiysem zaten! Şu tiplere bak,” dediğimde elimle onları gösterdim. Abim gerçekten dönüp onlara baktı. “şu durumda eğlence harici bir şey düşünürler mi? Düşünmezler, sen bana inan yok vallahi yok!” artık daha da inanmazsa ayaklarına kapanmaktan başka şansım kalmamıştı. Tabiri caizse olmadığına inandırmak için götümü yırtmıştım.
Karşıdan Eray’ın konuşmaya başladı “Sevgilisi falan yok Görkem sende uzatma artık. Cenk sende ameliyattan yeni çıkmış adamla uğraşma ayıp denen bir şey var.” Beklemediğim bir çıkıştı. Yani daha doğrusu Ayperi’nin konuşmasını bekliyor ama onun konuşmasını beklemiyordum. Abim Eray’ı görmek için daha da eğildi. “Hayırdır sana ne oluyor amına koyayım!” abim az öncekine göre daha gergin bir şekilde konuşmuştu. Eray az önceki rahatlığından ödün vermeden “Sevgilisi olsa aradı herhalde değil mi? Kör değilsen anlarsın. Ayrıca ben sizin eve adam yolladım.” Dediğinde iki konu arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışıyordum. Büyük ihtimal konuyu dağıtmak için yapmıştı.
Abim “Neden yolladın? Ne oldu?” dediğinde Eray’a bakarak başımla “hayır” demeye çalıştım ama o konuşmak yerine elindeki telefonu çıkardı ve birini aradı ardından ise ayağa kalkarak telefonu abime uzattı. Abim konuşmak yerine telefonu alıp kulağına yaklaştırdı.
Telefon ikinci çalışta açıldı. Karşıdan bir ses “Abi sen bu adamın bir yerini kırmayın dedin de vurulmuş bu. Sorumluluğu bizde değil!” dediğinde abim anlamaz bir şekilde Eray’a baktı. Sonrasında ise telefon konuşmasına geri döndü. “Neresinden vurulmuş?” adam sekteye uğramış bir sesle “Sen kimsin? Benim patron nerede?” dedi. Abim sabır çekerek “Görkem ben, senin diğer bir patron. Ne oldu sen bana onu anlat.” Dediğinde ben adamın diyeceğinden çok abimin dediğinde kaldım. Ben senin diğer bir patron derken? O ne demek oluyordu şimdi?
Fısıldayarak “Her dakika biri patron çıkıyor amına koyayım. Biraz daha zorlarsak işin başından ben çıkacağım az kaldı.” Dedi abim bunu duymamış gibi davrandı ve adamın diyeceğini bekliyordu. “Sağ omzundan, bir de sol elinden vurulmuş. Kim vurdu biliyor musun?” diye sorduğunda karşıdan bu sefer Muratın sesi geldi. “O orospuyla, piç yaptı. Geberteceğim onları geç bile kaldım.” Dediğinde olduğum yerde donakaldım. Abim önündeki bakışlarını bana çevirdi. Benim yaptığım anlamış mıydı yani? Abim bir şey demeden “Bayıltana kadar dövün. Ben bakacağım sonra ona.” Dedi ve telefonu kapatıp Eray’a uzattı.
“Ne oldu? Ufacık zaman aralığında ne halt ettiniz?” dediğinde lafa bu sefer Cenk atladı. Gayet keyifli bir şekilde “Senin bu kardeşin var ya hastanenin anasını sikti!” dedi. Yerde duran terliği aldığımda hızla ona döndüğüm ve elimdeki terliği fırlattım. “Bi çenen dursun Cenk!” dediğimde abim gülümseyerek “Ne yaptı?” dedi. Cenk attığım terlikten kaçmıştı ve gülümseyerek bana baktı.
“Öncelikle sandalyeyle camı kırdı.” Dediğinde araya girdim ama benden önce Eray devreye girdi. “Ne bekliyorsunuz zaten? Biri adamın sırtıyla kapı kırar öbürü sandalyeyle cam. Abi kardeş ikisi de normal değil” dedi. Abim ona döndüğünde “Sen sağlam bok musun?” dedi. Abim ne diyeceğini fark etmiş gibi sustu ve güldü.
Bu konuda yanlış anlaşılmayı düzeltmem lazımdı. “Neden kırdım peki onu sorun? Beni yatağa bağladınız için olabilir mi?” dedim. Bu sefer Afra araya girdi. “Bayıldığın zaman krize girdin. Titriyordun, o yüzden bağlamak zorunda kaldık.” Tirtiyor muydum? En fazla ne kadar titremiş olabilirdim ki? Bağlamalarına gerekçe olarak hala görmüyordum. “Bayıldığı zaman derken? Ne zaman bayıldın?” abimin sorduğu soruyu yanıtsız bıraktım.
Benim yerime bu sefer Eray cevap verdi. “Kalbin durdu. İçeriden Murat’ın adamlarından biri çıktı. Başınız sağ olsun demesiyle Parla’nın bayılması bir oldu zaten.” Dediklerinde gözlerim yine dolmaya başladı. O anları hatırlamak istemiyorum, hatırladıkça kalbim sıkışıyordu. Cenk konuya devam etmek amaçlı “Hem sandalyeyi bir savurdu görmen lazımdı. Sonra kaçtı tam kapıdan çıkacağı sırada Eray ile Afra karşısına çıktı. Daha doğrusu Ayperi ile Mert’i karşılamaya gitmişlerdi. Danışmanın orada silah varmış. Silahı aldığı gibi tepedeki lambaya sıktı.” O lambanın bütün camları üstüme düşmüştü. “Kaç kişi inandıramadık senin ölmediğine. Tutturdu gördüm öldü diye. Silahı Eray’a doğrulttu, yakalayalım derken bizde hastanelik oluyorduk anlayacağın.” Dediğinde Cenk’e baktım. “Bir boku da anlatmasan olmaz değil mi?” dedim. Gülerek “Çatlarım biliyorsun.” Dedi.
Abim bana bakarken “Ben sana silahı her yerde kullanma demedim mi? Halledeceksen gizliden hallet işini.” Dediğinde ona anlamsız gözlerle baktım. Tek sorun bu muydu yani? “Murat’ı vuracağım dedim hepsi önüme dikildi ayrıca ben kimseyi vurmadım. Yani bir şey oldu sayılmaz.” Sözlerimden sonra Eray tekrar araya girdi. “Bir adamla kadını tehdit etmişsin!” dediğinde abim bana bakarak “Parla mı yapmış?” dedi. İnanmadığı her halinden belli oluyordu ki bende kimseyi tehdit etmemiştim zaten.
“Sana yanlış söylemişler. Tehdit etmedim, rica ettim.” Kendimi açıklamak istiyordum ama yine donup kalacak gibi hissediyordum. Eray gülerek “Elinde silahla söylenen sözlere rica değil, tehdit deniyor Parla. Sevgili abin söylemedi mi?” dedi. Dik dik ona bakarken “Sadece benim buradan çıktığımı söyler misin dedim. Neresi tehdit bunun? Kızına da sana da bir şey olmaz dedim. Bunlar tehdit sayılmaz.” Ben konuşmadan abim araya girdi. “Sen nasıl yaptın öyle bir şeyi? Silahı eline verdiğim an direkt bana verirdin. Nasıl karşındakine doğrulttun?” abim şaşırır gibi konuşsa da yüzünde bir gurur var gibiydi. Gibi değil vardı. Gözlerinde gururun ışığı vardı, gayet net görülüyordu.
Bu sefer ise Afra atladı lafa “Deli cesareti yüklendi herhalde. Dışarı çıktıktan maksimum bir dakika sonra dışarı çıktım. Kaybolmuş deli, nereye gittin o kadar sürede?” dedi. Gizli saklı kalmadı yemin ediyorum! Ne varsa el birliğiyle döktüler ortaya “Kabak gibi ortadan durmamak amaçlı ormanın içine girdim. Aşağıda bir yol varmış oraya çıktım. Oradaki bir motorcudan rica ettim.” Dediğimde Eray’a bakarak “Silahı göstermeden!” dedim ve tekrar Afra’ya geri döndüm. “O da sağ olsun bıraktı eve kadar. Sonrasını da biliyorsunuz işte. Buraya geri geldim.” Dediğimde abime döndüm. Bana bakıyordu. Bir şeyler düşünüyor gibiydi ama ne düşündüğünü anlayamıyordum.
“Kim olduğunu biliyor musun motorcunun?” dediğinde –Hayır- der gibi kafamı salladım. Cenk ise “Ben baktım kamera kayıtlarına bir süreden sonra ortadan kayboluyor. Motor da ormanlık bir yerde ateşe verildi.” Dediğinde kendini birden yere bıraktı ve bağdaş kurarak oturdu. Ateşe verildi? Bunun kayıtlarına Cenk nasıl ulaşmıştı hem? Ben sorularla boğuşurken abim Eray’a baktığında Eray başını salladı. Ne yapıyordu bunlar ya? Telepati ile mi iletişim kuruyorlardı?
“Murat’ı nasıl vurdun?” dediğinde abimin sorduğu sorular iyice içimi bunaltmaya başlamıştı. Kaç saattir uyumadığımı ben bile bilmiyordum. “Silahı kaldırdım sıktım işte abi! Nasıl yapacağım? Uykum geldi hem benim, kaç saattir adam akıllı uyumuyorum. Üstüme gelme.” Dediğimde abim sırıtarak bana baktı ve “Parla onlar yer de, ben yemem bunları. Nasıl yaptın?” dedi. Koltuktakilere baktığımda onlar da çok inanmış durmuyorlardı zaten. Yine bir açıklama yapar kurtulurdum ben.
“Abimi öldürdün dedim. İşte kavga oradan başladı. Bu da sen benim oğlumu öldürdün dedi. Tokat atacaktı bende eline sıktım.” Dediğimde abimin şaşırdığını yüzünden bile görüyordum. “Oğlum mu dedi lan harbiden?” Dediğinde yerimde iyice dikleştim daha doğrusu dedikodu pozisyonuma geçerken “Sen daha olanı bilmiyorsun. Oğlumu öldürdün dedi. Bunun gözler bir doldu. Ağladı ağlayacak, kıçımın kenarı sanki kendi yapmamış gibi.” Dediğim gibi abim güldü. Elini dikişin oraya götürdüğünde “Parla güldürme Allah aşkına ya. Murat ben öldüm diye ağlayacak. Dalga geçme benimle!” dedi.
Ona aynı ciddiyetle baktığımda gülüşü soldu ama üzgün değil şaşkındı. “Sen baya ciddisin.” Dedi. Başımı evet der gibi salladım. Bu konuda şaka yapmayacağımı bilmesi gerekiyordu. “Abi bu konuda şaka yapılır mı? Yapmıyorum tabii ki. Bende şaşırdım ama boş ver iki güne eski haline döner.” Dediğimde ayağa kalktım. İçim bunalmıştı yüzümü soğuk suyla yıkamam gerekiyordu. Abim nereye der gibi bakıyordu. “Tuvalete gideceğim abi. Bakma öyle.” Dediğimde tamam dercesine başını salladı.
Sonra da “Kızlar sizde gitsenize yanında.” Dediğinde Ayperi hiç sorgulamadan ayağa kalkıp yanıma geldi. Afra ise oturduğu yere daha da sinerken “Niye?” dedi. Bu kızın niye inadı tutmuştu birden? Gerçi ben olsam ne yapardım? Afra kadar sakin kalmazdım. Abim ona bakıp “İznin olursa üzerime bir şeyler giyeceğim. Yanınızda mı giyineyim?” dediğinde Cenk lafa atladı. “Görkem saygıyı bozamadığından söylemiyor ama ben söyleyeyim Afra. Altında bir don var onun harici anadan üryan her şey meydanda. Çık git!” dediğinde Afra yüzünü buruşturdu.
“Cenk tamam Görkem abinin açıklaması gayet yeterliydi niye bu kadar sansürsüz konuşuyorsun?” dediğinde abime baktım. Afra abi dediği an yüzünün rengi atmıştı ve sabır diler gibi derin bir nefes alıp gözlerini kapadı. Ardından tekrar Afra’ya baktım. Yerinden kalktı ve yanıma geldi “Hadi” der gibi kafasıyla işaret etti.
Kapıyı açtığımda ilk ben sonra Ayperi en son ise Afra çıktı. En önden yürürken bir yandan sırıtıyordum. Afra ile abimin didişmesi sandığımdan daha eğlenceli olacak gibiydi. Uykum bir yandan açılmıştı ve sinirim bozulmuştu az önce uykudan gözümü açacak halim yoktu oysaki.
Tuvalete girdiğimde arkamdan ikisi birden girdi. Ben yüzümü yıkamak için musluğu açtığımda soğuk suyu ellerime doldurup birden yüzüme vurdum. Soğuk kendime gelmeme yardımcı olduğunda bir yandan arkamda dönen muhabbeti dinlemeye başladım.
Ayperi çekingen bir sesle “Afra” dediğinde Afra ona nazaran gayet rahat ve samimi şekilde “Efendim?” dedi. Aynaya sırtımı dönerek onları görüş açıma aldım. Kollarımı göğsümde birleştirdiğimde Ayperi “Sizin aranızda yani Görkem’le aranızda bir şey mi var?” dedi. Bunu hemen görmüş müydü?
Afra bozguna uğramış gibi bakarken “Nasıl yani?” dediğinde Ayperi aynı yüz ifadesiyle yani nahif bir gülümsemeyle “Mert’le bende ilk zamanlar böyleydik hep atışır dururduk. Sizin de aranızda öyle bir şey var gibi.” Dediğinde Afra buruk bir gülümsemeyle “Ayperi aramızda böyle bir şey yok. Ben bildim bileli öyle bizim aramız. Değil mi Parla?” soruyu bana yönelttiğinde onaylayarak başını salladım. Ayperi bileğindeki tokayı saçlarına geçirirken “Demek ki sen onu bildin bileli senin haberin olmadan seviyor seni.” Dediği cümle karışıktı ama anlamam uzun sürmemişti. Afra da anlamış gibi başını salladı.
Afra duyduğuna inanmak istemiyor gibi red edici bir cümle kurdu. “Allah mutlu etsin ama herkes sizin gibi olmaz ki?” Ayperi ise buna tekrar güldü. “Ben zaten ondan demedim ki? Herkes tabii ki öyle anlaşmak zorunda değil. Ama sen gerçekten fark etmedin mi?” Ayperi’nin sorduğu sorular Afra’nın kafasındaki bazı kapıların kapısını açıyor gibiydi. Zira her soruda şaşırıyordu. “Neyi fark etmedim mi?” Afra sorduğu sorunun cevabını gayet iyi biliyordu ama kendisinin uydurup uydurmadığından emin olmak istiyor gibiydi.
Ayperi yaklaşarak “Gözlerini hiç mi fark etmedin? Sana nasıl baktığını hiç mi görmedin? Ben bile yarım saatte anladım. İnsan sevildiğini hisseder, fark eder Afra.” Afranın gözleri dolmuştu bile ağlamaya hazır duruyordu. “Parla’dan mı utanıyorsun?” Ayperi’nin sorduğu soruyu Afra hemen engelledi. “Hayır hayır ben Parla’dan utanmıyorum. Parla beni anlar ondan utanmama gerek yok ama ben kendimi doldurmak istemiyorum. Hem o söylemeden ben böyle bir şeyin imasını nasıl yaparım?” dedi. Ayperi elini Afranın omzuna koydu. Afra aniden ona döndüğünde Ayperi “Yaşadığımız hayat bir şeyleri saklamak için çok kısa Afra. Bak iki saat öncesine kadar ölümle arasındaki tek engel oksijen tüpüydü şimdi ise bizimle, seninle konuşuyor. Ne olacağını asla kestiremiyoruz ve bu kadar ani değişen bir hayat varken bir şeyleri saklamak ne kadar mantıklı?” dediğinde donup kaldım.
Gayet mantıklı ama ağır konuşmuştu. Daha doğrusu Afra’ya ağır gelmişti. Nereden mi anlamıştım? Ayperi sustuğu gibi ağlamaya başlamıştı da oradan. Ayperi Afra’ya sarıldığında “Bunları ağlaman veya seni üzmek için söylemiyorum. Bunları sana söylüyorum çünkü ben yaşayacağım aşktan bir yıl çaldım. Sen yapma, üzülme istiyorum. Dersen ki seni şurada kaç saattir ta-“ dediği gibi Afra onu susturdu. “Hayır demeyeceğim Ayperi. Seni birkaç saatlik tanımam senin fikirlerini önemsemediğim anlamına gelmez.” Dedi. Ayperi onun sırtını sıvazlarken bana döndü.
“Parla hala uykun var mı?” dediğinde başımı sallayarak “Vallahi zırnık kalmadı. Uçup gitti hepsi Cenk sağ olsun.” Dediğimde Ayperi gülümsedi. Afra’yı kendinde uzaklaştırdı “O zaman şey yapalım. Senin bununla konuşman lazım değil mi?” dediğinde Afra yerine ben lafa atladım “Kesinlikle konuşmaları gerekiyor.” dediğimde Afra bana baktı ve gülümsedi. Bu olayda en çok benden çekindiğinin farkındaydım. Çok normaldi bunun için onu yargılamazdım.
“Biz Mert’le yetimhaneye gidecektik, Parla da gelir.” Bana döndü ve “Zaten bu konuda da Mert’e sözün varmış, dünden beri yirmi kere söyledi.” Dedi ve geri Afra’ya döndü. “Sen de Görkem’le konuşursun ama Cenk ve Eray’ı ne yapacağız? Onların yanında konuşamazsın ki? Özellikle Cenk’in yanında.” Dediğinde Afra güldü. “Onları ne yapacağız bende bilmiyorum.” Dedi. Aklıma bir şey gelmişti. “Ben hallederim onu.” Dediğimde Afra rahatlamış gibi bir nefes verdi.
“Sakin ol yeni gelin ne bu gerginlik?” dediğimde Afra sinirle “Parla!” diye bağırdı. Gülerek “Sana da yaranılmıyor be! Abimle aranızı yapmaya çalışıyorum. Bu konumda görümce olmam gerekirken ben arkadaşlık görevimi yapıyorum. Şükürsüz daha ne istiyorsun?” dediğimde daha da güldüm. Bu iş olursa en çok ben sevinirdim. İkisini de çok seviyordum ve ikisinin mutlu olmasını isterdim. Birbirlerine bakışlarından anladığım kadarıyla ise onlar birbirleri olmadan mutlu olamaz gibiydiler.
Afra yanıma yaklaşarak “Benimle uğraşma Parla!” dedi. Elimi belime koydum ve ona bakarken “İçeride sen benimle uğraşırken iyi miydi? Abimi sinir edeceksin diye araya gidiyordum.” Dediğimde aynı benim az önce güldüğüm gibi güldü. “Hadi gidelim yeter artık!” Ayperi’nin söylediğiyle ikimizde dışarı çıktık.
Afra yanımda yürüyordu. İçinde yaşadığı gerginliği hissedebiliyordum. Kapının önüne geldiğimizde kolundan tuttum. Anlık afallıkla bana döndü. Hızla ona sarıldım, neden olduğunu bilmiyordum ama gerçekten buna çok ihtiyacım var gibi hissetmiştim. Keza başını boynuma sakladığına göre onun da ihtiyacı vardı. “Teşekkür ederim” dedi sadece benim duyabileceğim şekilde. Ayperi hemen önümüzdeydi ama telefonuna bakmakla daha meşgul gibiydi. Aynı onun gibi sessiz şekilde “Rica ederim. Her zaman buradayım Afra. Hep dedim hep de diyeceğim, ne olursa olsun ben buradayım. Unutma olur mu?” dediğimde kafasını ufak ufak salladı. “Hadi o zaman meydan senin.” Dedim. Güldüğünde benden ayrıldı.
Ayperi odanın kapısını açtı ve içeri girdi. Ardından sırasıyla Afra ile ben. Ben abimin yanına giderek oturduğumda abim sedyede kenara kaydı ve bana daha da büyük bir yer açtı. Elini omzuma koyduğunda elini saçıma geçirip karıştı. Sinirle “Abi!” dediğimde gülerek “Ne oldu yine?” dedi. Ciddiyetimi koruyamayarak güldüm. Bu adamın yanında ben niye ciddi kalamıyordum?
Ayperi sevgilisinin yanına gidip bir şeyler anlatırken Afra ise kenardaki koltuğa yaklaştı. Cenk tam koltuğun ortasına oturduğundan Afra karşısında dikiliyordu. “Cenk kalk hadi!” dediğinde Cenk anlamıyormuş gibi Afra’ya baktı. “Kalkmayacağım.” Dediğinde Afra Cenk’in kolundan tuttu ve çekmeye çalıştı. Şaşırmayacağımız şekilde yerinden milim bile kaymadı. Hatta Afraya “Deli misin?” der gibi bakıyordu.
“Cenk kalk yatacağım! Ağzımı bozdurma benim.” Dedi. Cenk yerinde kımıldamaz bir şekilde yerinde yayıldı. “Burada mı yatacaksın?” dediğinde Afra sinirli bir nefes verdi. “Hasta adamı kaldırıp sedyeye mi yatayım Cenk? Ne istiyorsun? Yerde mi yatacağım? Kaç saattir uyumuyorum. Kalk asabımla oynama benim!” dediğinde olay gerçekten çığırından çıkmaya başlamıştı. Cenk de Afra’nın sinirlendiğini bile bile birazcık kenara kaydı. Afra sinirden deli olacak gibi Eray’a döndü.
“Şu kuzenini alır mısın? Yoksa beynini patlatacağım şimdi.” Dediğinde Eray Cenk’in kolundan tutarak kaldırdı. Ama Cenk daha çok gülmenin eşiğindeydi. Eray Cenk’in kolundan tutarak aniden çektiğinde yerinden kalkmaktan çok yere yapışmanın eşiğine gelmişti. Afra ayağındaki ayakkabıları çıkarırken bir yandan söylenmeye başlamıştı bile. Ve bu sözlerin küfürle biteceğine emindim.
“Kalk diyoruz kalkmıyor! Bok var amına koyayım. Paşa oğlu ısıtmış bir de. Dübürüne soktuğum dedemin şeyi gibi yayılmış.” Dediğinde çoktan koltuğa yayılmış şekilde yatıyordu. Sözlerini bitmesiyle abim, ben, Ayperi, Mert ve Eray gülmeye başladık. Cenk eliyle ağzını kapatıp bize baktı. Yüzündeki şoku görebiliyordum ve bu daha da komikti. “Allah belamı versin ki Eray da dâhil olmak üzere ben kimseden böyle hakaret yemedim.” Dedi. Abim gülmesine ara verip “Belli oluyor” Dedi. Ama Afra’nın konuşmaya başladığında “Parla’dan duymuştum” dedi. Afra meydan senin dedim ağzıma et demedim! Bu sefer odadaki tüm bakışlar bana döndü. Azcık öne eğildiğimde “Afra çenenin yayına şıç-“ dediğimde abim eliyle ağzımı kapadı. Ona baktığımda dudaklarını oynatacak sus dedi.
Kenardan Eray “Abisi ne kardeşinden ne bekliyorsun zaten?” dediğinde abim beni bırakarak “Eray çeneni kapatacak mısın?” dedi. Eray onu duymamış gibi “Bir ara bir yere gitmiştik tam hatırlamıyorum da garson çocuk yürümüyordu. Bu gorsona bir sövdü ama uff” dediğinde onu onaylar bir el hareketi yaptı. Merakla “Ne dedi?” diye sorduğumdan abim atlayacak gibi oldu ama Eray ondan önce davrandı. “Tam hatırlamıyorum ama çocuğa ana bacı girdi. Bir de –Amına koyduğumun çocuğu dam sikine mertek götüne iş yapıyor- demişti.” Elimle ağzımı kapadığımda abime baktım.
“Bana yanlış bir şey demişim gibi bakmayın! Gereksiz yavaş yürüyordu en son kalktım ben dağıttım kahveleri. Yavaş hareket edenlere asla tahammül edemiyorum.” Dediğinde o gün yine aklına gelmiş gibiydi. Abimin yavaş yapılan işe asla ama asla tahammülü yoktu. Yolda yavaş yürüyen insanların yanından neredeyse koşarak geçerdi. Bunun boyunun uzunluyla da ilgisi yoktu. Abim ben bildim bileli öyleydi.
“Sen niye öyle diyorsun Parla ayıp değil mi?” dediğinde ben de kendimi savunma amaçlı ayağa kalktım. “Kesinlikle kabul etmiyorum. Anlatacağım ama bana hak verin tamam mı?” dediğimde odada herkesten Afra da dâhil olmak üzere gülme sesi geldi. “Ben şaka yapmıyorum. Neyse bir gün kafeye bir ergen grubu geldi ama nasıl ergenler. İllet yani bağıra bağıra konuşmalar, küfürler hepsi havada. Abi bunlar bir siparişi verirken öyle bir düşünüyorlar ki, tamam düşünürsün de bu kadar değil! Zaten üç tane kahve çeşidi var neyine bakıyorsunuz? Beş kere getirdiğim kahveleri değiştirdiler. O yüzden dedim. Haksız mıyım?” dediğimde odadan onaylama sesleri yükseldi. Ama zaten beni onaylamalarından başka şans bırakmamış gibiydim.
Mert konuya birden girerek “Biz çocukların yanına gideceğiz Parla sende gelsene.” Dedi. Konu buradan buraya nasıl gelmişti anlamamıştım bile. Abime baktığımda abim gülümseyerek “Git, hem havan değişir kaç saattir buradasın.” Dedi. Zaten gidecektim ama dünden razı gibi görünmek istemiyordum. “Ama sen?” dediğimde abim yaslandığı yastıklardan birini uzattı. Yastığı elime aldım ama ne demeye çalıştığını anlamamıştım. “Sen beni düşünme git. Ayrıca elindeki yastığı da Afra’nın başının altına koy. Yattı dümdüz boynu tutulacak.” Dedi. Gülümseyerek onu onayladım.
Afra’nın yanına gittiğimde kolunu yastık gibi kullanmış yatıyordu. Gözleri kapalıydı ama uyumadığını biliyordum. “Kaldır kafanı.” Dedim. Başını kaldırmak yerine huysuzlanmayı tercih etti. “Afra!” ismine vurgu yaparak kızdığımda diretmekte niyetli gibiydi. Elimle kalçasına vurduğumda “Ayı kaldır şu kafanı! Boynu tutulacak!” kızdığımda odadan birkaç gülme sesi yükseldi.
Afra sinirle kalktı ve elimdeki yastığı aldı ve başının altına koydu. “Bok ye Parla.” Dedi. Arkamı dönüp onu bırakma niyetindeydim ama güldüğünü duydum. Abimin yanında küfür etmemeye çalıştığım için sınırımı zorluyordu. Derin bir nefes verdim ve onu umursamıyormuş gibi davrandım. Cenk’in yanına yaklaştığımda yüzümü ekşittim. Alınmış gibi bana baktı. “Ne oldu?” diye sorduğunda gerçekten telaş olmuş gibi duruyordu.
Eğilmesi için elimle onu çağırdım. “Bence git bir duş al. Sadece öneriyorum ya da kıyafetlerini değiştir.” Dediğimde telaşla kıyafetini kokladı. Benimle aynı tepkiyi verdiğinde gülmenin eşiğindeydim. Çünkü kokmuyordu sadece kokusuna aşırı bir hassasiyeti vardı ve onu kullanarak buradan göndermeyi planlıyordum. “Ben gideyim o zaman.” Dedi. Konuşmak yerine başımla onu onayladım.
Cenk Eray’a baktığında başıyla onu dışarı çağırdı. Cenk “Biz iki üç saate geliriz.” Dediğinde abim sadece başıyla onayladı. İkisi de hızla odadan çıktığında Ayperi’ye baktım. Ne yaptığımı anlamıştı ve gülmenin eşiğinde gibi duruyordu. Yürüyerek koluna girdim.
Mert kapıyı açacakken durdu. Arkasına dönüp baktığında abim onun konuşmasına fırsat bırakmadan başıyla onayladı. Onun dilinde “Sorun yok” anlamına geliyordu. Onayı aldığı an kapıyı açtı ve geçmemiz için tuttu. Ayperi’nin kulağına eğildiğimde “Olacak gibi bu iş” dedim. Bir yandan koridoru takip ediyordum. Bana inanmamış bir şekilde “Hemen olur mu dersin?” diye sordu. Emindim gayet emindim. Hatta en kısa süre ne zamansa o zaman olacaktı. Abim bir şeyi uzatmayı sevmezdi.
“Gayet eminim Ayperi. Bak görürsün maksimum bir hafta veriyorum.” Sözlerimle güldü. Dışarıda esen soğuk rüzgârla koluna daha da sarıldım. Sabah olmasına rağmen kış güneşi denen şey kendini en net haliyle gösteriyordu. Mert hızla yanımızdan geçtiğinde arabanın kapılarını açtı.
İkimize –Ne oluyor?- bakışı attıktan sonra sevgilisi için ön koltuğun kapısını açtı. Ayperi ön koltuğa binerken bende arka koltuğun kapısını açtım hızla bindiğimde geri kapısını kapadım. Mert de arabaya bindiğinde gitmek için hazırdık. Arabayı çalıştırdı ve hastanenin otoparkından çıktık.
Arabada hiç ses yoktu ve Mert arada bana bakıp sırıtıyor sonra yola bakmaya devam ediyordu. Nedenini gayet iyi biliyordum ama ondan duymak için soru sorma gereksinimi duydum. “Ne var Mert? Niye sırıtıyorsun?” Bu sefer saklama gereksinimi duymadan sesli güldü. Ayperi Mert’e baktığında Mert biraz kendini toplamaya çalıştı ama yapamıyordu.
“Suratına baktıkça aklıma o anki yüzün geliyor. Nasıl rengin attı? Bir de olsa ne yapardın, Allah bilir? Olmadığı halde elin ayağın birbirine girdi. Hele Görkem o da ayrı bir şey. Harbiden kıpkırmızı kesildi adam.” Dediğinde aynadan bana baktı ve tekrar güldü. Bunda bu kadar eğlenecek ne vardı? Ben eğlenmemiş aksine gerilmiştim.
“Komik miydi? Beni destekle diye sordum. Sen niye Cenk’in gazına geliyorsun? Abimi oradan değil benim olduğum yerden görmen lazımdı. Bak o zaman komik miydi?” dedim. Mert derin derin nefesler alıp sakinleşmeye çalışırken Ayperi “Bir de uyardım yapma diye! Görkem’in ne olduğu yüzünden belli adamı geri ameliyata sokacaklardı sizin yüzünüzden.” Dedi. Mert Ayperi’nin elini tuttuğunda Ayperi anında sakinleşti. Çatılmış kaşları normale döndü, gülmeyen yüzü gülmeye başladı. Birbirleri üzerinde gerçekten sakinleşme etkileri vardı.
Mert yolu bırakıp Ayperi’ye baktı. “Bu fırsatı kaçıramazdım sevgilim. Görkem’i her zaman bu şekilde yakalayamam ben. Ayrıca sen niye utanıyorsun benden? Ne var iki sarılsam? Hemen uzaklaş diyorsun?” asabi bir şekilde sorduğu sorulara Ayperi güldü. Onları izlerken yüzüm istemsizce gülüyordu. Gerçekten sevgi denen duyguyu onlarla olduğum yerde hissediyordum. Daha iki kez aynı ortamda bulunmuş olmamıza rağmen bu duyguyu üstlerine almışlardı.
“Herkes orada üzgün sende hemen fırsattan istifade yapıyorsun! Ayrıca yüzüğün nerede senin?” dediğinde kaşlarım çatıldı. Yüzük derken? Ne yüzüğünden bahsediyordu? Mert gülerek torpidoyu işaret etti. “Niye kızıyorsun senin yüzüğün de orada değil mi?” dediklerinde arka koltukta duyduklarımı sindirmeye çalışıyordum.
Ayperi kare, siyah kadifeden bir kutu çıkardı. Kutuyu açtığında iki yüzük gördüm. Sade ve şık gümüş bir ince bir kalın yüzük vardı. Kendi aralarında sözlenmişlerdi! Ayperi yüzüğünü taktığında elini uzattı, Mert hiç sorgulamadan elini uzattığında Ayperi elindeki yüzüğü ellerinin arasındaki parmağa taktı. Elimle ağzımı kapattığımda sessiz bir şekilde “Umarım nikâhı kıymamışsınızdır!” dedim.
Ayperi kutuyu geri yerine koyarken bana “Neden ki?” diye bir soru sordu. Eski defteri açmanın vakti gelmişti. “Sözü var!” dediğimde anlamaz bakışlarla bana döndü. Anlatmamı beklediğini yüzünden anlayabiliyordum. Onu daha da bekletmemek adına anlatmaya başladım. “Lisedeyiz, on birinci sınıf olmamız lazım. Konular birikmiş iki ders sonra sınav var senin bu sevgilin bir bok bilmiyor. Ben bir gece öncesinden çalışmıştım. Hatta abim çalıştırmıştı. Neyse, bu bir sinirlendi. Defteri bıraktı bana döndün ne dedin hatırlıyor musun?” dediğimde Mert gülümseyerek başını salladı. “-Yeter, bıktım artık! İleride zengin bir kadınla evleneceğim uğraşamam ben bu işlerle- dedi. Ben de –Nikah şahidin de benim değil mi?- dedim. Gayet ciddi bir şekilde –Ne olursa olsun benim şahidim sen olacaksın!- demişti. Bunu unutup umarım nikah kıymamışsınızdır. Ben uzun zamandır bunu bekliyorum çünkü.” Dedim. Ayperi başını hayır anlamında salladı. Rahatlamış bir şekilde arkama yaslandım.
“Hayır, nikahı kıymadık ama yüzükleri taktık. Ani oldu zaten birden kendimizi kuyumcuda bulduk, bir baktık yüzükleri almışız.” Dedi. Hızlı olabilirdi ama ikisinin de mutluluğu gözlerinden bile belliydi. Ayperinin mavi gözleri ışıl ışıl olmuşken Mert’in gözlerinin içi gülüyordu.
Mutlu olacağına emin olduğun sürece tanıdığın süre fark etmezdi. İki yıllık olup hiç tanıyamadığın, birkaç ayda hayatın yaptığın da olurdu. Ben daha bu duyguyla karşılaşmamış, kalbimi bu hisse emanet edememiştim. Karşıma bunu hissettirecek insanı bulamamıştım ama yakındı, hem de çok yakın. Hissediyor ve biliyordum.
Beni bunca şeyin arasında kim kabul ederdi bilmiyorum ama hiç tatmadığım bir duyguyu özlüyordum. Sadakat ve aşkla bağlı olduğun birine sarılmak nasıl bir şeydi? Nasıl hissettiriyordu? Sakinleşmek, durulmak mıydı hissettiğin? Yoksa içindeki duygular iyice coşar mıydı? Ben bunu öğrenememiştim. Öğrenme isteğimi uzun zaman önce de bırakmıştım zaten ama insan yanında başını yaslayacak bir omuz, dinlenebileceği bir kalp arıyordu. Bu bahsettiğim kişi bir arkadaş ya da abi abla değildi. Eğer beni anlamak istiyorsanız, bunları açıklamam bile gerek yok. Siz beni çoktan anlayıp kalbinizde hissetmişsinizdir.
Araba durduğunda baktığım yerden bakışlarımı kaldırdım. Derin düşüncelerimi bölen ise Mert’in sesi oldu. “Hadi bakalım! Çocuklarla tanışma zamanınız geldi. Baştan söylüyorum kendinizi tanıtmak yok onlar bulacaklar.” Dediğinde Ayperi ona baktı ve anlamayan bir bakışla “Nasıl olacak o peki?” dediğinde araya girerek “Ne yaptın Mert yine?” dediğimde güldü. Kemerini açtığında hızla arabadan çıktı. Ayperi bana baktığında bende ona baktım. “Ne olduğunu biliyor musun?” diye sorduğunda gerçekten bir şey bilmediğini gözlerinden anlayabiliyordum. “Sen ne biliyorsan bende onu biliyorum.” Dediğimde Ayperi’nin kapısı açıldı.
Ayperi hızla indiğinde Mert benim kapımı açtı. “Matmazel inmeyi düşünür müsünüz acaba?” dediğinde sırıtıyordu. Arabadan inerken “Teşekkür ederim beyefendi şimdi izin verirseniz arkadaşımın yanına gideceğim.” Dedim ve koşar adımlarla Ayperi’nin koluna girdim. Ayperi güldüğünde Mert arkamızdan bize yetişti.
“Alınıyorum bakın. Ben tanıştırdım sizi hemen pabucum dama atıldı.” Dediğinde Ayperi onu reddederek “Hayır canım hiç de öyle olmadı. Sen gelene kadar biz Parla’yla tanışmıştık zaten.” dediğinde Mert bizi duymamış gibi yetimhanenin kapısına koştu. Hızla kapıyı açtı ve geçmemiş için kapıyı tuttu.
Bir yandan ayakkabımı çıkarırken, bir yandan etrafa bakıyordum. İçeride bir sürü çocuk vardı. Mert’i gördüklerinde hepsinin odağı ona döndü ve hızla Mert’e koştular. Mert dizlerinin üstüne çöktü ve kollarını açarak hepsine sarılmaya çalıştı. Hepsi bir ağızdan “Mert abi” diyordu. Erkek çocuklar iki saniye sonra ondan ayrılıp oyunlarına geri döndüler ama kız çocukları ona sarılıp bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı.
Benim gözüm orada topla oynayan çocuklarda kalmıştı en büyüğü taş çatlasın yedi yaşındaydı. Birbirlerine gol atmayı öğretiyorlardı ama garip olan aralarından biri uzun biri kısa iki çocuğu kalecilik yapanın yanına koymuşlardı. Büyük ihtimalle ikisi de kale direği olmuştu.
Dört yaşlarından bir tanesi aralarından çıktı ve topa yaklaştı. Poğaça gibi yanakları vardı ve tam ısırmalık duruyorlardı. Biraz geri gittiğinde koştu ve topa hızla vurdu. Vurduğu top ayakta duran öbürüne nazaran kısa olan çocuğun tam yüzüne geldiğinde arkasında duran çocuk bağırarak “Tam doksandan girdi! Biz kazandık!” dediğinde ben önümdeki çocukları aşarak burnunu tutan çocuğun yanına gittim.
“Niye öyle attın? Acıdı!” dediğinde karşısındaki çocuk özür diledi ama onu duymak yerine gözünden akacak yaşları tutuyordu. Onun boyuna eğildiğimde anlamsız bakışlarla bana baktı. “Peçetesi olan var mı?” diye sorduğumda çocuğun biri başını sallayarak cebinden bir mendil çıkardı. Elinden hızla peçeteyi aldım. Peçeteyi ona yaklaştırdım ve bana izin verir gibi elini burnundan çekti. Çok kanamıyordu ama korktuğunu gözlerinden anlıyordum.
Başını biraz öne eğdiğimde peçeteyi dudağına gelmesin diye burnuna yasladım. Çocuk bana bakarken “Teşekkür ederim. Bir şey sorabilir miyim?” dedi. Başımla onu onaylarken gülümsemeyi ihmal etmiyordum. Ama o bunu anlamamış olmalı ki sözlü olarak ifade ettim. “Tabii ki sorabilirsin.” Dedim. Gözleri dolmuş bir şekilde bana bakarken dudakları titremeye başladı. “Babam vurduğunda da böyle acıyordu, onların izi kaldı. Bunun da kalır mı? Ben yüzümde bir yara istemiyorum. Çok korkutucu duruyorlar.” Dedi.
Keşke çocuğu babası burada olsaydı. İçimden geçenleri kendime bile itiraf etmek istemediklerimi yapsaydım ona. Arkadaşları onun etrafından uzaklaşmaya başlamıştı. Onun ağlamaya başladığını gördükten sonra içlerinden biri hepsini buradan uzaklaştırıp Mert’in yanına götürmüştü. Sorduğu sorunun cevabını bekliyordu. “Hayır, bunun izi kalmaz. Babanın yaptığı izlerin aksine bunlar geçer. Hem babanın yaptığı izlerin geçmeyeceğini kim söyledi sana?” dediğimde gülümsedi ve elimden tutarak beni bir yere götürmeye başladı.
Koridorun birini döndüğümüzde bir odaya girdik ve beni içeri soktuktan sonra kapısını kapattı. Yatağı gösterdiğinde onun konuşmasına fırsat bırakmadan oturdum. Anlaşılan o da benim gibi konuşacak birini arıyordu. Yanıma gelip oturduğunda elimdeki peçeteyi aldı ve kenarda duran çöp poşetine koydu. Nihayetinde yanıma oturduğunda ellerine bakmaya başladı. “Senin adın ne?” diye sorduğunda kulağına eğildim. “Mert abin şu an söylememi söyledi ama sen sır tutabilecek birine benziyorsun. Tutabilir misin?” Sözümle gülümsedi ve başını salladı. Daha kısık bir sesle “Benim adım Parla. Senin adın ne?” dedim. Şaşırmış şekilde gözlerini açtı. “Hiç duymamıştım. Benim adım da Yücel ama annem bana hep Emir derdi.” Dediğinde ona nasıl hitap etmemi istediğini bilmediğimden “Peki sana Emir mi? Yoksa Yücel mi demeliyim?” dediğimde hiç düşünmeden. “Emir” diye cevap verdi. Cevabının ardından işaret parmağımla dudağına bastırdım. “Kimse duymasın Emir. Aramızda sır. Sen benim adımı bilmiyorsun tamam mı?” dediğimde başını tekrar salladı. Kapı aniden açıldığında içeri bir kız çocuğu girdi.
“Koş Yücel, Mert abi ablaların kim olduğunu söyleyecekmiş.” Dediğinde geri koşmaya başladı ve hemen gözden kayboldu. Arkadaşları ona Yücel derken benim Emir dememi istemesi içimi gerçekten ısıtmıştı. Bana baktı ve “Ben seni tanımıyorum.” Dedi. Gülümseyerek elimi uzattım ve “Çak bakalım” dedim. Hızla elime vurduğunda odada küçük bir ses çıkardı. “Buraya geri gelebilir miyiz?” dediğinde mahcup olmuş gibi bakıyordu. “Tabii geliriz ama önce Mert abine bir bakalım.” Dedim. Hızla ayağa kalktı ve koşarak uzaklaştı. Onun arkasında ona nazaran yavaş yürüyerek kalabalığın arasına geldim.
Çocuklardan biri elimden tuttu ve ayakta dikilen Ayperi’nin yanına götürdü. Mert ise çocukların hizasında duruyordu. “Tahmin edin bakalım.” Dediğinde. Çocuklar bize baktı ve aralarından biri “Eğilir misiniz?” diye sordu. Sorgulamadan eğildim ve dizlerimin üstüne oturdum. Benim gibi Ayperi de aynı şekilde oturmuştu. Hepsi gözümüzün içine bakıyordu. Mecazi değil gerçek anlamda gözlerimize baktılar.
Aralarında konuştuktan sonra birini sözcü seçtiler ve sarı saçlı küçük bir kız konuşmaya başladı. Ayperi’yi göstererek “Sen peri kızısın!” dedi ve küçük parmağını bana çevirerek “Sen de prensessin!” dedi. Mert yumruğunu uzattı ve kız hızla elini yumruk yapıp vurdu. “Aferin size! Bak nasıl buldunuz!” dedi. Ayperi’ye döndüğümde onun çoktan bana baktığını gördüm. Onun peri kızı olmasını bir şekilde anlamıştım ama ben neden prenses olmuştum?
Mert’e çocuklar tekrar soru sormaya başlamıştı. “Hani peri kızıyla prenses arkadaş değildi! Bak arkadaşlarmış, bize neden söylemedin?” dedi. Mert bize baktı ve çocuklara dönerek “Bana da söylemediler de ondan. Bende sonrada öğrendim. Anlattığım kadar güzel miymiş?” dedi. Kız çocuklarından biri Ayperi’ye baktı ve ters bir bakış attıktan sonra Mert’e yaklaştı. “Hayıy güsel değil! Onunla mı evleneceksin?” dediğinde Mert başını salladı. Çocuk ağlamaya başladığında Mert neye uğradığını anlamamış bir şekilde bize bakıyordu. Ayperi onun aksine kızın elinden tuttu ve dizine oturttu.
Kız minik elleriyle yüzünü kapamaya çalışıyordu. “Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Kız onun kucağındayken “Evlenirseniz buraya bir daha gelemez!” dedi. Ayperi kızın saçlarını alnından çekerek kulağının arkasına sıkıştırdı. Gülümseyerek “Neden gelmesin? Tabii gelir. Yine oyun oynarsınız.” Dedi. Kız gözlerini açıp Ayperi’ye baktı. Heyecanla “Geyçekten mi?” dedi. Ayperi gülümseyerek başını salladı. “Masal anlatmaya da devam eder mi?” dediğinde Ayperi Mert’e baktı. Mert yine aynı şekilde ona bakıyordu. “Ne masalı?” diye sorduğunda kız heyecanlı bir şekilde ayağa kalktı. Küçük kız bazı kelimeleri tam söylerken bazılarını söyleyemiyordu ama o kadar cıvıl cıvıldı ki.
“Sizin olduğunuz masal! Şen Peri kızısın gözlerin koyu deniz gibi saçların da gece gibi ama şen küçükken kanatlarını almışlar. O yüzden şu an kanatların yok.” Sevinçle bana döndü. Saçlarıma dokundu ve sonrasında ise eli şakağıma değdi ve orada durdu. “Sen de prensessin. Gözlerin kahferengi gibi ama yeşil, ona ela deniyor. Senin bir tane abin varmış o da prens. Ama bir de baban var, kötü kral! Seni kuleye hapsetmiş. Çok yüksek ve korkutucu bir kuleye! Sen oradan kaçmaya çalışmışsın kaçamayınca da şövalyeyle arkadaş olmuşsun.” Dediğinde durdum. “Şövalye kim peki?” dedim. Parmağıyla Mert’i gösterdi. Mert bizim yaşadıklarımızı çocuklara masal olarak anlatmıştı. Gözlerim dolmak üzereydi ama izin vermedim.
“Kral sana hep kızıyormuş. Hatta bazen sana vuruyormuş, şövalye söyledi. -Birbirinize vurmayın çok kötü- dedi. Ama sen kuleden kaçmışsın! Bak hatta peri kızını bile bulmuşsun!” başımdaki yaranın olduğu yeri öptü. Minin dudaklarını başımda hissettiğim an içimin ısındığını hissettim. Kız bana baktı ve “Nasıl oldu bu? Bir de öptüm, geçti mi? Bizim canımız yandığında Mert abi öpünce geçiyor.” diye sordu. Sorduğu soruya gülümsedim ve başımı salladım. “Korkunç ve büyük kuleden kaçarken oldu.” Dediğimde bütün çocuklar şaşırmış gibi baktı. Onların şaşırma safası bittikten sonra ise devam ettim. “Biraz ağrıyordu sen öpünce geçti. Teşekkür ederim.” Dedim.
Gülümsedi ve hızla kucağıma atlayarak sarıldı. Mert kıskanmış olacak ki “Bana hiç öyle sarılmadın?” dedi. Kız ona baktı ve dilini çıkardı aynısını Mert de ona yaptığında güldüm. Kollarımın arasından çıktı ve bu sefer de Ayperi’nin kucağına atladı. “Ben peri kızıyla prensesi çok sevdim.” Dedi. Bütün çocuklarda onu onaylar gibi yaptı ve koşarak yanımıza geldiler. Aynı hızda sarıldıklarında kollarımın arasında olan çocuklara sarılmaya çalıştım. O kadar içten ve sıkı sarıldılar ki içlerindeki sevgiyi hissettim.
Mert’in namı diğer şövalyenin neden buraya geldiğini anlamıştım. Çocuklar saf merhametten oluşuyordu ve huzuru burada hissedebiliyordum.
Çocuklar bizi bıraktılar ve oyun oynamak için uzaklaştılar. O sırada uzaktan beni izleyen Emir’i gördüm. Ayağa kalktığımda gülümsedi ve odasının olduğu koridorda gözden kayboldu. Hızla o koridora yöneldiğimde aynı hızda odaya girdim.
Emir yatakta oturmuş beni bekliyordu. Beni görünce gülümsedi. Arkamdan kapıyı kapadım ve yanına oturdum. “Yaran geçebilir demiştin.” Dedi. Başımı salladım. Üzerindeki tişörtünü çıkardı ve atletini sıyırdı. Karnının üzerinde yanık izleri vardı. Sigara izleriydi, nerede görsem tanırdım. Gördüğüm görüntüyle yüreğimin titrediğini hissettim, burnumun direği sızlamıştı. Canın yanmıştı, kalbime bir hançer sokulmuş gibi ağrı girmişti.
“Bunlar geçer mi?” dedi. Yanıklarını hemen kapattı ve üzerine tişörtü giydi. Onları saklamak istiyordu. Ben bu çocuğa ne diyebilirdim şimdi? Ömür boyu onu bir yalanla kandırmalı mıydım? Yoksa gerçeği yumuşatarak mı anlatmalıydım? “Seni kandırmak istemiyorum. Bunların geçeceğini zannetmiyorum Emir. Hala canını yakıyorlar mı?” diye sordum. Başını hayır der gibi salladı. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Nereden konuşacak olsam öbür yerden elimde kalıyordu.
Ben bu kadar çıkmaza sokan tek şey çocuklardı. Diğer herkese gerçeği söyleyebilirdim ama konu çocuklar olunca dilim düğümleniyor sesim boğazımda takılı kalıyordu. O yaşta onun kadar yaşamasam da bende yaşamıştım ve abim benimle konuşmazdı. O zamanlar neden konuşmadığını anlamıyordum ama şu an tam da şu dakika anlamıştım. İnsanın dili tutuluyordu.
Bunu anlamış olacak ki konuyu değiştirmek amaçlı “Sana abla diyebilir miyim?” diye sordu. Elimle saçlarını sevdim. Bu sırada gözlerini kapadı bunun tadını çıkarıyor gibi “Tabii ki diyebilirsin! Çok mutlu olurum.” Dedim. Mutlu olduğunu gözlerinden görebiliyordum. Esnediğinde gülümsedim.
“Uykun mu geldi?” diye sorduğumda gözlerini ovalarken beni onaylar bir mırıltı çıkardı. “Neden? Uyumadın mı akşam?” sorduğum soru karşısında bana baktı ve başını hayır anlamında salladı. “Kötü rüyalar gördüm. O yüzden uyuyamadım. Babamı görüyorum rüyamda, çok korkuyorum abla.” Dedi. Eğilip başını öptüm. “Babanın resmi var mı sende?” dediğimde gözlerini kapadı ve başını hayır der gibi salladı.
Benim bu işe bakmam gerekiyordu. Çocuğa yaraları hakkında hiçbir şey söyleyememiştim ama babasına söylemem gerekiyordu. “Onun da adı Yücel. Annem onun adını sevmediği için bana Emir diyormuş. Gitmeden önce öyle dedi.” Anlamamış gibi ona baktım. Annesi nereye gitmişti ki? Bunu içimde tutmak yerine ona sordum “Annen nerede biliyor musun peki?” dediğimde ise omuzlarını kaldırıp indirdi. Aynı anda da dudaklarını aşağı doğru büzmüştü. Bu da bilmediğini anlatıyordu.
Karşımda dikilir pozisyondayken “Abla.” Dedi. Mahcupluğu yine gözlerinden okunuyordu. Ellerini ovuşturuyor, gözlerini benden kaçırıyordu. “Söyle ablacım” dediğimde. Hiç beklemeden “Başımı burana koyup” eliyle göğsümü gösterdi “yatabilir miyim? Annemle hep öyle yatardık.” Dedi. Cevap vermek yerine sırtımı yatağın başlığına yasladım ve kollarımı açarak ona gelmesi için işaret yaptım.
Gülümseyerek yatağa çıktı ve aynı hızda üzerime yattı. Bacaklarını iki yana açarak oturdu sonrasında ise başını göğsüme koydu. Elleriyle de bir yandan sarılmaya çalışıyordu. Bir elimle onu tutarken diğer elimle saçlarını sevmeye başladım.
İçimde daha önce hiç tatmadığım bir duygu açığa çıkmıştı. Gurur ve huzur doluydu içi. Tanışalı çok az olmuştu ama bana güvenmişti. O kadar güvenmişti ki daha iki dakika olmasına rağmen göğsümde uyuyakalmıştı. O belki ileride bunu hatırlamayabilirdi ama ben bunu asla unutmayacaktım. Göğsümün derininde oluşan bu hissi unutmam imkânsızdı.
Kucağımda yatan çocuğu tutarken bende uyumanın eşiğindeydim. Uzun zaman sonra gerçekten rahat nefes alabileceğim bir zaman bulabilmiştim ve beni mayıştırmıştı. Direnmeme gerek yoktu iki saat uyusam hiçbir şey olmazdı.
*
Gözlerimi açtığımda camdan içeri giren ışıklardan havanın karadığı belli oluyordu. Emir hâlâ kollarımın arasında yatıyor ve huzurla uyuyordu. Artık kalkmam gerekiyordu en basitinden aynı pozisyonda durmaktan belim ağrımıştı. Odanın kapısı açılırken yerimde biraz dikleştim.
Mert gelmişti. Kaşlarını çattığında bana sonra kollarımın arasındaki çocuğa baktı. “Ben mi yanlış görüyorum yoksa Yücel senin kucağında uyuyor mu?” dedi. Gülümseyerek başımı salladım. Saçların severken “Gayet de doğru görüyorsun şövalye.” Dedim. Güldüğünde arkasında Ayperi belirdi.
Elini Mert’in koluna koyduğunda Mert ona baktı ve başından öptü. Ayperi gülümseyerek hâlihazırda eğilmiş olan sevgilisinin yanağından öptü. Sonrasında benim yanıma geldiğinde kucağımdaki çocuğa baktı. “Çok tatlı. Tam ısırmalık” dediğinde Mert arkadan geldi. Kucağımdaki çocuğun saçlarını okşarken “Hiç kimseyle konuşmuyor. Gördüğü an bir yerlere kaçıyor, kaç kere konuşmaya çalıştım ama istemiyor. Seni sevmiş anlaşılan.” Dedi.
Kimseyle konuşmadığı belliydi zaten. Çocuklar Mert’e sarılmaya geldiğinde bir köşede beklemişti. Kendini kapalı bir kutu gibi saklıyordu. Yataktan kalkmaya çalıştığımda kollarıyla sıkıca sarıldı. “Gitme!” dediğinde gülümsedim ve saçlarından öptüm. “Ama benim gitmem gerekiyor artık.” Dedim. Mızmızlanarak “Sen gidene kadar böyle dursak olmaz mı?” sorduğu soruya Ayperi ve Mert gülerken ben ciddi bir şekilde “Kalk bi bakalım.” Dedim. Sorgulamadan kalktı ve yatağın üzerinde ayakta beklemeye başladı. Ayağa kalktım o sırada Ayperi ve Mert biraz uzaklaştılar.
Tam yatağın karşında dikildim ve kollarımı açtım. Boynuma atladığında bacaklarını da belime doladı. Çok ağır değildi gayet de taşıyabileceğim ağırlıktaydı. Başını boynuma yasladı ve uyumaya devam ediyormuş gibi gözlerini kapadı. Artık buradan çıkmam gerekiyordu.
Odadan ilk ben çıktım. Koridoru geçtiğimde ilk geldiğimiz yere baktım. İleriden çocukların gülme sesi geliyordu. Hızla oraya yürümeye başladım. Emir sıkıca sarılmaya devam ederken Ayperi önüme geçerek kapıyı açtı. Gördüğüm kişilerle olduğum yerde kaldım. Eray ve Cenk buraya gelmiş çocuklarla konuşuyorlardı.
Eray çocuklara bakarken “Yatma saati geldi. Hadi yataklara” dedi. Çocukların hepsi bir ağızdan oflayıp puflarken küçük kızlardan biri geldi Eray’ın kolunu tuttu. Bu kız sabah başımı öpen minikti. Başını yana eğip ona baktı, ellerini birleştirerek sağa sola sallanmaya başladığında sevecen bir sesle “Şaçlarımı bağla mışın?” diye sorduğunda Eray başını yana eğdi ve gülümseyerek “Bağlarım tabii, tarağın nerede?” diye sordu. Tüm dikkatini çocuğa vermiş olacak ki geldiğimizi fark bile etmemişti.
Cenk bana bakarken kucağımdaki çocuğu işaret etti. -Ne oldu?- Der gibi baktığımda konuşmamasına rağmen gözlerinden -yok bir şey- dediğini anlamıştım. Emir’i bırakmadan biraz ilerideki koltuğa yaklaştım ve oturdum. Hiç istifi bozmadan uyuyor numarasına devam ediyordu. Arada gözlerini hafif açarak bana bakıyor sonra rolüne kaldığı yerden devam ediyordu.
Bir yandan Eray ve küçük kızı izliyordum. Kız elindeki tarağı uzattı ve Eray hemen önüne oturdu. Kızın uzun saçlarını özenle ve yavaş şekilde tararken bir yandan fısır fısır onunla konuşuyordu. Eray ne dese hemen gülüyordu. Eray kızın saçlarını ördüğünde anlamaz bir şekilde ona bakmaya devam ediyordum. Saç örmeyi nereden biliyordu?
Bana kalmadan Mert “Sen nereden biliyorsun saç örmeyi?” diye sordu. Eray önce güldü sonra ise Cenk’e baktı. Cenk Eray’a düşmanı gibi bakarken “Ya sabır!” diye fısıldadı. Bunun karşısında biz öylece kalmışken Eray daha da gülmeyi başladı.
Cenk ona aldırmadan çocuklara baktı “Saat geç oldu artık yataklarınıza yatmanız gerekiyor. Yoksa büyüyemezsiniz! Hadi marş marş yataklara.” Dedi. Aralarından bir kız çıkıp beni göstererek “Prenses gibi kısa mı oluruz?” dediğinde aldığım nefes boğazımda kaldı.
Cenk gülmeye başladığında yanıma baktım ve bizim yeni çiftin de gülmemek için zor durduğunu gördüm. Küçücük çocuktan zorbalık görmüştüm. Kendimi savunmak amaçlı “Peri kızı da kısa. Hem o benden daha kısa!” dedim. Kız bu sefer elini beline koydu ve bilmiş bir şekilde “Periler küçük olur zaten ama prensesler uzun olur! Ben şimdi gidip yatacağım senin gibi kısa olmamam lazım. Yoksa prensim beni almaya geldiğinde ata binemem.” Dedi ve koşarak odadan çıktı. Onun ardından diğer çocuklar da çıkmaya başladı. Emir başını göğsümden kaldırdı ve kulağıma yaklaşarak “Ben de yatmaya gideceğim. Kendim gidebilirim” dedi. Yanağımı öptüğünde hızla kucağımdan indi ve koşarak çıktı.
Cenk kapıyı kapattığında hunharca gülmeye başladı. Ona Mert ve Ayperi de eşlik ettiğinde elimle ağzımı kapadım. “Ulan küçücük çocuktan azar yedim ya az önce! Kısa dedi bana, kısa mıyım ben?” dediğimde odada bu sefer sessizlik hâkim oldu. Mert gülmesini, saklamak ister gibi ağzını kapattı, Cenk ayakta dikilirken Eray da tam karşıda duran koltuğa oturdu.
“Ayıp be! Nerem kısa benim? Siz gereksiz uzunsunuz! Değil mi Ayperi?” dediğimde hiç beklemeden beni onayladı. Mert hemen “Al işte şıracının şahidi bozacı. İkiniz de kısasınız! Yalnız kızın tek derdini fark ettiniz mi? Prensi geldiğinde ata binememekten korkuyor.” Dedi ve gülmeye başladı. Cenk gülerken Eray yan tarafından dürttüğünde sinirle ona baktı. “Bana bak Eray tek kelime etme!” dedi. Eray işaret ve başparmağını birleştirerek ağzına hayali bir fermuar çekti.
Ayperi “Harbiden nereden biliyorsun sen onu yapmayı?” dedi. Cenk Eray’a baktığında Eray gayet keyifli bir şekilde “Cenk’in saçını örerken öğrendim.” Dedi. Şaşkınlıkla “O nasıl oluyor? Ben uzun zamandır Cenk’in saçını kısa biliyorum yeni yeni uzatmaya başladı.” Dedim. Eray gülerek “ O yüzden kısaydı zaten. İtiraf etmiyor ama korkusundan saçını uzatamadı. Kaç yıl boyunca acemi er gibi gezdi ortalıkta.” Dedi. Cenk sinirle Eray’ın koluna vurdu. “Geri zekalı! Komik mi amına koyayım?” dediğinde sabır diliyor gibi baktı.
Eray onu umursamadan “Annem mitolojik hikayeleri çok sever. Bir gün bize al karısını anlattı.” Dediğinde araya girdim. Az çok biliyordum ama tam olarak hatırlamıyordum. “Al karısı?” dediğimde olay öncesi bilgilendirme yapmak amaçlı “Al karısı Türk mitolojisinde olan bir sembol. Yeni doğum yapmış lahusa kadınlara ve atlara musallat olduğu söylenir. Biliyorsunuz ezelden beri Türklerde kadınlar ve atlar önemlidir.” Dedi. Yanımda oturan Ayperi iyice Mert’e yapışmış bir şekilde devamını dinliyordu. Gerçekten onları görmek bile içimi ısıtıyordu. Onlara bakma seansım bittikten sonra Eray “Yeni doğum yapan kadınların yanında o yüzden kırmızı kurdele bulunur. Kadınları öldürüp ciğerini yediğini, bebekleri de öldürdüğü anlatılır. Atların ise saçlarını örermiş. Günümüzde çok bilinmese de önlemleri alınır.” Dedi.
Sonrasında ise Cenk’e baktı. Cenk ona bakmak yerine gülmemek adına kendini tutuyor gibiydi. “Annem bunu anlattı. Cenk hemen yattı uyudu, benim de uykum yoktu. Annemi saçlarını örerken birkaç kez görmüştüm. Gece gece canım da sıkılmıştı. Cenk’in saçından iki üç tutamı ördüm.” Dediğinde Cenk hemen olaya atladı. Eray konuyu ona bırakıyor gibi hemen sustu.
“Sabah bir kalktım yataktan bu davar uyuyormuş. Bende tuvalete gittim. Abi aynaya bi baktım, benim saçlar örülmüş. Anasını sikeyim korkudan çığlık bile atamadım. İçeri bir gittim bu hayvan hala uyuyor. Uyku sersemi bunun yapabileceği aklıma bile gelmedi.” Nefes almadan gülmeye başladım. Cenk’in o hali gözümün önüne geldikçe ölecek gibi oluyordum. Cenk bana ters ters bakarken devam etti. “Abi bir an kendimi sorguladım. Bak Allah belamı versin ki kadın mıyım diye sorguladım. Değilim biliyorum ama bünyeye öyle bir mallık yüklenmiş ki hayret edersin.” Bu sefer sadece ben değil herkes yarılarak gülmeye başlamıştı. Artık karnım ağrımaya başlamıştı. Nefes almaya çalışırken kendimi biraz sakinleştirmeye çalışıyordum.
Cenk’e baktığımda bana ters ters bakıyordu. Sırıtarak ona baktığımda ciddiyetini koruyamadan o da güldü. Eray ona baktığında Cenk kaşlarını kaldırarak susmasını söylemişti ama Eray’ı tabii ki tutmamıştı. “Asıl konu ne biliyor musunuz?” dediğinde Mert kesilmiş sesiyle “Daha asıl konu bu değil miydi?” dedi. Eray gülerek onu reddetti. “Ben zaten uyanıktım kolumdan dürtüp uyandırdığını zannetti. Rengi atmış, sesi de kısılmış. –Eray saçım örülmüş kadın olmadığıma göre at falan mıyım lan ben?- dedi. Uyku sersemi öyle bir gülmüşüm ki annem uyandı. Aynı şekilde o da gülünce bu alındı. Ama yemin ederim öyle bir dua okumaya başladı ki bizim köyün imamı o kadar okumamıştır.” Dedi. Cenk yerinde dururken ben gülmekten iyice kendimden geçmiştim.
Cenk yerinde huzursuzca kıpırdanırken “Hadi hastaneye gidelim.” Dedi. Konuşmak yerine hepimiz birden sustuk. Eray onu onaylar şekilde “Tamam gidelim. Hadi kalkın.” Dedi. Konuşmuş olabilirlerdi ama biraz daha zaman gerekiyor muydu bilmiyorum. Abimin yanına gitmek istiyordum ama eminde değildim.
Mert Cenk ve Eray üçlüsü aynı anda koltuktan kalktığında ben Ayperi’ye baktım. O da aynı şekilde bana bakıyordu. Mert bize baktığında konuşmadan oturduğumuz yerden kalktık. Ayperi hemen Mert’in yanına gittiğinde ben arkalarında yürüyordum. Yetimhanemin kapısına geldiğimizde herkes bende dâhil olmak üzere ayakkabılarını giymeye çalışırken, Eray kapıyı açtı ve herkesin geçmesini bekledi.
Ben geçerken kısık bir sesle “Parla” dedi. Kapının eşiğinden geçerken ona baktım ve “hı” diye cevap verdim. Kapıyı bırakıp yanıma geldiğinde “Sen bizim arabaya gel. Mert ile Ayperi farkı bir yere gidecek.” dedi. Anlamaz bakışlarla başımı kaldırıp yüzüne baktım. “Nasıl farklı yere gidecekler?” dediğime sadece güldü.
“Onlar evlerine gidecek bizde Cenk’in evine gideceğiz.” Gülerek söylediğinin ardından yürümeye başladı. Hemen arkasından yürüdüm ve ona yetiştim. “Neden aynı yere gitmiyoruz? Onlar evine gider de, biz niye Cenk’in evine gidiyoruz?” sorduğum soruyla attığı adımları durdu. Yanına yaklaştığımda kulak hizama eğildi ve fısıldayarak “Parla ne karıştırdığınızın bilincindeyim. Belki Cenk ile Mert anlamamış olabilir ama ben gayet olayın farkındayım.” Dedi. O kadar mı belli olmuştu ya? Elini cebine soktuğunda gülümsemeye devam ediyordu. O durumdan keyif alıyormuş gibiyken ben mahcup bir gülümsemeyle “Çok mu belli oluyor?” dedim. Başını hayır manasında salladı ve “Siz belli etmiyorsunuz da ben hareket ve mimik okumayı biliyorum diyelim.” Dedi.
Derin bir nefes aldığımda gülümsedim. Başıyla arabayı işaret ettiğinde onu onaylayarak arabasına yürümeye başladım. Ayperi arabanın yanına gittiğinde bana baktı ama soruyu sormasına fırsat kalmadan Mert’in dediği iki kelimeyle sustu. Bana bakıp gülümsedi ve arabaya bindi. Aynı şekilde bende arabanın aynına gelmiştim.
Cenk sıkıntıyla “Hadi hastaneye gidelim.” Dedi. Eray sırıtarak “Tamam gidelim.” Dedi. Onlardan önce arabanın kapısını açtım ve arka koltuğa oturdum. Cenk koltuğa otururken şüpheyle ona baktı. Eray koltuğuna oturduğunda kapısını kapadı ve kapıları kilitledi.
Cenk bana döndüğünde “Sen ne karıştırıyorsun?” dedi. Ani ve hafif sinirle sorduğu soruya gülümsedim. “Ne karıştırıyormuşum?” sorusuna soruyla karşılık vermeme kızmış olacak ki. “Parla, benim sana öğrettiğim şeyleri bana kullanma!” dedi. Yalan yok bunu ondan öğrenmiştim. Eğer cevaplamak istemediğim veya ne demem gerektiğini bilmediğim bir konu varsa karşıdakinin sorusuna soruyla cevap vermem gerektiğini söylemişti. Onun bilgisini ona kullanmak ne kadar etikti bilmiyorum ama eğlenceli olduğu kesindi.
Beni bırakıp önüne döndüğünde Eray sırıtarak arabayı sürmeye devam etti. Anladığım kadarıyla hastane yerine Cenk’in evinin sapağına sapmıştı. Cenk telefona baktığından bunu fark etmemişti. Ben koltukta yerime iyice sinerken dışarıya baktım. Etraf simsiyahtı ama aydan gelen ışıklar ahenkle etrafa yayılıyordu. Kış olmasına rağmen kar yağmıyor, sadece soğuğuyla tenini kesiyordu. Bu yıl kar ne zaman yağacaktı? Gerçekten şu şehirde lapa lapa kar yağdığını görmeden ölmek istemiyordum.
Eray arabayı durdurduğunda Cenk başını kaldırdı ve başını çevirme gereksinimi duymadan gözlerini kullanarak ters ters baktı. Eray arabadan inerken bende ona eşlik olarak indim. Cenk bize nazaran yavaş bir şekilde arabadan indi. Telefonu arka cebine koyarken Eray’a baktı. “Benim ev ne zamandan beri hastane hizmeti veriyor bir tanecik kuzenim?” dedi. Eray ona cevap vermek yerine cebinden evin anahtarını çıkardı.
Evin en alt katı garaj olduğundan ikinci kat evin asıl katıydı. Uzun merdiveni çıktık ve Eray kapının kilidini açtı. Hızla içeri girdiğinde aynı serilikle ayakkabılarını çıkardı ve sol tarafımızda kalan mutfağa girdi. Anlamaz bir şekilde arkasında kaldığımda hemen yanımda beliren Cenk yüzünden irkildim. Ayakkabılarımı çıkardığımda benimle senkronize bir şekilde Cenk de hareket ediyordu.
Mutfak kapısının pervazına yaslandığımda kollarımı göğsümde birleştirdim. Benimle aynı şekilde Cenk de diğer tarafa yaslandı. Cenk vurgu yapmak ister gibi “Alo? Eray?” dediğinde Eray onu onaylayacak bir mırıltı çıkardı. “Lan oğlum konuşsana!” hafif bağırarak söylediği sözler karşısında Eray omzunun üzerinden ona baktı ve “Ne var lan? Eray, Eray, Eray adımı mı ezberliyorsun?” dedi. Cenk yanımdan ayrılarak mutfağın tam ortasında duran masanın sandalyesine oturdu.
Onu takip ederek yanındaki sandalyeyi çekerek oturdum. Hiçbirimiz konuşmuyorduk ve ortam hayli gerilmeye başlamıştı. Eray masaya üç kupa koydu. Birinde bitki çayı diğer ikisinde kahve vardı. Eray karşımda duran sandalyeyi çektiğinde oturdu ve derin bir nefes aldı. Cenk dirseklerini masaya yasladı ve “Oğlum manyak mısın sen? Ne bu tripler? Deli mi sikti hayırdır?” dedi. Ciddiyetimi koruyamayarak güldüğümde ikisi de bana baktı ama elimle ağzımı kapatarak gizlemeye çalıştım.
“Cenk ne kadar ayıp!” cık cık diye ses çıkararak Cenk’i daha da sinirlendi. “Kızın yanında küfür etmeye hiç mi utanmıyor musun? Edepsiz, annem sana böyle mi öğretti?” Eray bitki çayının olduğu kupayı masanın üzerinde bana itti. Gülümseyerek teşekkür ettiğimde cevap vermeden arkasına yaslandı ve önündeki porselen kupayı elinin arasına aldı.
Cenk Eray’ın elinde neredeyse hapsettiği kupayı bir hışımla elinden aldı. Eray bunu garipsemeden kuzeninin önünde duran kupayı eline aldı ve bir yudum içti. “Sana bu cinslik nereden yükleniyor bu ara?” Cenk cebinden çıkardığı sigarayı masanın üzerindeki çakmakla yaktı. Eray omuzlarını kaldırıp indirdi ve bilmediğini belirtti.
“Ayperi ile Mert hastaneye gidecekti değil mi? Öyle konuşmuştuk.” Dediğinde sıkıntıyla sigarasından bir nefes aldı ve aynı sıkıntıyla verdi. Buraya gelmeyi kabul etmesinin sebebi Mert’in oraya gidecek olması mıydı yani? Abim ve Afra’nın yalnız kalması onu neden bu kadar germişti bilmiyorum ama buradan bakınca çok komik duruyordu.
Dertli dertli masayı izlerken kupasındaki kahveden büyük bir yudum aldı. Eray konuşmak yerine gülümseyerek başını salladı. Galiba benimde çayımı içme zamanım gelmişti. Çaydan bir yudum aldığımda rahatladığımı hissettim. Bu bitki çaylarına düşkünlüğümün sebebini gerçekten çok merak ediyordum. Ne zaman içsem rahatlıyordum.
Cenk kafasını dağıtmak ister gibi “O çocuğu daha önce gördün mü? Bizim yanımıza yaklaşmazken senin kucağından inmedi.” Dedi. Hafif şekilde gülümseyerek “Çocuklar beni sever zaten. O çocuğu da daha önce görmedim ama hemen abla dedi. Göğsüme yattı. Vallahi bende doğuracağım bir tane.” Dedim. Cenk neredeyse kahkahayla gülerken onu ses desibelinden daha az olsa da Eray da güldü. Kaşlarımı çattığımda bana bakıp daha da gülmeye başladılar. “Komik mi?” dedim. Komik değil arkadaşlar! Bu kadar abartmaya gerek yok, rica ediyorum kendimizi kaybetmeyelim.
Cenk nefes nefese kalmış şekilde “Görkem de onu diyordu zaten. Biri olma ihtimaline karşı bile tansiyonu yirmiye fırladı adamın. Sen bir de hamile olacaksın” elini ağzına götürdü off tarzı bir ses çıkarırken bir yandan yazık olur der gibi başını sallıyordu “Çocuğu ibreti âlem olsun diye kazığa oturtur.” Dedi. Artık gülmekten karnını tutmaya başlamıştı. Kaşlarımı kaldırmış bir şekilde ona bakarken gözlerim Eray kaydı. O da gülüyordu ama eliyle gizlemeye çalışıyordu.
Masum masum “Bence abim benim çocuğumu çok sever.” Dedim. Eray az önceki sakinliğiyle “Sorunu bebekle olmaz zaten. Hatta canından çok sever. Asıl sorun çocuğun babası. Senin o abini de birazcık tanıyorsam” başını yana sallayarak “Allah sana kolaylık versin Parla. Senin yerinde olsam kocamı da alır Görkem’den en uzak olacak yere kaçardım.” dedi. Konu artık ciddileşmeye başlıyordu. Abimi bende tanıyordum. Henüz ortalıkta olmayan müstakbel kocamı sevmeyeceğini bende biliyordum ama ben seviyorum diye dokunmazdı. Hem ben Afra’ya kızıp dokunmamış aksine aralarını yapabilmek için onları yalnız bırakmıştım.
“Sen olmayan adamın derdine mi düştün lan?” Cenk kolumu dürttüğünde daldığım yerden bakışlarımı ona çevirdim. Kupadan bir yudum çay içtikten sonra sırıtarak “He Cenk işi gücü bıraktım adamın derdine düştüm. Hem olmadığını nereden biliyorsun?” dediğimde elinde içtiği kahveyi birden Eray’ın suratına püskürttü. Eray gözlerini kapadığında üstü başı kahve oldu. Sabır çeker gibi yüzünü buruşturdu. Cenk onu önemsemeden “Var mı harbiden? Vay amına koyayım! Ne ara yaptın? Hastanede bin bir türlü yemin ettin yok diye.” dediğinde Eray gözlerini açmıştı odağını kaybetmemeye niyetli bir şekilde ona bakıyordu.
“Yok be çalışmaktan başımı mı kaldırabiliyorum sanki. Gelen müşterilerin yüzüne bile bakamıyorum ama bence senin daha önemli bir sorunun var gibi.” Gözlerimle Eray’ı işaret ettiğimde Cenk benden Eray’a döndü. Gülmesini tutarak “Kusura bakma kuzen! Bir an şaşkınlıktan çıktı, tutamadım.” Dedi. Gülmemeye çalıştığını nereden mi anlamıştım? Yanaklarını ısırıyordu ve çok belliydi. Eray masanın ucunda duran peçeteyi aldı ve eline doladı. Ardından ise yüzünü sildi. “Keşke sadece tutamamış olsaydın. Kustun amına koyayım kustun! Değil abdest, dümdüz gusül aldım.” Dedi. Kendimi tutamadan güldüm ama Cenk benden önce yarılmaya başlamıştı bile.
Kapı çaldığında Cenk sinirle bize döndü. Evi tenha bir yerdeydi ve konum olmadan bulmak zordu. Yani açıkçası ben ilk geldiğimde bulamamıştım. Kapı ardı ardına çaldığında koşarak kapıya gittim. Kapıyı açtığımda Mert ve Ayperi’yi gördüm. Kapıda benim arkamdan Cenk çıktığında hiddetle “Siz hastaneye gitmediniz mi?” dedi. Mert ayakkabılarını çıkardığında salona yürüdü. Onun arkasından da Ayperi içeri girdi. Cenk onların ardından salona girdiğinde sinirle “Alo? Kardeşim bir şey sorduk.” Dedi. Mert koltuğa oturduğunda “Burada olduğuma göre hastanedeyimdir Cenk. Salak mısın numara mı yapıyorsun?” dedi. Ayperi onun arkasından. “Eray özellikle söyledi. O yüzden geldik.” Dedi. Ayperi’de koltukta Mert’in yanına oturduğunda hafifinden ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Ne olduğunu biliyordu ama Cenk’in bu siniri ona garip gelmişti.
Cenk hızla arkasına döndü onun dönmesiyle arkamda olduğunu fark etmediği Eray vardı. “Hadi ben gidiyorum o zaman.” Dedi. Cenk hızla odasına girdi ve elinde araba anahtarı ile çıktı. Gözlerimle onu takip ederken Cenk birden bana döndü “Lan sen abi abi diye götünü yırtmıyor muydun? Niye yalnız bırakıyorsun?” dedi. Kollarımı göğüs hizamda birleştirdiğimde sırıtarak “Yalnız değil ki yanında Afra var. Hem ben bu kadar dert etmiyorum sen de bu kadar takmasan mı? Bak erken yaşlanırsın böyle yaparsan.” Dedim. Eliyle şakaklarını ovuştururken bana baktı ve “Ne biçim kardeşsin sen? Kim abisiyle arkadaşıyla yalnız bırakır? Salak mısın yavrucum sen?” dedi. Kahkahayla güldüğümde bir yandan elimle ağzımı kapadım anlamaz bakışlarla bana baktı.
O bana ters ters bakarken ben de biraz olsa ciddileşmeye çalıştım ama zorlanıyordum. İçimde bir duygu beni gülmeye zorluyordu. “Koskoca adam bana ne yapacağını soracağını sanmıyorum. Hem ben bunları ileride kullanırım. Böyle bir fırsatı kaçırılır mı?” dedim. Kapıya yöneldiğinde kapının önünde dikiliyordum. Arkamdan Eray omzuma dokunduğunda hızla arkama döndüm. Dudaklarını oynatarak –Kenara çekil- dedi. Dediğinde ciddiydi ama gülümsemesi eksilmiyordu. Aksine öyle gülüyordu ki yanağındaki gamzeler belli oluyordu.
Onu dinleyerek kenara çekildim. Cenk kapıyı açarken Eray benim önüme geçti. Olayları tam olarak görmediğimden koltukta oturan Ayperi’nin yanına oturdum. Eray gülerek “Sen bu kapıdan çık, hastaneye git. Bir yıllık benzin paran benden hem de peşin.” Dedi. Cenk’in eli kapının kolunda kaldığında yavaş yavaş Eray’a döndü. Boku yediğini anlamış gibi bakıyordu. “Ne yaptın? Kahveye bir şey koydun değil mi?” Eray onu destekler bir şekilde başını salladı. “Senin de amına koymazsam Eray.” Dediğinde gözleri kapandı ve yere yığılacakken Eray onu tuttu. Eray gülerek “Sen önce ayakta durmayı öğren.” Dedi.
Mert’e baktığında Mert hızla yerinden kalktı ve Cenk’in bir kolunu boynuna attı. Aynı şekilde Eray da Cenk’in kolunu omzuna atmıştı. Koridora giderlerken “Eray ne yaptın?” diye sordum. Tam o an ikisi birden durdular Eray bana bakarak “Kahveye iki tane uyku ilacı bir tane de sakinleştirici attım. Bir tanesi kesmez bunu. Ayrıca Afra ne kadar sizin arkadaşınızsa Görkem de benim o kadar arkadaşım. Hem bakarsın ileride benimde işime yarar.” Dedi ve Cenk’in odasına girdiler. Benim de işime yarar derken neyden kastetmişti o?
Dediği lafı çok umursamamaya karar verdiğimde Ayperi’ye baktım. Onun da bana baktığını gördüm. Aniden güldü ve bende ona eşlik ettim. Esnerken ağzını kapadı uykusu gelmişti ve son derece haklıydı. “Uyuyalım mı?” diye sordum. Gözlerini ovuştururken başını salladı. Koltuk ikimizin yatabileceği kadar genişti ama benim için yeterli değildi, bu koltuğun daha da açıldığını biliyordum. Koltuktan kalktığımda Ayperi’de kalktı. Hızla yastıkları yere koydum, aynı hızda koltuğu açtım ve hemen yattım. Koltukta duran diğer yastıkları da baş hizamıza ayarlamıştım.
Ayperi de yanıma yattığımda gözlerini kapadı. İkimiz birbirimize dokunmuyorduk ama yüzlerimiz birbirine dönüktü. Mert’in sesi odada yankılandığında “Oha sevgilimi yatağına atmış. Parla git başka yerde yat.” dedi. Başımı hafifçe yastıktan kaldırıp ona bakarken başımı salladım. Ayperi gülmemek için kendini kasıyordu ve bu da gözümden kaçmamıştı. “He Mert bende onu diyordum. Git Cenk’in yanında yat. Ayperi benimle haydi koçum.” Dedim. Eliyle ağzını kaparken bakışlarından yargılandığımı en derinden hissediyordum.
Başımı geri yastığa koydum ve kolumu Ayperi’nin beline attım. Aynı oda kolunu benim belime koyduğunda başı çeneme gelecek şekilde pozisyon aldı. “Şunlara bak bana nispet yapar gibi birde sarılarak yatıyorlar!” dedi. Ayperi’ye daha sıkı sarıldığımda Mert’e baktım. Şok olmuş bir şekilde hâlâ beni daha doğrusu bizi izliyordu. Gözlerimi tekrar kapadığımda Mert’in homurdanarak koltuğa oturduğunu duydum.
Üzerime bir şey örtüldüğünde irkilerek gözlerimi açtım ve başımı kaldırdım. Gözlerimi açtığımda Eray’ı gördüm. Elinde iki yastık vardı biri beyaz diğeri ise mavi kılıflıydı. “Başını kaldır, boynun tutulmasın.” Dedi. Neden bilmiyorum ama elinden yastığı almak yerine başımı kaldırdım. Başımı yasladığım koltuğun yastığını çekti ve kendi getirdiği yastığı koydu. Aynı benim ona baktığım gibi göz kontağını çekmeden bana bakıyordu. Ayperi’nin yastığını attığında başımı çevirdim. Ve o an fark ettim ki Eray bunu yaptığı sürece onu izlemiştim. Sapık gibi durmuştum değil mi? Evet tam olarak bir sapık gibi durmuştum.
Mert’i gördüğüm gibi irkilerek sessiz bir küfür ettim. O beni sallamadan sevgilisinin başını yastıktan kaldırdı, bir bebeğin kafanı tutuyormuşçasına nazik ve kibardı. Aynı şekilde başının altındaki yastığı çekip Eray’ın getirdiği yastığı yerleştirdi ve eğilerek Ayperi’nin saçlarından öptü. Camdan gelen ışıktan ve içeriye hâkim olan loş ışıktan bile fark edilebilir şekilde Ayperi’ye bakıyordu.
Bakarken bile içi gidiyordu. Nerden mi anlamıştım? Anlamama gerek yoktu ki, zaten belli oluyordu. Bir şeyleri fark etmeniz için illa gözünüze sokulmasına gerek yoktu. Zaten o kendi kendini belli ediyordu. Mert Ayperi’nin saçlarını eliyle sevdikten sonra yanımızdaki koltuğa oturdu ve başını koltuğa yaslayarak gülümsemeye başlamıştı.
Eray ise mutfağın kapısından içeriye bir bakıp geri içeri girmişti ve buraya gelen kokuya bakılırsa sigara içiyordu. Beni duymuş gibi mutfağın kapısını kapadı ve onun kapıyı kapatmasıyla bende gözlerimi kapadım. Uyanalı daha birkaç saat olmuştu ama benim yine uykum gelmişti ve ben uyumak için bu fırsatı da sonuna kadar değerlendirecektim.
*
*
Bölüm ile ilgili görüşlerini buraya alabilirim.
İyi günler ve iyi geceler