Bazı insanlar her bakımdan şanslı doğar, bazıları kısmen şanslıdır ama bir kısım daha vardır ki kader onların yüzüne hiç gülmez. Kendi çabasıyla ekip büyüttüğü bahçeyi bir rüzgârla bozar. Bir umut büyüttüğü çınarı bir lodosla alıp götürür. Mutlu olmaya çalıştı gri sayfasında, en ufak beyazlığın acısını tüm sayfayı siyaha çevirerek alırdı. Yola girmeden önce döktüğü gül yapraklarının altına iğneler yerleştirirdi. Neden canını yandığının sebebini bulmaya çalıştığın an iğneleri kaldırıp, pamuklarla yolunu yumuşatırdı. Tam her şey bitti dediğin an bu sefer iğnelerin üstüne cam kırıklarını serper ölümle baş başa bırakır ama ulaşmana asla izin vermezdi. Kader en büyük korkularını bilir onunla oynardı. Benim en büyük korkum karanlıktı ve benim izlerim hep karanlıkta açılırdı. Ben buna kendi içimde hep Karanlığın İzi derdim.
Elimdeki tepsiyi önümdeki tezgâha koydum. Dün gece neredeyse uyuyamamıştım ve her yerim sızlıyordu. Havalar soğuduğu için hastalanmanın eşiğindeydim, onun yorgunluğu da bastırınca gerçekten uyumam için güzel bir davetiye açığa çıkarıyordu. Ama para vermem gereken bir babam olduğu için maalesef dinlenme veya kafama estiği zaman uyuma şansım yoktu. "Parla yeni müşteri geldi.” İş arkadaşımın sözüyle kendime geldim. Tepsiyi yeniden elime alırken “Bakıyorum.” Demekle yetindim. Bu saatlerde hep kalabalık olan kafenin içinde beş dakika oturacak vaktim olmuyordu.
Yüzümde gülümsemeyle masada oturan kadına baktım. Elimdeki menüyü uzatıp biraz bekledikten sonra “Hoş geldiniz. Siparişinizi alabilir miyim?” dedim. Kadın kararsız şekilde menüye bakarken karşısında dikiliyordum. Gülümseyerek kafasını kaldırdı. “Menüden browni istiyorum ama bir de menüde olmayan bir isteğim var.” Dedi. Yanakları kızarmış bir şekilde “Büyük bir kupada sıcak süt alabilir miyim?” elindeki menüyü heyecanla tutarken vereceğim cevabı heyecanla beklediğini fark ettim. “Dediğiniz gibi menüde sıcak süt yok ama bir sorayım.” Sözümün bitmesiyle elindeki menüyü bana uzattı ve “Teşekkür ederim.” Dedi. Cevap vermeden gelen siparişlerle ilgilenen kızın yanına gittim.
Buradaki kimsenin adını bilmiyordum yeni girmemiştim ama adlarını öğrenebileceğim kadar uzun kalmıyorlardı. Herkes en fazla bir hafta sonra çıkıyordu. Patron verdiği para karşılığında kafenin tadilat, temizlik gibi bizim üzerimize yükümlü olmayan işleri yapmamızı istiyordu ve haklı olarak kimse bunu çekmiyordu. Özgür irademe kalsa bende giderdim. “Bakabilir misin?” dediğimde gülümseyerek “Tabii. Ayperi ben.” Diyen kıza baktım. Ayperi mi? Televizyonda birkaç kez duymama rağmen bir kere bile olsa gündelik hayatımda duymamıştım. Yeni gelmiş olmalıydı geçen hafta burada başkasının olduğuna emindim. “Merhaba bende Parla memnun oldum. Daha sonra konuşabiliriz şu an bir müşterinin isteği var.” Yüzündeki gülümsemesi bir an olsun düşmüyordu. “Tabii konuşuruz. Müşteri ne istiyor?” elimdeki menüyü tezgâha bıraktım.
“Bir browni ve bir bardak süt istiyor ama süt menüde yok” dedim. Bar taburesine otururken ellerimi saç diplerime geçirip hafifçe çektim. Başımdaki ağrının biraz da olsa geçmesine yardımcı oluyordu. Gözlerim yanıyordu. “Sipariş hazır. Çikolatalı süt olarak işaretledim haberin olsun.” Dediğinde kafamı kaldırdım. Gülümseyerek tabağı ve bardağı tepsiye koyuyordu. “Teşekkür ederim.” Dedim ve hazırladığı tepsiyi alarak müşterinin yanına gittim.
Genç kadın yerinde huzursuzca bacağını sallıyordu. “Afiyet olsun” derken tepsidekileri masaya koydum. “Teşekkür ederim. Gerçekten ne kadar ihtiyacım olduğunu tahmin edemezsin.” Lafını bitirmesiyle hemen sütten bir yudum aldı. Tepsiyi tek elimde tutarken “Kasaya öderken çikolatalı süt derseniz çok iyi olur.” Dediğimde kadın gülümsemesini düşürmeden “Tabii ki merak etmeyin.” Dedi ve çantasından bir kitap çıkarıp onu okumaya başladı.
Kasanın yakınına gittiğimde Ayperi’nin olduğu yerin karşısına oturdum. “Adın çok güzelmiş ilk defa duyuyorum. Ne anlama geliyor?” Sözlerimle iyice gülümsedi. Simsiyah saçlarını geriye attı ve mavi gözlerindeki ışıltıyla bana baktı. “Teşekkür ederim, adımı annem koymuş. Ay ve peri gibi güzel demekmiş.” Dedi elindeki bezi arkasına dönerek tezgâha bıraktı. Hızla arkasını dönüp dirseklerini tezgâha yasladı. “Senin de adın çok güzel, bence seninle uyumlu.” Dediğinde istemsizce güldüm. “Senin adını kim koydu?” dediğinde ise duraksadım, adını kimin koyduğunun bir önemi var mıydı? “Adını kimin koyduğu önemli mi?” bence önemsizdi. Nedenini bilmiyorum ama benim için isimler çok bir şey ifade etmezdi. Sadece anlaşabilmek adına takılan lakaplardı.
Ayperi’nin gözleri kocaman açılırken şaşırdığı her mimiğinden belli oluyordu. “Olmaz mı? Tabii ki de önemli. Etrafındaki insanlara baksana adını kim koyduysa ona daha özel bir bağlılığı olur. Misal ben, annemi hiç tanımadım ama adımı o koyduğu için aramızdaki bağı hissediyorum ve eminim ki bunun annem olmasıyla bir ilgisi yok.” Dediğinde sustu. Annesini terk mi etmişti yoksa vefat mı etmişti anlamadığımdan hiçbir şey diyemedim.
“Şimdi tekrar soruyorum. Adını kim koydu?” derken hala aynı merak yüzündeydi. “Abim” Dediğimde onu düşünmek bile gülümsememi sağlamıştı. Onu gerçekten çok özlemiştim ve ne zaman geleceğini bilmiyordum. “Bak önemli işte. Bahsederken bile gülümsüyorsun. Aranızdaki bağı hisseder misin peki?” konuştuğumuz konu kafedeki sesleri kısmış ve sadece bizim sesimizi açığa çıkarıyor gibiydi. İsim koymanın bu kadar derin bir konu olduğunu asla düşünmezdim.
“Hissederim, çoğu zaman yanımda olamasa da yanımdaymış gibi gelir. Abim benim tek ailem diyebilirim.” Sözlerimle duraksadım ve kendi söylediğim cümle canımı yaktı. Abimi gerçekten çok özlemiştim ve nedensizce gözlerimin dolduğunu hissettim. Ellerimle yüzümü kapatırken içimin daraldığını iliklerime kadar hissettim.
“Özür dilerim seni üzeceğini düşünmemiştim.” Derken aceleyle bana bir mendil uzatan kıza baktım. Aldığım mendille gözlerimi silerken gülümseyerek “Seninle alakası yok. Ben biraz duygusal bir dönemdeyim her şeye gözüm doluyor.” Dedim. Onu rahatlatmak için değildi söylediklerim. Gerçekten son zamanlarda çok hassaslaşmıştım. Gereksiz bir şekildeydi. O gelen başka garsona döndü ben ise kendimi ağlamamak adına frenlemeye çalışıyordum.
“Parla.” Duyduğum sesle arkama döndüm. Mert gelmişti. En yakın arkadaşlarımdan biriydi. Sekizinci yılımızı devirmiştik beraber “Hoş geldin. Bende molaya çıkacaktım.” Dememle Mert’in donup kaldığını ve aslında beni dinlemediğini fark ettim. Arkamı tekrar döndüğümde Ayperi’ye baktığını gördüm. Ona nutku tutulmuş gibi bakarken gülümsemeden edemedim. Ayperi’ye “Ben molaya çıkıyorum ben gelince de sen çıkarsın olur mu?” dedim. Hala arkası dönük iş yaparken “Tabii olur.” Aldığım onay cümlesiyle Mert’i kolundan tuttum ve dışarı çıktım.
Kafenin çöplerini döktüğümüz yere getirdim. “Ne oldu ya birden dondun sen?” dememle kendine geldi. “Yok ya birine benzettim.” Dedi ve konuyu dağıtmaya çalışarak “Yetimhaneye gittim. Çocukları görmen lazımdı, çok mutlu oldular. Sabah ben uyandırdım hepsini zaten az çocuk var. Hepsine masal anlatıp öyle çıktım.” Dedi. En az haftada bir kere yetimhaneye gider oradaki çocuklarla oyun oynar bütün gün onlara masal okurdu. Sonra gelir her yaptığını bana anlatır, mest olmuş bir şekilde çocuk hayalinden bahsederdi.
“Acaba diyorum benim ne zaman bir kızım olur?” dedi. Sohbetin en saran kısımları gelmişti. “Kızın olacağını ne biliyorsun? Belki de oğlun olur.” dedim. Ellerimi birbirine sürterek ısınmaya çalışıyordum. Ellerini cebine soktu ve gülümseyerek bana baktı “Bilmem, hissediyorum diyelim. Böyle daha gerçekleşmemiş ama olacağına emin olduğun bir hayal gibi. Benim bir kızım olacak ve bende kız babası olacağım. Var mısın iddiasına?” dedi ve serçe parmağını uzattı. Bende aynı şekilde parmağımı uzattım ve serçe parmağını tuttum. “Varım da ben kazanırsam ne olur sen kazansan ne olur?” dışarısı titretecek kadar soğuktu ama arkadaşımın yanında gerçekten üşüdüğümü hissetmiyordum. “Ben kazanırsam senin çocuğuna ismini ben veririm” dediğinde gülümseyerek onu durdurdum “Hop hop ağır ol beyefendi. Dokuz ay ben taşıyacağım çocuğa sen mi vereceksin ismini? Yemezler koçum başka bir şey söyle” söylediğimde ciddiydim. Ben o kadar taşıyacağım ve adını ben hariç biri verecek. Katiyen olmaz, o kısımda isim koyma tek benimdi!
Ellerimiz hala o haldeyken “Göbek adını ben koyarım. Sende benim çocuğumun halası olarak beşiğini alırsın. Kabul mü?” dediğinde onun gibi gülümseyerek elini salladım. “Kabul, hem de halası olarak en güzelini alacağım.” Dememle güldü. “Beşik masrafından kurtuldum.” Dedi. Elini bırakırken gülmekten aşıp kahkaha attım.
Gülümseyerek “Sen onu bunu bırak da içeride biraz fazla için gitti senin sanki.” Dedim. Sözlerimle yüzü buz kesti. Bu kadar etkileneceğini düşünmemiştim. Kimdi ki onun için Ayperi? “Bilmiyorum öyle daldım biraz. Dedim ya birine benzettim diye.” Bu böyle olmayacaktı. Ben biraz arkadaşımı tanıyorsam bana kim olduğunu söylemezdi. Kendim bir şeyler söyleyecek onun da biraz konuşmasına yardımcı olacaktım. İnsanız sonuçta susmak bir yere kadar işe yarar sonrasında çıkmaza sürüklerdi. “Geçen yılki kıza mı benzettin?” dediğimde sessizce başı önündeyken kafasını salladı. Bahsetse bile asla ismini söylememişti.
“Peki, Ayperi miydi kızın adı?” dememle yerdeki bakışları kalktı. Yüzünün rengi iyice gitti bakışlarından “İçerideki o mu?” dediğini anlamıştım. Kafamı sallarken “Tam da kendisi.” dediğim gibi sırtını duvara yasladı ve elleriyle yüzünü kapadı. Elimi omzuna koyarken biraz sessiz kalmayı tercih ettim. Geçen yıl onunla tanışmak için can atmıştım ama asla izin vermemiş, kesin olmadan benimle tanıştırmayacağını söylemişti. O tanıştırmasa bile kader bizi bir şekilde tanıştırmıştı.
“Gidip konuşsam rahatsız olur mu?” sözü istemsizce gözümü doldururken susmayı tercih ettim. Terkedildiği halde konuşmasında rahatsız edeceğini düşünüyordu. Aynı gülümsemeyle “Bence olmaz ama sen bilirsin.” Dedim. Sözümle sırtını duvardan ayırdı ve yavaş adımlarla kafeye girdi. Onu yalnız bırakmamak için arkasından bende girdim. İlk kavuşma sahnelerini hep merak etmiştim.
Ayperi başka bir garsona siparişi verirken bir şeyler anlatıyordu. Mert’in arka çaprazında dururken “Ayperi” demesiyle ben bile gerilmiştim. Ellerimi birbirine kenetledim ve çeneme yasladım. Ayperi mavi gözlerini Mert’e çevirdiği an gülümsemesi silinirken gözleri doldu. Tezgâhın arkasından çıkarak Mert’in tam karşısına geçti. Kalbim neredeyse ağzımdaydı. Ayperi kısık bir sesle “Sarılsam kızar mısın?” dediğinde Mert onun gibi kısık bir sesle “Hayır, kızmayacağımı biliyorsun” dedi. Ayperi hiç beklemeden bir hışımda Mert’e sarılıp ağlamaya başladığında başını onun göğsüne yasladı. Mert’in de gözleri dolmuştu ama bunu gözlerini kapatarak sakladı. O da başını Ayperi’nin saçlarına gömdüğünde onlarla beraber bende ağlamanın eşiğindeydim. Ben bugün gururlu bir anne modelindeyim.
Ayperi hıçkırıklarının arasında “Özür dilerim” derken Mert kendini tutmaya çalışarak “Sorun değil.” Dediğinde bana baktı. Bakışlarındaki teşekkürü en derinimde hissettim. Dudaklarımı oynatarak “Siz çıkın konuşun ben bakarım buraya” dememle Ayperi’nin kulağına bir şeyler fısıldadı ve o da çıkmadan önce bana baktı. Gülümseyerek onu onayladığımda gözünden bir damla daha düştü ve dışarı çıktı.
Bu sıkıcı ve bunaltıcı hayatımın içinde nadiren de olsa böyle güzel şeyler olabiliyordu. Biraz daha içeride dursalar onlarla bende ağlamaya başlayacaktım. Kasada birkaç müşterinin hesabını aldıktan sonra nihayet oturma fırsatı bulmuştum.
Cebimdeki telefonu çıkartarak diğer bir yakın arkadaşımı aradım, Afra’yı.
İki kez çaldıktan sonra telefon açıldı. “Alo” dememle karşıda cevap gecikmeden geldi. “He.” Demesiyle başka bir şeyle uğraştığını anladım. “He mi? Köylü seni, he ne öyle telefon mu açılır?” en sevdiğim şeylerden biri arkadaşlarımla uğraşmaktı. Anlamsız bir şekilde acayip hoşuma gidiyordu. “Sensin köylü. Hem köylü milletin efendisidir cahil.” Dediğinde elimde olmadan güldüm. “Sensin cahil! Onu bunu bırak da ben sana bir şey soracaktım. Biraz daha iyi misin? Bugün raporun bitiyor. İyi değilsen bir akşam daha idare ederim.” Telefonun diğer tarafında gelen ağlamaklı sesle elimde olmadan gülümsedim. Bu kadar duygusal olması beni her seferinde güldürüyordu.
“Yok iyiyim ben bu akşam giderim. Duşa gireceğim zaten sonra da hazırlanır işe giderim. Sen git dinlen zaten kaç gündür yordum seni kusura bakma.” Son dediğiyle elimde olmadan yükseldim. Ne demek yordum seni? “Ne diyorsun sen ya? Yorulmadım ben, eve gidince uyuyorum dinleniyorum zaten. Ayrıca bir daha duymayayım elimde kalırsın.” Karşıdan gülen sesini duymamla sinirim anında söndü. “Sakin ol ağır abla. Demem bir daha.” Gülme sesiyle kulaklarım çınladı. Toplu bir alanda olduğumuz için çok gülemiyordum ama kendim olsaydım kahkaha atardım.
“Tamam o zaman ben duşa gireceğim senin de yarım saat sonra çıkış saatin geliyor. Öptüm.” Dedi ve telefonun kapanma sesi geldi. Kendi söyleyeceğini söyleyip hemen kapatırdı. Telefonu cebime koyup kalçamı tezgâha yasladım. Afra’nın dediği gibi yarım saatim kalmıştı. İnadına da bu yarım saat geçmezdi.
Dükkânın kapısı açıldığında kapıya baktım. Neden bilmiyorum ama içimde bugün güzel bir şey olacağına dair bir inanç vardı. Ayperi kızarmış gözleriyle yanıma geldi ve bir şey demeden gülümseyerek bana baktı. Bende gülümsedim ve yanımda duran peçete yığınından bir peçete verdim. Gözlerini silerken “Sen o muydun?” dediğinde elimde olmadan kaşlarımı çattım. “Kim benmişim?” anlamamıştım. Mert’in anlattığı bir şeyle alakalı olduğunu çözmüştüm ama ne için demişti? “Mert’in durmadan anlattığı bir arkadaşı vardı. Lisede tanıştık seninle tanıştırmak isterim diyordu senmişsin.” Gözlerindeki yaşı silmesine rağmen azalmıyordu. Arkasından Mert girdi ve boş masalardan birine oturdu. Bende biraz Mert’i tanıyorsam Ayperi için bekliyordu. Ayperi’ye bakarak “Aramızda kalsın bana da durmadan senden bahsediyordu. Ama şimdi gelen müşteriye bakmam lazım.” Ağlaması biraz dinmişti. Bana baktı ve başını salladı.
Elimde menüyle Mert’in başına gittim. “Hoş geldin.” Dedim ve elimdeki menüyü uzattım. “Mert ne dedin kıza ağlayıp duruyor. Öküzlük falan etmedin değil mi?” iki dakikada kızı sahiplenmiştim. Mert bana baktı onun da gözleri kızarmıştı. Söylemeyeceğini biliyordum ama ağladığı her halinden belliydi. “Bir şey demedim. Hiçbir şey demedim. Üzülür diye konuşmadım bile o konuştu ben dinledim.” Dediğinde kafamı salladım tam ne istediğini soracakken bana bakarak “Filtre kahve yeter” daha konuşmama rağmen ne diyeceğimi anlıyordu. Yine kafamı salladım ve önündeki menüyü alarak tezgâha koydum. Filtre kahveyi hazırlayıp hemen yanına gittim.
Kahveyi masaya koydum ve hazırlanmak için tezgâh arkasına geçtim. Önümdeki önlüğü çıkarıp kenara fırlattım. Çıkmak için gerçekten can atıyordum. Sadece telefonum ve kulaklığım ile gelmiştim. Askılıktaki montumu alıp üzerime geçirdim. Ayperi’ye görüşürüz dedikten sonra koşarak kafeden çıktım.
Montuma sarılarak sokakta yürümeye başladım. Havanın soğukluğu boğazımı ağrıtmıştı. Geçirmek için öksürdüm. Hava gerçekten çok soğuktu. Bu soğuklarda aklımda olan tek şey, ağrı kesici alıp battaniyemin altında uyuyakalmaktı. Bu havalarda ancak arkadaşlarınızla buluşup konuşur ya da –varsa- sevgilinizle sarılırdınız. Arkadaşlarım var ama hepsi kendi derdinde, sevgilim zaten yok o yüzden benim tek hayalim yatıp uyumak oluyor.
Düşüncelerimi arkamdan “Birileri yine kalın giyinmemiş anlaşılan” konuşan ses kesti ve donup kaldım. Eğer yanlış duymadıysam abimin sesiydi bu ve her zerremle emindim ki onun sesiydi. Ne halde olursam olayım tanırdım, bilirdim. Duymak için can attığı sesi unutur mu insan?
Aniden arkamı öndüm ve beklediğim kişiyi görmemle gözlerim doldu. Abim duvara yasladığı sırtını ayırdı ve bana bakarak “Hiç mi özlemedin ya, sarılmıyorsun.” Demesiyle koşarak yanına gittim ve boynuna atladım. “Çok özledim.” Sözlerime eşlik olarak ağlamaya başladım. Abimin kolları arasında hep küçük bir kıza dönüyordum. Galiba kaç yaşına gelirsem geleyim bu değişmeyecekti, değişmesini istemezdim. Kendimi kendim gibi hissettiğim tek yer abimin yanıydı. Dediğim gibi çok yanımda olamıyordu ama olduğu zamanlarda da bunu iliklerime kadar hissettiriyordu.
Kollarının arasındayken ayaklarımı yere değdirebileceğim kadar aşağı indirdi. Boynunu bırakıp karşısında dikildim. “Neden gelmen bu kadar uzun sürdü? Neredeyse üç ay oldu.” Dedim. Yüzünden eksiltmediği gülümsemesiyle “İşim zannettiğimden daha uzun sürdü. Biraz geç kaldım farkındayım doğum gününe de yetişemedim onun da farkındayım. Özür dilerim.” Doğum günüm gerçekten umurumda değildi. Şu anda gözüme takılan tek şey yüzündeki fark edilir bir yorgunluktu. “Doğum günü sorun değil biliyorsun asıl sorun benim sana ulaşamamam. Telefon çaldı çaldı açmadın. Bir şey oldu diye çok korktum. Ayırma telefonunu yanından. Cep telefonu bu, yanında taşıyabil diye var. Ben sana ulaşamayacaksam at bir uçurumdan telefonunu.” Neredeyse azarlar gibi konuşmuştum ama haklıydım, aklım çıkmıştı. Kaç hafta yüreğim ağzımda gezmiştim. Geceleri durmadan dua edip bir şey olmaması için Allah’a gözyaşları içinde yalvarmıştım.
“Tamam, bir daha olmaz. Bu arada doğum günün senin için önemli olmayabilir ama benim için önemli kaç tane kardeşim var benim? Ben söyleyeyim, bir tane ve onun için bir şey ifade etmese bile benim için yılın en değerli günü.” eliyle yanağımdan akan yaşı sildi ve yaşın aktığı yeri öptü. “Şşş ağlamak yok ağlaman için söylemiyorum.” Bu yaptığı daha çok ağlatmıştı. “Tamam sakin ol. Bir şey yok geldim, elimden geldiği kadar uzun süre kalacağım burada. Söz veriyorum.” Kendine çekip sarıldığında kulağımı kalbine yasladım. Aldığım nefesleri düzenlemeye çalışıyordum, ne kadar denesem de pek faydası olmuyordu. Ama kulağımı yasladığım kalbi yardımcı oluyordu.
Bu ritmi bile özlemiştim. Sevdiği birinden uzakta kalmayan kimsenin anlamayacağı bir sesti bu. Uzun süre ayrı kaldıktan sonra ilk sarılmanın verdiği güven ve huzuru asla anlayamazlardı. Bazen bu his için ayrı kaldığım zamanı bile göz ardı edebiliyordum. Aksi şekilde çekilmez bir acı verir ve beni deli ederdi.
Ne kadar öyle kaldık bilmiyorum ama durduğumuz süre boyunca tek kelime etmedim. Sadece ağladım her geldiğinde olduğu gibi, o da saçımı sevdi her seferinde olduğu gibi. Saçımı öperken derin bir nefes aldı. Daha sıkı sarılırken neredeyse içine girecek gibi hissettim. Dudakları hala saçlarımdayken “Parla emin ol en ufak bir seçim hakkım olsa hep senin yanında durmak, en başta babam olmak üzere her şeyden korumak isterdim. Benim yaşadığım hiçbir şeyi yaşamaman için elimden geleni yapacağım. Çok korktun, üzüldün, merak ettin, özledin biliyorum ama ne olur daha fazla ağlama artık kalbim kaldıramıyor.” Saçıma inen bir damla yaşla derin bir nefes aldım. Dedikleri kulaklarımdan içeri girmeden kalbime sızısını bıraktı. Kalbime bir kurşun yemiş gibi canım yandı.
Abimin belli etmese de hiç kolay bir hayatı olmamıştı. O ne kadar belli etmezse etmesin ben onu anlardım, hep anlayacaktım. Ne iş yaptığını bilmiyorum ama her zaman bana aynı şeyi söylüyor “Benim yaşadığım hiçbir şeyi yaşamana izin vermeyeceğim.” Ve ben buna gönülden inanıyordum. Keşke kaderi değiştirebilsem eğer böyle bir imkanım olsaydı ilk yapacağım abimi benden uzakta da olsa mutlu olacağı bir hayat vermek olurdu.
“Görkem hoş geldin.” Duyduğum sesi çok iyi tanıyordum Mert’in sesiydi. Abim beni bırakırken bende gözümden akan yaşı silmeye çalışıyordum. “Hoş buldum.” Derken bende arkamı döndüm. Kendimi birazcık bile tanıyorsam gözlerim kıpkırmızı olmuştu. Bunun az ya da çok ağlamamla alakası yoktu on damladan fazla aktığı anda kızarmaya başlardı. Ve az önce değil on, onlarca yaş dökmüştüm.
Abim, Ayperi’ye bakarken Mert onları tanıştırmadığını fark etmiş olacak ki “Ayperi sevgilim” derken abime bakıyordu, sonrasında ise hızlıca sevgilisine döndü. “Bu da Görkem, Parla’nın abisi.” Abim ufak bir baş selamı verirken Ayperi kızarmış yanaklarıyla kısık bir sesle memnun olduğunu söyledi.
Onlar kendi aralarında konuşurken Ayperi yanıma geldi. Cebinden bir mendil çıkarıp uzattı. “Abine bağlı olduğun çok belli oluyor.” Derken gülümsemeyi ihmal etmiyordu. “Demiştim.” Onun gibi gülümsemeye gayret ettim. Mendille gözlerimin altını silerken soğuğu iliklerime kadar hissetmeye başladım. “Sevgilim diye tanıttı seni.” Gülümsemeyi de ihmal etmemiştim. Mendili gözlerimden çekip karşımdaki kıza baktım. Utandığından mı yoksa soğuktan mı bilinmez yanakları iyice kızarmıştı. “Evet bende şaşırdım ya da sevindim. Bilmiyorum acayip karışık bir his.” Ellerini cebine soktu ve parmaklarının ucuna kalkıp inmeye başladı. “Sen nasıl hissediyorsun bilmiyorum ama ben Mert’in mutlu olduğunu gözlerinden anlıyorum. Eğer arkadaşımı biraz da tanıyorsam seni her hücresiyle sevdiğine eminim. Onu abartısız bir yıldır bu kadar mutlu görmemiştim. Hep yüzünde bir durgunluk vardı ama bir anda silindi. Mert’i eski Mert yaptığın için teşekkür ederim.” Abartmıyordum. Gözleri parlamaya başlamıştı. Belki Ayperi farkında değildi ama ben farkındaydım. Mert onu iliklerine kadar seviyordu.
Ayperi tekrar dolan gözleriyle bana baktı. “Asıl ben teşekkür ederim. Sen olmasan asla benimle konuşmazdı. Bende onun yanına gidemez uzaktan, bakardım sadece” sözünü hemen kestim. Bunun yanlış olduğunu biliyorum ama söylemezsem daha büyük bir yanlış anlaşılmayla gün kapanacaktı. “Hayır aslında, benimle alakası yok. Mert bana “Sence konuşsam kızar mı?” dedi. Anlayacağın ben olsam da olmasam da Mert seninle konuşacaktı.” Şaşkınlığı belli olur bir derecede bana baktı. “ Onu bırakıp gitmeme ve onu bu hale getirmeme rağmen mi?” gözleri dolmuştu. Bana verdiği mendili ona uzattım. Gülerek elimden mendili aldı.
“Aranızda ne geçti bilmiyorum ama anladığım kadarıyla onu terk etmişsin.” Başını sallayarak beni onaylamasıyla devam ettim. “Sevgi bir ayrılıkla kesilip atılabilecek bir şey değil. Ayrılıklar aşkı silemez. Karşındakini anlamasan bile o olduğu için alttan alabilmektir. Sevgi ne olursa olsun karşındakini affedebilmektir, ne kadar uzun duvarların da olsa, ne kadar kırgında olsan ona bütün gardını düşürmektir. Aşk kolay bulunmadığı gibi kolay da silinmez .” Bu sözleri kendimden duymamla ben bile şok oldum. İçimde şair uyuyormuş da benim haberim yokmuş.
Ayperi kırgın kırgın bana bakarken birden kendini toparladı “Abin var diye konuşamıyorsan sonra ara aranız bozuksa yardım edeyim.” Anlamaz gözlerle bu sefer ona baktım. “Kiminle?” söylediğim tek kelime cevapla “Sevgilinle diyorum aran bozuksa yardım edeyim.” Dedi. Kendimi tutmaya çalışsam da beceremedim ve güldüm. “Sevgilim yok ki benim.” Ayperi kafasını sallayarak “Sonra konuşuruz tamam anladım ben.” Dedi. Daha da gülümseyerek “Yemin billah olsun yok ya.” Ayperi arkasına baktı ve abimin hala Mert’le konuştuğunu görünce bana baktı. “Sen ciddi misin?” başımı sallayarak onu onayladım. “Yalan yok şaşırdım.” Dedi ve o da güldü.
Abim yanıma gelirken “Hadi gidelim artık hava soğudu” dedi. Ayperi sıkıca sarıldığında bende ona sarıldım. Dedim mi hatırlamıyorum ama sarılmak en sevdiğim şeydi. Sevdiğim birine sarılmak benim için tüm dünyalara bedeldi. “Görüşürüz.” Sözümün bitmesiyle Ayperi’den de aynı cevabı aldım.
Arabaya yaklaştığım sırada abim elindeki anahtarı uzattı. Anlamamış gibi anahtara baktım. Ben anahtarı almayınca abim elimi tutup anahtar avcuma koydu. “Al sen kullan bu sefer.” Dedi. Aniden paniklemiştim. “Ya bir yere çarparsam? Ya zarar verirsem?” dedim. Abim gülerek sağ koltuğun kapısını açtı. “Bir şey olmaz. Ayrıca olursa da ararız Cenk’i, alır bizi. Hadi otur koltuğa.” Cenk abim ve benim ortak arkadaşımızdı. Abim varken arkadaşım, abim yokken abim rolüne giriyordu.
Korka korka sürücü koltuğuna geçtim. Koltuğa oturup kontağı çalıştırdım. “Kemeri unutma!” yan taraftan aldığım uyarıyla kemerimi taktım. Evin yoluna sürmeye başladım ama içimden eve gitmek hiç geçmiyordu. Telefonumun çalmasıyla sol elimi direksiyondan ayırmadan sağ elimle montun cebinden telefonumu çıkardım. “Oo ilerletmişsin bakıyorum da. Tek el direksiyonda diğeriyle telefon açıyorsun” aldığım iltifatla gülümsedim. “Cebimden çıkaracak kadar geliştirdim ama kimin aradığına bakamıyorum. Sen bakar mısın? Eve gidiş saatim gecikti. Babamdır diye acayip korkuyorum.” Derken gerçekten direksiyon başında titremeye başlamıştım. Babam beni tahmin ettiğimden daha çok geriyordu. Abim elimden telefonu aldı ve bana bakarak “Telefona ben bakarım da sen niye korkuyorsun? Abin var senin burada, sana bir şey yapacak adamı babam da olsa gebertirim.” gözlerim hafifinden dolarken abim telefonu açtı ve hoparlöre aldı.
Karşıda gelen sesle gülümsemeye başladım “Ne yapıyorsun?” Afra’nın klasik sorularından biriydi. İşe gidiyor ve yolda sıkılmamak için beni arıyordu. “Araba kullanıyorum. Senin ne yaptığını sormayacağım çünkü işe gittiğini ve yolda sıkılmamak için beni aradığını biliyorum.” Şaşkın sesiyle “Lan senin araban mı var? Kimin arabasını kullanıyorsun?” Arabayı durdurduğumda dudaklarımı oynatarak abime “Afrayı işe bıraksak sorun olur mu?” diye sordum. O da aynı şekilde dudaklarını oynatarak “Yok sorun olmaz.” Dedi.
Afra kapattığımı zannetmiş olacak ki. “Alo? Parla orada mısın?” dedi. “Buradayım da sen neredesin? Gelip alayım da işe bırakalım seni soğuk dışarısı.” Nerede olduğunu anlattı ve sonra birden duraksadı. “Bırakalım derken? Kim var senin yanında ya?” yanımda kimin olduğu deli gibi merak ettiğini biliyordum ve galiba söylemem lazımdı.
“Abim geldi de o var yanımda.” Karşıdan bir süre sessizlik oluştu ve ardından “Selam söyle Görkem abiye.” Çok kızacağını biliyordum “Duyuyor seni sesin hoparlörde.” Abim cevap olarak “Aleykümselam.” Dediğinde Afra sinirli bir şekilde “Parla insan bir haber verir salak! Belki birden söveceğim uyarsana!” sesli bir şekilde gülmeden edemedim. Sokağım başında Afra’yı görmemle abim telefonu kapattı.
Hızlıca arabayı durdurup sürücü koltuğundan indim ve koşarak Afra’ya sarıldım. O da bana sarılırken “Vallahi aklıma gelmedi özür dilerim.” Dediğimde Afra yüzüme bakar gülümsedi. Şimdi değil sonra konuşalım. Ağzına sıçacağım bekle” dediklerinde ciddi olmamasını umuyordum. Konuyu değiştirmek içi “Rujun yeni mi ateş ediyor.” Kırmızı ruj Afra’nın imzası gibi bir şeydi. Bakkala giderken bile sürmeden edemezdi. “Yok yeni değil senin aldığın ruj ama kalemi değiştirdim. Hafif kahve gibi baya güzel sana da alalım.” Dedi ve gülümsedi.
Arabanın yanına gittiğimizde hızla arka koltuğa oturduğunda bende sol ön koltuğa oturdum. Biz gelmeden abim koltuğunda yerini almıştı. Kısa bir süre gittikten sonra radyoyu açtım. Radyo dinlemek hayatımda en sevdiğim şeylerden biriydi. Özellikle de sevdiğim şarkı çalmaya başladıysa tadından yenmezdi. Hem de sessizlik olması gerektiğinden daha rahatsız ediciydi. Açtığım radyoda şarkını biri ortasından çalmaya başladı.
“Söyle aşkım senden uzak
Ne fark eder nefes almak
Vazgeçtim ben her şeyden bak
Bir canım var oda senin olsun al”
Aklıma Afra’nın gülcüsü geldiğinde arkamı dönerek fısıltıyla “Afra” derken elimle yaklaşması için işaret yaptım. “Senin gülcüden haber var mı?” dediğimde olumsuz bir şekilde kafasını salladı. “Kısar mısın şarkının sesini beynim ağrıyor.” Dedi. Sesi aslında gayet kısıktı. Bana fırsat kalmadan abim atıldı ve radyonun sesini kıstı. Afra “Teşekkür ederim.” Dediğinde abim de “Rica ederim” dedi ve sustu. Sonrasında ise şarkının nakaratı girdi.
“Gül senin tenin
Ben de güller içinde kafesteyim
Vatanım senin yanın
Bende senin kölenim”
“Parla sana bir şey diyeyim mi?” Afra elleriyle oynarken bana sorduğu soruya karşılık verdi. “Tabii söyle ne oldu?” dedim. “Gülcü var ya bana her yıl doğum günümde gül yollayan.” Kafamı sallayarak onayladım. Ya onun kim olduğunu ya da bir fikrini söyleyecekti.
“Ben bu gülcüden açığa çıksa da bir bok olacağını düşünmüyorum. Evet yaptığı hoş, yalan yok seviyorum da ama ne zamana kadar böyle gülün ardından mesaj yollayacak? Bir iletişim için bir yıl beklemek zorunda mıyım ben? Ne olur bir de o gülleri eliyle verse? Taşlayacak mıyım adamı? Her şeyden önce notlarda seni seviyorum deyip de saklanınca aşık değil korkak olunuyor” iş yerine iyice yaklaşmıştık. En azından bir iki kelime demem lazımdı ama ne diyeceğimi bilmiyordum o yüzden sadece başımı salladım. Afra yanına bıraktığı çantasını kucağına aldı. “Ben kim olduğunu tahmin ediyorum da, bende kalsın. Hem dünyada ne tek o, nede tek ben varım. Ben başkasını bulurum o başkasını bulur. Bir korkakla bir ömür geçirmem ben!” Kafamı sallayıp onu destekledim. Hiçbir diyemiyordum çünkü noktasından virgülüne haklıydı. Kim olduğunu sormamam için de önceden sorunun önünü kesmişti.
Araba yavaşça fren yaptığında barın önünde durdu. “Teşekkür ederim. Size de zahmet verdim.” Dedi. Tam ineceği sırada abim uzun zamanlı sessizliğini bozdu. “Yok ne zahmeti estağfurullah. Ayrıca haddim mi tartışılır ama o gülcüyü de takma kafana. Çok düşünürsen kafayı yersin. Ayrıca kaderinde olan her türlü seni bulur. İçini ferah tut.” Dedi ve sustu. Abili kardeşli edebi yönümüz açılmıştı bu akşam. Afra arabadan inerken “Doğru söylüyorsun Görkem abi kaderde olan her türlü bulur. Ama unutma kader de gayrete aşıktır.” Dedi ve arabanın kapısını açıp indi.
Abimle ikimizde birbirimize baktık “Baya sinirlenmiş.” dedim. Abim de arabayı çalıştırırken “Belli oluyor, vallahi çantayı kafama geçirecek diye aklım çıktı.” Koltuğuma iyice yerleşirken güldüm. “Abartma ya yapmaz öyle şey” lafı bitirmemle abim bana baktı. Bakışlarından “Emin misin?” dediğini anlamıştım ve onun gibi konuşma gereksinimi duymadan kafamı salladım.
Arabada sessizce giderken abim evin yoluna sürmek yerine bir düzlüğe çıkardı. Elim bacaklarımdayken ona baktım. “Neden buraya çıktık? Hava zaten soğuk yazın anladım da neden geldik şimdi?” abim her geldiğinde beni buraya çıkartır konuşurdu. “Evde konuşmayacağım o yüzden seni buraya getirdim. Hadi çık arabadan.” Evde konuşamıyor anladım ama neden arabadan da çıkıyoruz ki?
Esen rüzgarın soğuğu montumdan bedenime ulaştı. Aralık ayının soğuk gecelerinden biriydi yine ama bu gece daha soğuktu. Kar kokusu varken kar yoktu. Aldığım nefes bile ciğerlerime soğuk girip soğuk çıkıyordu.
Boğazımda hissettiğim bir kolla olduğum yerde kadım. Abim boğazımı tutuyordu ama asla sıkmıyordu. “Neden böyle bir şey yapıyorsun?” korkuyla sorduğum sordum ama nedenini bilmediğim şekilde alacağım cevaptan daha da korkuyordum. “İlerde anlarsın.” Söylediği iki kelimenin soğukluğu kalbime buz kestirirdi. “ Birkaç şey öğretmeye çalışıyorum. Senin yapman gereken tek şey şu an buradan kurtulmak.”
Ellerimle kolunu tutup çekmeye çalıştım ama bıraktığı boşluğu kolunu sıkarak doldurdu. “Böyle yaparsan asla kurtulamazsın.” Bu yaptıklarını artık çok salladığım söylenemezdi ama bu sefer biraz daha ciddiydi ve bu gerçekten beni ürkütmeye başlamıştı. “Abi neden böyle bir şey olsun manyak mısın?” Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Boynumu tutan biri varsa bunların aklıma geleceğini zannetmiyordum.
“Parla, yanında ben yokum ve sen insanların özellikle kadınların öldürüldüğü bir ülkede yaşıyorsun. Şimdi biraz daha ciddiye al, tekrar dene.” Abim söyledikleri doğruydu. Kadınların durmadan öldürüldüğü bir ülkede yaşıyordum. Arkamdaki abim değil de başka biri olsa ne olurdu? Bunu düşünmemle ayağımı kaldırıp hızla abimin ayağına bastım. Canın acıdığını anlamıştım ama beklemeden bir adım ileri attım. Dizimi kaldırıp geriye yani abimin diz kapağına sert sayılmayacak ama yumuşak da olmayan bir tekme attım. Boynumdaki kolu biraz da olsa gevşemişti. Başını biraz eğdiğini boynuma çarpan nefesinden anladım. Başımı hızla geriye attığımda yanılmıyorsam burnuna vurmuş olmalıydım. Kolu biraz daha gevşetti. Boynumdan doğru omzuma koyduğu elini tutup birden çektim. Kolu açılırken bende boşluktan yararlanarak kolunun altından çıktım.
Ter içinde kalmıştım. Dışarıdan basit gibi durabildi ama değildi. Canım çıkmıştı. Abim burnunu tutarken gülümsedi. “Gayet iyi tebrik ederim.” Dedi. Burnuna bir şey mi olmuştu? “Neden burnunu tutuyorsun? Kanıyor mu? Çok mu acıdı? İyi misin?” ardı ardına sorduğum soruya sadece güldü. “Olmadı bir şey burnum kanıyor sadece.” Lafını bitirmeden arabaya koşup torpidodan peçete aldım.
Burnuna koyduğu elini çekti peçeteyi almaya çalıştı ama vermedim. Başını eğdiği sırada peçeteyle dudağına doğru akan kanları siliyordum. “Öküz gibi vurdum değil mi?” dediğimde sadece güldü. “Kesinlikle öyle vurdun. Yalnız attığın tekmeyi asla unutmayacağım diz kapağım ters döndü sandım.” Dediğinde bu sefer ben güldüm.
Abim hızla hareket ettiğinde birden geri çekildim. Ne yaptığını anlamamıştım ama şu an anlattığına göre bir şeyler öğretmeye çalışıyordu. Eline baktığımda araba anahtarı olduğunu gördüm. Elimde olmadan güldüm lakin ben konuşmadan abim konuştu. “Aferin en son görüşmemize göre daha iyisin. Her zaman bu şekil tetikte olman gerekiyor.” Dediğinde gülümsemem daha da büyüdü, gururlanmıştım. Galiba haberi yoktu ama ben evimde hep tetikte yaşıyordum. Ne zaman babam gelir? Ne oldu? Neden bağırıyor? Olay bana sıçrar mı? Bu soruların etrafında geçen bir hayat var iken istemsiz oluyordu.
Anahtarı bana uzatırken burnundaki peçeteyi burnundan alıp cebine soktu. “Oldu ki biri sana bıçak uzattı ne yaparsın?” hala aynı pozisyonda vereceğim mesajı bekliyordu. Kollarımı göğsümde birleştirdiğimde tek kelimelik bir cevap verdim. “Kaçarım.” Abim gür bir kahkaha attı. “Dene bak kaçtığında ne olur?” dediğinde arkamı dönüp hızla yürümeye başladım. Yaklaşık beş saniye sonra sırtımda hissettiğim acıyla arkama döndüm.
“Neden attın? Acıdı.” Ufak adımlarla abime doğru yürüdüm o ise bu sırada yerdeki anahtarı aldı. “Şu an tam olarak seni iki kürek kemiğinin arasından, sırtından yani en hayati bölgelerinden birinden vurdum. Eğer elimde bir bıçak olsaydı büyük ihtimalle sırtına saplanıp omurganda yer alan ve beynine ulaşan sinirlere zarar vermiştim. Yani sen bunun sonucunda felç kalırdın.” Anlattıklarıyla şok olmuş şekilde ona bakakaldım. Bu kadar derin olmasını hayatta beklemiyordum. Yani benim bir bıçakla yaşadığım maksimum aksiyon bir şeyler keserken elime attığım ufak kesiklerdi.
“Şimdi tekrar soruyorum. Biri bıçak sana uzatılsa ne yaparsın?” eline vurmaya çalıştım ama anında anahtarı bileğime bastırdı. “Anladım olmaz.” Dedim ve sessizce beni onayladı. Biraz geri gittim ve düşünmeye çalıştım. Böyle bir durumda bayılmak dışında ne yapardım? Ayağımı kaldırıp hızlıca karnına tekme attım, yere düştüğünde elimde olmadan şaşırdım.
Abim bu kadar hafif bir tekmeyle yere yığılamazdı. Ne olmuştu da bu kadar kolay yığılıyordu? Bana ne öğretecekse şu an umurumda değildi. En başında da dediğim gibi abim iyi değildi. Yere eğilerek elinde tuttuğu anahtarı aldım. Abim ise bana direnmedi. Yanına çömelerek dizlerimin üstüne oturdum.
“Abi saçmalıkları bırakarak bana ne olduğunu anlatacak mısın? Sen bu kadar ufak şeylerle yere yığılmazdın! Babamın attığı tokada kımıldamayan adamsın sen! Ben yaptığım için mi bu kadar çabuk salıyorsun yoksa bir şey mi oldu?” abim gülümseyerek yerden kalktı. Ben gülümsemiyordum, ciddiydim! Hem de hiç olmadığım kadar. O bunu önemsemiyor olabilirdi o kısım onun sorunuydu ama ben önemsiyordum!
“Abi, ben gülmüyorum ciddiyim.” Dedim. Gülümsemeyi bırakarak “Eserimle gurur duyuyorum bir şey olduğu yok. Uzun zamandır bunlar hakkında uğraşıyoruz ve sen artık o kadar da zorlanmıyorsun.” Dedi. Buna inanacağımı sanmıyordu herhalde. Başka bir şey vardı adımın Parla olduğu kadar emindim buna.
Yerde bağdaş kurduğunda, dizlerimin üzerinde yürüyerek yanına gittim. Tam yanına oturdum ve başımı omzuna yasladım. İkimizde parlayan yıldızları izliyorduk. Neden bilinmez ama yıldızları izlemeyi, onların arasında asılı duran ayı izlemeye bayılırdım. İçimde bir şey bunu huzurun en dip noktası olarak görürdü. Topraktan gelen soğuk bütün bedenimi esir almıştı. Neredeyse titreyecektim ama en ufak şekilde üşüdüğümü belli edersem hemen eve giderdik o yüzden biraz daha dayanabilirdim.
Sessiz kalmaya çalışıyor, kafamı başka şeylerle meşgul etmeye çalışıyordum ama gerçekten zorlanıyordum. “Parla atlat artık şunu diyeceksin ama atlatamıyorum. Abi iki aydır neredesin sen? Aradım açmadın, telefon çaldı çaldı bakan olmadı. Tam 39 gün sana ulaşamadım ben. Kafayı yedim zannettim. Nerede çalıştığını bilmiyorum. Hadi ona tamam ama sana ulaşamadığımda kimi arayıp seni soracağım ben? Hele bu akşam ölü gibisin. Ya hayatında olan her şeyi bana anlatmak zorunda değilsin biliyorum ama ne var bu kadar? En ufak tekmede yere yığıldın farkında mısın?” başımı omzundan kaldırıp yüzüne baktım. Konuşmuyordu sadece gökyüzünü izliyordu. Belki de ardı ardına sorduğum soruların cevabını kendi içinde cevaplıyordu. Belki de rahatlamak istiyordu. Ben onu rahatsız ediyorum, bilmiyorum. Kafam o kadar karıştı ki salağa dönmüştüm.
Abim bana döndü ve soğuktan donmuş burnumu öptü. Bu yaptığı anında sinirimi dağıttı. “Atlat artık şunu demeyeceğim çünkü hakkım yok biliyorum. İki aydır neredeyim onu söyleyeyim. İki aydır bir şey üzerinde çalışıyorum her şeyden izole olmak için kendimi bir odaya kapattım. Telefonu almadım yanıma, anlık boşluğuma denk geldi sana da haber vermedim. Hemen çıkınca seni aradım zaten, sonra da yaptığım salaklığın ağırlığına dayanamadım. Ah ettin herhalde. Olamayacak böyle dedim. Atladım arabaya geldim.” Devam edeceği sırada onu durdurdum. “Ben sana ah etmedim, etmem asla yapmam. Senin beni bırakmadığının farkındayım, çalışıyorsun diye sana beddua edecek halim yok.” Gülümsedi ve kolunu omzuma koyup kendine çekti.
“Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum. Galiba hayatımda beni asla senin gibi anlayan biri olmayacak.” Dedi. Sadece gülümsedim ben onu hep anlayacaktım, bunu o da biliyordu. Yarım bıraktığı konuya devam etti. “Nerede çalıştığımı söyleyemiyorum. Beni arayıp ulaşamadığında da Cenk’ten başka arayabileceğin kimse yok. Aslında var ama sen tanımıyorsun ve tanımana gerek de yok. Son soruya geldik. Bu akşam neden böyleyim bilmiyorum, yoruldum herhalde, yatar uyurum geçer.” Dedi. Tek kelime etmedim. Çalıştı yer ile ilgili soru sormayı bırakalı çok olmuştu. Elinden geleni anlatabileceğini anlatmış olmalıydı.
Yerden kalkarken benim kalkmama izin vermedi ve kolumdan tutup birden kucağına aldı. Ben nasıl yaptığını anlamadan o yürümeye başlamıştı. Elimde olmadan güldüm. “Abi çocuk muyum ben? Bırak ben kendim yürürüm.” Dedim. Abim hayır manasında başını salladı. “Yok bırakmayacağım! Hem kaç yaşına gelirsen gel, sen benim küçük bebeğim olacaksın. İstersen kırk yaşına gel çoluğun çocuğun hatta torunun olsun. Benim gözümde doğduğunda elime verilen o küçük bebek olacaksın.” Ağlamanın eşiğindeydim. Ne yapıp ediyor her dediği kelimeyle babamın kalbimde boş bıraktığı odayı dolduruyor, doldurmakla kalmıyor bir de üstüne ısıtıyordu. Kalbimdeki sıcaklık yavaş yavaş her hücreme yayılıyor ve beni dünyanın en mutlu kızı yapıyordu.
Elimde olmadan gözümden birkaç damla yaş düştü ve her zamanki gibi abim bunu fark etti. Attığı adımları durdu. “Sana bir şey diyeyim?” dedi. Konuşmak yerine sadece başımı salladım. “Küçükken ağladığında annem dâhil kimse seni susturamazdı. Annem mamanı hazırlamak için mutfağa gittiğinde de yanına oturur, başını severdim. Seninle biraz konuşurdum beni o kadar dikkatli dinlerdin ki bazen kendi halinde homurdanarak cevap bile verirdin. En sonunda ise kafanı öperdim aradan bir dakika geçmesine gerek bile kalmadan uyurdun.” Dediğinde yanağımdan bir daha öptü. Sonra tekrar yürümeye başladı. “Annem geldiğinde de her seferinde önce şaşırır sonra da odadaki büyük koltuğa oturur beni de kucağına alırdı. Ben uyuyana kadar saçlarımı severdi.” Dedi. İstemeden güldüm. Keşke şu an da o kadar bağlı ve yan yana olabilseydik.
Konuyu dağıtmak adına “Yani diyorsun ki: Senin bana düşkünlüğün eşikten değil, beşikten beri var.” Dedim. Beni kucağından indirirken yere bastım. Abim de kapıyı açtı buna eş zamanlı olarak da güldü. “Aynen öyle diyorum güzelliğim.” Dedi.
Açık kapıyı işaret ederek gözleriyle oturmamı istedi. Konuşmasına bile gerek kalmadan arabaya bindim ve kemerimi taktım. Deli dehşet uykum vardı. Yaşadığım huzurun da etkisiyle iyice mayışmıştım. Abim yanımdaki koltuğa oturduğunda tek kelime konuşmadan arabayı çalıştırdı. Bu sefer eve sürdüğüne emindim.
*
Yanılmamıştım eve gelmiştik. Kemerimi açarken abim “Sen kapıyı aç bende geliyorum” dedi. Hemen arabadan indim ve evin kapısını tıkladım. Korkuyordum, neredeyse üç saat geç kalmıştım. Kapıyı annemin açmasını umuyordum. Babamın o yüzünü ve sesini görüp duymak istemiyordum. Umduğum gibi kapıyı annem açtı.
“Hoş geldin kızım” dedi gülümseyerek. Annem beni acayip muallakta bırakıyordu. Sevdiğini hissediyordum, biliyordum ama bazı öyle bir hâl alıyordu ki en nefret ettiği şey benmişim gibi geliyordu. Benimle çok konuşmuyor, gerekmedikçe yüzüme bile bakmıyordu. “Hoş buldum anne.” Dedim kısaca. Babamla göz göze gelmeden odama çıkmak istiyordum.
“Hoş geldin” duyduğum sesle bakışımı sağıma yani salona çevirdim. Babam hızlı adımlarla üzerime geliyordu ona eşlik olarak eli de kalkmıştı. Koşarak yukarı çıkabilirdim ama yapamadım, olduğum yerde kalakaldım. Aramızda iki adımlık mesafe kalmıştı ki durdu. Eli hızla yüzüme inerken gözlerimi kapattım. Beklediğim acı yüzüme gelmediğinde gözlerimi açtım.
Abim, babamın elini havada yakalamıştı. “Hoş buldum baba.” Derken sondaki baba kelimesini bastırarak söylemişti. İkisinin de gözlerinden sinirlerini okuyabiliyordum. Abim, babamın elini o kadar sıkmıştı ki kendi kolu kasılmış, tuttuğu kol ise kızarmaya başlamıştı. Annem beni aralarından çekerken mideme ağrılar saplanmaya başlamıştı. Hep böyle olurdu ama bedenim aynı tepkiyi vermekten asla sıkılmazdı.
Babam bağırarak “Parla odana çık!” dediğinde gözlerim doldu. Sinirle bana döndü ve dediklerini vurgulamak amacıyla “Parla odana ç-“ derken abim ona daha yüksek sesle bağırarak “Bir daha bağırırsan ses tellerini keser eline veririm!” dedi. Korkuyordum ve korkudan yerimden kımıldayamıyordum. Abim yavaşça bana döndü az önceki sinirinden eser kalmamış bir şekilde “Sen odana çık ben geleceğim.” Dedi. Sanki bunu bekliyormuş gibi onlara sırtımı döndüm ve koşarak odama gitmeye başladım.
Odama girmemle komodinimin üzerinde duran küçük lambayı açtım. Kapıyı aralık bıraktım ve yatağıma uzandım. Kozasına bürünmüş bir tırtıl gibi yatağım tam ortasında duruyordum. Aşağıdan gelen bağırış seslerine annemin de sesi eklendi.
Konuşmaları anlamıyor daha doğrusu anlayamıyordum, gözlerimden inen yaşlar yanağımı okşayarak yastığıma düşerken elimi kalbimin üzerinden çekemiyordum. Sanki yerinden çıkacakmış da ben tutuyordum. Nefesim derinleşirken abimin benim odama kadar gelen sesle daha da gerildim “Sus artık sus! Her şeyi sikip attın zaten, hayatımın içine sıçtın ona da aynısını yapıyorsun.” Dedi.
Evde yaklaşık on dakikadır devam eden uğultu bir anda söndü. Yatağıma daha da sinerken daha fazla ağlamaya başladım. Elimi daha çok bastırdım kalbimin üstüne, yastığım daha fazla ıslandı. Odama yaklaşan ayak sesleriyle nefesim daraldı.
Kapının aralığından gördüğüm yüzle rahat bir nefes aldım abim gelmişti. Yattığım yerden kalkıp yatağım üzerinde bağdaş kurdum. Abim kapıyı kapattı ve yanıma oturdu. Başımı omzuna yasladım derin bir nefes aldım. Onun gelmesiyle birlikte ne ağlama kalmıştı ne de kalp sıkışması. Abim benim üzerimde bir antideprasan etkisi oluşturuyordu. Ne zaman yanımda olsa birden sakinleşip kendime geliyordum.
“Özür dilerim. Sana bağırdığı için onun yerine ben özür dilerim.” Dedi. Sesinden ne kadar üzüldüğü belli oluyordu. Onun suçu değildi ki neden bu kadar üzülmüştü? Hem babamın normal haliydi bu bilmiyor muydu? Başımı omzundan çektim “Sorun değil, ben sana bir şey olacak diye korktum.” Dediğimde neredeyse kahkaha atarak güldü.
“Ayıp oluyor ha. Senin abin iki lafla sözle yıkılacak adam mı?” dedi. Değildi, benim abim güçlüydü iki lafa söze yıkılmazdı anca sersemlerdi. “Değil.” Dedim. Bana dönerken yüzümü iki elinin arasına aldı ve iki gözümden de öptü. “Asla ama asla bu herifin lafına bakıp ağlamak yok! Tamam mı?” yüzüm hâlâ ellerinin arasındayken zar zor başımı salladım. Gülümsedi ve kendine çekerek sımsıkı sarıldı. “Geç oldu yat uyu artık.” Beni bırakırken ayağa kalktı ve dolabıma koyduğum yorganımı eline aldı. Ben yatağa uzandığımda ise yorganı üzerime örttü.
Saçımdan öptü ve odanın kapısına yöneldi. “Odana mı gideceksin? Biraz yanımda kalsan olmaz mı?” dedim. Arkasına döndü ve hiç konuşmadan yere oturup yorgandan çıkardığım elimi tuttu. “Sen uyuyana kadar kalayım ama sonra giderim olur mu?” sorduğu soruyu onaylar nitelikte başımı salladım.
Konuşacak hâlim yoktu. Esnerken ağzımı kapattım ve abim buna sadece gülümseyerek baktı. “Bir de ben büyüdüm diyor. Hiç büyümüyorsun, doğduğunda nasılsan hâlâ öylesin. Fiziksel olarak büyüsen de ruhen küçücük bir kız çocuğusun.” Dedi. Uykudan gözlerim kaymaya başlamıştı hissediyordum ama abimi de dinlemek istiyordum. Lakin bu direnişin kazananı ben değil uyku olmuştu.
*
Gözümü yavaşça açmaya çalışırken aşağıdan gelen kavga seslerini dinliyordum. Annemle babam yine kavga ediyorlardı. Duyuyordum ama dinlemek tercihim değildi. Onca derdimin arasında onların ettiği aptalca bir kavga sinirimi bozamazdı.
Yanımda, komodinin üstünde duran telefonu elime aldım. Saate baktığımda neredeyse dokuz olduğunu gördüm. Hava güneşliydi, odamın perdesini açık unuttuğumdan tüm günışığı odamın içindeydi. Bugün işe gitmeyecektim istediğim kadar uyuyabilirdim ama gerek yoktu. Aldığım uyku bana fazlasıyla yetmişti. Gözlerimin ağırlaştığını hissediyordum. Fazla uyuduğumdan mı yoksa dün akşam ağladığım için mi bilmiyorum.
Üstümdeki yorganı kaldırıp yatağın kenarına ittim. Dün akşam nasıl yattıysam o şekilde uyanmıştım. Yatağımda otururken gözlerim dalıp gidiyordu. Camdan gelen bir tıklama sesiyle o tarafa baktım. Bir kumru camımın dışında içeriye bakıyordu. Ayağa kalktım ve soğuk zeminde yürüyerek cama yaklaştım. Yaklaştığımı fark edince hızla kanatlarını çırpıp gitti.
Camı açtım ve soğuk havanın odaya girmesine izin verdim. Havasız kalmıştı ve kötü kokmaya başlamasından korkuyordum. Çünkü bu koku bu kadarla kalmayıp başıma ağrı da yapabilirdi. Bunları düşünürken derin bir nefes aldım. Ciğerlerim temiz havayla dolmuştu. Soğuk hava ciğerime ilaç gibi gelmiş ama bir yandan da boğazımı yakmış geçmişti.
Pencereden uzaklaşıp yatağın yanına gittim. Dağınık durması rahatsız ediyordu. Hızla yatağımı toplayıp ardından üstümü değiştirmek için dolaba yaklaştım. Üstümdeki kıyafetleri hızla çıkardım. Üstüme ince bir bluz ve onun üzerine kazak, altıma ise kalın siyah bir eşofman giydim. Dolabın alt çekmecesinden elime ilk gelen çorabı alıp giydim.
Odamdan çıkıp, koridorun sonunda bulunan banyoya gittim. Soğuk suyu açıp elimi ve yüzümü yıkadım. Gözlerim kızarmış ve dün sabah kirpiklerime sürdüğüm rimel gözaltıma bulaşmıştı. Oysaki mağazadaki kadın ağlasam bile akmayacağını söylemişti. Akmıştı ve param bok yoluna gitmişti. Aynadan biraz uzaklaştım ve saçlarıma baktım. Belimin az üstünde olan koyu kahve saçlarım eskisi gibi parlamıyordu. Işıltısını kaybetmişti ve ne zaman görsem ağlama isteğiyle yanıp coşuyordum. Lavaboya yaklaştım ve dişlerimi fırçalamaya başladım. Dişlerimi fırçaladıktan sonra su ile gargara yaptım ve tam banyodan çıkacaktım ki gözaltımı kapatmam gerektiği düşüncesiyle geri döndüm. Dolaptan kapatıcımı çıkarıp gözaltıma hızlıca sürdüm. Sonrasında ise pudrayla üzerinden geçtim. Bu sefer gerçekten banyodan çıktım ve merdivenlere yöneldim.
Evde babamın bağırışları bitmemişti. Merdivenden inerken sesler daha net gelmeye başlamıştı. Ellerimi sabır diler gibi yüzüme kapadım. Böyle anlarda çalışmak daha mantıklı geliyordu. En azından orada bağırtı çekmek zorunda kalmıyordum. "Selda bu parayı bulmak zorundasınız Görkem, Parla bana fark etmez! O para şu an lazım." Babam yine bir borca mı girmişti? Bu benim mesai yapacağım anlamına geliyordu. "Bütün paralarını sana veriyorlar zaten. Görkem daha yeni geldi. Parla iki işte birden çalışıyor daha ne yapsın bu çocuklar sana?” adımlarım durdu. Annem konuşması bitince “Hiç değişmeyeceksin değil mi?” dedi. Sesinde ki kırgınlığı en içimde hissetmiştim. “Ben değişsem bile sen değişebilecek misin?” dedi babam. Ses tonundan gülümsediğini anlıyordum ama bu insanı tüm varlığınla karşındakinden iğrendiren gülümsemeydi. Annemin dediği sözle merdivende kalakaldım. “Sen olsan seni sever miydin Murat?” Annemden asla beklemediğim bir sözdü ama lafı iyi yerde koymuştu. Ses tonundan anladığım kadarıyla aynı babam gibi gülümsemişti. Annemin bu huyunu seviyordum. Bizim yanımızda babamla çok dalaşmasa da tek kaldıklarında asla lafını esirgemiyordu.
Annemin bu sözü üzerine babamın tek kelime etmesine fırsat bırakmadan mutfağa girdim. Babamı ufacık olsun tanıyorsam kavga çıkarırdı. Duyduklarımı belli etmemeye çalışıyordum. Gerçi belli etsem de bir şey olmazdı beni çok umursayacaklarını sanmıyordum. "Günaydın." dedim. Annem sessizce “Günaydın kızım” dedi ama babamdan tek kelime çıkmadı. Bende olsam o laflardan sonra konuşamazdım. Arkadan bir ses geldiğinde arkama döndüm. Abim uyanmıştı. "Günaydın." dedi. Gözaltı mosmordu aynı benimkiler gibi. Belli ki iyi uyuyamamıştı. Zaten bu evde iyi uyumak olanaksız gibi bir şeydi.
Babam ortamdaki sessizliği bozmak adına "Senin işe gitmen gerekmiyor mu? Ne işin var evde?" dedi. Galiba abimin dünkü tehdidinden sonra sakin konuşmaya karar vermişti. Aksi taktirde sesiyle şimdiye evi titretmişti. Yönümü babama çevirdim. "Evet işe gideceğim. Bağırdığınız için ne oldu diye bakmaya geldim sadece." Dedim. Babamın ne diyeceğini bildiğimden laf etmesini beklemeden hızla mutfaktan çıktım.
Sırtımda babamın rahatsız edici gözlerini hissediyorum. Abimin yanından geçerken abim göz kırptı. Bizim aramızda bir anlaşma yöntemiydi. Abim ne zaman yalan söylesem anlardı. Yalan söylediğimi anladığında bazen göz kırpardı ve yine anlamıştı. Bazense hiç bunlara gerek duymaz “Yalan söyleme” derdi. Bende her seferinde gülümseyerek karşılık verirdim ve yine yanından geçerken sadece gülümsedim
Merdivenleri ikişer üçer çıktım. Merdivenin solundan dönüp ilk kapıyı açtım. Komodinin üstündeki telefonumu eşofmanın cebine koydum. Merdivenlerin başına geldiğimde abimi gördüm. Yanıma geldi ve kendi odasının kapısını gösterdi. "Bekle, hemen geleceğim." dedi. Onu dinleyerek hemen odasına girdim. Odasına girdim her yeri dağıtmıştı. Bir gecede bunu nasıl başarmıştı? Perdeler kapalıydı. Yüzüme vuran parfüm kokusu nefes almayı unutmama neden oldu.
Yatağının üzerini topladım ve kapalı olan penceresiyle perdesini açtım. Arkam dönükken odanın kapısı açıldı. Lütfen abim olsun! Babam beni burada görürse hemen bağırmaya başlardı. Çünkü normal iş çalışma saatlerinde olsaydım şu an evden çıkmış olmam gerekirdi o da bunu biliyordu. "Korkma benim." arkamı döndüm. Şükürler olsun ki abimdi. Kapıyı kilitledi. Koşup sarıldım, sarılmayı sevdiğimi söylemiş miydim? Ellerini bana sardı ve saçlarımı kokladı. Abimin kokusu huzurdu, kaçıştı. Abim benim kurtarıcımdı. Abim sığındığım limanımdı. Abim benim her şeyimdi.
“Hemen kızarıyorsun yalan söylediğin acayip belli oluyor.” Gülerek benden ayrıldı ve yatağa oturdu. "Gelsene niye ayakta duruyorsun?" Yanına yaklaşıp oturdum. Elini yanağıma götürdü. "Şimdi söyle bakalım ne yapacaksın bugün? İşe gitmeyeceğini biliyorum. Nereye gideceksin?" meraklı bakışları üstümde dolanıyordu. Yanaklarımı ellerinin arasına aldı "Parka gideceğim. Sonra da Afra ile Cenk gelecek." dedim. Yüzümün olduğu konumdan dolayı sesim garip çıkıyordu. "Neredeki park bu?" dedi gülümsemesini saklamaya çalışarak. "Bayırın oradaki park var ya oraya gideceğiz. " kafasını salladı. “Tamam” dedi ama benim başka derdim vardı elleri çok sıcaktı ve yanaklarım terlemişti. “Abi yüzümü bırakır mısın?” dememle güldü. “Yok” dedi ve bıraktı.
"Şimdi işe gidiyorum diye çıkıyorsun. İlk önce kafeye gir. Sonra ben geleceğim beraber gideriz olur mu?" Dedi. Gözlerinde ki yorgunluğa rağmen bana gülmesi her seferinde abime olan sevgimi arttırıyordu. "Ama neden ki? İzin günüm. Patron görürse işe geçmemi söyler." Derin nefes alıp sakince verdi. “Ben hallettim o kısmı merak etme sen.” Dedi. Sen halletmiş olabilirsin ama babam kendi bunu kabul edecek miydi? Babamın haberi yoktu belki ama beni her an kontrol ettiğinin farkındaydım. Her an eli ensemdeydi. Abim gittiğinde bunun kavgasını yapardık. Abim varken gitmediğimin farkındaydı. Bunun yüzünden az dayak yememiştim. Dün akşamki kavga da eklenince bunun hırsı benden çok kötü çıkacaktı.
Düşüncelerim yüzünden gözümden düşen bir damla yaş abimin eline damladı. Kafasını bana çevirip gözlerime baktı. Elini yanağıma dokundurdu ve düşen yaşın bıraktığı izi temizledi. "Şşşş. Ağlamak yok.” Daha fazla ağladım. Abim kollarını açtı. Kollarının arasına girdim. “Abi ben babamdan yoruldum artık! Her an beni izlemesinden, benim üzerimde hâkimiyet kurmasından çok sıkıldım.” Dedim. Abim “Yakında bitecek. Bir süre sonra bitecek." Saçlarımı severken "Seninle bu konuda anlaştığımızı düşünüyordum. Parla ağlamayacaktı. Abisi üzülmeyecekti." Dedi. Söz vermek kolay olsa da uygulamak zordu hem de çok zor. Ben duygularımın her türünü ağlayarak çıkarırdım. Üzüldüm mü? Ağlarım. Sinirlendim mi? Ağlarım. Mutlu mu oldum? Ağlarım. Strese mi girdim? Ağlarım. Asıl sorun ben ağlamadığımda başlıyordu. Ya da uzun süre ağlamayıp sonrasında ağladığımda. Fakat bu hayatım boyunca maksimum bir ya da iki kere olmuştu. Çünkü biriktirip ağlamak gibi bir huyum yoktu.
Saçımı öptü ve yanağını başıma yasladı "Şimdi dediğim gibi yapacağız. Sen kafeye gideceksin. Ben de işlerimi hallettikten sonra gelirim." dedi. "Tamam. Ben çıkayım. Benden sonra sen çıkarsın." dedim. Ayağa kalktım ve kapıya yöneldim. Tam kilidi açacak iken arkamı döndüm ve abimin yanına oturdum. "Sen hatırlamanı yapmışken bende yapayım. Sen de kendini yormayacaksın, bene üzülmeyeceğim. Hep dediğim gibi yorgun olduğunda kendine iyi gelmiyorsun." dedim. Bunu çok söylemezdim, çünkü onu böylesine yorgun göreceğim kadar bana içini açmaz ya da yanımda kalmazdı.
Sadece gülümsedi. Yanağını öptüm. "Hadi ben kaçtım." dedim. Kapının kilidini çevirdim. Tam çıkacak iken merdivenlerden çıkan babamı gördüm. Kapıyı kıracak gibi hızlıca kapattım. "Abi, babam geliyor." Abim rahat bir tavırla yataktan kalktı. “Ne olmuş yani? Gelsin.” Dedi. Benim şu anda evden çıkmış olmam gerekiyordu ama ben çıkmamıştım. “Abi farkında mısın bilmiyorum ama ben şu an evdeyim. Babam sinirlenecek. Saklanmam lazım.” Dedim. Aynı sakinlikle “İlla saklanacağım diyorsan dolap boş ama bence gerek yok.” Dedi. Anlamak mı istemiyordu? Şu an evde olsa da maksimum bir hafta buradaydı sonrasında gidecekti ve ben babamla kalacaktım. En son isteyeceğim şey onunla bir şey yüzünden kavga etmekti.
Dolabın kapağını açtım. Kıyafetleri kenara çekip dolabın köşesinde yer açtım ve oturdum. Sırtımı dolaba yasladım. Dizimi kendime çektim ve kollarımla sardım. Kafamı dizlerime koydum. Abim dolabın kapısını kapattı. Abim bu kadar sakin olmasını asla anlayamıyordum. Bunu nasıl yaptığı konusunda asla bir fikrim yoktu. Ben ne kadar paniksem, o da o kadar sakindi.
Babam bağırarak "Görkem! Aç kapıyı." Diyordu. Kapıyı kıracak gibi vuruyordu. Kilidin açılma sesi geldi. Kalbim ağzımdaydı. "Parla'yı kapıda gördüm. Nerede?" Görmesi imkansızdı, açmam ile kapatmam bir olmuştu. Abim bunu tasdikler şekilde "Saçmalama. Parla işe gitmek için hazırlanıyor." Az önce sakin sesi olan abimden bu ses inanılmazdı.
Babamın gülme sesi geldi. "Tamam o zaman. Sana bir diyecektim de Parla’nın duymaması lazım." Neyi benim duymamam lazımmış? Her şeyi bağıra bağıra konuşan adam bu kadar önemli ne konuşabilirdi? “Ne söyleyeceksen çabuk söyle! Parla’yı işe bırakacağım.” Dedi. Kapı kapanma sesi duymamla yerimde iyice huzursuz hissetmeye başlamıştım.
“Bende onu diyorum Parla’yı işe götüreceksin ama haftaya.” Dedi. Bu abimin bir hafta daha burada olması demekti. Bunun içi mutlu olsam da babamı ne demek istediğini anlamamıştım. Ne işiydi bu ve babam neden bu kadar mutluydu? Abim biraz sakin şekilde “Ne işinden bahsediyorsun sen?” dedi. Sakin konuşsa da sinirden yüzünün kızardığına emindim.
"Bir arkadaşla konuştum. Parla'yı adamın evine sen bırakacaksın?" Ne arkadaşı? Ne evi? Neden bahsediyor bu yine? "Arkadaş derken? Ne için yollayacaksın Parla'yı? Davet gibi bir şey mi? Evlere gitmemesi gerektiğini başta söylemiştim!" Abim mantıklı bir neden bulmak ister gibi soru sormuştu. İğrenç gülme sesi sessiz odada yankılandı. “Bu kadar zor değil. Sen de bir adamsın Görkem. Neden aldığını anlamak zor olmamalı." Babam gülerken abimden hiç ses gelmiyordu.
Dünya anlığına durdu. Girdiğim dolap bir dünya büyürken ben içinde küçücük kaldım. Babam bana bildiğin orospu ithamında bulunmuştu. Bir de bunu meth edermiş gibi anlatıyordu. Bu gurur duyulacak bir şey değildi! Nefes alamıyorum. Sanki boğazıma bir şey takılmıştı. Ne yutabiliyorum, ne çıkarabiliyorum. Ağlayamıyorum, hareket edemiyorum. Prangalanmış gibi her hareketim engellenmişti. Ama abim izin vermezdi. Vermezdi değil mi? Vermezdi
Odada yankılanan yumruk sesi ardında bir inilti yaymıştı. "Her şeyin bir sınırı var. Sen bu sınırı yeterince aştın." Sinirli şekilde nefes alan biri vardı. Abimdi. Yüzüme yayılan gülümseme çok iyi hissettirmişti. Abim beni babama karşı koruyordu. "Öldürürüm seni! Ne yaptığını sanıyorsun sen? Benim kardeşim orospu değil!" Abimin sinirli sözleri karşısında babam sadece gülüyordu. "Ben sözümü verdim. Ne bok yerseniz yiyin beni ilgilendirmez. Adam parayı peşin ödedi." Resmen satmıştı beni.
"Siktirme peşin paranı! Hem nereden ulaştı Parla'ya?" Babamın sinirli sesi odayı doldurdu. "Nereden bulduysa buldu. Ne yapacaksın? Geri zekâlı çok para diyorum. Ben odadan çıkacağım bir sakinleş sonra konuşacağız.” Sakinleş konuşacağız mı? Bu konuda nasıl konuşulabilirdi? "Allah belamı versin ki seni gebertirim. Neden bahsediyorsun sen! Peşin para diyorsun bir de! Ben o paranın gerekirse on, yüz katını veririm. Parla asla oraya gitmeyecek!" babam pişkin pişkin hala konuşuyordu kendi nabzımın sesinden başka bir şey duymuyordum ama son dediği beynimde çınladı. “Parayı bölüşürüz Görkem.” Dedi.
Ben daha ne olduğunu kavramadan bir kırılma sesi geldi. Ardından babamın bağırmasıyla kesik nefes seslerini gelmeye başladı. Orada ne olduğunu bilmiyordum ama iyi şeyler olmadığına emindim. “Seni gebertirim!” Birkaç tahtaya vurma sesi gelirken abime bir şey olmaması için dua ediyordum. Bir süre bu devam ederken abimin ettiği ağır küfrün ardından babamın öksürme sesi geldi. “Bana bak! Bu konuşma hiç olmadı! Ne diyorsan diyorsun! Çok istiyorsa öyle bir şey ben bulur yollarım ona bir tane. Parla asla öyle bir şey için” Derken kendi cümlesini kesti. Neden susmuştu?. Ayak seslerinden anladığım kadarıyla biri merdivenden iniyordu.
Sesim soluğum kesilmiş şekilde duruyordum. Ağlayamıyor, tek kelime edemiyordum. Yaşadığımı belli eden tek şey hızla atan kalbimdi. Boş bir şekilde karşımdaki tahta parçasına bakarken dolabın kapağı açıldı. "Hadi çık" Gelen abimdi. Zaten babam olsa da çok fark etmezdi. Şu saatten sonra babamdan korkmama gerek yoktu. İşine yarayacaktım benim canımı yakmazdı. Eğer onun işine yarayacaksan üzerine toz değmezdi ama eğer yaramayacaksan, cehennemin yedi katını senin üzerinde yakardı.
Sakince olduğum yerden çıktım. Dizlerim titriyordu bunu otururken fark etmemiştim. Gerçi o an kendimin bile farkında değildim, aynı şu an olduğu gibi. Abim kendine çekip sarıldığında put gibi kaldım. Gözlerimi kapattım ve gördüklerimin kâbus olmasını diledim ve biliyorum ki değildi. Kâbuslarda canın yanmazdı, bu denli canımın yandığını asla hatırlamıyordum. Galiba ruhumun yaptığı sancı, yediğim tokatlardan daha sertti.
Abim sessizce “Asla öyle bir şey olmayacak! Şu an biraz sakinleşip susacaktır. Haftaya kadar da bir yolunu bulacağım. Seni asla öyle bir şeyin ortasına atmam.” Dedi. Abime iliklerime kadar güveniyordum ama babamı tanıyordum. O kafasına koyduysa illaki yapardı. “Bir yolunu bulacağım.” Dedi tekrar. Umarım bir yolunu bulursun abi.
Abimden uzaklaştım ve gördüğüm manzarayla sok oldum. Kapı kırılmıştı az önce fark etmemiştim belki de. Yerde duran kırılmış tahta parçalarına bakarken tek kelime etmeden merdivenlerin başına geldim. Aynı abimin az önce dediği senaryoya uyarak “Abi hadi çıkalım” dedim. Abim tek kelime etmedi sessizce başını salladı.
Tırabzana tutundum, indiğim basamaklar azalmak yerine uzuyor gibiydi. Bu ev her geçen gün daha boğucu oluyor. Mutfağın önünden geçerken babamın sesini duydum. "İyi işler." gülen sesi tüm sinir sistemimin içinden geçti. Duymamış gibi yaptım, hızlı adımlarla dış kapıya yürüdüm. Keşke her gün desen bunları. Keşke sana para kazandırdığımda değil her zaman sevsen beni. Ama biliyor musun baba, bazı şeyler hep keşke olarak kalır insanın hayatında.
Hızla yürüyüp arabanın yanına geldim, abim kapıyı açtı ve hızla arabaya bindim. Benim ardından o da arabaya bindi. Abim elindeki montu üzerime örttü. Eline baktığımda kalbim daha da acıdı. Eklem yerleri kanıyordu. Elini avcuma aldığımda “Abi elin” sessizce ağlamaya başladım. “canın çok acıdı mı?” dedim. Gözlerimi ona çevirdiğimde kaşının kanadığını gördüm. Daha da ağlamaya başladım. Kendime mi, Abime mi ağlıyordum bilmiyordum ama canım yanıyordu. Hem de çok yanıyordu.
Sessizce arabayı çalıştırdı. “Acımadı, acımaz sinirlendiğimde sinir harici bir şey hissetmiyorum.” Dedi. Bu kadar kendini gizlemesine gerek yoktu. Canının yandığını biliyordum. Gözleri dolmuştu ama konuşmadım. Tek kelime etmedim.
Oturduğum koltuğa iyice sindim. Ben biliyordum bir şeyler olacağını, uzun zamandır hiçbir şey yapmadığından belliydi. Bana vurmamasından, vurmaya kalkışsa bile yapmamasından anlamam gerekiyordu. Gerçi anlasam bile ne yapabilirdim ki? Ağlamaktan başka bir şey elimden gelmiyordu. Kendi kendime ağlayıp susacaktım, hep olduğu ve olacağı gibi.
Araba durduğunda bana döndü. “Biliyorum kafan karışık ama kendine gelmeye çalış. Halledeceğim dediysem yaparım. Üzülme sen.” Dedi. Sözlerine karşılık ufak bir gülümsemeyle cevap verdim. Ne diyeceğimi bilmiyordum o yüzden arabadan indim. Sakince yürümeye başladım. Uzakta otura arkadaşlarımın yanında birini daha gördüm. Kimdi o?
Abim arkamdaki adım seslerini duyduğumda yeniden yürümeye başladım. Masanın yanına geldiğimizde Afra’nın yüzü dikkatimi çekti. Kızarmıştı yüzde yüz ağlamıştı. Cenk’in omzuna başını koymuş şekilde oturuyordu. Benim geldiğimi görünce “Hoş geldin, hoş geldiniz.” Dedi. Aynı şekilde Cenk ve tanımadığım adam da aynı şeyleri dedi.
Tanımadığım kişi bana bakarken yüzündeki dikkatin sebebini çözememiştim. Abim araya girdi ve “Eray, kardeşim Parla. Bahsetmiştim zaten” dedi. Adının Eray olduğunu öğrendiğim kişi yerinden kalkıp elini uzattı. Elini tutup sıktığım ufak bir gülümsemeyle “Memnun oldum” dedim. Aynı şekilde karşılık verdiğinde elimi bırakıp yerine oturdu. Abim onun yanına oturduğunda bende Afra’nın yanına oturdum.
Cenk sessizliğini bozup “Görkem” dediğinde abim düşünmeye ara verip Cenk’e “Hı” dedi. Cenk genellikle üzgün durduğumuz an bizi kendimize getirmeyi veya güldürmeyi kendine görev edinmişti. “Görkem seni at mı tepti? Ne bu hal?” dediğinde abim gülümseyerek baktı. “He at tepti akşam bizim eve gel gör atı.” Dedi. Bu konuşmanın geleceği noktayı biliyordum.
Afra başını omzuma koydu. İyi hissetmediğini biliyordum ama bu kadar insanın arasında ne olduğunu soramazdım. Kendini kötü hissediyordu ve daha kötü hissetmesinden başka bir şeye yaramazdı. Bu benim en son istediğim şeylerden biriydi. Saçını öptüğümde derin bir nefes alıp verdi.
Eray abime bakmadan “Ne oldu yine?” dediğinde abim evdeki gerginliğinden aynı eserle “Babam olacak herifle kavga ettim. Sikik sikik konuştu yine.” Eray abime bir dal sigara uzattığında abim sigarayı alıp yaktı ve içmeye başladı. Cenk gülerek “Çocuklar var ne kadar ayıp konuşuyorsun. Edepsiz seni.” Dediğinde abimin güldüğünü fark ettim.
Afra hala aynı yerde yani omzumda yatarken “Sensin çocuk! Nerem çocuk benim!” dedi. Cenk gülerek “Ben bir kişi üzerine konuşmadım sen niye alındın şimdi?” dediğinde bakmasam bile sırıttığını anlıyordum. Afra’yı ve beni sinirlendirmekten ayrı bir zevk alıyordu. “Bana bak elimde kalırsın. Sus da bir konuşsun.” Dedi. Onlar kendi arasında didişirken gözüm karşıda oturan Eray’a kaydı.
Daha önce görmüş olabilir miydim? Yüzü asla yabancı gelmiyordu. Ben gördüğüm insanları kolay kolay unutmazdım, onu da unutacağımı sanmıyordum. Belki de kafeye gelen biri ya da bara gelmiş müşteri olabilirdi.
Gözlerimi ondan çektim. Kısa bir an bakmış olsam da öküz gibi bakmıştım ve rahatsız olmuş olabilirdi. Kucağımda duran ellerimle oynamaya başladım. İçim daralmıştı, nefes alamıyor gibiydim. Kalbim sancıyordu. Ellerimle daha da uğraşmaya başladım. Başparmağım kanamaya başlamıştı onu bırakıp diğer parmağıma geçtim.
Eray “Cenk bırak kızla uğraşmayı. Görkem sizde ne oldu? İkinizin de yüzünden düşen bin parça.” Dediğinde Cenk sustu Afra ise onunla aynı zamanla sustu. Abim konuşmaya başladı “Dün akşam birbirimize girdik. Parla’ya vuracaktı. Elini kıracaktım annem tuttu.” Dediğinde Cenk’in sesli bir nefes aldığını duydum. “Yüzümün neden bu hale geldiğini soruyorsan. Murat” dediğinde şaşırdım. Bu sefer baba dememiş adıyla hitap etmişti. “sabah geldi. Tam evden çıkacaktık. Parla’yı bir adamın evine bırak tarzı bir şey dedi. İlk seferde anladım ne dediğini ama dedim o kadar da olmaz. Bu kadar da piç olamaz dedim. O kadar olmuş. Hatta âlâsı olmuş” Elimi kalbimin üstüne koyduğumda belli etmesem de nefesim daralıyordu. Bunca kişinin arasında ağlamak istemiyordum.
“Ben götürecekmişim bir de! Sinirden nefesim kesildi! Kavga ederken kapıya doğru fırlattım ben bunu, kapı kırıldı. Yere düşünce de boğazına yapıştım. Yerdeki kırılmış tahta parçasıyla vurdu kaşımı patlattı. Var ya şu adamın oğlu olmaktan utandığım kadar bir şeyden utanmıyorum.” Dediğinde dayanamayıp masadan kalktım.
Nefesim gerçekten daralmıştı. Elimi göğsüme koyduğumda masadan uzaklaşmaya başladım. Canım yanıyordu. Buz gibi havada aldığım nefesler ciğerimi yakmaktan başka işe yaramıyordu. Ağlamak istemiyordum ama ben ne kadar tutmaya çalışsam o da o kadar meraklıydı düşmeye. Kendimi rahatlatmaya çalışarak derin nefesler alıp verdim. Biraz iyi gelmişti ama hala yeterli değildi. Şu an beni yatıştıracak tek şey buradan siktir olup gitmek olurdu.
Masaya geri dönmek istemiyordum. Yüzüme dönecek o bakışları biliyordum, görmek istemiyordum. Yalnız kalıp içimden geldiği gibi ağlamak istiyordum. Düşündüğüm şeyle güldüm. Ben ve yalnız kalmak? Benim yalnız kalmam demek kıyamet gibi bir şeydi. Kah işte olurdum, kah evde tek değişmeyen şey etrafımda her şekilde insan olmasıydı.
İstemesem de masaya geri döndüm. Yerime geri oturduğumda sanki bu konuşma olmamış gibi bir ortam vardı. Bir nebze de olsa iyi hissetmemi sağlamıştı. O gerginliği yaşamak istemiyordum. Afra kafasını tekrar omzuma koyduğunda bende başımı ona yasladım. Elini bacağıma koyduğunda gülümsemeden edemedim. Ne demek istediğini anlamıştım. “Şu an konuşmuyorum ama ben yanındayım.” Elimi onun elinin üzerine koydum ve hafifçe sıktım.
Masadan uzun zamandır ses çıkmıyordu ve beklediğim gibi ses Cenk’ten gelmişti. Daha doğrusu Eray ve Cenk’in didişmesinden. Cenk masadan kalkacağı sırada Eray “Nereye gidiyorsun?” dediğinde Cenk arkasını döndü. Afra biraz arkasına yaslandığından ne olduğunu net şekilde görebiliyordum.
Cenk masaya bir göz gezdirdi. Eray’a baktı tam konuşacaktı vazgeçti sonra elini ağzına kapattı. “Lan ne oldu niye konuşmuyorsun?” Eray’ın sorduğu soruyla Cenk bu sefer susmadı “Burada nereye gidebilirim kuzen? Tuvalete gideceğim gelecek misin?" dedi. Demek kuzenlerdi. Hiç benzerlikleri yoktu, gerçi kuzenlerin benzemesi beklenir miydi bilmiyorum. Benim hiç kuzenim yoktu. “Yok, sen git.” Eray ona kısa bir cevap verdiğinde Cenk sabır çekerek “Lan aynı teyzem anasını satayım ya. Kendi oradan doğru karışamıyor oğlunu yolladı.” Dediğinde Eray güldü, gamzesi vardı.
Biraz olsun kafamı dağıtan diyalog sonucu abimin telefonu çalmaya başladı. Hızla masadan kalktığında ister istemez ardından baktım. Bir şey mi olmuştu. Duyduğum sesle sesin geldiği yere baktım. Eray kâğıda bir şeyler yazıyordu. Kalem kâğıdı nereden bulmuştu bir anda?
Elinde iki kâğıt vardı birini bana diğerini Afra’ya uzattı. Uzanıp elinden kâğıdı aldım. “Bu ne?” dediğimde hiç bekletmeden cevap verdi. “Numaram ne zaman ihtiyacınız olursa arayabilirsiniz. Saat fark etmez ve rica ediyorum aramaktan çekinmeyin.” Dedi. Garip gelmişti bir insan neden yeni tanıştığı bir insana numarasını verip üzerine bastıra bastıra “Aramaktan çekinmeyin, saat fark etmez” derdi ki? Ben demezdim.
Abim masaya geldiğinde Eray ona bakarak “Ne oldu?” dediğinde abim bakışlarını telefondan kaldırmadan “Yok bir şey ya bir arkadaş arıyor. Ona bakmaya gideceğim.” dedi. Sonrasında ise bana bakarak “Sen gelir misin yoksa kalacak mısın biraz daha?” diye sordu. Kafamla reddederek “Yok kalacağım biraz daha sen git” dedim.
Eray abime “Gelmeme gerek var mı?” dediğinde abim kafasını olumsuz anlamda salladı. “Yok ya ben bakıp geleceğim.” Gerilmişti ses tonundan belli oluyordu. Yanıma yaklaştığında “Bir şey olduğu anda beni arıyorsun hemen geliyorum, tamam mı?” elini yanağıma koyup okşadı. Gülümseyerek başımı salladım. Hızla yanımızdan uzaklaşırken Afra omzumdan kalktı.
“Ne oldu sana?” sorduğum soruyla hızla bana döndü. Ne olmasını bekliyordu? Kendi derdim var diye onu görmezden geleceğimi mi? Asla öyle bir şey olmazdı. “Neden şaşırdın? Fark etmeyeceğimi mi sandın?” gözleri dolarken gülümsedi. Hızla bana sarıldı aldığı sessiz nefeslerden ağladığını anlayabiliyordum.
Eray ayağa kalktı ve masadan uzaklaştı. Galiba Afra daha rahat olsun diye yapmıştı bunu. Haklıydı da ben olsam ben de kalkardım. Afra benden ayrıldığında kendini sıkmaktan gözlerinin kızardığını fark ettim. “Ne oldu anlatacak mısın?” sakin bir sesle sormuştum. Çünkü kendisine ses yükseltilmesine dayanamazdı. Kim olsa sinirlenirdi ama onun bu konuda ayrı bir hassasiyeti vardı.
“Sana üzüldüm bir şey yok.” Dediğinde sinirlenmeye başladım. “Afra sinirlendirme beni ben gelmeden önce de iyi değildin! Ne oldu? Baban mı bir şey yaptı?” elini avuç içime aldım. Ne olduğunu neden anlatmıyordu ki? Daha kötü bir şey mi olmuştu? “A-“ dememle söze başladı. “Tamam anlatacağım. Sana bahsettiğim biri vardı ya.” Hiç konuşmadan başımla onayladım. “Biz onunla konuşuyorduk. Hastalandığım için işe gidememiştim ya, onu başka bir kızla gördüm. Benim yanımda olduğundan daha mutluydu. Neden bu kadar içime oturdu bilmiyorum, aslında iki hafta bile olmadı konuşmaya başlayalı. O kadar sallayacağım bir durum değil normalde ama bu sefer niye böyle oldu anlamadım.” Dediğinde istemeden ağzımdan bir şey kaçırdım. “Sen bu yaşanan yerine başka bir şeye üzülmüş olmayasın?” ağır konuşmuş olabilirdim. Bazen bende yaşıyordum. O yüzden anlayabilirdim. “Bilmiyorum olabilir” dedi ve akan yaşlarını sildi. Olabilir değil öyleydi. Afra böyle bir şey için ağlamazdı.
“Aslında konu ne biliyor musun?” derken elleriyle uğraşmaya başlamıştı. Kafasını önüne eğdi ve derin bir nefes aldığını duydum. Afra benimle bazı şeylerini paylaşırken böyle gerilirdi. Fakat bu sefer daha farklıydı. “Ben o adamdan başka tutunacak dal arıyorum. Kim olduğunu biliyorum ama karşına çıkıp “Ne yapıyorsun sen? Amacın ne?” diyemiyorum. Parla bu yıl da yollarsa üç yıl olacak. Üç yıl, üç yıldır bir hayale sarılı yaşıyorum ben. Ona ihanet olacak diye kafamı kaldırıp kimseye bakmıyorum. O ne yapıyor? Gelmiyor! Ben onun kim olduğunu tahmin ederek bulmaya çalışıyorum ama o benim kim olduğumu doğum günümü, ev adresimi, çalıştığım yerleri, mesai saatime kadar biliyor.” O kadar dolmuştu ki sesi titremeye başlamış, yeni durdurduğu yaşları tekrar akmaya başlamıştı. Böyle bir şey yaşamadığım için ne diyeceğimi bilemiyordum. Kim olduğu bilinmeyen birine aşık bir kişiye ne denirdi? Ben söyleyeyim, hiçbir şey denemezdi.
Biraz sakinleşince, daha doğrusu nefes almak için verdiği ara sonrasında tekrardan konuşmaya başladı. “Tutunduğum dalı bırakıp uçan kuşa sarılayım dedim, döndüm dolaştım yine dalın altına düştüm.” Sözlerinin bitmesiyle elleriyle yüzünü kapadı. Beklemeden kollarımın arasına alıp sardım. Öyle sıkı sarıldı ki kalbinin ağrısını bende geçirebilecekmiş gibi. Ağladığını kimse görmesin istiyordu, kendini ağlarken hep böyle saklardı. Benim yanımda bunu yapmasına gerek kalmazdı ben onu sarıp sarmalar boyumda saklardım. Gözyaşları boynuma düşer, onun anlatamadığı sözlerini anlatırdı.
Elimle saçlarını okşadım. O ise sadece ağladı. Zaten şu an konuşmak istese bile yapamazdı. Nefesini bile zor alırken konuşması imkansızdı. Ağlamak istiyorsa ağlamalıydı, kendini benim yanımda sıkmamalıydı. Ben bunu rahat yapabilmesi için buradaydım. Arkadaşım ağlamak isterse benim omzum hep müsaitti.
“Senin de kendi derdin var. Salak salak şeylerle içini daraltıyorum. Özür dilerim.” Dediğinde ona kızmak yerine gülümsedim. Şu an tek istediği biraz anlayış ve merhametti. Beni rahatsız edip etmediğini merak ediyordu. Öyle bir şey olma ihtimali bile yoktu. “Asla öyle düşünmek yok. Senin derdin benim de derdimdir. Sen iyi olmadan ben asla iyi olamam, tamam mı? Sen önce kendini toparlayacaksın! Sonra düşünürsün beni.” Biraz uzaklaşıp yüzüme baktı. Gözleri iyice kızarmış, akı görünmez olmuştu.
“Ne yaptım da Allah seni benim hayatıma verdi bilmiyorum ki?” sözleri karşında az önce yaptığım gibi gülümsedim. “Bilmem, tek bildiğim senin gibi bir arkadaşım olduğu için ömrüm boyunca şükür edeceğim.” Dedim. Benden uzaklaşıp kendine gelmeye çalıştığında ilk geldiğimdeki halinden bin kat daha iyi olduğunu görebiliyordum. Şimdi bir diğer kişiye bakmam gerekiyordu, Cenk’e. Ne kadar gülse de iyi olmadığını gözlerinden belli oluyordu.
“Ben bir tuvalete gideceğim.” Dediğimde kafasıyla onayladı ve yanaklarına akan yaşları sildi. Hızla olduğum yerden kalktım ve o hıza eşlik eder şekilde yürüyerek tuvalete girdim. Cenk kapıya arkasını dönmüş, ellerini lavaboya yaslamış şekilde duruyordu. Karşındaki aynaya bakmak yerine başını öne eğmiş şekilde duruyordu. Derin bir nefes alıp verdiğinde başını kaldırıp aynaya baktı.
Beni görmesiyle aniden arkasını döndü. Yüzü kızarmıştı beni gördüğünde gülümseyerek “Ne oldu? Neden geldin?” dediğinde onun gibi gülümseyerek ona baktım. “Baktım gelmiyorsun deliğe düştün sandım. Dedim bir bakayım ne yapıyor bu burada?” montuma daha fazla sarıldım. Dışarısı soğuk burası ise buz gibiydi.
Sadece güldü. Yanına gidip elimi sırtına koydum. “Hadi Afra ile Eray’ın yanına gidelim. Buz gibi burası götüm dondu.” Başını bana çevirdi. Bende ona bakarken “Lan madem üşüyorsun neden kalın giyinmedin?” dedi. Ne zaman ince giyinsem kızardı. Yalan yok hoşuma gidiyordu. Kendimi tutmaya çalışarak “Sen sanki çok mu kalın giyindin de bana kızıyorsun?” lavabodan uzaklaşarak bana ters bir bakış attı.
“Senle ben aynı mıyım? Sen küçüksün daha.” Kendimi tutmadan bu sefer güldüm. “Oha Cenk! Nerem küçük benim?” sorumu cevapsız bırakıp kapıya doğru yürüdü, bende arkasından yürüyordum. Bir anda yere yığıldığında olduğum yerde kalakaldım. “Cenk.” Sessiz söylediğim sözle bakışlarımı biraz yukarı kaldırdım. Babamı görmemle bütün korkum yeniden vücuduma yerleşti.
“Baba ne yapıyorsun?” dememe kalmadan babam yanıma geldi ve eliyle ağzımı kapadı. Çığlık etmek için ağzımı araladığım an duyduğum metal sesiyle buz kestim. “Sesini çıkardığın an tetiğe basarım! Çık dışarı!” Sessiz tehdidi ile dışarı adım attım. İlk defa silah ile korkutmuyordu ama ilk defa ucunda ben harici biri vardı. Babam bunu yapabilecek bir insandı ve eğer bunu yaparsa benim için hiç iyi olmazdı.
Yüzüstü yere düşmüştü. Kalbim acıyordu, benim yüzümden babam onun canını yakmıştı. Yürüyerek tuvaletin arkasına götürdü, ağzımı bıraktığında değil sesimi çıkarmak nefes almaktan bile korkar haldeydim. Babam cebinden çıkardığı sigarasını yakarken aklım Cenk’teydi. Göz ucuyla ilerde yatan arkadaşıma baktım. Tek istediğim babamın def olup gitmesiydi.
Babamın konuşmasıyla gözlerimi Cenk’ten çektim. Sigaradan aldığı nefesi bıraktı ve her zaman yaptığı gibi gözlerimin içine baktı. “Ne işin var senin burada? İşte olman gerekmiyor mu?” İşini de sikeyim! Paranı da sikeyim! Senin de amına koyayım! Siktir git artık!
Duyduklarımdan sonra babama olan ufacık sevgim kırıntı olarak kalmıştı. “Alo?” dediğinde “Evet gitmem gerekiyordu ama gitmedim! Bugün izin günüm! Senin paranı da kuruşu kuruşuna veriyorum!” öyle bir anda yükselmiştim ki ben bile şaşırmıştım. Normalde olsa babamı onaylar koşarak işe giderdim. Belki de duyduklarım ona olan nefretimle birlikte cesaretimi de büyütmüştü. Olabilir miydi?
Babam hızla sigarasını içerken tek kelime etmedim. Ara sıra Cenk’e bakıyordum. Ona bakarken içim korkudan bin bir hale gelip, babama bakınca sinire dönüyordu. Boynu morarmaya başlamıştı ve giydiği boğazlı kazak bunu kapatamıyordu. Bitirdiği sigarasını yere atıp ayakkabısıyla söndürdü. Gülerek “Sana bunları Görkem mi öğretiyor? Dik dik konuşmaların aynı ona benziyor” abime benzetilmek hoşuma gitmişti. Babamın abimden korktuğunun farkındaydım bu benden de korktuğu anlamına gelmezdi ama üç saniyeliğine de olsa gururla dolmuştum. “ama bilmediğin bir şey var. Görkem’in yaptıklarına bir şey dememin sebebi içindeki cesaretin farkında olmam.” Bir adım yaklaştı istemsiz şekilde iki adım geri gittim. “Lakin gördüğün üzere sende bu yok. O yüzden sahip olmadığın özelliklerin sahibiymiş gibi rol yapma!” duyduğum son sözle buz kestim. Sahip olmadığın özelliklerin sahibiymiş gibi rol yapma!
Ben bir şey demeden o devam etti. “Görkem’in yaptıklarına susmamın diğer sebebi ise benden kat be kat güçlü olması. Taktir edersin ki, bu da sende yok!” dediği sözle gözlerimi yüzüne diktim. Bunlara sahip olmamam olmayacağım anlamına da gelmezdi. Ama derdim şu an babama laf yetiştirmek değildi.
“En önemlisi o senin gibi yalancı değil!” tek bir laf dememe fırsat kalmadan yüzümde hissettiğim acı ve sıcaklıkla yere düştüm. “Abinden bir şey örnek alacaksan önce dürüstlüğünü örnek al!” bu kadar da değildi. Ben onun bahsettiği kadar aşağılık biri değildim!
Canım yanıyordu ama bağırmamak adına dişlerimi sıktım. Gülen sesini duymamla sinirlerim iyice tepeme vurdu. “Annenle baban seni terk etmekle iyi yapmış. Adam kahrından ölmemek için seni çöpe bırakmış. Keşke orada geberseydin, annemde bizde rahat olurduk.” Dediğim sözlerle birden sustum. Ne dediğimin şu an farkına varmıştım. Ağır konuşmuştum ama onun dediklerinin yanında bir hiçti.
Saçlarımı çekerek başımı yerden kaldırdığında birden çığlık attım. Gözlerimi sıkıca kapattım. Birkaç homurtu sonrası kafamı hızla yere vurdu. Hissettiğim ağrı beynime vururken ellimi yere bastırmaya çalışsam da başaramadım. Yerden kalkmaya çalıştım, olmadı. Yanımda bir çığlık duydum sonrasında ise duyduğum tek ses karanlığın melodisiydi.
Ve karanlığın ardından en net seçebildiğim kafamda yankılanan ses oldu. “Şu adamın oğlu olmaktan utandığım kadar hiçbir şeyden utanmıyorum.” Her zaman ki gibi sana katılıyorum abi.
“Şu adamın kızı olmaktan utandığım kadar hiçbir şeyden utanmıyorum.”
*
Başımdaki ağır ağrıdan gözlerimi açamıyordum. Nerede olduğumu bilmiyordum ama aldığım kokudan anladığım kadarıyla burası hastaneydi. Etrafımdaki sesleri seçmeye çalışırken önce Afra’nın sesi aydınlandı, sonra abimin ve en son ise Eray’ın. Cenk neredeydi?
Gözlerimi açarken eş zamanlı yerimden kalkmaya çalıştım. Önüme bir el siper olduğunda kalkmamı engelledi. Nerede olduğumu az çok anlamıştım ama teyit etmek amaçlı bir soru sordum “Neredeyim ben?” gözlerimi tamamen açtığımda ilk gördüğüm kişi abim oldu. Sağımda oturmuş elimi tutuyordu.
“Hastanedesin, yanında ben varım.” Dediğinde aklımdaki tek soruyu sordum “Cenk nerede?” bakışımı sola çevirdiğimde Afra’yı gördüm. Biraz kenara kaydı ve ardında diğer sedyede yatan Cenk’i gördüm. Hala baygın mıydı? Yoksa bilinçli mi uyutuyorlardı? İyi miydi?
“İyi mi peki? Kafasını çok sert vurdu. Birden düştü bir yeri şişmiş mi?” sorduğum sorular karşısında abim ve Afra konuşmasına fırsat kalmadan arkadan başka bir ses geldi. “Cenk iyi bir şeyi yok. Sadece kolu morarmış o kadar. Sert düşmesine rağmen senin gibi alnında bir yara yok.” Eray’ın dedikleriyle istemsiz bir şekilde elim alnıma gitti. Sağ şakağımın yakınında bir bandaj vardı. Dokunmamla birlikte canım acıdı ve dişlerimi sıktım.
Babamın sertçe kafamı yere vurması bana böyle bir yara olarak dönmüştü. Ellerimle yüzümü kapadım. Derin bir nefes aldığımda gözyaşlarımı tutmaya çalıştım ama olmadı. Bir damla gözümden akarken ellerim hâlâ yüzümde olduğundan, gözlerimi altını sildim. Ne olmuştu öyle? Babam benden neyin hırsını çıkarmıştı birden? O rahatlarken ben neden ağrılarla baş başa kalmıştım? Kendime geldikçe başıma yerleşen ağrı artıyordu.
Yattığım yerden yavaşça kalkarken bir kolumdan Afra diğer kolumda ise abim tuttu. Kalktığım gibi ilk gördüğüm Eray oldu. Elleri cebinde sedyenin ucunda, tam karşımda dikiliyordu. Nedenini bilmediğim şekilde içimde gittikçe büyüyen sıkıntı beni deli ediyordu.
Abim gözlerimin içine bakarken “Ne oldu? Ben gittikten ne kadar süre sonra oldu?” sorduğu soruya cevabım yoktu. Aslında vardı ama benim verdiğim cevapla bu sefer sabahki nefretini iyice çıkarırdı. Babamı darp etmekle kalmaz öldürürdü. “Çok hatırlamıyorum. Cenk’e bakmaya gittim. Tam çıkacağımız sıra yere yığıldı. Babam yaptı biliyorum. Eğer sesimi çıkarırsam Cenk’i elindeki silahla vuracağını söyledi.” Afra şaşkınlıkla ağzını kapatırken abim ve Eray aynı konsantre ile beni dinliyordu.
“Neden işe gitmediğimi sordu. Bende izin günüm olduğunu, parasını verdiğimi söyledim. Aynı abine benziyorsun dik dik konuşuyorsun dedi.” Abim hafif bir gülümsemeyle bana bana bakarken bende aynı şekilde ona baktım “Sonra ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum.” Yalan söyledim abi ve eğer bunu fark edersen ne diyeceğimi bilmiyorum. İşlerin daha kötü olmasından korkuyorum. Sen gittikten sonra olabilecek şeyleri engelleyemeyecek olsam bile şiddetini azaltmaya çalışıyorum.
“En son hatırladığım bana tokat attı yere düştüm. Sonra da “Annenle baban seni terk etmekle iyi yapmış. Adam kahrından ölmemek için seni çöpe bırakmış. Keşke orada geberseydin, annemde bizde rahat olurduk” dedim. Zaten onu dememle kafama vurması bir oldu. Sonrası buradayım işte.” Sözlerimle abim ayağa kalkarken bir yandan odanın içinde volta atmaya başladı.
Korkmaya başlamıştım. En son böyle davrandığında sonu ne onun için ne de benim için hayırlı bir yere çıkmamıştı. “Ve sen gittikten ne kadar söre sonra olduğunu bilmiyorum.” Demem ile birlikte Eray “Yirmi beş dakika sonra oldu” dedi. Gerçekten o konumda saate mi bakmıştı?
Abim odanın kapısına yöneldiğinde Eray’a baktı. Tek kelime konuşmalarına gerek kalmadan ikisi de odadan çıktı. Afra sedyeye oturdu ve yüzüme bakarken yavaş denecek şekilde bana sarıldı. “İstersen benim yanımda kalabilirsin. Onun yanına geri gitmek zorunda değilsin. Babam beni o kadar sallamaz, eve kimin girip çıktığına da bakmaz.” Sırtımı sıvazlarken söyledikleri içimi ısıtmıştı. Yapamasa bile benim için bir şey düşünmesi değerliydi.
“Gerek olursa gelirim merak etme.” Geriye çekilerek yaramın yakınından öptü. Yanından gelen sesle o yöne baktım. “Hep dedim hep diyeceğim. İkiniz de o evlerde kalmak zorunda değilsiniz. Benim evde bir sürü oda var. Hatta ikinizin odası da hazır.” yatağımdan yavaşça kalktım ve Cenk’in sedyesine yürüdüm. Afra da kolumdan destek verirken gerçekten çok yardımı dokunuyordu. Başım öyle ağrıyordu ki ayakta dururken başım dönüyordu. Diğer insanlar yaşıyor muydu bilmiyorum ama başım çok ağrıdığında bir süre sonra baş dönmesine dönüşüyordu.
Sedyenin ucuna oturduğumda “İyi misin? Sert şekilde düştün.” Dedim. Cenk yattığı yerden kalkarken bir anda kaşlarını çattı. Eliyle yaraya dokunduğunda acıdı ama belli etmedim. “ Ben iyiyim de senin yüzüne ne oldu?” sorunun cevabını aslında o da biliyordu.
“Babam vurdu düştüm yok bir şey.” Sözümle sinirden yüzü kızarmaya başladı. “Ne demek bir şeyim yok, babam vurdu! Kendi içinde tezatlık var farkında mısın?” bağırmıyordu sakin konuşuyordu ama sesi olsun, teninin şu an aldığı renk olsun birazdan bağıracağının farkındaydım. “Görkem gittikten sonra ev arkadaşı oluyoruz Parla. Şu zamana kadar seni dinledim ama artık olmaz.” Bakışları Afra’ya dönünce “Sence diğer bir ev arkadaşımsın. Hadi hanemize hayırlı olsun.” Dediğinde Afra birden yükseldi.
“Ben ne alaka bir anda?” dediğinde Cenk derin bir nefes alıp verdi. “Afra deli etme beni. Senin baban çok mu farklı? İkizin de babası aynı bokun laciverti!” aslında işime gelirdi ama annem. Annem o adamın yanında iken ben asla rahat edemezdim.
Abim hızla odaya girdiğinde ardından Eray da girdi. “Kalk abim gidiyoruz.” Dediğinde ayağa kalkmamla başım döndü. Yer ayağımın altından kayacağı anda birinin beni tutmasıyla olduğum yerde kaldım. Başımı kaldırmamla Eray’ı görmem bir oldu. Odaya yeni girmemiş miydi ne ara buraya kadar gelmişti? Uzaklaşmaya çalışsam da bırakmıyor kımıldamama bile izin vermiyordu. “Afra sandalye getir. Farkında değil ama bıraktığım an düşecek.” Demesiyle neden beni bırakmadığını anladım.
Abim “Gerek yok Afra getirme. Ben götürürüm.” Demesiyle beni Eray’ın kolunun altından alması bir oldu. Abim bir anda sinirlenmiş miydi bana mı öyle gelmişti? Hızlı adımlarla odadan çıktı. Başımı omzuna yasladım. Başım hiç ağrımadığı kadar ağrıyordu bu akşam. Belki aldığı darbe yüzünden belki gerildiğimdendi.
Arabanın kapısına geldiğimizde beni yere indirdi ama bir yandan tutmayı da ihmal etmiyordu. Arabanın kapısını açtı ve oturmama yardım etti. Kemerimi de takıp kapıyı kapattı. Ufak bir yara almıştım sadece sakatlanmamış veya vurulmamıştım. Yanımdaki koltuğa oturduğunda başımı koltuğa yasladım ve yolu izlemeye başladım.
*
Kapının önüne geldiğimizde arabadan inmeye çalışsam bile abim izin vermemişti. Kapının önünde ikimiz de beklerken, abim zile basmak yerine var gücüyle kapıya vuruyordu. Onun vurduğu yumruklarla ev inlerken neden hala kimsenin gelmemesine bir anlam veremiyordum. Annem neredeydi? Babam olacak herif neredeydi?
Kapı açılığında annemin yüzünü görmem bir oldu. Yüzü kıpkırmızıydı anladığım kadarıyla kapatıcı sürmüştü ama belli olmasını engelleyememişti. Arkasından babam çıktığında gördüğüm yüzle şoktan olduğum yerde donakaldım. Babamın yüzüne ne olmuştu öyle? Yanağı morarmış, aynı benim alnımda olan yerde bir yarası vardı ve aynı benimki gibi bandaja sarılıydı. Bunu kim yapmıştı?
Başımı kaldırıp abime baktım. Elini sırtıma koymasıyla gülümseyerek bana baktı. O yapmıştı, bana vurduğu için yapmıştı. Canım yandığı için yapmıştı. Benim için yapmıştı.
Annem bana yaklaşacağı sırada birden olduğu yerde durdu ve geri bir adım attı. Aynı anda hızla geri döndü, odasına koşarken tek yapabildiğim ona bakmaktı. Ne yapıyordu? Amacı neydi? Abim yürümeme izin vermeden kucağına alınca göz odağımda tek dikkat ettiğim babamdı.
Gözlerini bana öyle dikmişti ki. Gözleriyle beni yedi desem yanılmış olmazdım. Bu bakışalı biliyordum “Görkem gidince konuşalım” bakışıydı bu. Her seferde kızardı ama bu sefer ağzıma edecekti. Odamın kapısına geldiğimizde abim yine de indirmedi. Yatağıma yatırdığı ama bu sefer biraz daha kenara koymuştu. Eğer yanılmıyorsam o da yanıma yatacaktı.
“Abi o kadar ciddi bir şeyim yok. Sakat değilim, vurulmadım da hastaymışım gibi muamele gösterme lütfen.” Sakin konuşurken aynı anda yatakta doğruldum. Abim yatakta biraz uzağıma oturdu. Elimi tutup avucunun içine koydu. Bunun sonunu galiba biliyordum. Hoş şeyler olmayacaktı.
Yüzüne bakarken o aksine bana bakmıyordu. Parmaklarıyla elimi okşarken tek yaptığı susmaktı “Ne oldu? Neden böyle davranıyorsun?” sorduğum sorunun cevabı hiç gecikmeden geldi. “Parla benim gitmem gerekiyor. Ö-“ dediği sırada aniden sözünü kestim. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü ve ben bu haldeyken o sözünü devam ettiremezdi. “Ne demek gitmem gerekiyor? Abi farkında mısın bilmiyorum ama geleli daha bir gün oldu. Hani bu sefer daha uzun kalacaktın!” sakin konuşmaya çalışıyordum ama birazdan sesimin yükseleceğine emindim.
“Benim elimde olan bir şey değil, bana bağlı olsa gerçekten gitmeyeceğim ama elimde değil. Gitmem gerekiyor.” Ağır konuşmak istemiyordum ama kendimi frenlemekte de bir hayli zorlanıyordum. Benim elimde değil ne anlama geliyordu. Gayet de kendi elindeydi. Kafasına estiğinde gelmişti, kafasına estiğinde gidecek miydi yani? “Hani halledecektin? Gidince mi halledeceksin? Sen gitmiyorsun abi, sen baya baya kaçıyorsun şu an. Ben buradan bunu anlıyorum.” Sözlerim karşısında konuşmamış sadece susmuştu. Ne diyecekti?
“Ne desen haklısın. Hiçbir şey diyemiyorum. Halledeceğim dediysem de halledeceğim. O konuda şüphen olmasın.” Yine sözünü keserek araya girdim. “Sözünü tutacağından da şüphem yoktu ama daha bir gün olmadan bozuyorsun.” Umursamadan sözüne devam etti. “Giderken Cenk’in evine bırakacağım seni, şu anda güvenebileceğim nadir insanlardan biri. Birlikte çıkacağız evden. Seni bıraktıktan sonra en kısa sürede işimi halledip yanına geleceğim. Bir şey olursa Cenk’i ya da Eray’ı arasın bana ulaşabileceğini sanmıyorum.” Ben ne zaman istediğimde ulaşabildim zaten abi? Sen hep ulaştın bense senin bana ulaşmanı bekledim.
“Şu an senden başka kimseyi istemiyorum. Tek ihtiyacım olan sensin, senden başka kimseyi istemiyorum!” sözlerimi tekrar ederken ağlamanın eşiğinde olmama rağmen tutuyordum. Ellerimle yüzümü kapadım ve sakince bir nefes aldım. Tek kelime etmeden ellerimi yüzümden çektim ve abimin yatakta beni koyduğu yere uzandım. Onun yatabileceği kadar yer bırakmıştım. Odasına gitmek ya da burada yatmak onun tercihine kalmıştı.
Hissedebildiğim tek duygu kırgınlıktı. Sinirlenmemiş, kızmamış, üzülmemiş veya ağlamamıştım. Tek hissettiğim duygu kırgınlıktı her zerremde, her bir damarımda, hücremde her birinde tek bir duygu dolaşıyordu. Kırgınlık, üzüntüye uzak ama ağlamanın ucundan dönen bir his.
Yüzümü duvara dönerek yattım. Gözlerimden akan yaşları saklamak istiyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum ve bu durum daha çok canımı sıkıyordu. Her zaman olduğu gibi işe gidiyordu işte! Ne vardı bu kadar abartacak? Yıllardır alışamamıştım bu duruma, her gideceğini söylediğinde duvara döner ağlardım.
Abimin yanıma uzandığını hissettiğimde istemeden de olsa gülümsedim. Buraya yatacağını biliyordum. “Özür dilerim.” Dedi. Sesi kısık çıkmıştı. İki kelime, iki mermi gibi saplandı kalbime. Ağır konuşmuştum yine, elinde olmayan sebepler yüzünden üzmüştüm onu. “Sorun değil. Asıl ben özür dilerim. Çok ağır konuştum.” Sesim titremesine engel olamamıştım, zaten açık konuşmak gerekirse buna nasıl engel olacağımı da bilmiyordum.
Yanımdaki gülme sesini duyduğumda içim daha da burkuldu. Mutlu olduğu için değil üzüldüğü için gülüyordu. Benim yüzümden, benim için uğraşmasına rağmen yine salak salak konuşmuş onu üzmüştüm. “Özür dilemene gerek yok. Her dediğinde haklısın ama şimdi uyuman lazım. Sabah erken kalkacağız.” Bunu bekler gibi göz kapaklarımı kapadım ve içimdeki huzursuzluğa rağmen uyudum.
İLAHİ BAKIŞ AÇISI
Küçük kız yerde otururken karşıdan gelen köpeği görmesiyle korkuyla yerden kalktı. Ona göre kocaman ama aslında minik adımlarla sokakta koşmaya başladı. Arkasından hızla koşan köpek yüzünden çığlık atarak koşuyordu.
Koşarken eş zamanlı olarak da “Abi!” diye bağırıyordu. Etrafındaki çocuklar hep anne diye bağırırdı. Ağladıklarında, korktuklarında ve daha nicelerinde tek kelime düşerdi dudaklarından anne. Onun annesi hep evde olurdu ama her zaman da hasta olurdu. Dört yaşında olmasına rağmen bunun farkındaydı. Büyükler bilmezdi ama çocuklar her şeyin farkında olurlardı.
Nefes nefese kalmıştı köpekten kaçarken, sokakta koşmaya devam ederken hala abisini arıyordu. Abisini uzakta ona koşarken görünce uzun zamandır tuttuğu yaşları ela gözlerinden döküldü. Bir daha en güvendiği kelimeyi kullanarak bağırdı “Abi!” Artık arkasında köpek olup olmadığını bilmiyordu, tek amacı abisine sarılmaktı. Çok korkmuştu ve abisinin onu sakinleştireceğini biliyordu.
Hızla koşarken taşa takıldı ve birden yere düştü. Dizleri çok acımıştı, kollarına bir şeyler batıyordu, ayağı taşa takıldığı için sızlıyordu. Yüzünü yere yasladı ve bağırarak ağlamaya başladı. Kollarından tutulduğunu hissetti ama hiç istifini bozmadı. “Hadi kardeşim kalk, köpek gitti. Korkmana gerek yok.” Duyduğu sesle az önce yere düşmemiş gibi kalktı ve parmak uçlarına kalkıp abisinin boynuna sarıldı.
Kardeşini tutarak bir kaldırımın kenarına oturttu. Minik ellerini yüzüne kapayan kardeşinin dizinden ve kollarından akan kanlara baktı. Cebinde hep peçete taşırdı, onlardan birini çıkardı ve kardeşinin kanayan dizlerini sildi sonrasında ise dirseklerini.
“Abi ayağım acıyor.” Küçük kız hıçkırıklar arasında abisinden yardım isterken onun diyeceği tek kelimeyi bekliyordu. Abisinin ellerini uzattığını gördü. Gözleri kızarmış, uzun kirpikleri birbirine yapışmıştı bu yüzden çok iyi göremiyordu ama bu elleri nerede görse tanırdı. Hemen abisinin ellerini tuttu. “Ayağa kalk bakalım” abisinin sözünü dinleyerek ayağa kalktı.
“Hangi ayağın acıyor?” dediğinde ise sağ ayağını uzattı. Çok acıyordu o köpeği görmese bunların hiç biri olmazdı. Abisi sağ ayağının karşındaki ayağını kaldırıp yavaşça yere vurduğunda ne yaptığını anlamaz şekilde bakışlarını ona çevirdi. “Hadi sende yap.” Abisinden aldığı komutu hiç sorgulamadan yaptı. Hatta bir kere değil birkaç kez yaptı.
“Acıyor mu?” yerdeki bakışlarını yukarı kaldırdı. “Acımıyor abi ama o zaman çok acıdı biliyor musun? Annem hasta olduğunda canı yanıyor ya.” Dediğinde abisi kollarından tutup onu geri oturttu ama kardeşi konuşmaya çok hevesliydi. “Hatta bazen annem gece korktuğunu duyuyoruz ya, bağırıyor” sözüne ara verdi. Abisinden onay bekliyordu. “Evet” beklediği onay geldiğinde devam etti. “O kadar da korktum” derken abisine bakıyordu.
Sessiz bir şekilde kardeşini dinledi. Kardeşinin korktuğunun farkındaydı ama ne yapacağını bilmiyordu. O düştüğünde hep kendi kalkardı. Korktuğunda kendini sakinleştirirdi. O yüzden ne demesi gerektiğini tam olarak bilmiyordu. Düşünmeye başladı “Ben bu kadar korksaydım ve canım yansaydı annem ve babamın bana ne demesini isterdim?” Kendi sorduğu soruyu cevaplamaya başladı.
Babasından bir şey istemezdi ama annesinin ona sarılmasını isterdi. Kardeşine yaklaştı ve küçük kollarıyla kardeşine sarıldı. Kardeşi de ona sarıldı ve hemen ağlamaya başladı. Hep böyle yapardı zaten. Ne zaman sarılsa ağlamaya başlardı. Sonra devam etti düşünmeye, annesinin onu öpmesini isterdi. Kardeşinin saçlarını öptü sonra ondan biraz uzaklaştı. Kaldırıma geri oturttu kardeşini. Düştüğünde kanayan dizini ve kollarını öptü. Tam yaranın kanadığı yerden.
Başka ne isterdi annesinden? Bir süre daha düşündü. Annesi onunla konuşsun burada yanında olduğunu söylesin isterdi. Kardeşinin elini tuttu. “Ben hep buradayım. Ben burada olduğum zaman korkmana gerek yok” dedi. Kardeşi ona tekrar sarıldı. “Biliyorum” dedi sadece. Bildiğini o da biliyordu sadece hatırlatmak istemişti. Çünkü annesinin hep yanında olduğunu bilmek ve hatırlamak isterdi.
Küçük kardeşi burnundan akan tüm sümükleri üzerine bulaştırmıştı. Bunu da sorun etmedi. Cebinden bir peçete daha çıkardı ve kardeşinin burnunu sildi. Başka ne isterdi annesinden? Kardeşinin yüzüne baktı ve kalan bir taneyi de hatırladı. Annesi gözyaşlarını silsin isterdi. Elleriyle kardeşinin gözlerinde biriken yaşları sildi. Biraz daha düşündü ama bulamadı. Annesi bunları yaptıktan sonra başka bir şey istemezdi.
Sonra düşünmeye başladı. 8 yaşında olmasına rağmen kardeşine hem anne hem baba olabilmişti. Onun için anne baba olmak bu kadar basitti ama annesiyle babası 30 yaşında ona anne baba olamamıştı. Artık o kardeşi için küçük baba rolünde, kardeşi ise onun için küçük kızı rolündeydi ve bunu ölüm hariç hiçbir şey ya da kimse değiştiremezdi.