Karadeniz’in gökyüzü o gece hiç olmadığı kadar kararmış, Sürmene sırtlarını döven sağanak yağmur eski tütün deposunun çürümeye yüz tutmuş ahşap çatısını delip geçercesine hızlanmıştı.
Zifiri karanlığın ortasında, deponun rutubet kokan soğuk zemininde büzülmüş olan Güneş Lara, titreyen omuzlarını daha da içine çekti. Sırılsıklam olan elbisesi tenine yapışmış, soğuk bir kefen gibi bedenini sarmıştı. Sızlayan ellerindeki sargılar çoktan çözülmüş, Yaman’ın hışmıyla patlayan yaralarından sızan kan, zemindeki tütün tozlarına karışarak simsiyah lekelere dönüşmüştü.
Güneş, hayatında ilk kez fiziksel acının ötesinde bir karanlığı tecrübe ediyordu. İzmir’deki altın kafesinde sessizdi ama hiç değilse güvendeydi. Burada ise sadece nefes aldığı için, sadece o soyadı taşıdığı için diri diri bir mezara gömülmüştü. Boğazındaki o çözülmez düğüm, deponun duvarlarında yankılanamayan hıçkırıklarıyla daha da sıkılaştı. Gözlerini kapattı; zihni onu korumak için yine on iki yıl önceki o kanlı geceye, hafızasının en ücra odasına götürmek istedi. Ama bu kez kaçmadı. Kehribar gözlerini karanlıkta inatla açtı. Ölmeyecekti. Bu kurtlar sofrasında bir av olarak can vermeyecekti.
FIRTINANIN DÖNÜŞÜ
Trabzon Havalimanı’nın pistine adeta acil iniş yapan özel jetin tekerlekleri su birikintilerini yararak durdu. Uçağın kapısı daha tam açılmadan, Mirza Aras öfkeyle öne fırladı. İzmir’den Trabzon’a kadar geçen o birkaç saat, onun lügatindeki en uzun, en tahammül edilmez zamandı.
Siyah zırhlı araç konvoyu, Sürmene yollarını saniyeler içinde aşarak konağın devasa demir kapılarına dayandı. Araba tam durmadan kapısını açan Mirza, gecenin karanlığını yaran adımlarla avluya daldı. Yüzü mermerden farksızdı; gri gözleri öfkeden siyaha dönmüştü. Onun bu halini gören avludaki korumalar korkuyla geri çekildi, kimse selâm vermeye bile cesaret edemedi.
Mirza, konağın ağır ahşap kapısını omuzlayarak içeri girdi.
Salonda, Asiye Hanım sedirinde oturmuş kahvesini yudumluyor, Yaman ve Korkut ise limandan gelen zararın bilançosunu konuşuyordu. Mirza’nın içeri fırlayan heybetli gövdesi ve etrafa saçtığı o ölümcül enerji, salondaki tüm sesleri bıçak gibi kesti.
Yaman, abisinin bu kadar erken döneceğini tahmin etmediği için şaşkınlıkla ayağa kalktı. "Abi? Sen... İzmir’de işi bitirmedin mi?"
Mirza, kardeşinin sorusuna cevap vermedi. Doğrudan Yaman’ın üzerine yürüdü ve tek bir hamlede, hışımla onun ceketinin yakasını kavrayıp masanın üzerine savurdu. Masadaki porselen fincanlar büyük bir gürültüyle yere düşüp parça parça olurken, Mirza kardeşinin boğazına çöktü.
"Ben size ne dedim?!" diye kükredi Mirza. Sesi, konağın yüksek tavanlarında bir gök gürültüsü gibi patladı. "Benim sözümün, benim emrimin üzerine bu konakta kim laf söyleyebilir?!"
"Mirza! Dur, bırak kardeşini!" Asiye Hanım fırlayarak ileri atıldı ama Mirza’nın gözü tamamen dönmüştü.
"Abi, o ajan bizim ekmeğimize..." Korkut araya girmeye çalıştı ama Mirza’nın ona dönen o ölümcül bakışıyla kelimeleri boğazına dizildi.
Mirza, boğazını sıktığı Yaman’ı masanın üzerinden fırlatır gibi geri itti. Yaman öksürerek gerilerken, Mirza belindeki silahı çıkarıp namlusunu doğrudan kardeşinin alnına dikti. "Benim karımı, benim mühürlediğim kadını benden izinsiz o ahıra kapatmak ne demek lan?! Kimsiniz oğlum siz? Benim tahtıma göz mü diktiniz?!"
"Mirza!" Asiye Hanım, elindeki tesbihi masaya vurarak araya girdi, sesi ilk kez titriyordu. "Emri ben verdim! O kızı oraya ben kapattım! Ananın da mı kafasına sıkacaksın?!"
Mirza, yavaşça başını annesine doğru çevirdi. Silahı tutan eli titremiyordu ama gözlerindeki kırgınlık ve hiddet dalga dalga yayıldı. "Ana," dedi, sesi bu kez fısıltı kadar alçak ama bir o kadar zehirliydi. "Sen benim anamsın, başımın tacısın. Ama burası Cebecioğlu konağı. Bu konakta tek bir kanun vardır, o da benim lügatimdir. Benim karıma el uzatan, benim namusuma el uzatmış demektir. Buna sen dahil kimse cüret edemez."
Silahını indirdi ama bakışlarını masadaki anahtarlara dikti. Yaman’ın cebinden sarkan deponun ağır, paslı anahtarını tek bir hamlede çekip aldı ve arkasını dönüp fırtına gibi dışarı fırladı.
MEZARDAN ÇIKIŞ
Yağmur, Mirza’nın siyah ceketini anında sırılsıklam ederken, o arka bahçedeki tütün deposuna doğru adeta koşuyordu. Kalbinde, on iki yıl önce o çınar ağacının altında kendisine resim uzatan o masum kız çocuğunun ve dilsiz kalan o narin kadının hayali vardı. Kendisine itiraf edemese de, Güneş’in o kırılgan aydınlığının bu karanlıkta sönmesi düşüncesi, Mirza’nın ruhundaki en sert kayayı bile çatlatmıştı.
Deponun önüne vardığında, ağır zincirleri ve kilidi anahtarla hışımla açtı. Demir kapıyı tek bir tekmede ardına kadar savurduğunda içeri sızan zayıf ışık, deponun ortasındaki o perişan bedeni aydınlattı.
Güneş, kapının açılmasıyla birlikte gözlerini araladı. Karşısında sırılsıklam olmuş, nefes nefese kalmış ve gözlerinde daha önce hiç görmediği bir telaş barındıran Mirza’yı gördü.
Mirza, deponun içine doğru iki büyük adım attı ve Güneş’in önünde diz çöktü. O sarsılmaz yeraltı lideri, şimdi o soğuk, kirli zeminde dizlerinin üzerindeydi. Uzandı, Güneş’in sırılsıklam olmuş, titreyen bedenini narin bir çiçeği tutar gibi omuzlarından kavradı.
Güneş, soğuktan ve korkudan dişleri birbirine vururken, sağlam kalan sol elini kaldırıp Mirza’nın göğsüne koydu ve onu zayıfça itmeye çalıştı. Bakışları sitem doluydu: Geldin mi? Eserini görmeye mi geldin?
Mirza, onun bu zayıf direnişine izin vermedi. Güneş’in kanayan, su toplamış ve çamura bulanmış ellerini gördüğünde Mirza’nın gözlerinden ilk kez saf bir acı geçti. Eğildi, genç kızın sırılsıklam olmuş saçlarını yüzünden çekti.
"Bitti..." diye fısıldadı Mirza. Sesi, Karadeniz’in o hırçın dalgalarını durduracak kadar sıcak ve derindendi. "Bitti, Arkas’ın kızı. Kimse bir daha sana dokunamayacak. Bu konakta senin canını yakan herkes, bu döktüğün kanın bedelini ödeyecek."
Güneş, onun bu sözleriyle birlikte içindeki tüm gücün tükendiğini hissetti. Göz kapakları ağırlaştı, kehribar gözleri yavaşça kapandı ve başı Mirza’nın ıslak göğsüne doğru düştü. Genç kız, celladının kollarında kendini tamamen karanlığa teslim etmişti.
Mirza, bayılan karısını tek bir hamlede kucağına aldı. Onu göğsüne öyle bir bastırdı ki, sanki tüm dünyaya karşı korumak ister gibiydi. Depodan çıkıp konağa doğru yürürken, gökyüzünde çakan şimşek Mirza’nın yüzündeki o korkunç kararlılığı aydınlattı. İzmir’in aydınlık kızı, Karadeniz’in karanlık limanında esirdi; ama o limanın sahibi, artık esirine diz çökmüştü.
Konağın avlusuna girdiğinde, kapıda bekleyen kardeşlerine ve annesine bakmadan gürledi: "Doktoru buraya getirin! Eğer o kızın parmaklarında tek bir leke kalırsa, bu konağı hepinizin başına yıkarım!"