Mirza’nın konaktan çıkışıyla birlikte kapının ardında bıraktığı o tok ses, Güneş’in üzerine kilitlenen bir hücre kapısının yankısı gibiydi. Dışarıda motorlar gürleyerek uzaklaşırken, konağın içindeki hava saniyeler içinde yön değiştirdi. Başlarındaki o mutlak otorite olan Mirza gitmişti; geriye sadece zincirinden boşanmayı bekleyen kurtlar kalmıştı.
Güneş, taş zeminin üzerinde, sargılı ellerini göğsüne bastırmış halde öylece duruyordu. Kalbi, babası için duyduğu o devasa korkuyla ritmini şaşırmıştı. Asaf Arkas, kızını kurtarmak için tehlikeli bir hamle yapmıştı ama bu hırçın coğrafyanın kurallarını hesaba katmamıştı. Mirza, İzmir’e bir kurtarıcı olarak değil, azrail olarak gidiyordu.
"Hâlâ burada dikiliyor," diyerek sessizliği yıktı Esma. Adımları öfkeyle Güneş’e doğru yöneldi. "Abim gitti dilsiz! Seni bu evde koruyacak, arkanda duracak kimse kalmadı."
Güneş, ona yaklaşan Esma’ya bakarak bir adım geri gitti. Ama kaçacak bir yerinin olmadığını biliyordun.
Yaman, belindeki diğer silahı çıkarıp masanın üzerine sertçe fırlattı. "Ana," dedi, gözlerini Güneş’ten ayırmadan Asiye Hanım’a dönerek. "Mirza bu kızı buraya gelin etti diye biz bu ajanla aynı havayı solumak zorunda mıyız? Abim İzmir’de o herifin hesabını keserken, bu dilsiz burada rahat mı uyuyacak?"
Asiye Hanım, oturduğu sedirden ağır ağır kalktı. Elindeki tesbihi sert bir hamleyle bileğine doladı. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir tereddüt vardı; o sadece ailesinin sarsılan şerefini ve mallarını düşünüyordu.
"Bu konakta kimseye yattığı yerde ekmek yok demedim mi ben size?" Asiye Hanım, Güneş’in tam önünde durdu. Yaşlı kadının gölgesi, genç kızın üzerine bir kâbus gibi çöktü. "Madem babası bizim malımıza, ekmeğimize göz dikti; o zaman bu kız da o ekmeğin bedelini ödeyecek. Yaman, al bunu. Arka bahçedeki eski tütün deposuna kapat. Mirza dönene kadar ne bir lokma ekmek, ne bir damla su... Babasının günahını o karanlıkta düşünsün."
Güneş’in kehribar gözleri dehşetle açıldı. Başını hızla iki yana sallayarak geri kaçmaya çalıştı ama Yaman, saniyeler içinde ileri fırlayıp Güneş’in sargılı ve yaralı bileğini acımasızca kavradı. Genç kız, parmaklarındaki yaraların patlamasıyla sessiz bir acı çığlığı fırlattı; dudakları aralandı ama dışarıya sadece ciğerleri yakan boğuk bir nefes çıktı.
"Bırak beni!" demek istiyordu bakışlarıyla, çırpınıyordu. Sağlam eliyle Yaman’ın göğsünü itmeye çalıştı ama nafileydi.
Yaman, onu bir çuval gibi sürükleyerek konağın arka kapısından dışarı çıkardı. Karadeniz’in o bitmek bilmeyen sağanak yağmuru, saniyeler içinde Güneş’in üzerindeki beyaz elbiseyi sırılsıklam etti. Soğuk su, sargılı ellerindeki kanı yıkayıp toprağa akıtırken, Yaman onu bahçenin en ucundaki, döküntü, taştan yapılma tütün deposuna doğru fırlattı.
Ağır, paslı demir kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Yaman, Güneş’i deponun soğuk, rutubetli ve karanlık zeminine doğru sertçe itti. Güneş, acıyla yere kapaklanırken arkasından yankılanan o uğursuz sesi duydu:
"Bakalım o sosyetik baban seni bu karanlıktan kurtarabilecek mi, dilsiz!"
GÜÜÜM!
Demir kapı kapandı, ardından dışarıdan asılan ağır zincirlerin ve kilidin sesi duyuldu. Depo, zifiri bir karanlığa gömülmüştü. Sadece çatıdaki küçük bir çatlaktan içeri sızan yağmur damlalarının sesi ve dışarıdaki fırtınanın uğultusu vardı. Güneş, karanlığın ortasında dizlerini kendine doğru çekti, sargıları çözülmüş, kanayan ellerine sarıldı. İzmir’in o parlak güneşi, burada, bu tütün deposunun zifiri karanlığında tamamen sönmüştü.
İZMİR LİMANI: FIRTINANIN MERKEZİ
Aynı saatlerde, İzmir Adnan Menderes Havalimanı’na inen özel jetten inen Mirza Aras, arkasındaki simsiyah araç konvoyuyla birlikte doğrudan Alsancak Limanı’na, Arkas Holding’in lojistik merkezine doğru ilerliyordu. İzmir’in o ılık havası bile Mirza’nın gelişini hissediyor gibi ağırlaşmıştı.
Siyah zırhlı araçlar, Arkas Holding’in devasa demir kapılarını kırarak içeri girdi. Korumalar ne olduğunu anlamadan Mirza’nın adamları tarafından etkisiz hale getirildi.
Mirza, ağır ve kendinden emin adımlarla binanın en üst katındaki yönetim odasına doğru yürüdü. Üzerindeki siyah takım elbise, bu aydınlık şehre ait olmadığını haykırıyordu. Odanın kapısını iki korumasıyla birlikte açıp içeri girdiğinde, Asaf Arkas masasının başında, elindeki telefonla hararetli bir şeyler konuşuyordu. Mirza’yı karşısında gördüğü an telefon elinden düştü, yüzü kireç gibi bembeyaz oldu.
"Mirza..." dedi Asaf Bey, sesi titreyerek. "Sen... Nasıl gelebilirsin buralara?"
Mirza, ağır adımlarla yürüyüp masanın tam önündeki deri koltuğa oturdu. Bacak bacak üstüne attı, parmaklarını birleştirip soğuk, gri gözlerini yaşlı adama dikti.
"Benim olduğum her yere gelebilirim, Asaf Arkas," dedi Mirza. Sesi, yaklaşan bir kıyametin habercisi gibi sakindi. "Sen benim sevkiyatıma çökecek kadar cesur bir adam değildin. Arkana hangi gücü aldın da benim malıma göz diktin?"
"Kızımı aldın benden!" diye bağırdı Asaf Bey, çaresizliğin verdiği bir cesaretle masaya vurarak. "Onu o vahşi dağlara götürdün! Ben sadece kızımı geri istedim!"
Mirza’nın dudaklarında o karanlık, ölümcül tebessüm belirdi. Eğildi, masanın üzerine doğru yaklaşarak fısıldadı:
"Kızın artık Arkas değil, Asaf Bey. O artık bir Cebecioğlu. Benim resmi karım. Ve sen, bugün yaptığın o ihbarla sadece benim malıma değil, kendi kızının da geleceğine kan doğradın."
Asaf Bey duyduklarıyla sarsıldı. "Evlendin mi? Onunla... zorla mı evlendin? O konuşamaz bile, o sana karşı gelemez!"
"Ben kimseye zorla bir şey yapmam," dedi Mirza, sesindeki otoriteyle. "Ama sen... Sen bugün benim ailemin ekmeğine göz diktin. Şimdi bunun bedelini ödeme sırası sende."
Mirza ayağa kalktı, ceketinin düğmesini ilikledi ve arkasındaki adamlara döndü. "Limanın tüm kayıtlarını, tırları ve Asaf Bey’in tüm şahsi hesaplarını dondurun. Bu şehirde Arkas adına tek bir çark bile dönmeyecek."
Tam o sırada Mirza’nın cebindeki telefon acı acı çalmaya başladı. Mirza telefonu çıkarıp ekrana baktığında arayanın en küçük kardeşi Umut olduğunu gördü. Telefonu açıp kulağına götürdü.
"Söyle Umut."
"Abi..." dedi Umut, sesi korkuyla titriyordu. "Konakta işler karıştı. Sen gider gitmez annemle Yaman yengemi... Güneş’i arka bahçedeki eski tütün deposuna kapattılar. Ne su veriyorlar ne ekmek. Ellerindeki yaralar patlamıştı abi, kız çok kötü durumda... Annem sana söylemememi tembihledi ama..."
Mirza’nın gözlerindeki o sakin gri fırtına, bir anda yerini saf, yıkıcı bir kasırgaya bıraktı. Telefonu tutan elindeki damarlar şişti, çenesi öyle bir kasıldı ki dişlerinin kırılma sesi odada yankılandı. Kendi emrini, kendi sözünü çiğnemişlerdi. Güneş’e, onun mühürlediği sessizliğe el uzatmışlardı.
Mirza, Asaf Arkas’a bakmayı bile bırakarak arkasını döndü ve odadan fırtına gibi çıktı. Koridorda yürürken adamlarına kükredi:
"Uçağı hazırlayın! Hemen Trabzon’a dönüyoruz!"
İzmir’in limanını yakmaya gelen Karadeniz’in fırtınası, şimdi kendi evinde kopacak olan o büyük kıyamet için yönünü yeniden dağlara çeviriyordu.