Cebecioğlu konağının taş duvarları ardında kıyılan o yıldırım nikahı, köyün çalkalanan dillerini bir nebze susturmuş olsa da, konağın içindeki asıl büyük savaşı fitillemişti. Güneş Lara, dizlerinin bağı çözülmüş halde o soğuk taş zeminde öylece kalakalırken, üzerine çöken gölgenin sadece Mirza’ya ait olmadığını çok geçmeden anlayacaktı.
Cebecioğulları sadece Mirza ve annesinden ibaret değildi. Mirza, o vahşi coğrafyanın kurallarıyla büyümüş dört kardeşin en büyüğüydü. Altında üç erkek bir de kız kardeş vardı ve her biri, bu ani evliliği ailelerine yapılmış bir hakaret, düşmanla yapılmış kirli bir anlaşma olarak görüyordu.
Ertesi sabah, Karadeniz’in gri ve kurşuni gökyüzü konağın üzerine kabus gibi çöktüğünde, Güneş kendini ilk kez o meşhur "Kurtlar Sofrası"nda buldu. Salondaki uzun ahşap masanın etrafında tüm aile toplanmıştı.
Masanın başında Mirza, hemen sağında sert bakışlarıyla Asiye Hanım oturuyordu. Karşılarında ise Mirza’nın kardeşleri sıralanmıştı:
Yaman (26): Kardeşlerin en hırçın, en gözü kara olanı. Tıpkı abisi gibi sertti ama Mirza’nın aksine strateji bilmez, öfkesiyle hareket ederdi. Bakışlarında saf bir nefret vardı.
Korkut (24): Ailenin daha sessiz ama bir o kadar tehlikeli, yeraltı işlerinin lojistiğini yürüten, soğuk kanlı kardeşi.
Esma (20): Kardeşlerin tek kızı. Nazlı, kibirli ve bu konakta kendinden başka bir kadının, üstelik İzmirli aristokrat bir "düşman kızının" söz sahibi olma ihtimalinden nefret eden bir genç kız.
Umut (18): En küçük kardeş. Diğerlerine göre daha sakin görünse de abilerinin ve ablasının dolduruşuna gelmeye müsaait, sessiz bir çocuk.
Güneş, üzerindeki o dünden kalan, çamurlu ve boyalı beyaz elbisesiyle masanın en ucuna, adeta bir sığıntı gibi oturtulmuştu. Kimse onun önüne bir tabak koymamış, kimse yüzüne bakmamıştı.
Yaman, elindeki çatalı masaya sertçe vurarak sessizliği bozdu. Gözlerini doğrudan Güneş’e dikmişti. "Abi," dedi, sesi nefretle titreyerek. "Şimdi bu dilsiz, amcamızın kanını döken o şerefsizin dölü, bu konakta bizimle aynı havayı mı soluyacak? El alemin çenesini kapatacağız diye düşmanı koynumuza soktuk!"
Güneş, duyduğu bu ağır hakaretle irkildi. Kehribar gözleri doldu ama başını dik tutmaya çalıştı. Konuşamıyordu ama elleri titriyordu.
"Yaman! Haddini bil," diye gürledi Mirza. Sesi masadaki bardakları titretti. "O artık bu konağın gelini, benim karımdır. Sözünü tart da konuş."
"Gelin mi?" diye araya girdi Esma, yüzünde aşağılayıcı bir alayla. "Abi, bu kız daha konuşmayı bile beceremiyor. Konak hanımı mı olacak bu? İzmir’in şımarık sosyetesi, gelmiş burada dilsiz taklidi yapıyor. Belki de bizi dinleyip babasına laf taşıyor, nereden bileceğiz?"
Esma, masadaki sıcak çay bardağına uzandı ve Güneş’in önünde hiçbir şey olmadığını görerek bilerek bardağı genç kızın önüne doğru fırlatır gibi koydu. Sıcak çay, Güneş’in eline ve dünden kalan beyaz elbisesine döküldü. Güneş, canının acısıyla elini hızla geri çekti ama ağzından tek bir ses bile çıkmadı. Sadece gözlerini kapatıp acısını içine gömdü.
Korkut alaycı bir şekilde güldü. "Görüyorsun işte Esma, ses çıkaramaz. Tam babasının ajanlık yapması için yetiştireceği türden."
Masadaki bu açık psikolojik şiddet ve düşmanlık karşısında Güneş, hayatında hiç bu kadar aşağılanmış hissetmemişti. İzmir’de el üstünde tutulan, babasının gözünden sakındığı o narin kız, şimdi bu vahşi dağ konağında bir köle muamelesi görüyordu.
Asiye Hanım ise oğullarının ve kızının bu hamlelerine sessiz kalıyordu. Gözlerini Güneş’e dikti. "Bu konakta boş oturan kadına ekmek yoktur, Arkas’ın kızı," dedi, sesi buz gibiydi. "Dilsiz olman ellerinin olmadığı anlamına gelmez. Madem bu çatının altındasın, buranın kurallarına uyacaksın. Esma, dünden kalan bulaşıkları ve avlunun temizliğini bu hanımefendiye göster. Öğrensin Karadeniz’de yaşamanın ne demek olduğunu."
"Ana!" diye uyardı Mirza, kaşlarını çatarak.
"Karışma Mirza!" dedi Asiye Hanım, sesindeki Hanım ağa otoritesiyle. "Madem namus dedik, evlendirdim. O zaman bu konakta bir gelin gibi yaşayacak, şımarık bir aristokrat gibi değil."
Mirza derin bir nefes alarak ayağa kalktı. Güneş’e baktı; içindeki o kırılgan aydınlığın bu kurtlar arasında nasıl ezildiğini görüyordu ama kendi ailesine karşı da tamamen cephe alamazdı. "Ben şirkete geçiyorum," diyerek salondan çıktı.
Mirza’nın konaktan ayrılmasıyla, kardeşlerin Güneş üzerindeki baskısı tam bir işkenceye dönüştü.
Esma, Güneş’i kolundan tutarak mutfağa sürükledi. Önüne dağ gibi yığılmış, bakır kazanları ve ağır bulaşıkları fırlattı. "Hepsini ovacaksın. Tek bir leke kalırsa baştan yaptırırım," dedi ve arkasını dönüp gitti.
Güneş, hayatında hiç böyle ağır işler yapmamıştı. Narin parmakları, o sert bakır kazanları ovarken kızarmaya, su toplamaya başladı. Arkasından geçen Yaman, bilerek ayağıyla su kovasına vurup mutfağı su içinde bıraktı. "Temizle burayı da, dilsiz. Elin ayağın iş görsün," diyerek kahkaha attı.
Genç kız, mutfaktaki soğuk taş zemine diz çöktü. Gözyaşları, temizlemeye çalıştığı kirli suya karışıyordu. Boğazındaki o düğüm canını o kadar yakıyordu ki... Bir kez, sadece bir kez "Durun, yapmayın!" diye haykırabilseydi, belki bu kadar ezilmeyecekti. Ama sessizliği, onların vahşetini daha da körüklüyordu.
Akşamüstü, elleri yaralar içinde, elbisesi sırılsıklam halde avluyu süpürürken kapı açıldı ve Mirza konaktan içeri girdi. Güneş’in o perişan halini, titreyen omuzlarını ve kanayan parmaklarını gördüğünde Mirza’nın içindeki bir şeyler çıtırdadı.
Yavaş adımlarla Güneş’in yanına yürüdü. Elindeki süpürgeyi sertçe çekip aldı ve yere fırlattı. Güneş, korkuyla karışık bir nefretle başını kaldırıp Mirza’nın gri gözlerine baktı.
Mirza, onun kanayan ve su toplayan narin ellerini kavradı. "Kim yaptı bunu?" diye sordu, sesi bu kez sadece Güneş’e değil, tüm konağa bir tehditti.
Güneş, ellerini onun avcundan hızla geri çekti. Konuşmuyordu ama bakışları o kadar keskindi ki: Sen yaptın... Beni buraya getirerek, bu canavarların önüne atarak bunu sen yaptın! Güneş, Mirza’nın gözlerinin içine bakarak arkasını döndü ve mutfaktaki karanlığa doğru yürürken, Mirza ilk kez intikamının ağırlığı altında ezildiğini hissetti. Kurtlar sofrası kurulmuştu ve bu masada ilk feda edilen, sessizliğin kızı oluyordu.