İçeriğe geç

KARANLIĞA GÖMÜLMÜŞ AYDINLIK

Bölüm 4 · 5 dk okuma

KARANLIĞA GÖMÜLMÜŞ AYDINLIK

Bölüm 4

4.Sözün Gücü,Kaderin Hükmü

Karadeniz’in sisi sadece dağları değil, insanların dillerini de sarardı. Sürmene’nin dik yamaçlarına kurulu o taş konakta yaşananlar, her ne kadar duvarların ardına gizlenmek istense de, rüzgârın fısıltısıyla çoktan köye, oradan da tüm ilçeye yayılmaya başlamıştı. Cebecioğulları’nın heybetli kapısından giren o "İzmirli dilsiz kız", köy kahvelerinden çay bahçelerine kadar her yerde tek gündem maddesi haline gelmişti.

"Duydun mi, Mirza Aras düşmanının kızını kaçırmış getürmüş konağa!"

"Ne kaçırması yahu, esir tutaymiş oni. Kız zaten konuşamazmiş, dili yokmiş."

"E, koskoca Cebecioğlu’nun evinde nikahsız, bağsız bir kızın ne işi var? Hanım ağa buna nasıl müsaade edeyi?"

Dedikodular çığ gibi büyüyor, her ağızda daha da kirli bir hal alıyordu. Namusuna, geleneklerine ve sarsılmaz otoritesine toz kondurmayan Cebecioğlu ailesi için bu fısıltılar, düşman kurşunundan daha tehlikeliydi.

HANIMAĞANIN ÖFKESİ

O sabah, konağın avlusunda hava her zamankinden daha basıktı. Asiye Hanım, köyün yaşlı kadınlarından ve akrabalarından gelen imalı geçmiş olsun ziyaretlerinin ardından hışımla yerinden kalktı. Kadınların giderayak avluda fısıldaştığı, "Cebecioğulları’nın şanına yakışmadı, el alemin dili durmayi" sözleri, yaşlı kadının sabrını son raddesine getirmişti. Yıllardır bu aileyi ayakta tutmak için ömrünü veren Asiye Hanım, bu lekeyi sineye çekecek bir kadın değildi.

Elindeki tesbihi sertçe sıkarak çalışma odasında haritaları inceleyen oğlunun yanına girdi. Kapıyı arkasından sertçe kapattı. Yüzü öfkeden gerilmiş, gözleri çakmak çakmak parlıyordu.

"Mirza!" dedi, sesi odanın taş duvarlarında yankılanarak. "Söyle bana, nedir bu işin aslı? Köy yeri çalkalayi, duymaz misun?"

Mirza, başını haritalardan kaldırıp annesine baktı. Yüzündeki o sakin ama sert ifadeyi bozmadı. "Neyi duyacağım ana? El alemin boş lafı benim kapımdan içeri giremez."

"Girer, oğul, bal gibi girer!" Asiye Hanım masaya doğru bir adım attı, parmağını öfkeyle salladı. "Cebecioğulları’nın namusuna, şanına söz getürdün. Düşman kızını nikahsız, bağsız bu çatının altında tutarsın deyi el alem... Benim başımı öne eğmeye ne hakkın var senin? Bu konağın kuralları bellidir. Eğer o kız bu evde böyle kalacaksa, ya bu dedikoduları bıçak gibi keseceksin ya da o kızı geldiği yere göndereceksin! Benim artık sokağa çıkacak yüzüm kalmadı!"

Mirza, annesinin bu sert ve kararlı duruşu karşısında dişlerini sıktı. Asiye Hanım’ın haklılığı, içindeki öfkeyi daha da körüklemişti. Annem, bu hayattaki tek kırmızı çizgisiydi ve onun bu şekilde lekelenmesine, başını öne eğmesine asla izin veremezdi. O kirli dillerin fısıltısı, ancak mutlak bir gerçekle susturulabilirdi.

"BU GECE NİKAHIN KIYILACAK!"

Mirza, oturduğu sandalyeden ağır ağır kalktı. Boyu posuyla odanın ortasında devasa bir gölge gibi dikildi. Gözü dönmüş bir öfkeyle odadan çıktı ve üst kata, Güneş’in tutulduğu köşe odaya doğru yürüdü.

Kapıyı koruyan iki adam, Mirza’nın yüzündeki o ölümcül ifadeyi görünce hızla kenara çekildi. Mirza, kapıyı tek bir tekmede ardına kadar açtı.

Güneş, odadaki küçük sedirde oturmuş, pencereden dışarıdaki hırçın denizi izliyordu. Kapının gürültüsüyle irkilerek ayağa kalktı. Karşısındaki adamın gri gözleri bu kez fırtınalı değil, adeta alev alev yanıyordu. Mirza, büyük adımlarla Güneş’in üzerine yürüdü, aralarındaki mesafeyi saniyeler içinde eritip genç kızın narin kollarını sıkıca kavradı.

"Bana bak, Arkas’ın kızı!" diye kükredi Mirza, sesi odayı sarsıyordu. "Senin o uğursuz soyadın yüzünden benim ailemin şerefi dillerde sakız oluyor! O kirli babanın günahları yetmedi, şimdi de senin bu konaktaki varlığın namusumuza söz getürüyor!"

Güneş, kollarındaki acıya rağmen acıyla inlememek için dişlerini sıktı. Kehribar gözlerini Mirza’nın gözlerine dikti, başını geriye doğru itti. Konuşamıyordu ama bakışlarıyla haykırıyordu: Ben ne yaptım? Beni buraya zorla getiren sensin!

"Halk konuşur, köy konuşur! Cebecioğulları’nın namusuna laf ederler!" Mirza, Güneş’i kendine doğru daha da çekti, yüzleri birbirine değecek kadar yakındı. "Ben kimseye benim aileme çamur atma fırsatı vermem. Kimsenin diline de bu aileyi yem etmem!"

Mirza, Güneş’in kolunu bırakmadan onu kapıya doğru sürüklemeye başladı. Güneş, ayaklarını direyerek durmaya çalıştı, diğer eliyle kapı pervazına tutundu ama Mirza’nın mutlak gücü karşısında hiçbir şansı yoktu. Onu koridora, oradan da alt kattaki büyük salona kadar indirdi.

Salonda, Mirza'nın emriyle çoktan çağrılmış olan yaşlı köy imamı ve şahitlik yapacak iki sadık koruma bekliyordu. Asiye Hanım da salona girmiş, kollarını göğsünde bağlayarak olanı biteni sert bakışlarla izliyordu. Güneş ne olduğunu anlamadan kendini taş zeminin ortasında, Mirza’nın hemen yanında buldu.

"Mirza Beyim, emin misiniz?" diye sordu yaşlı imam, durumun ağırlığının farkındaydı.

"Kıy nikahı, hoca," dedi Mirza, sesi buzdan bir duvar gibiydi. Gözlerini bir an bile Güneş’ten ayırmıyordu. "Bu gece bu konaktan dedikodu değil, düğün haberi çıkacak. Herkes bilsin ki, bu kız artık benim helalimdir. Dil uzatanın dilini koparırım."

Güneş, dehşet içinde başını iki yana sallamaya başladı. Hayır, bu olamazdı! Bu canavarla, kendisini kaçıran, ailesini yıkan bu adamla evlenemezdi. Boğazını yırtarcasına bir ses çıkarmaya çalıştı, nefesi daraldı, elleriyle Mirza’yı itmeye çalıştı. Ancak Mirza, genç kızın çırpınan elini yakalayıp kendi güçlü avucunun içine hapsetti ve parmaklarını kenetledi. Dokunuşu o kadar sıkıydı ki, Güneş’in kaçacak hiçbir yeri kalmamıştı.

Hoca, duaları okumaya ve nikah akdini gerçekleştirmeye başladı. Güneş’in rızasını sorma sırası geldiğinde hoca duraksadı. "Kızım, konuşamazsin biliriz, lakin rızan var midir? Başınla bir işaret et..."

Güneş inatla başını tersi yönünde sallayacakken, Mirza onun elini biraz daha sıktı ve kulağına doğru eğildi:

"Eğer o başı olumlu anlamda sallamazsan, Arkas’ın kızı... Yarın sabah babanın cesedini İzmir limanından toplarlar. Seçim senin."

Güneş, duyduğu bu tehditle donakaldı. Kehribar gözlerinden sicim gibi yaşlar boşalırken, kalbinin paramparça olduğunu hissetti. Babasının canı, onun bu sessiz esaretine bağlıydı. Gözlerini kapattı, içindeki tüm aydınlığın o an söndüğünü hissetti ve başını yavaşça, çaresizce aşağı yukarı salladı.

"Şahit misiniz?"

"Şahidiz."

"Ben de her iki cihan kapısında sizi karı koca ilan ettim..."

Hocanın sözleri bittiğinde, İzmir’in o parıltılı, asil Güneş Lara Arkas’ı, artık Karadeniz’in en karanlık adamının, Mirza Aras Cebecioğulları’nın resmi karısı olmuştu.

Mirza, Güneş’in elini bıraktı. Genç kız, dizlerinin bağı çözülmüş gibi taş zemine çöktü, gelinliği andıran o boya lekeli beyaz elbisesinin içinde hıçkıra hıçkıra, sessizce ağlamaya başladı. Mirza ise yukarıdan ona baktı; yüzünde ne bir zafer ne de bir sevinç vardı. Sadece kaderin iki düşman aileye attığı o çözülmez kör düğümün ağırlığı omuzlarındaydı. Asiye Hanım ise oturduğu yerden yavaşça kalkıp odasına doğru yürürken, arkasında dedikoduları bitirecek ama yeni bir savaşı başlatacak o büyük evliliği bırakıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.