İçeriğe geç

KARANLIĞA GÖMÜLMÜŞ AYDINLIK

Bölüm 3 · 4 dk okuma

KARANLIĞA GÖMÜLMÜŞ AYDINLIK

Bölüm 3

3.Siyah Liman

İzmir’in üzerine çöken o karanlık akşamüstü, Arkas malikanesinin bahçesindeki lüks araçların kapılarının sertçe kapanmasıyla iyice ağırlaştı. Güneş Lara, Mirza’nın omzunda ne kadar çırpınırsa çırpınsın, o mermerden farksız bedende en ufak bir sarsıntıya bile sebep olamıyordu. Genç kızın parmakları, Mirza’nın siyah ceketinin kumaşını yırtmak istercesine kavrıyor, boğazından yükselen ama dudaklarından dökülemeyen o dilsiz feryatlar göğsünü sıkıştırıyordu.

Mirza, malikanenin devasa demir kapısından çıkıp kendisi için açık tutulan siyah, zırhlı aracın arka kapısına doğru ilerledi. Güneş’i sarsmadan ama mutlak bir güçle arka koltuğa bıraktı ve hemen ardından kendisi de yanına oturdu. Kapı, dış dünyayla ve İzmir’le olan tüm bağı koparan tok bir sesle kapandı.

Araç, lastiklerini asfaltta işleterek hızla malikanenin bahçesinden çıkarken, Güneş arkasına dönüp camdan bakmaya çalıştı. Ancak Mirza, tek bir el hareketiyle genç kızın bileğini kavradı ve onu sertçe koltuğa geri çekti.

"Arkana bakma," dedi Mirza. Sesi, zırhlı aracın içindeki klimalı soğuk havayı bile donduracak kadar düz ve emrediciydi. "Arkasında bıraktıklarına bakanlar, önlerindeki uçurumu göremezler."

Güneş, bileğini onun pençesinden kurtarmak ister gibi hızla geri çekti. Kehribar gözleri, bu kez korkudan ziyade saf bir nefret ve çaresizliğin verdiği bir hırçınlıkla parlıyordu. Konuşamıyordu ama bakışları o kadar netti ki: Benden ne istiyorsun? Babama ne yapacaksınız?

Mirza, yanındaki koltukta bir kedi gibi köşeye büzülmüş, boya lekeli beyaz elbisesiyle ona meydan okuyan kıza baktı. Yol boyunca ikisi de tek bir ses çıkarmadı. Araba, İzmir Adnan Menderes Havalimanı’nın özel hangarlar bölgesine girdiğinde gece yarısına yaklaşıyordu. Pistin tenhalığında, üzerinde Cebecioğulları’nın amblemi olan simsiyah bir özel jet, motorları çalışır vaziyette bekliyordu.

KARADENİZ’İN SOĞUK NEFESİ

Uçak Trabzon Havalimanı’na teker koyduğunda, sabaha karşı saat dört sularıydı. İzmir’in o ılık, deniz kokulu havasından sonra Trabzon, üzerine çöken kurşuni sis ve yüzü yalayan keskin, soğuk yağmuruyla Güneş’i karşıladı. Tam on iki yıl sonra, çocukluğunun o son mutlu gününü geçirdiği topraklara, bu kez bir esir olarak ayak basıyordu.

Havalimanından doğrudan Sürmene sırtlarındaki dağ konağına doğru yola çıktılar. Karadeniz’in o hırçın, deli dalgaları sol taraflarında köpürürken, araba sağa kıvrılıp dik yamaçlara, sık ladin ormanlarının arasına daldı. Sis o kadar yoğundu ki, farların ışığı bile gri bir duvara çarpıp geri dönüyordu.

Güneş, başını cama yaslamış, dışarıdaki karanlığı izliyordu. Tam on iki yıl önce bu yollardan geçerken elinde tuttuğu o ahşap martıyı düşündü. O martı, İzmir’deki odasında, mermer pervazın gizli bir köşesinde kalmıştı. Tıpkı onun çocukluğu gibi, o da geride, karanlıkta kalmıştı.

Büyük, taştan yapılma yüksek duvarlarla çevrili Cebecioğlu konağının demir kapıları gıcırdayarak açıldı. Burası, on iki yıl önce misafir olduğu konaktı; ama şimdi gözüne çok daha büyük, çok daha tekinsiz ve karanlık görünüyordu.

Araba durduğunda Mirza kapısını açtı ve indi. Güneş’e dönüp, "İn," dedi kısaca.

Güneş, soğuk havaya rağmen inatla yerinden kıpırdamadı. Bakışlarını öne dikti, bacaklarını kendine doğru çekerek koltukta adeta taş kesildi. Bir adım bile atmayacaktı. Bu adama, bu canavara itaat etmeyecekti.

Mirza, derin bir nefes alarak kapının eşiğinde durdu. Sabrının sınırlarında gezinir gibi bir hali vardı. "Sana in dedim, Arkas’ın kızı. Benim sabrımı, Karadeniz’in dalgalarıyla yarıştırmaya kalkma. Altında kalırsın."

Güneş, başını yavaşça kaldırıp dik bir bakışla doğrudan Mirza’nın gri gözlerine baktı. Çenesini dikleştirdi. Konuşmuyordu ama duruşuyla meydan okuyordu. Zorla indir o zaman, diyordu bakışları.

Mirza’nın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Bu kızın içindeki o kırılgan ama bükülmez inat, hoşuna gitmiş miydi yoksa onu öfkelendirmiş miydi, kendisi bile ayırt edemedi. Eğildi, Güneş’in itiraz etmesine fırsat vermeden onu tek bir hamlede kucağına aldı. Güneş, şaşkınlıkla onun omuzlarına vurmaya, göğsünü yumruklamaya başladı. Ayaklarını havada sallıyor, bu esaretten kurtulmak için tüm gücünü kullanıyordu.

Mirza, onun bu çırpınışlarını hiç umursamadan, sağanak yağmurun altında, konağın taş merdivenlerini büyük ve kendinden emin adımlarla tırmandı. Konağın ağır, oyma ahşap kapısı iki koruma tarafından açıldı. İçeri girdiklerinde onları, konağın ortasındaki devasa taş şöminenin başında bekleyen yaşlı bir kadın karşıladı.

Bu, Mirza’nın annesi, Cebecioğulları’nın Hanım ağası Asiye Hanım’dı. Başındaki siyah tülbendi, sert yüz hatları ve elindeki tesbihiyle tam bir Karadeniz kadınıydı.

Mirza, kucağında hâlâ çırpınan Güneş’i konağın ortasında, taş zeminin üzerine yavaşça bıraktı. Güneş, ayakları yere basar basmaz birkaç adım geri kaçtı, üzerindeki boya lekeli beyaz elbisesini düzeltti ve nefes nefese karşısındaki insanlara baktı.

Asiye Hanım, elindeki tesbihi sıkarak Güneş’i yukarıdan aşağıya süzdü. Gözlerinde upuzun bir geçmişin, intikamın ve acının tortusu vardı. "Demek Asaf’ın kızı bu," dedi, şivesi ağır, sesi buz gibiydi. "Amcanın kanını döken adamın tek yavrusu..."

"Oğul," dedi Asiye Hanım, gözlerini Güneş’ten ayırmadan Mirza’ya dönerek. "Bu kızı buraya getirdin ama bu konak bir Arkas’ı kaldırmaz. Geçmişin hesabı ağırdır."

"Geçmişin hesabını ben keseceğim ana," dedi Mirza, sesindeki o mutlak otoriteyle tartışmaya kapalı olduğunu belirterek. "O benim korumam altında. Cezasını da, kaderini de ben belirleyeceğim."

Mirza, Güneş’e doğru bir adım attı. Genç kız, arkasındaki ahşap sütuna yaslanana kadar geri çekildi. Mirza, onun tam önünde durdu, aralarında sadece birkaç santim kalmıştı. Eğildi ve gözlerinin içine bakarak fısıldadı:

"Bu konak senin yeni hapishanen, Arkas’ın kızı. Burada sesin çıksa da seni duyan olmaz, çıkmasa da. Ama bil ki, babanın döktüğü her damla kanın bedeli, senin bu sessizliğinde ödenecek."

Güneş, gözlerinden bir damla yaşın süzülmesine engel olamadı. O yaş, yanağından aşağı süzülüp tam çenesine ulaştığında, Mirza’nın başparmağı o damlayı hızla sildi. Dokunuşu sertti ama aynı zamanda tuhaf bir şekilde sıcaktı.

Mirza arkasını döndü ve üst kata çıkan merdivenlere doğru yürürken korumalara seslendi:

"Yukarıdaki köşe odaya götürün. Kapısında her saniye iki adam bekleyecek. Ben emir vermeden odadan tek bir adım bile atmayacak."

Güneş, arkasından merdivenleri çıkan adamın heybetli sırtına bakarken, boğazındaki o eski düğümün bu kez onu tamamen boğduğunu hissetti. İzmir’in aydınlık kızı, Karadeniz’in o karanlık limanına gömülmüştü. Ve bu limandan çıkış, ancak o karanlığı yakmakla mümkündü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.