İnsan, hafızasının labirentlerinde kaybolduğunu sandığı anlarda bile geçmiş, ruhun kuytu bir köşesinde pusuya yatmış beklerdi. Güneş Lara için de Trabzon adı, sadece haritada bir yer ya da babasının dudaklarından dökülen korkunç bir tehdit değildi. O isim, boğazındaki o çözülmez düğümün atıldığı, hayatının ikiye bölündüğü o kanlı geceden hemen öncesine, çocukluğunun son mutlu gününe uzanan gizli bir bağdı.
Tam on iki yıl önce...
Asaf Arkas’ın ticari ortaklıklar ve Karadeniz’in lojistik gücünü arkasına alma hamleleri sebebiyle, Arkas ailesi o yaz Trabzon’a, Cebecioğulları’nın göğe uzanan ladin ağaçlarının ardına gizlenmiş o heybetli, taş ve ahşap karışımı dağ konağına misafir olmuştu. İzmir’in deniz kokan, düzlük sokaklarından sonra Trabzon’un baş döndürüren dik yamaçları ve hırçın havası on yaşındaki Güneş’i hem korkutmuş hem de büyülemişti.
O öğleden sonra, büyüklerin sert ve dumanlı odalarda, ağır ahşap masaların etrafında ne konuştuğunu anlamayan küçük Güneş, konağın alabildiğine geniş ve yeşil bahçesinde tek başına dolaşmaya çıkmıştı. Elinde o zamanlar da yanından ayırmadığı küçük resim defteri vardı. Sis, dağların eteklerinden yukarı doğru bir yılan gibi kıvrılarak tırmanırken, havadaki o keskin toprak kokusu genzini yakıyordu.
İşte tam o an, konağın arkasındaki devasa, gövdesi yosun tutmuş asırlık çınarın altında onu görmüştü.
Mirza Aras. Henüz on altı yaşındaydı ama boyu posu, omuzlarının genişliği ve yüzündeki o erken olgunlaşmış sert ifadeyle bir çocuktan çok, babasının tahtına hazırlanan genç bir kurdu andırıyordu. Elinde ahşap bir parça ve keskin bir çakı vardı; ahşabı büyük bir dikkat ve sertlikle yontuyordu. Gözleri, Karadeniz’in fırtınalı dalgaları gibi gri ve hırçın bakıyordu.
Güneş, adımlarını gizlemeye çalışsa da bastığı kuru dal parçasının çıkardığı ses, Mirza’nın keskin refleksleriyle bozuldu. Genç çocuk başını hızla kaldırdı. Bakışları, ürkek bir ceylan gibi karşısında dikilen, beyaz dantelli elbisesi ve kehribar gözleriyle bu sert coğrafyaya tamamen yabancı olan küçük kıza kenetlendi.
"Kimsin sen? Ne geziyorsun buralarda?" diye sordu Mirza. Sesi, yaşından beklenmeyecek kadar tok ve buyurgandı. Karadeniz şivesinin o sert ama ritmik tınısı kelimelerine sinmişti.
Güneş, o zamanlar henüz sesini kaybetmemişti. Ürkekçe bir adım geri gitti, defterini göğsüne bastırdı. "Ben Güneş," dedi, ince ve duru bir sesle. "İzmir’den geldik. Babam Asaf Arkas."
Mirza, çakıyı tuttuğu elini yavaşça indirdi. Gözlerinde upuzun bir inceleme belirdi. İstanbul’dan, İzmir’den gelen sosyetik iş adamlarını ve onların şımarık çocuklarını sevmezdi. Ama karşısındaki bu kız çocuğunda, o yapay dünyalara ait olmayan, derin ve kırılgan bir aydınlık vardı.
"Arkas’ın kızı demek..." Mirza yerinden kalktı, aralarındaki mesafeyi kapatarak Güneş’in tam önünde durdu. On yaşındaki bir çocuğa göre Mirza bir dev gibiydi. "Buralar İzmir’in sahil boyuna benzemez, küçük kız. Sisi çöktü mü önünü göremezsin, uçurumdan yuvarlanırsın. Kaybolursun."
"Kaybolmam," dedi Güneş, çocukça bir inatla başını kaldırarak. "Gözlerim çok iyi görür benim."
Mirza’nın dudaklarının kenarı, çok hafif, neredeyse belirsiz bir alayla kıvrıldı. Cebindeki yonttuğu ahşap parçayı çıkardı. Bu, küçük, kanatları açık bir martı figürüydü. "Görür demek..." dedi ve o sert elleriyle ahşap martıyı Güneş’e doğru uzattı. "Al bakalım. Eğer bir gün bu dağlarda kaybolursan, bunu havaya kaldır. Karadeniz’in kuşları seni evine götürür."
Güneş, şaşkınlıkla karışık bir sevinçle küçük elini uzatıp martıyı aldı. Parmakları Mirza’nın sert, nasırlı ve hafifçe tozlu eline değdiğinde, İzmir’in güneşi ile Trabzon’un fırtınası ilk kez o çınarın altında birbirine dokunmuştu.
"Teşekkür ederim," dedi Güneş, martıyı kalbinin üzerine bastırarak. "Ben de sana bir şey vereceğim." Hızla defterinden bir sayfa kopardı. Üzerine, az önce izlediği o heybetli çınar ağacını ve altındaki sert bakışlı çocuğu birkaç çizgide resmetmişti. Sayfayı Mirza’nın eline tutuşturup arkasına bakmadan konağa doğru koştu.
Mirza, elindeki kâğıda baktı. O güne kadar kimse onun resmini çizmemiş, kimse ona bu kadar saf bir hayranlıkla bakmamıştı. O kâğıdı katlayıp göğüs cebine, kalbinin tam üzerine koydu.
Fakat o tatlı çocukluk anısının ömrü çok kısa sürdü. Sadece birkaç hafta sonra, İzmir’e döndüklerinde, Arkas ve Cebecioğlu aileleri arasındaki o büyük ihanet gerçekleşti. Ticari bir anlaşmazlık, güç savaşına dönüştü; Asaf Arkas’ın hırsı, Cebecioğulları’nın o dönemki liderinin, yani Mirza’nın amcasının ölümüne yol açan bir pusunun fitilini ateşledi. O kanlı gecede, Arkas malikanesi basıldığında, on yaşındaki Güneş, vahşetin tam ortasında kaldı. Silah sesleri, kırılan camlar ve dökülen kanlar arasında çığlık atmaya çalıştı ama boğazından tek bir ses bile çıkmadı.
O gece, iki ailenin arasına geri dönüşü olmayan bir kan davası girdi. Güneş sesini, Mirza ise çocukluğunu ve merhametini o gece kaybetti. Katlanıp cebe konulan o resim yandı; geriye sadece intikam ateşiyle kavrulan iki enkaz kaldı.
ON İKİ YIL SONRA... BUGÜN
Zaman, geçmişin o masum çocuklarını almış, yerlerine hayatın acımasızca yonttuğu iki yabancı bırakmıştı.
İzmir’deki odanın kapısı, merdivenlerden yükselen o ağır, tehditkâr postal seslerinin ardından adeta sarsıldı. Koridordaki korumaların acı dolu inlemeleri ve yere düşme sesleri, istilanın ne kadar acımasız olduğunu kanıtlıyordu.
Kapı, menteşelerinden fırlayacakmış gibi büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı.
İçeriye ilk olarak iki adet uzun namlulu silah taşıyan, siyah takım elbiseli, yüzleri mermerden kesilmiş gibi duran Trabzonlu koruma girdi. Hemen ardından ise, odanın tüm havasını, İzmir’in o ılık meltemini tek bir nefeste yutan o heybetli karaltı adım attı.
Mirza Aras Cebecioğulları.
On iki yıl önceki o on altı yaşındaki çocuk gitmiş, yerine omuzlarında koca bir yeraltı dünyasının günahlarını taşıyan, otuz sekiz beden siyah takım elbisesiyle ölümün ta kendisi gibi duran bir adam gelmişti. Boyu daha da uzamış, kalıbı genişlemişti. Saçları arkaya doğru taranmıştı ve o fırtınalı gri gözleri, şimdi odadaki her bir nesneyi yakacak kadar keskin, soğuk ve nefret doluydu.
Güneş, mermer pervazın üzerinde donakalmıştı. Kalbi göğsünü yırtarcasına çarpıyor, nefesi boğazında bir yumru gibi batıyordu. Karşısındaki adama baktığında, hafızasının en derinindeki o çınar ağacını ve ahşap martıyı anımsadı. Ama bu adam, o martıyı veren çocuk olamazdı. Bu adam, babasının dizlerini titreten bir canavardı.
Asaf Arkas, kızının önüne geçmeye çalışarak bir adım attı, sesi tamamen kırılmıştı. "Mirza..." dedi, ellerini ricacı bir şekilde uzatarak. "Yalvarırım... Ne istersen al. Şirketleri, limanları, mal varlığımı... Hepsini devredeyim sana. Ama kızımı bırak. Onun bu işlerle hiçbir ilgisi yok. O... o konuşamaz bile, biliyorsun!"
Mirza, Asaf Arkas’a bakmadı bile. Bakışları, yaşlı adamın omzunun üzerinden doğrudan pervazda büzülmüş olan Güneş’e çevrildi. Kehribar gözlerle karşılaşan gri gözler, odadaki sıcaklığı sıfırın altına düşürdü. Mirza’nın yüzünde en ufak bir acıma, en ufak bir tereddüt yoktu.
"Senin malın mülkün, benim amcamın dövülen kanını temizlemez, Asaf Arkas," dedi Mirza. Sesi, Karadeniz’in derin dehlizlerinden gelen bir uğultu gibiydi; yavaş, tane tane ve mutlak bir otoriteyle doluydu. "On iki yıl önce o pusuyu kurarken, arkanda bıraktığın enkazın bir gün gelip seni bulacağını biliyordun."
Mirza yavaş adımlarla, Asaf Bey’in yalvaran bakışlarını hiçe sayarak Güneş’e doğru yürüdü. Her bir adımı, odadaki parkeleri inletiyordu. Güneş, arkasındaki cama daha da yaslandı, kaçacak hiçbir yeri yoktu.
Mirza, genç kızın tam önünde durdu. Yukarıdan aşağıya, üzerindeki boya lekeli beyaz elbiseye, titreyen parmaklarına ve o hiç değişmeyen, ama şimdi korkuyla büyümüş kehribar gözlerine baktı. Eli yavaşça havaya kalktı. Güneş, kendisine vuracağını sanarak gözlerini sıkıca kapattı ve başını yana çevirdi.
Ancak beklediği darbe gelmedi. Mirza’nın uzun, sert ve buz gibi parmakları, Güneş’in çenesini kavradı. Nazik değildi ama canını yakacak kadar da sıkmıyordu; sadece kaçmasını engelliyordu. Güneş’in yüzünü yavaşça kendine doğru çevirdi, gözlerini açmasını bekledi.
Güneş, kirpiklerini aralayıp yeniden o gri fırtınaya baktı. Konuşmak, “Beni bırak, canımı yakma” diye haykırmak istedi ama boğazından sadece ciğerlerini yakan derin, sessiz bir nefes çıktı.
Mirza, genç kızın yüzündeki bu çaresizliği inceledi. Dudaklarının kenarında o eski, karanlık alay belirdi. Eğildi, yüzünü Güneş’in yüzüne yaklaştırdı. Kokusu; keskin bir tütün, pahalı bir parfüm ve Karadeniz’in o soğuk yağmur kokusunun karışımıydı.
"Hâlâ hiç sesin çıkmıyor, Arkas’ın kızı," diye fısıldadı Mirza, sesi sadece ikisinin duyabileceği bir tondaydı. "Güzel... Benim dünyamda çok konuşanların ömrü kısa olur zaten. Sessizlik iyidir."
Çenesini bıraktı ve arkasındaki adamlara dönmeden, gözlerini Güneş’ten ayırmadan emrini verdi:
"Alın kız arabaya."
"Mirza! Hayır! Yapma!" Asaf Arkas ileri fırlamaya çalıştı ama Mirza’nın arkasındaki korumalardan biri yaşlı adamın göğsüne silahın dipçiğini indirerek onu yere serdi. Asaf Bey, acı içinde inleyerek halının üzerine yığıldı.
Güneş, babasının yere düşüşünü gördüğü an içindeki fırtına koptu. Pervazdan aşağı atladı, babasına doğru koşmak istedi ama Mirza’nın güçlü kolları anında belini kavradı. Güneş, bir kuş gibi onun kollarının arasında çırpınmaya başladı. Elleriyle Mirza’nın göğsüne vuruyor, onu itmeye çalışıyor, sessiz çığlıkları yüzündeki her bir çizgiden okunuyordu. Bırak beni! Babamı bırak! diye yalvarıyordu adeta gözleriyle.
Ama Mirza, yerinden bile kıpırdamadı. Genç kızın vuruşları, onun mermer gibi göğsünde hiçbir etki yaratmıyordu. Onu tek bir hamlede yerden kesip omzuna aldı. Güneş, baş aşağı sallanırken hâlâ çırpınıyor, havayı dövüyordu. Yerde, az önce düşen fırçanın bıraktığı simsiyah leke ve babasının çaresiz bedeni kalmıştı.
Mirza, omzunda sessizliğin kızıyla birlikte, Arkas malikanesinin o görkemli, beyaz merdivenlerinden aşağıya, bahçede bekleyen karanlığa doğru yürümeye başladı. İzmir’in meltemi artık tamamen susmuş, Karadeniz’in fırtınası ganimetini almıştı.