İçeriğe geç

KARANLIĞA GÖMÜLMÜŞ AYDINLIK

Bölüm 1 · 4 dk okuma

KARANLIĞA GÖMÜLMÜŞ AYDINLIK

Bölüm 1

1. Sessizliğin Kızı

İzmir’in üzerine çöken o ılık ve deniz kokulu akşamüstleri, normalde insanlara yalnızca huzur verirdi. Sahil boyunda yükselen neşeli kahkahalar, kıyıya vuran uysal dalga seslerine karışır; palmiye ağaçlarının altından geçen her ruha buranın bir hafiflik, bir yaşama sevinci şehri olduğunu fısıldardı. Ege’nin meltemi, değdiği her tene geçmişin kederini unutturmak ister gibi yumuşak eserdi.

Ama şehrin en tepesinde, şehre tepeden bakan Arkas malikanesinin devasa bahçesinde zaman çoktan donmuş, o meşhur meltem bile bıçak gibi kesilmişti.

Güneş Lara Arkas, odasının körfeze bakan geniş, mermer pervazına oturmuş, dizlerini göğsüne doğru çekmişti. İzmir’in en köklü, en saygın ve asil ailelerinden birinin tek kızı, o parıltılı soyadının tek varisiydi. Arkas ismi bu şehirde ticaretten sanata, aristokrasiden mutlak güce kadar akla gelebilecek her kapıyı sonuna kadar açardı. Fakat malikanenin o göz alıcı beyaz duvarları, yüksek tavanları ve kristal avizeleri, içindeki o büyük karaltıyı gizlemeye yetmiyordu. Bu görkemli ev, aslında Güneş için dış dünyanın gürültüsünden kaçtığı altın bir kafesti.

Genç kız, elindeki fırçayı yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan tuvale sürdü. Mavi, gri ve koyu siyah boyalar tuvalin üzerinde amansız bir savaşla birbirine karışırken, Güneş içindeki o bitmek bilmeyen fırtınayı renklerle ehlileştirmeye çalışıyordu. Parmaklarının arasındaki fırça onun tek sığınağı, renkler ise dünyaya haykıramadığı cümleleriydi.

Çünkü Güneş Lara Arkas’ın kelimeleri yoktu. Daha doğrusu, artık yoktu.

O, doğuştan dilsiz değildi. Tam on iki yıl önce, henüz on yaşındayken yaşadığı ve hafızasının en karanlık, en ücra odasına kilitlediği o korkunç, kanlı geceye kadar bu bahçede onun da şen kahkahaları yankılanırdı. Ancak insan ruhu, taşıyamayacağı kadar büyük bir acıyla, feryatla ya da ölümcül bir korkuyla karşılaştığında bazen en değerli şeyini feda ederdi. Güneş de o gece, zihnini korumak için sesini feda etmişti. Yaşadığı o derin travma, boğazına görünmez, çözülmez bir düğüm atmış; onu kelimelerin sıcaklığından, kendini anlatabilmenin konforundan sonsuza dek mahrum bırakmıştı.

İzmir’in o cıvıl cıvıl, hareketli dünyasında, Güneş Lara kendi sessiz ve korunaklı krallığını kurmuştu. Çevresindeki insanlar ona acıyarak, merakla ya da yapay bir kibarlıkla baktığında, o sadece zarifçe gülümser, kehribar rengi gözleriyle her şeyi bir kamera gibi kaydederdi. Konuşmuyordu ama herkesten daha iyi duyuyor, herkesten daha derin hissediyor ve insanların yüzündeki maskeleri tek bir bakışıyla indirebiliyordu.

Fakat onun bu dingin, kendi içine döndüğü korunaklı sessizliği, çok uzaklardan, bambaşka ve hırçın bir coğrafyadan gelen bir fırtınayla darmadağın olmak üzereydi.

Aynı saatlerde, ülkenin tam öteki ucunda, Karadeniz’in hırçın, deli dalgalarının dövdüğü Trabzon’da ise bambaşka bir hava, bambaşka bir kanun hakim dı. Sarp dağların, dik yamaçların, sık ormanların ve şehri bir kefen gibi örten bitmek bilmeyen sisin coğrafyası... Karadeniz insanı da toprağı gibi sert, denizi gibi öngörülemezdi.

Trabzon’un sadece adıyla bile diz titreten, o coğrafyanın taşından ve toprağından güç alan en köklü, en acımasız ailesi: Cebecioğulları.

Ve o yeraltı imparatorluğunun, o köklü çınarın tek hakimi, Mirza Aras Cebecioğulları.

Karadeniz ne kadar hırçın ve kuralsızsa, Mirza Aras da o kadar kuralsız, o kadar tavizsiz ve sertti. Dedelerinden ve babasından kalan o karanlık mirası devralmış, onu İstanbul’a ve dünyanın dört bir yanına taşıyarak sarsılmaz bir güce dönüştürmüştü. Onun dünyasında Ege'nin meltemlerine, ince diplomatik konuşmalara, yumuşak tavırlara yer yoktu. Mirza Aras’ın lügatinde sadece mutlak sadakat, keskin bir güç ve Karadeniz’in o soğuk, gri gerçekleri vardı. Siyah takım elbisesinin altına gizlediği ruhu, tıpkı büyüdüğü dağlar gibi geçit vermezdi. İnsanlar onun adını fısıldarken bile etrafı kollar, gözlerinin içine bakmaya cesaret edemezlerdi.

İzmir’in o zarif, aristokrat Arkas ailesi ile Trabzon’un hırçın ve ölümcül Cebecioğulları’nı karşı karşıya getirecek olan şey ise, geçmişin kanla yazılmış, henüz ödenmemiş ağır bir borcuydu. İki farklı dünya, iki farklı uç... Biri ne kadar sessizse, diğeri o kadar gürültülü ve yıkıcıydı.

İzmir'deki malikanesinde Güneş, tuvalindeki son fırça darbesini vurup yavaşça arkasına yaslandı. Tam o anda, odasının ağır ahşap kapısı büyük bir gürültüyle, adeta kırılırcasına açıldı.

İçeri giren babası Asaf Arkas’ın yüzündeki o ölümcül solukluk ve gözlerindeki panik, genç kızın yüreğini bir anda buz gibi bir cenderenin içine soktu. Hayatı boyunca babasını hep dik, mağrur ve güçlü görmüştü. Şimdi ise karşısındaki adam adeta çökmüş bir enkazı andırıyordu. Asaf Bey, acele adımlarla kızına doğru yürüdü, titreyen elleriyle Güneş’in narin ellerini kavradı.

"Güneş..." dedi babası, sesi daha önce hiç duymadığı bir çaresizlikle titreyerek. "Gelmelerine engel olamadım kızım. Çok uğraştım ama durduramadım. Cebecioğulları... Trabzon'un o lanet ailesi... Seni almaya geliyorlar. Geçmişin hesabını kapatmak için seni istiyorlar."

Güneş’in parmaklarının arasındaki fırça gevşedi ve büyük bir sessizlikle yere düştü, beyaz halının üzerinde simsiyah, geri dönüşü olmayan bir leke bıraktı. Genç kız, babasının gözlerinde ilk kez böylesine büyük, diz çöktüren bir korku görüyordu.

Tam o sırada, malikanenin dış kapısının önünde acı fren sesleri yankılandı. Siyah lüks araçların motor sesleri bahçeyi doldururken, kapıların kapanma sesleri birer silah patlaması gibi odada yankılandı.

Güneş’in boğazındaki o eski, görünmez düğüm daha da sıkılaştı, nefesi kesildi. Hiçbir şey söyleyemedi, tek bir ses bile çıkaramadı. Sadece gözlerini büyüterek babasına, ardından da odasının kapısına baktı.

Trabzon'un karası ve fırtınası, İzmir’in o sessiz, beyaz limanına varmıştı. Merdivenlerden yukarı doğru çıkan ağır, kendinden emin ve sert postal sesleri, yeni bir devrin başladığının habercisiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.