Sürmene limanından yükselen silah sesleri dalgaların hışırtısına karışıp yok olurken, Mirza’nın zırhlı aracı dağ yollarını adeta yararak konağa doğru tırmanıyordu. Arka koltukta, Mirza’nın göğsüne yaslanmış halde yatan Güneş’in bilinci yarı açık, yarı kapalıydı. Şakağından sızan kan Mirza’nın siyah ceketine bulaşmış, kuruyarak acı bir ortaklığın mührü haline gelmişti.
Mirza, bir eliyle direksiyonu deli gibi kırarken diğer eliyle Güneş’in buz kesmiş, sargıları dağılmış elini sımsıkı tutuyordu. Hayatında ilk kez kontrolünü bu denli kaybettiğini hissediyordu. İçindeki bu hırçın kor, sadece öfkeden ibaret değildi; on iki yıl önceki o kanlı gecenin, o geçmiş feryatların küllerinden doğan amansız bir sahiplenme duygusuydu.
KESİLEN HESAPLAR
Konak kapıları gıcırdayarak açıldığında, Mirza arabayı avlunun ortasında durdurdu. Kucağında Güneş’le araçtan indiğinde, salonda bekleyen Asiye Hanım, Yaman yardımıyla kapıya çıktılar. Mirza’nın yüzündeki o çiğ, vahşi ifadeyi gördüklerinde hepsi bir adım geri çekildi. Mirza’nın ceketindeki kan ve kucağındaki sırılsıklam kız, kıyametin koptuğunun resmiydi.
"Mirza..." dedi Asiye Hanım, sesindeki o Hanım ağa dikliği ilk kez sarsılmıştı. "Ne oldu limanda? Narin nerede?"
Mirza, annesinin yüzüne bakmadı bile. Merdivenlere yönelmeden önce salondaki kardeşlerine döndü. Bakışları, durdurulması imkânsız bir çığ gibiydi.
"Dereci ailesi bitti," dedi Mirza, sesi buz sarkıtları gibi keskindi. "Yaman... Narin’le arkamdan çevirdiğin o sinsi işin kokusu burnuma geldi. Eğer bu kız bu gece bu yataktan uyanamazsa, abin olduğumu unutur, seni bu toprakların altına kendi ellerimle gömerim. Herkes haddini de, yerini de bilecek!"
Yaman, abisinin bu korkunç tehdidi karşısında yutkundu, tek bir kelime bile edemedi. Mirza, kucağında Güneş’le üst kata çıkıp odanın kapısını arkasından sertçe kapattı. Çok geçmeden konaktan içeri giren aile doktoru, Mirza’nın ölümcül baskısı altında Güneş’in şakağına dikiş atıp, ellerini yeniden steril sargılarla sardı.
ON İKİ YIL ÖNCEKİ GERÇEK
Gece yarısını çoktan geçmişti. Serumun etkisiyle Güneş’in ateşi düşmüş, yüzüne hafif bir renk gelmişti. Gözlerini yavaşça araladığında, başucundaki loş abajur ışığının altında, bir heykel gibi kıpırdamadan oturan Mirza’yı gördü. Mirza, ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Gözlerindeki o hırçın gri dalgalar durulmuş, yerini derin bir yorgunluğa bırakmıştı.
Güneş, yatakta hafifçe doğrulmaya çalıştı. Şakağındaki sızı başını döndürse de, kehribar gözlerini inatla karşısındaki adama dikti. Mirza, onun uyandığını görünce yerinden kalktı, yatağın kenarına oturdu. Elini uzatıp Güneş’in saçlarının arasına gizlenmiş beyaz sargıya dokunmak istedi ama Güneş hafifçe başını geri çekti. Gözlerinde hâlâ o kırgın, sitemkâr bakış vardı.
Mirza elini yavaşça indirdi. Derin bir nefes aldı, omuzları çökmüştü.
"Benden nefret ediyorsun," dedi Mirza, sesi ilk kez bu kadar yalın ve savunmasızdı. "Haklısın da. Seni buraya bir esir, geçmişin bir borcu olarak getirdim. Ama o geceyi... On iki yıl önceki o lanetli geceyi sadece bir pusu sanıyorsun, değil mi? Gerçekleri bilmeden benden nefret ediyorsun."
Güneş, şaşkınlıkla gözlerini kırptı. Kulakları saniyeler içinde uğuldamaya başladı.
"O gece o çınar ağacının altında biz ayrıldıktan sonra..." diye devam etti Mirza, gözlerini odanın karanlık bir köşesine dikerek. "Benim amcam... O cani adam, senin peşinden geldi. O yosunlu ambarın arkasında sana... sana tecavüz etmeye kalkıştı, Güneş."
Güneş, duyduğu bu kelimeyle donakaldı. Beyninde adeta bir şimşek çaktı. Çocuk zihninin o derin travmayla kilitlediği, bastırdığı o korkunç anların gölgesi bir anda canlandı. Tam o anda sesini neden kaybettiğini, boğazının neden mühürlendiğini şimdi anlıyordu.
"Sen korkudan tek bir çığlık bile atamazken," dedi Mirza, çenesi kasılarak. "Senin annen... Melek Hanım, feryatları hissetmiş gibi oraya yetişti. Amcamın o iğrençliği karşısında gözü döndü, yerdeki silahı kapıp amcamı tam göğsünden vurdu. Amcam oracıkta öldü."
Güneş’in gözlerinden yaşlar sicim gibi boşalırken, Mirza acı bir tebessümle başını salladı. "Ama asıl kıyamet o değildi. Benim anam... Asiye Hanım. Yıllarca babamla evliydi ama kalbi gizliden gizliye amcama aitti. Onu deliler gibi seviyordu. Amcamın kanlar içinde yerde yattığını, Melek Hanım’ın elinde silahla durduğunu gördüğü an Asiye Hanım’ın dünyası yıkıldı. Gözünü kırp canı yanan bir kadın gibi, o silahı aldı ve senin anneni vurdu."
Güneş, yatakta sarsılarak ağlamaya başladı. Sargılı elleriyle kulaklarını kapatmak istedi ama geçmişin o kanlı fısıltısı artık odaya dolmuştu. İki kadının, iki erkeğin kanı o gece o toprağa akmış; o büyük kan davası o ambarda, iki kadının birbirini vurmasıyla başlamıştı.
Mirza, yavaşça uzanıp Güneş’in titreyen ellerini kulaklarından çekti, kendi güçlü avucunun içine aldı. "Biz o gecenin yetimleriyiz, Güneş. Analarımızın, babalarımızın günahını ödüyoruz. Seni o gün amcamın elinden koruyamamıştım, sesini kaybetmene engel olamamıştım. Ama bugün... Bugün bu konakta, bu topraklarda sana dokunacak her eli kırarım. Anamın günahını da, amcamın pisliğini de ben temizleyeceğim."
Güneş, elindeki sargılara bulaşan kendi geçmişinin kanıyla Mirza’ya baktı. İçindeki o canavara karşı beslediği nefret duvarı, gerçeğin o devasa dalgasıyla paramparça olmuştu. Karşısındaki adam, onun sesini çalan o lanetli geçmişin bir parçasıydı ama aynı zamanda o geçmişten kalan tek, sarsılmaz sığınağıydı.
Mirza, eğilip Güneş’in alnına, sargının hemen altına dudaklarını hafifçe bastırdı. Bu dokunuş, analarının başlattığı o kanlı davanın üzerine çekilen sessiz bir barış mührüydü.