Genç adam duyduğu ses ile irkilip kendine geldi. Gözlerini sımsıkı kapatıp derin bir nefes aldı. Küçük kızı unutmuştu. Girdiği öfke krizi adeta akıl tutulmasına yol açmış, öfkesi yine her şeyin önüne geçmişti. Gözlerini kızın baktığı noktaya çevirince, sıkıntıyla nefes alıp verdi ve cam parçasını hızla yere attı.
Sağ elini saçlarının arasından geçirip güçlükle ve bu halde görülmenin utancı ile kızın olduğu yere baktı ve onun da ağladığını gördü.
‘Ne yapıyorum ben? Siktiğimin öfkesi kendimi öldürtecek az daha..’ diye içinden kendisine kızarak ayağa kalktı. Arkasında bulunan dolaba yöneldi. Dolapta bulunan peçeteden alabildiği kadar alıp yaranın üzerine sıkıca bastırdı. İki eliyle gözlerini ovduktan sonra üst dudağını ısırarak hızlı adımlarla küçük kızın yanına gitti. Yüzü de dahil üstü başı kan lekesi olmuştu ama farkında olmadığı gibi şu an onu da düşünecek değildi.
Sessizce ağlamaya devam eden kızın yanaklarına ellerini koymasıyla, küçük kız daha fazla dayanamamış, genç adama duyduğu korkuyu bile unutarak sımsıkı sarılıp hıçkırarak ağlamaya başlamıştı.
Genç adam, küçük kızın sarılmasına şaşıracak gibi olsada hemen kendini toparlayarak onu merdivenin basamağına oturtmuş, kendisi de kızın karşısında dizlerinin üzerinde durmuştu. Yaralı elini yumruk yapıp kızın omzuna dolayıp kendine çekti. Diğer eli de, korkusunun geçmesi ve ona güven vermek istercesine saçlarını şefkatle okşuyordu. Küçük kızın sinir boşalması gibi bir şey yaşadığını tahmin ettiği için bir süre ağlamasına sesini çıkartmadı. Kendisi de sessiz bir şekilde göz yaşlarını dökmeye devam etti.
Kızın ağlamaları yerini iç çekmeye bırakmış ama vücudunda olan titreme durmamıştı. Genç adam dudaklarını kızın saçlarına bastırdı ve gözlerini kapatıp fısıldadı. ‘’Şşşt çok özür dilerim ufaklık. Lütfen sakin ol, çok özür dilerim. Çok özür dilerim.’’
Bir süre öylece kaldılar. Kızın titremesi geçmişti. Başını kaldırıp genç adamın gözlerine baktı. Kızın kıpkırmızı olan gözlerini görünce, genç adam yine içinden kendine küfür etmişti. Elleriyle küçük kızın yüzüne gelen saçlarını düzeltti. Baş parmaklarıyla gözlerinin altındaki yaşları silip, ‘’biraz daha iyi misin?’’ diye sordu.
Küçük kız başını evet anlamında sallayarak cevap vermişti.
‘’Gel hadi.’’ Kızı yavaşça kaldırdı ve salona doğru getirdi. Ayakkabılarının olmadığını fark edince, yerdeki parçaların ayağına batmaması için kucağına aldı ve biraz önce kendisinin oturduğu şöminenin karşısındaki koltuğa oturttu.
‘’Burada kal’’ dedikten sonra hızla arkasını döndü ve gözlerini elleriyle silerek salondan çıktı. Önce girişteki ilk yardım dolabına yönelip elindeki kanı temizledi ve sardı.
Birkaç dakika sonra da elinde faraş ve çöp poşeti ile kapıdan girdi.
Küçük kıza hiç bakmadan ilk önce sehpayı kaldırıp koltuğun yanındaki yerine koydu. Kırık parçaların irilerini eliyle topladıktan sonra faraşla temizledi ve kırıkları çöp poşetine döktü. Poşeti bağlayıp, faraşla birlikte tekrar salondan çıktı.
Evin dış kapısını açtı, poşeti kapının sağ tarafındaki tahta rafın üzerine bıraktı. Rafın altında bulunan odun sepetini aldı ve şöminede yakmak için garajın yanında bulunan odun yığınına yöneldi. İçeride az olmayacak kadar odun vardı. Ama ne olur ne olmaz düşüncesiyle yedek olarak alacaktı.
Aslında odun almak, genç adam için o anlık bahaneydi. Biraz soğuk hava alıp kendine gelmek, kafasını toparlamak istemişti. Az kalsın kendini öldürecekti, üstelik küçük kızı unutmuştu. Eğer kızın sesini duyup kendine gelmeseydi her şey için çok geç olabilirdi. Kendini bu kadar kaybetmemeliydi. Özellikle onun için değmezdi. Hiç değmezdi..
Sepeti odun parçalarıyla doldurmak üzereyken, yavaş bir şekilde yağan kar şiddetini arttırmaya başladı. Sepeti iyice doldurduktan sonra odunların üzerini brandayla kapatıp içeriye girdi ve gözleri küçük kıza odaklandığında, kızın dalgın bir şekilde yanan ateşi izlediğini gördü.
Sepeti şöminenin yanına bıraktı. Yanan ateşe biraz daha odun attıktan sonra ayağa kalktı ve sessizce oturan kıza doğru döndü. Yanındaki diğer tekli koltuğa oturdu ve kızı incelemeye başladı. Karamel rengi, omuzlarının biraz altında hafif dalgalı saçları vardı. Beyaz tenliydi. Bal rengi büyük gözleri, küçük bir burnu, biraz kalın ve hafif kırmızı dudakları vardı. Sanki karşısında makyaj yapılmış bir porselen bebek gibi oturuyordu.
Gözleri bedenine kayınca kaşları yine çatıldı. Çok zayıftı. Kucağına aldığında hafifliğiyle şaşırmıştı zaten, karşılaştıkları zaman da üzerindeki monttan anlayamamıştı ama, şu an üzerindeki biraz bol olan kazakla bile çok zayıf görünüyordu. Bilekleri yok denebilecek kadar inceydi. ‘Pazartesi günü kesinlikle ilk işim bu kızı Ali amcaya kontrol ettirmek’ diye içinden geçirdi.
Kız hâlâ daha ateşe dalgınca bakıyordu. Yüzü çok yorgundu. Gözlerindeki kızarıklık geçmemişti. Kolundaki saate baktı. Saat 04:52’ydi. Kızın da uykusunu mahvetmişti, kendisinin de uykuya ihtiyacı vardı. Hoş nasıl uyuyacaktı onu bilmiyordu ama şimdi en iyisi zorda olsa uyumaktı. Yarın sakin kafayla hem kızı tanır hem de ne yapması gerektiğini düşünürdü. Küçük kızın önüne diz çöküp ellerini tuttu. Ellerinin tutulmasıyla küçük kız, ürkek bir şekilde genç adamın gözlerine baktı.
‘’Ufaklık az önce uykunu mahvettiğim için ve seni korkuttuğum için çok özür dilerim. Şimdi ikimizde odalarımıza gidip uyuyalım. İkimizin de uykuya ihtiyacı var görünüyor. Yarın konuşuruz olur mu?’’
‘’Uyuyacağına emin misin?’’ titreyen sesiyle küçük kızın sorduğu soruya buruk bir şekilde gülümseyen genç adam kafasını sallayıp kızın alnını öptü. Yeni tanışmasına rağmen bu küçük kıza karşı içinde büyük bir şefkat oluşmuştu. ‘’Kesinlikle eminim merak etme. Korkmana gerek yok. Gerçekten tekrar tekrar özür dilerim. Öfkeme yenilip kendimi kaybettiğim ve seni korkuttuğum için. Uyumaya ihtiyacım var.’’ Sağ gözünü kırpıp kızın elini tutup kaldırdı ve ‘’güzelce uyuyalım, kendimize gelelim’’ diyerek tuttuğu elini bırakmadan küçük kızla yürümeye başladı. Üst kata çıktıklarında küçük kıza yanındaki odayı gösterdi.
‘’Burada ben kalıyorum. Eğer korkarsan veya bir ihtiyacın olursa sakın çekinme, beni uyandır. Tamam mı?’’
Küçük kız, başını hafifçe sallayarak, ‘’tamam, iyi geceler’’ dedi ve odaya yöneldi.
‘’İyi geceler ufaklık.’’
Derin nefes alıp kendi odasına giren genç adam, önce yatağın yanına gidip komodinin üzerinde bulunan çerçeveyi eline aldı ve hiç bakmadan direkt banyoya yöneldi. Eğer o fotoğrafa bakarsa yeniden kendini kaybedebilirdi ve bu olmamalıydı. Banyoda bulunan çöp kovasına ters bir şekilde çerçeveyi attıktan sonra hızla odanın içine geri döndü. Önce ayakkabılarını, çoraplarını ve pantolonunun kemerini çıkardı. Başını sağa sola yatırıp kütlettikten sonra hızla pantolonunu da çıkarıp ceplerini boşalttı. Sol eliyle gömleğinin düğmelerini çözerken, sağ eliyle de gardrobundan siyah bir tişört, siyah bokser ve gri eşofman altını aldı ve yatağın üzerine bıraktı.
Çıkardığı kıyafetleri toplayıp tekrar banyoya yöneldi. Elindekileri kirli sepetine attı ve duşa kabine girdi. Soğuğa yakın bir şekilde ayarladığı suyun altında hızla duşunu alıp çıktı. Beline sardığı havluyla odaya geri döndü. Yatağın üzerinde çıkardığı kıyafetleri giymeye başlarken aşağıdan gelen takırtılara kulak kabarttı. Hızla eşofman altını giyip tişörtünü eline aldı ve odadan çıktı. Merdivenleri inerken fısıltı şeklinde konuşmaları duyuyordu ancak ne söylendiğini anlamıyordu. Girişe yaklaştıkça duyduğu sesle ve gördüğü görüntüyle istemsizce kahkaha attı. Girişte bulunan ayakkabılık düşmüş, ayakkabılar etrafa saçılmış ve rafların bazıları kırılmıştı. Küçük kız bir taraftan ayakkabıları topluyor, bir taraftan da kaşlarını çatmış kendine kızıyordu.
‘’Off sakarlıkta zirve bende, kesinlikle benden daha sakarı yok şu dünyada.. Hayır poşeti alırken koca dolap nasıl devrilebilir? Nasıl başardım ben bunu yaa..’’ Küçük kız kendi kendine konuşurken duyduğu kahkahayla kafasını kaldırıp kendisini izleyen adamı gördü. Ama adamın üzerinde hiçbir şey olmadığını görünce çığlık atıp elleriyle gözlerini kapattı.
Genç adam kızın utanmasıyla elindeki tişörtü üzerine hızlıca geçirdi. Ve gülerek konuştu. ‘’Tamam giyindim, bakabilirsin.’’
Küçük kız adamın sözleriyle gözlerini açtı ve çömeldiği yerden kalkıp adama baktı. Genç adam sağ gözünü kırpıp, hayırdır ne buranın hali dercesine yerdeki dağınıklığı gösterdi.
Küçük kız utanıp, başını önüne eğdi ve mırıldanırcasına konuşmaya başladı. ‘’Şey.. Ben kıyafetlerimi alacaktım, senin yanına geldim ama kapıyı tıklattığımda ses gelmeyince aşağı indim. Sonra burada eşyalarımı görünce almak istedim. Poşeti çekerken de ayakkabılık birden düştü. Ben anlamadım nasıl olduğunu, çok özür dilerim..’’
Genç adam ise gülümseyerek kızın panikle kendisini açıklamasını izliyordu. Yerdeki ayakkabı dolabını ve kırılmış raf parçalarını göstererek konuşmaya başladı.
‘’Özür dilemene gerek yok ama, o koca ayakkabılığı nasıl devirmeyi başardın orayı anlamadım. Onu bir anlatsana..’’ dedi muzip bir şekilde. Küçük kız, genç adamın kendisi ile dalga geçmesi üzerine iyice utanmış ve kızarmıştı.
‘’Ben toplarım hemen burayı..’’ eğilip yerdeki ayakkabıları almaya başlayınca genç adam kızın elinden tutarak onu durdu. Aslında biraz daha kıza takılmak istedi o an ama yanakları kıpkırmızı olan kızı daha fazla utandırmamak için vazgeçti.
‘’Hadi al eşyalarını doğru odaya, burası yarına kalsa da bir şey olmaz. Hem mahcup olmana gerek yok, iyi ki üzerine düşmemiş.’’ Diyerek kıza göz kırptı. Küçük kız aslında burayı öyle bırakmak istemiyordu ama adamın onu hafifçe çekerek bir iki adım attırmasıyla, ‘’tamam’’ dedi ve kıyafetlerinin bulunduğu poşeti alıp merdivene yöneldi. Basamakları çıkmaya başlayınca genç adamın da arkasından geldiğini fark etti.
Odanın kapısına yönelince genç adamın, ‘’ufaklık bekle’’ diye seslenmesi ile durup ona doğru döndü. Elinde erkek şampuanı, açılmamış bir lif paketi ve duş jeli ile ona yaklaşan genç adam, elindekileri küçük kıza uzattı. ‘’Bunlar benim yedek olarak tuttuklarımdı. Bir seferlik bunlarla idare et, yarın sana uygun olanlarını alırız. Bu arada hemen çaprazın banyo, dolaptaki havluların hepsi temizdir. Az önce söylemeyi atladım galiba kusura bakma.’’ Göz kırparak kıza gülümsedi.
Küçük kız, genç adamın elindekileri alıp, ‘’çok teşekkür ederim’’ dedi. Genç adam sağ işaret parmağını hafifçe kızın minik burnunun ucuna vurup, ‘’teşekkür etme, git ve uyu. İyi geceler.’’
Küçük kız da hafifçe gülümseyerek, ‘’iyi geceler’’ dedikten sonra ikisi de odalarına girmişlerdi. Genç adam az önce yerde bıraktığı havluyu kaldırırken, küçük kız da hızlıca eşofmanlarını giymişti. İkisi de kendilerini yataklarına bırakıp, hiçbir şey düşünmemeye çalışarak uyumaya çalıştılar ve bir süre sonra zorda olsa uykuya daldılar.
Gördüğü sıkıntılı rüyadan sonra gözünü açan genç adam, elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra sağ tarafına dönüp komodinin üzerindeki saate baktı. Saatin 08.30 olduğunu görünce sıkıntıyla nefes alarak yataktan kalktı. Birkaç saat uyumaya çalışmış ama gördüğü rüyaların etkisiyle sık sık uyanmıştı. Huzursuz ve gergin geçen gecenin etkisi, keskin bir baş ağrısıyla güne başlamasına sebep oldu. Parmaklarıyla şakaklarını ve kaşlarının üzerini sertçe bastırarak birkaç dakika ovdu. Üzerindeki gerginlikle boynunu sağa sola yatırarak kütlettikten sonra, odayı havalandırmak için pencereyi açtı, ardından yüzünü yıkamak için banyoya yöneldi.
Banyodaki işlerini hallettikten sonra açtığı camı kapatıp, üzerindeki tişörtü kapüşonlu sweatshirt ile değiştirdikten sonra odadan çıktı. Küçük kızın kaldığı odanın kapısının kapalı olduğunu görünce onu uyandırmamaya dikkat ederek sessizce alt kata indi.
Önce girişteki devrilen dolabın yanına gidip dağılan ayakkabıları kenara topladı. Dolabın yanına çömelerek dağılan parçalarına göz gezdirip nasıl devrildiğini anlamaya çalıştı. Küçük bir dolap değildi ve duvara monte edilmişti. Ona rağmen nasıl devrildiğini bir türlü anlayamadı. İyi ki kızın üzerine düşmedi diye düşünerek ayağa kalkıp salona geçti.
Kendi telefonu kızda olduğu için sadece güvenlik hattı ile bağlı olan site telefonunu kullanarak, evlerin bakımı ile uğraşan görevliyi göndermelerini rica ettikten sonra, ateşi yavaşlayan şöminenin kapağını açıp sepetteki odunların yarısını yerleştirdi. Bir ara uyandığında, şömineyi temizleyip tekrar doldurup yaktığı için evin ısısı çok düşmemişti. Şömineyi kapattıktan sonra boşalan sepeti tekrar doldurmak için dışarıya çıktı ve hızlıca odunları yerleştirip eve girdi.
Soğuk havanın etkisiyle başındaki ağrı iyice kendini belli etmeye başlayınca sepeti şöminenin yanına bıraktı ve televizyon dolabında bulunan ilaç kutusundan bir ağrı kesici alıp mutfağa geçti. Önce kahve makinasının düğmesine bastı sonra tezgahın üzerindeki sürahiden bardağın yarısına kadar su doldurup ağrı kesiciyi içti. Dolaptan kahvesi için bir kupa aldı ve hazır olan kahvesini kupaya doldurdu.
Mutfak masasına kupasını bırakıp buzdolabını açtı ve gördüğü boş dolap ile kaşları çatıldı. Sadece alkol ve gazlı içecekler vardı. Hadi kendisi neyse ama küçük kızı aç bırakamazdı. Saat 09.00’a geliyordu. Aslında arabayla markete gidebilirdi ama ‘küçük kız uyanır ve korkarsa’ diye düşündü ve şimdilik gitmekten vazgeçti.
Kupasını eline aldığı an çalan kapı ile kupayı masanın üzerine bırakıp, hızlı adımlar atarak girişe gidip kapıyı açtı. Karşısında tüm babacanlığıyla ve gülen yüzüyle sitedeki evlerle ilgilenen Hasan amcayı görünce o da adama gülümseyerek ‘’Günaydın, Hasan amca’’ dedi.
‘’Günaydın Kerem oğlum. Nasılsın?’’
‘’İyi diyelim iyi olalım Hasan amcam. Siz nasılsınız?’’
‘’Çok şükür iyiyiz oğlum. Hayırdır evle ilgili bir sorun mu var?’’
‘’Ayakkabı dolabı gece devrildi. Baktım ama yerinden nasıl çıktığını bir türlü anlayamadım. Sana zahmet onu halledebilir misin?’’
‘’Tabii oğlum bakayım ben hemen.’’ Beraber içeriye girdiklerinde Hasan amca, dolabın parçalarına bakmaya başladı.
‘’Oğlum şuradan tut, çevirelim arkasına bir bakayım.’’ Dedikten sonra birlikte dolabı çevirdiler.
‘’Hmm bak,’’ eliyle dolabın köşesini gösterdi. ‘’Şu vidanın olduğu yerde parçalanma olmuş. Vidalar küçük geldiği için daha fazla taşıyamamış gibi duruyor. Zaten bu küçük vidalar iyi bile taşımış bu dolabı.’’ Diye konuşarak ayağa kalktı. ‘’Ben şimdi bunları yaptırdığımız marangozu arar, çağırırım. Rafların bazıları kırılmış olmazsa yenisini yapar.’’
Kapıya yönelen adama başını sallayarak onay verdikten sonra, aklına gelen şeyle adamı durdurdu. ‘’Hasan amca birde evde küçük bir misafirim var. Dolapta bir şey kalmamış, uyanır ve korkar diye bırakıp gidemiyorum. Rica etsem kahvaltılık ayarlayabilir misin?’’
‘’Tamamdır oğlum şimdi hanıma söylerim ayarlar bir şeyler. İstediğin özel bir şey varsa söyle ona göre hazırlasın.’’
‘’Yok, Hasan amcam Allah razı olsun. Zaten ben birkaç gün daha buralardayım markete giderim öğleden sonra.’’
‘’Tamam oğlum. Yine de istediğin bir şey olursa söylemen yeter. Ben önce hanımla konuşayım, sonra marangozu arayacağım. Görüşürüz.’’
‘’Görüşürüz Hasan amca, çok sağ ol.’’
Adamı uğurladıktan sonra tekrar mutfağa dönen Kerem, masanın üzerinde buz gibi olan kahve kupasını eline aldı ve tek dikişte içindeki soğuk kahveyi içti. Ardından kupayı bulaşık makinasına koyup salona geri döndü. Hiçbir şey düşünmemek için kafasını dağıtmaya karar verdi. Kitaplığın yanına gelip ve gözlerini raflarda gezdirmeye başladı. Şu an hiç tarih, biyografi ve politika türünde kitaplar okuyacak havası yoktu. O yüzden gözüne ‘Dan Brown’un Kayıp Sembol’ kitabı çarptı ve eline alıp şöminenin karşısındaki koltuğa geçip kitabı okumaya başladı. Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordu ama 45 sayfa okuduktan sonra çalan kapıyla kitabı kapatıp sehpanın üzerine bırakarak doğruldu ve kapıya yöneldi.
Elinde büyük bir tepsi ile karşısında ona gülümseyerek bakan kadına gülümsedi ve tepsiyi almak için ellerini uzattı. Tepsiyi görünce ufak çaplı bir şaşkınlık yaşadı çünkü yok yoktu. Sigara böreği, su böreği, menemen, patates kızartması sucuk, haşlanmış yumurtalar, peynirler, zeytin ve beş farklı reçel, kaymak ve bal..
‘’Betül teyze ne gerek vardı bu kadar şeye, çok zahmet etmişsin.’’
‘’Aaa duymamış olayım Kerem oğlum. Hem ne zahmeti Allah aşkına. Hasan, misafiri de varmış deyince bol bol koydum. Eğer istediğiniz başka şey varsa yapayım oğlum.’’
‘’Sağ ol Betül teyzem, ellerine sağlık bunlar fazla bile. Ben yedikten sonra tepsiyi getiririm.’’
‘’Acele etme oğlum. Kalan olursa koyarsın dolaba, yine isterseniz söylemen yeter. Afiyet olsun size.’’
Gülümseyerek başını salladı ve tepsiyi mutfağa götürüp masanın üzerine bıraktı. Açık kalan kapıyı kapatmak için geri döndüğünde ona doğru gelen Begüm’ü fark etti.
‘’Merhaba Kerem abi, çayı unutmuş annem onu getirdim.’’ Diyen kızın elinden termosu alırken, ‘’Sağ ol Begüm, sizi de yordum sabah sabah. İyisin değil mi? Bir problem yok?’’
‘’İyiyim Kerem abi senin sayende. İyi ki varsın sen, yorulacaksak da sana yorulalım. Afiyet olsun görüşürüz.’’
‘’Görüşürüz Begüm. Ama bir ihtiyacın ve derdin olursa mutlaka beni arıyorsun sakın unutma olur mu?’’ Göz kırparak konuştuğunda karşısındaki kızın gülümsemesi büyümüş ve gözleri dolmuş bir şekilde hızla adama sarılmıştı.
‘’Sen benim kahramanımsın Kerem abi, hayatımı kurtardın. Tabii ki sana söylerim, yaptıklarını nasıl öderim bilmiyorum.’’
Kerem, kızın saçlarını okşayıp gözlerinin içine baktı. Birazda duygusallaşan havayı dağıtmak için muzip bir şekilde, ‘’sınavına iyi çalış, hayalini kurduğun bölümü kazan ve sonra benim ücretsiz özel doktorum olursan borç falan kalmaz.’’
Begüm, adamın gülerek söylediği sözler karşısında gülmeye başlamış, ‘’bende o iş merak etme Kerem Reis’’ deyip elini kalbine koyup başını eğerek selam vermişti. Kerem gülerek ‘’git hadi serseri, fazla dışarıda kalma.’’ Dedikten sonra Begüm hızla el sallayarak bahçeden çıkmış.
Kerem’de gülümseyip başını sallayarak içeri girmişti.
Tabii bu konuşmaya şahit olan birisi daha vardı. Küçük kız uyanmış, duşunu almış ve aşağı merdivenlerden aşağı inmeye başlamıştı. Gözleri genç adamı ararken girişten gelen sesleri duyunca merdivenlerin yarısında kalmıştı. Aslında niyeti onları dinlemek değildi, belki özel bir şey konuşuyorlardır diye düşünerek rahatsız etmek istememiş ve merdivenleri inmekten vazgeçmişti. Tam tekrar yukarı çıkarken kızın söylediği ‘’Sen benim kahramanımsın Kerem abi, hayatımı kurtardın. Tabii ki sana söylerim, yaptıklarını nasıl öderim bilmiyorum.’’ Sözlerini duyunca istemsizce olduğu yerde kalakalmış ve onu hiç tanımamasına rağmen soğukta dışarıda bırakmayan, adının Kerem olduğunu öğrendiği adamın ne kadar iyi ve yardımsever biri olduğunu düşünmeye dalmıştı. Kapanan kapının sesi ile sıçramış ve aşağı inmeye başladı.
Salona girdiğinde, genç adam da mutfaktan çıkmış ve uyanan kızı görünce gülümseyerek, ‘’günaydın ufaklık’’ demişti.
Hafif bir şekilde dudakları kıvrılan küçük kız ‘’günaydın’’ diyerek selam vermiş ve çekingen gözlerle etrafa bakmaya başlamıştı.
‘’Gel hadi, önce kahvaltı yapalım sonra da güzelce tanışalım ve konuşalım. Olur mu?’’
Adamın sözleri karşısında yutkunmuş ve evet anlamında başını yukarı aşağı sallamıştı. Önde genç adam arkasında küçük kız mutfağa girmiş ve sandalyelerine oturmuşlardı. Çayları dolduran genç adam, kızın çekingen tavrına karşılık önündeki tabağı eline aldı ve kahvaltılıklardan bol bol koymaya başladı. Tabağı doldurup kızın önüne bıraktığında, kendisine şaşkınlıkla bakan kıza karşı, ‘’hiç bakma öyle ufaklık, o tabak bitecek. Ayrıca çekinmene gerçekten gerek yok.’’ Deyip sağ gözünü kırparak kendi tabağına kahvaltılık koymaya başlamıştı.
‘’Ama ben bunların hepsini yiyemem ki..’’ kızın sesi o kadar cılız ve buruk çıkmıştı ki genç adam kaşları çatık bir şekilde ona bakmaya başlamıştı.
‘’Yersin, ne demek yiyemem. Dediğim gibi o tabak bitecek ufaklık!’’ İstemsizce sesi sert çıkmıştı.
‘’A-ama..’’ kızın cümlesini verdiği bıkkın nefesle durdurmuştu. Karşısındaki adamın, ‘hadi ye’ dercesine ona baktığını görünce dudaklarını birbirine bastırıp. Yemeğe başlamıştı. Daha doğrusu yiyormuş gibi görünüyor ama daha çok tabağındakilerle oynuyordu. Tabii karşısındaki adam bunun farkındaydı ve kahvaltısını yaparken onu izlemeyi ihmal etmiyordu.
‘’Nesi varmış?’’
‘’Neyin nesi varmış?’’ Küçük kız şaşkınlıkla başını kaldırmış ve anlamamış bir şekilde adama bakıyordu.
‘’Peynirin nesi varmış?’’
‘’Bir şeyi yok.’’
‘’Ee otopsi sonucu temiz çıktıysa yiyebilirsin o zaman, güzel.’’
‘’Otopsi mi?’’ Küçük kız kaşlarını çatıp peynire bakmaya başladı.
‘’Evet, o kadar parçaladın ki, dedim herhalde ciddi bir sorunu var peynirin onu öğrenmeye çalışıyor.’’ Tek kaşını kaldırmış ve alayla söylenen adamın sözleri karşısında kıpkırmızı kesilmişti. Çatalı bırakıp ellerini kucağında birleştirdi ve önüne eğilerek ‘’doydum ben’’ dedi.
‘’Bana bak ufaklık!’’
Duyduğu sert sesle hızla başını kaldırıp adama baktı. Ama gördüğü sinirli yüz ifadesi yutkunmasına sebep oldu.
‘’O tabak bitecek. Anladın mı?’’ Her kelimenin üzerine bastırarak konuşmuştu. Hızla başını sallayıp, eline çatalı aldı ve tabağındaki kahvaltılıkları yemeye başladı.
Genç adam biraz sert ve sinirli konuşmuştu. Kesinlikle karşısındaki küçük kızı korkutmak istemiyordu ama kız gerçekten çok zayıftı. Üstelik onu dışarıda bulmuştu ve gece ona aç olup olmadığını bile sormak aklına gelmemişti. Şimdi de sadece birkaç dilim domates, yarım yumurta ve birkaç tane de patates kızartmasından yemişti. Biten çayını doldururken tabağının çoğunu zorla da olsa yiyen kıza baktı ve rahat bir nefes aldı.
Küçük kız gerçekten doymuştu ama korktuğu için adama bir şey söyleyemiyor, yemeye devam ediyordu. Hayatında ilk defa bu kadar çok yemişti. Eğer cezalı değilse halası ona hep sayılı lokmalar verirdi. O anları hatırlamasıyla ağzındaki lokmayı yutmakta zorlanmıştı.
Devamında sessizlik içinde yaptıkları kahvaltıdan sonra, ikisi de ayağa kalkmış masayı toplamaya başlamışlardı. Genç adam artan kahvaltılıkların üzerini kapatarak buzdolabına yerleştirirken, küçük kız da bulaşıkları tezgaha koymuş onları yıkamaya başlayacaktı.
‘’Ufaklık, dursun onlar ben hallederim.’’
Başını sola doğru çevirip, dolabın çekmecesini oturtmaya çalışan genç adama baktı. ‘’Yok, ben yaparım.’’ Önüne dönüp hemen bulaşıkları yıkamaya başladı.
Genç adam da oradaki işini bitirmiş ve salona geçmişti. Kısa bir sürenin ardından küçük kız bulaşıkları yıkamış, masanın üzerini temizlemiş, oradaki işini bitirmişti. Ellerini yıkayıp kuruladıktan sonra küçük adımlarla salona yönelmişti. Şöminenin karşısında düşünceli şekilde oturan adamın yanına doğru ilerlemeye başladı.
‘Acaba öğretmenini aramasını istese arar mıydı? Hem tanımadığı halde onu evine getirmiş, soğukta bırakmamıştı. Sabah ki kız da kahramanım demişti. Demek ki gerçekten çok iyi birisiydi. Neden öğretmenini de aramasındı ki o zaman. Daha fazla yük olmak istemiyordu. Öğretmeni zaten her şeyi bildiği için kesin yardımcı olurdu.’
İçinden yaptığı konuşmayı durdurup boğazını temizledi ve adamın karşısında ayakta durarak, ‘’rica etsem öğretmenimi araya bilir misin?’’ diye mırıldandı.
Duyduğu kısık sesle karşısındaki ufaklığa bakan adam, ‘’önce bir tanışalım ufaklık. Otur şöyle, rahat ol.’’ Eliyle yanındaki tekli koltuğu gösterdi.
Sağ eliyle sol kolunu gergin bir şekilde tutarak koltuğa oturan küçük kız sıkıntılı bir şekilde derin nefes aldı ve alt dudağını ısırarak genç adama baktı. Genç adam kızın rahatlaması için boğazını temizledi ve rahat bir ses tonu ile konuşmaya başladı.
‘’Evet, malum zor bir geceydi ikimiz için de, tanışma faslı tamamen aklımdan çıkmıştı. Önce ben kendimi tanıtayım. Kerem Karaçınar.’’ Hafif bir tebessümle kıza sağ gözünü kırptı.
‘’Ela Demir.’’
‘’Kaç yaşındasın Ela?’’
‘’On beş.’’
Kerem, daha küçük beklediği için şaşırmıştı. Şaşkınlığını gizlemeden, ‘’ben seni daha küçük bekliyordum açıkçası..’’ dedi.
Ela, ise adamın şaşkın haline buruk bir tebessüm etmişti. Çok zayıf olduğu için biliyordu yaşıtlarından küçük gösterdiğini ama elinden bir şey de gelmiyordu.
‘’Ela, bak beni yanlış anlamanı istemem ama bana akrabalarının neden seni evden attığını söyler misin?’’
Ela’nın gözleri hızla doldu. Derin bir nefes aldı ve başını önüne eğerek hayır anlamında kafasını salladı. Nasıl anlatacaktı ki hiç tanımadığı bu adama yaşadığı olayları..
‘’Sana yardım etmek istiyorum ufaklık.’’ Sol elini uzatıp kızın eline dokunmasıyla Ela yerinde sıçradı ve gözünden hızla yaşlar akmaya başladı. Kerem, kızın tepkisine çok şaşırdı ve ne diyeceğini bilemeyerek elini hızla çekti.
Ela, göz yaşlarını iki eliyle silerken kesik kesik konuşmaya başladı. ‘’Be- ben ö-zür di-lerim. Ama nasıl anlatacağımı bilmiyorum..’’ diyebildi güçlükle burnunu çekerek. Kerem, ayağa kalktı ve mutfağa doğru ilerledi.
Elinde bir bardak su ve peçeteyle geri dönen Kerem, suyu kıza uzatırken peçeteyi de sehpanın üzerine bıraktı. Titreyen elleriyle suyu alan Ela, güçlükle bir iki yudum su içtikten sonra bardağı sehpaya bırakıp, oradaki peçeteyi alarak burnunu ve gözlerini sildi.
Aradan geçen birkaç dakikanın ardından Kerem yumuşak bir ses tonu ile tekrar konuşmaya başladı.
‘’Beni tanımadığını, bana güvenmediğini anlayabiliyorum ufaklık. Benden gerçekten korkmana ve çekinmene gerek yok. Sana sadece yardımcı olmak istiyorum.’’ Tekrar koltuğundan kalkmadan kıza uzanıp çenesini hafifçe tutarak kendisine bakmasını sağladı ve konuşmaya devam etti. ‘’Ne anlatırsan bende kalır, şüphen olmasın. Eğer benimle değil bir kadın ile de konuşmak istersen annem var. Seni ona götürebilirim.’’
Ela hızla kafasını sallayarak konuşmaya başladı. ‘’Hayır, teşekkür ederim. Zaten yeteri kadar yük oldum sana da..’’ burnunu çekip titreyen sesi ile devam etti. ‘’Yarın öğretmenimle görüşebilirsem o zaten bana yardım eder.’’
‘’Öğretmenin biliyor mu senin durumunu?’’ Kerem tek kaşını kaldırıp kızın yüzünü dikkatle inceliyordu.
Başını evet anlamında yukarı aşağı sallayan Ela, ağlamamak için alt dudağını ısırdı.
Kerem, kızdan aldığı sessiz cevap karşısında kaşlarını çatmış düşünmeye başlamıştı. Ne kadar masum görünüyordu. Kime ne zararı olabilirdi ki bu ufaklığın. Üstelik öğretmeni biliyorduysa madem neden yardım etmemişti?
Kerem, sessizleşen kızı biraz rahat bırakmak istedi. Ayağa kalktı ve tekrar mutfağa gitti. Tezgahın çekmecelerini açıp bakarken kahve paketlerinin yanında sıcak çikolataları gördü. Dolaptan iki kupa çıkardı. Su ısıtıcısının düğmesine bastı ve kendisine kahve makinasından kahve doldurdu. Isıtıcının kapanmasıyla kızın sıcak çikolatasını da hazırlayıp yeniden salona yürümeye başladı.
Aslında Ela’da konuşmak, anlatmak istiyordu, sonuçta adamın da onu merak ettiğini biliyordu. Üstelik hiç tanımadan evine getirmişti, sorular sormak ve onu tanımak en doğal hakkıydı, biliyordu ama nereden başlayacağını ve nasıl anlatacağını bilemiyordu. O sırada ilk rehberlik öğretmeni Aslı ile ilk tanıştığı zaman ona söyledikleri aklına geldi.
‘Bir yabancıyla konuşmak, dertleşmek her zaman daha iyidir Ela’cım. Sende çok rahatlayacaksın derdini paylaşınca. Hadi bak deneyelim, anlat bana ne anlatmak istersen..’
İlk defa yaşadığı her şeyi o gün öğretmenine anlatmıştı. Anlattıkça rahatlamıştı. Öğretmeni sonuna kadar onu dinlemiş ve o günden beri onu asla yalnız bırakmamıştı. Hatta birkaç kere babaannesi ve halasıyla konuşmaya çalışmış ama başaramamıştı. Gizlice onları şikayet edip kızı yurda aldırmayı bile denemişti ama kızı dövüp tehdit etmişlerdi. Zoraki bir şekilde görevlilere, onlarla kalmak istediğini, burada mutlu ve her şeyin yolunda olduğunu söylettirmişlerdi.
Tabii öğretmeni şikayet ettiğini kimseye söylememişti. Hâlâ daha yetkililerin kızı nasıl yurda almadıklarını düşünüp duruyordu. Kızla yaptıkları haftalık görüşmede Ela, öğretmeninin yaptıklarından habersizce olanları anlatınca pişman olmuş, bir daha ona zarar vermesinler diye de sessiz kalmıştı. Ama bir şekilde babaannesi şikayet edenin öğretmeni olduğunu öğrenmiş ve kadını okuldan sürdürmüştü.
Ancak Aslı öğretmen, yerine gelen Reyhan öğretmen ile konuşup, Ela’nın durumunu tümüyle anlatmıştı. İkisi de Ela’yı yalnız bırakmıyor, yardımcı olmaya devam ediyorlardı.
Okula gittiğinde yaşadıklarını anlatıp yardım isteyecekti Reyhan öğretmeninden. Hem evden kovulmuştu artık, yurtta kalmasına kimse karşı çıkmazdı nasılsa. ‘İnşallah öğretmenim yarın okulda olursunuz’ diye içinden dua etti.
Bunları düşünürken birden gözünün önünde ona uzatılan kupayı fark etti ve başını kaldırdığında ona gülümseyerek bakan Kerem’i gördü.
‘’Al bakalım ufaklık, sıcak çikolata hazırladım sana.’’
Ela, kısık bir ses ile teşekkür ederek kupayı genç adamın elinden aldı. Kerem’de elindeki kahvesi ile tekrar yanındaki koltuğa oturmuştu.
Ela, sıcak çikolatasından bir yudum içtikten sonra gözlerini kısa bir süre kapamış, aldığı tat ile mutlu olmuş yüzünde hafif bir tebessüm belirmişti. Çikolatayı çok severdi ama ona yasaklamışlardı. Her zaman kuzeni Sude yanında yer, o sadece içi giderek izlerdi. Gizliden yiyebildiği anlar olurdu tabii ama birkaç kere yakalandığında aldığı yemek yememe cezası ve gördüğü şiddet yüzünden gizlice yemeyi de bırakmıştı. Gözleri yine akmaya hazır şekilde dolunca ağlamamak için kendini sıkmaya başladı. Sürekli ağlamak istemiyordu ama elinde de değildi. Çok duygusaldı ve yaşadıkları yüzünden hep ağlamıştı..
Kerem’in ise karşısındaki küçük kıza her baktığında kalbi nedenini bilmediği bir şekilde sızlıyordu. Aklına sahip olamadığı kız kardeşi gelmişti. On yaşındaydı annesi hamile kaldığında, kız kardeşi olacağı için çok sevinmişti. Ama annesi, altı aylık hamileyken yaşadığı sağlık problemi yüzünden bebeği kaybetmiş ve hayati riski olduğu için bir daha hamile kalamamıştı. O yüzden çevresindeki kadınlara çok önem verir, saygı duyar ve incitmemeye özen gösterirdi. Kendinden küçüklere ise tam bir abi olurdu. Kuzenleri ile bile kendisi ilgilenir hatta toplantılarına anne-babaları gidemezse mutlaka kendisi katılır, notlarını takip ederdi.
Kahvesinden büyük bir yudum aldı ve sıcak çikolatasını içen kıza bakıp,
‘’Anlatmak ister misin?’’ diye sordu Ela’ya bakarak. Ela, kafasını salladı.
‘’Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Üstelik seni de sıkmak istemem. O yüzden kısaca söylemem gerekirse, annem babam yok. Ben kendimi bildim bileli halam ve babaannemle kalıyordum ama onlar da beni evden kovdular, bu yüzden dışarıda kaldım.’’ Titrek sesiyle hızlıca konuşup, alt dudağını ısırarak başını önüne eğdi.
Kerem, kaşlarını hafifçe çatarak gözlerini kaçıran ve başını öne eğen kıza bakarak, ‘’bana bak’’ dedi. Ela, güçlükle Kerem’e baktığında çok utanmıştı. Yanaklarının yandığını hissediyordu.
‘’Bak ufaklık, beni asla sıkmazsın ve bana asla yük olmazsın. O yüzden lütfen rahat ol. Bana güvenip, dürüst olursan ayrıca çok memnun olurum. Şimdi söyle bakalım, seni neden evden kovdular?’’
Ela, birden olanları düşününce titremeye başladı. Gözlerinden yaşlar hızla akıyorken gözlerini sımsıkı kapatmıştı. O anlardan kurtulmak istiyordu ama gözünün önünden silinmiyordu bir türlü. Elleriyle yüzünü kapattı.
‘’Ben bir şey yapmadım!’’ Sesi, ellerinin yüzünde olmasından dolayı boğuk çıkmıştı. Ellerini yavaşça kucağına indirdi. Ağlamamak için kendini sıkıyordu. Kerem, Ela’nın titreyen dudaklarına bakıp sıkıntılı bir nefes aldı.
‘’Onlarla konuşmamı ister misin?’’ Kerem’in sorduğu soru ile gözlerini sanki dehşet bir olaya tanık olmuş gibi açmış, başını hızla sağa sola sallayarak yutkunmuştu.
‘’Hayır, hayır. Lütfen, lütfen konuşma, lütfen..’’ diye elleriyle yüzünü kapatıp panikle konuşmaya başlamıştı, ancak sürekli aynı kelimeleri tekrar ediyordu. Kerem sakin bir şekilde kıza yaklaşıp ellerini bileklerinden tuttu ve yavaşça aşağı indirdi. Bu hareketle Ela irkilmişti ve panikle kafasını sağa sola sallamaya başladı. Kerem, kızın bu tepkisine kaşlarını çatmış ‘’şşşt, sakin ol Ela, sakin ol ve bak bana’’ demişti ama kız onu duymuyordu bile.
‘’ELA BAK BANA!’’ genç adamın adeta kükremesiyle gözleri irice açılan Ela, oturduğu koltukta sanki kaçabilecekmiş gibi iyice kendini geriye çekmişti.
Kerem ellerini kızın başına koymuş hareket etmesini engellemişti.
‘’Ela derin nefes al, bana bak ve derin nefes al!’’
Ela, düzensiz nefesleriyle Kerem’e bomboş bakıyordu.
Kerem, sağ elini kızın sol yanağına koydu. ‘’Hadi güzelim lütfen yavaş ve derin nefes al. Bak benim yaptığım gibi..’’ Elleriyle kızın ellerini tutmuş, kendisi de yavaş ve derin nefes alarak kıza gösteriyordu. Ela, Kerem’e bakarak nefesini yavaşlatmaya başlamıştı.
Kendine gelince ne yaptığını anlamış ve utançla başını önüne eğmiş karşısındaki genç adama bakmamaya çalışıyordu. Ellerini kurtarmak istedi ama genç adam buna müsaade etmedi ve koltuğun önünde diz çökerek Ela ile boylarını eşitlemeye çalıştı.
Kerem, Ela’nın ellerini serbest bıraktı. Elleriyle kızın yüzünü kapatan saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdıktan sonra, ellerini yanaklarına koydu ve baş parmakları ile göz yaşlarını sildi.
‘’Lütfen konuşma onlarla.. Ben onlarla değil, yurtta kalmak istiyorum.’’ Çok sessiz bir şekilde güçlükle konuşan Ela, burnunu çekip kaçamak bakışlarla Kerem’in tepkisini takip ediyordu.
Kerem ise duyduğu cümlelerle daha da şaşırmaktan başka bir şey yapamıyordu. Kim kalacak yeri varken yurtta kalmak isterdi ki? Bu kız ne yaşadı acaba? Ela’nın kızarmış gözlerine baktı.
‘’Anlat bana Ela, neden konuşmayayım? Neden yurtta kalmak istiyorsun?’’
‘’Halamın damadı.. Ta-taciz ediyordu beni.’’ Burnunu çekti ve ağzından bir hıçkırık çıkarak devam etti. ‘’Dün bahçenin arkasında yine taciz etti. Bu sefer zorla öptü ve üzerimi çıkarmaya çalıştı. Ben çok korktum hemen gittim ve halama söyledim. Söyledim ama bana inanmadılar. Kuzenimi kıskandığımı bu yüzden yalan söylediğimi söylediler ve beni dövdüler, sonra evden attılar.’’
Bir anda kelimeler hızlıca ağzından çıkarken gözyaşları da aynı hızla akmaya başlamıştı. Vücudu istemsizce titriyordu. Utançla başını aşağı eğip gözlerini Kerem’den kaçırdı.
Kerem, kızın her kelimesi ile başından aşağı kaynar su dökülmüş gibi kalakalmıştı. Şu an birisi ona yumruk atsa daha az etkisi olurdu. Bunu gerçekten beklemiyordu. Daha çocuktu o!
Üstelik nasıl inanmazlardı? Nasıl bir aileydi? Bu kız daha neler yaşamıştı? O şerefsiz it herif nasıl rahatça nefes alabiliyordu?
Sorular aklından o kadar hızlı geçiyordu ki birden nereden başlayacağını şaşırdı. Elleriyle yüzünü ovaladıktan sonra sıkıntılı bir nefes aldı ve sakin olmaya çalıştı. Sağ elini uzatıp kızın göz altlarında gezdirdi. Ona bakmasını sağlamak için hafifçe çenesine baskı yaptı. Ela, güçlükle ve utançla kafasını kaldırıp karşısındaki adama yutkunarak baktı.
Tacize uğradığını hiç tanımadığı birine, üstelik bir adama nasıl söylemişti kendisi bile anlamamıştı. Kelimeler birden bire dilinden dökülüvermişti. Çok utanıyordu. Kerem, onun bal rengi gözlerinde saf acıyı, yardım çığlığını, umutsuzluğu gördü. Boğazı düğümlendi ve yutkundu. ‘On beş yaşında..’ diye içinden geçirdi.
‘On beş yaşında düşünmesi gereken tek şey dersleri olmaz mı?
On beş yaşında gözlerinin içinin gülmesi gerekmez mi?
Peki neden bu gözler ‘kurtar beni’ diye bağırıyor?
Neden bu gözler ‘ben ölüyorum’ diyor?’
İçinde düşüncelerle yeniden boğuşurken sol gözünden bir damla yaş düştü.
Bir şey söylemek istiyor ama ne söyleyeceğini bilemiyordu. Konuşmayı unutmuştu sanki.
‘’Ela..’’ dedi acı içinde göz yaşlarına hakim olamayarak.. Gözlerini sıkıca yumdu ve başını geriye atıp derin nefes aldı.
Oflayarak aldığı nefesi geri verdi ve yeniden kıza doğru yaklaştı.
‘’Ufaklık..’’ kızın ellerini tuttu, ‘’sarılmak istiyorum.’’
Ela, cevap olarak başını yukarı aşağı sallar sallamaz Kerem hızla kızı kendisine doğru çekti ve sıkıca sarıldı. İkisinin de gözlerinden yaşlar akmaya devam ediyordu. Kerem sol eliyle kızı sıkıca tutarken sağ eliyle de saçlarını okşamaya başlamıştı.
O andan itibaren konuşmadılar. Saniyeler hızla ilerliyor, dakikalar geçiyordu. Artık ağlamaları geçmiş ikisinin de gözleri kapalı bir şekilde sarılmaya devam ediyorlardı.
Ela, ilk defa kendisini huzurlu hissediyordu.
İlk defa rahat nefes alıyordu.
İlk defa korkmuyordu.
İlk defa kendisini güvende hissetti.
İlk defa birisi ona hiç bırakmayacak gibi sarılmıştı.
İlk defa birisi gerçekten saçlarını sevmişti.
İlk defa birisi ona acıyarak değil, şefkatle bakmıştı.
İlk defa birisi ona umut vadediyordu..
Öğretmenlerini çok sevmesine rağmen hep ona acıdıklarını hissetmişti. Ama bu genç adamın verdiği his çok farklıydı. Halbuki gece nasıl korkutmuştu bu genç adam onu. Kaçmayı bile düşünmüştü. Ama şimdi o korkudan eser yoktu. Yeni tanıştığı bu adamı uzun süredir tanıyormuş gibi hissediyordu.
Uzun süren sessizliğin ardından Kerem, Ela’nın sağ şakağına küçük bir öpücük kondurdu ve ellerini kızın yanaklarına koyarak konuşmaya başladı.
‘’Ela, sana Kerem abin olarak söz veriyorum, bir daha böyle kötü şeyler yaşamayacak ve üzülmeyeceksin. Ben buna izin vermeyeceğim.’’ Alnını kızın başına yasladı ve fısıldadı.
‘’Söz veriyorum ufaklık..’’
Ela, gözlerinden yaşlar akarken bu sefer kendisi Kerem’e sarılmış ve kafasını genç adamın boynuna gömmüştü.
‘’Sana yardım etmeme izin ver olur mu?’’
Ela adamın sözlerine karşı, kafasını kaldırmadan bulundurduğu yerde hareket ettirmişti. Kerem, çenesini kızın saçlarına sürterek kızı doğrultmaya çalıştı.
‘’Utanması gereken sen değilsin ufaklık.. Ağlama.. Hadi bak bana.’’
Ela, elleriyle gözyaşlarını silerek doğruldu. Alt dudağını ısırarak Kerem’e baktı. O bembeyaz ten kıpkırmızı olmuş, gözleri ağlamaktan küçülmüştü. Burnunu çekti ve elleriyle yüzünü kapadı.
‘’Hadi git, elini yüzünü soğuk su ile yıka..’’ Kerem tebessüm ederek konuşurken doğrulmuş ve kızın önünden çekilmişti. Ela’da hemen ayağa kalkıp merdivenlere yönelmişti.
Kerem, salondan çıkan kızın arkasından sıkıntılı bir nefes aldı. Ellerini beline koyup düşünceli bir şekilde ayakta durmaya devam etti. O an karar vermişti. Bu ufaklık ile bizzat ilgilenecekti. Önce öğretmeniyle görüşecek ona göre plan yapacaktı. Sonuçta öğretmeninin bildiğini söylemişti. Hem bu taciz olayını biliyorduysa madem neden yardım etmediğini de açıklaması gerekirdi.
Kızı fazla üzmemek için detaylı sorularda soramıyordu ama aklında çok soru vardı. Ve o cevapları almadan rahat edemeyecekti..
Daha sonra elbet sıra o şerefsiz piçe de gelecekti. Yoktu öyle küçücük çocuğu istismar edip rahat rahat nefes almak! Cezasını çekmesi için ne gerekirse yapacaktı. Kim bilir başkalarına….
Ulan.. Sinirlenmiş hızlı bir şekilde nefes alıp vermeye başlamıştı. Sağ eliyle ensesini ovup sıktı. Ela aşağı geldiğinde öğretmeninin numarasını alıp konuşmaya karar verdi.
Sehpadaki bardakları toplayıp mutfağa gitti. Buz gibi olan içecekleri lavaboya döküp bardakları bulaşık makinasına yerleştirdi.
Salona geri geldi ve havalanması için bahçeye açılan sürgülü kapıyı araladı. Ela’nın üşümemesi için de şömineye biraz daha odun atmaya başladı. Odunları yerleştirirken çalan kapıyla kaşları çatıldı.
Kim gelmiş olabilir ki diye düşünürken kapıyı açtı ve Hasan amca ile marangozu karşısında görünce, düşen dolap aklına geldi.
‘’Hoş geldiniz..’’ diyerek onları içeriye aldı. Hasan amca, marangoz ile birlikte dolaba bakarken Ela, merdivenlerin başına gelmişti. Oradaki adamları görünce geri dönmek istedi ancak Kerem’in ona seslenmesiyle merdivenleri inmeye başladı.
‘’Gel, Ela.’’
Ela, Kerem’in yanına gelince genç adam sağ kolunu onun omzuna atıp kendine çekmiş ve Hasan amcaya dönerek, ‘’Hasan amca, bu küçük kız Ela, kendisi benim misafirim. Yabancı sanmayın.’’ Diyerek kızı tanıtmıştı.
Hasan amca gülümseyerek, ‘’Merhaba Ela kızım, ben Hasan. Bu sitedeki evlerle ilgileniyorum. Sitenin dışındaki kahvaltı salonu da bizimdir. Hanım ve büyük kızım işletiyor. Bir ihtiyacın olursa hiç çekinmeden bize söyleyebilirsin.’’
Adamın samimi konuşmasıyla Ela’da gülümsemiş, ‘’teşekkür ederim..’’ diyebilmişti.
‘’Hasan amca biz salondayız bir şey olursa seslenirsin.’’
‘’Tamam oğlum.’’
Kerem, Ela ile birlikte salona geri dönmüştü. Havalansın diye açtığı kapıyı kapatıp bu sefer kendisini kitaplığın karşısında bulunan üçlü rahat koltuğa bırakmıştı.
Ela’da Kerem’in yanına gitmiş ve elindeki telefonu ona uzatmıştı.
‘’Ben vermeyi unutmuşum, kusura bakma..’’ diye mırıldanmıştı.
Kerem, mırıldanarak konuşan kıza baktı.
‘’Sende kalabilir, benim için sorun yok.’’
Ela kafasını sağa sola salladı. ‘’Teşekkür ederim. Ama zaten bir şey yapacak olsan yapardın, yapabilirsin de.. Telefonda beni kurtarmaz..’’ Gözleri dolmuş ve buruk bir şekilde gülümsemişti.
‘’Ela..’’ Koltuktan kalkmış kıza yaklaşıp, sağ eliyle çenesini hafifçe tutmuştu.
‘’Ağlama, bak ben sana söz verdim. Ben elimden geleni yapacağım. Sen artık yalnız değilsin güzelim. Bir daha aynı şeyleri yaşamayacaksın, üzme artık kendini. Tamam mı?’’
Ela, başını sallayarak ‘’tamam’’ demişti. Ama içten içe biliyordu ki yarından sonra bu iyi adamı bir daha görmeyecekti. Bu zamana kadar akrabaları dışında hep iyi insanlar karşısına çıkmıştı. Çalıştığı yerlerin sahipleri, çalışma yerindeki personeller, öğretmenleri, arkadaşları.. Allah’a şükür hiç kötü birileri girmemişti hayatına. Bu yüzden kendisini şanslı hissediyordu. Ne vardı babaannesi ve halası da iyi olsaydı..
Kerem’i bir daha göremeyecek olsada kısacık sürede onu da sevmişti.
İkisi de zihinlerinde farklı düşüncelerle Kerem’in az önce kalktığı koltuğa oturdular. Ela, içinden genç adamla vedalaşmaya devam ederken, Kerem’de zihninde çok farklı düşüncelerle farklı planlar yapıyordu.
‘’Ufaklık, bana öğretmeninin numarasını verir misin?’’
Kerem’in sorusuyla hızla başını ona çevirmiş ve ‘’defterimde yazıyordu. Alıp geleyim..’’ diyerek koltuktan kalkmıştı.
Ela, kaldığı odaya giderken Kerem dün geceden beri hiç bakmadığı telefonunu eline almıştı. WhatsApp’a girip gelen çağrı ve mesajları açmadan, sadece kimlerin yazdığını ve aradığını görmek için isimlere göz gezdiriyordu. Görmek istemediği iki isminde utanmadan mesaj attığını görünce kaşlarını çatmıştı. Onları engellerken üstten gelen bildirimi görünce dudakları yukarı doğru kıvrıldı.
Yağız: -‘’Bebeğim aşk olsun, çevirim içisin ve bana yazmıyorsun!
-Kırdın bu minnoş kalbimi!!!’
‘Şerefsiz’ diyerek rehbere girip arama tuşuna bastı.
Çalar çalmaz açılan telefonla, ‘’senin tribini si..’’ tam kelimeyi söyleyecekken içeri giren ve ona bakan Ela’yı görmesiyle yutkunmuş ‘’seveyim..’’ diye tamamlamıştı.
‘’Seveyim mi? Sen kimsin ve Kerem’e ne yaptın?’’
‘’Yağız! Ne söyleyeceksen söyle.’’ Ela’nın kapının orada beklediğini görünce gözlerini kırpmış ve eliyle gelmesini işaret etmişti.
‘’Neredesin sen? Bakmadığım yer kalmadı oğlum. Hayır, yengeminde bir şeyden haberi yok. Arıyorum açmıyorsun..’’
‘’Anneme bir şey söyledin mi?’’ Kerem annesinin olanları öğrenmesinden korkarak panikle sormuştu.
‘’Hayır, şarj aletimi unuttuğumu onu almaya geldiğimi söyledim. Zaten seni yurtdışında sanıyorlar hâlâ, bende bozuntuya vermedim. Neredesin sen? İyi misin? Oğlum neredesin söyle lan hadi.’’
Kerem sıkıntılı bir nefes aldı. ‘’Of, Yağız iyiyim ben merak etme. Dağ evindeyim.’’
‘’Hadi be! Tek orası kalmıştı ve oraya gitmezsin diye düşünmüştüm.. Neyse geliyorum ben.’’
‘’Gelmene gerek yok. Zaten yalnız değilim.’’
‘’Yalnız değil misin? Kim var? Bana bak sakın affettim deme!’’
‘’Saçmalama, küçük bir misafirim var.’’
‘’Kimmiş o misafir? Sen benden ne gizliyorsun? Geliyorum ben. Ne haltlar yiyorsun gelip bir göreyim..’’
‘’Senin merakını ben si- sileyim. Hay Allah’ım ya. Hayır kız yanımda konuşamıyorum.’’ Kerem kendi kendine konuşurken Yağız gülüyordu. Ela’da rahatsız ettiğini düşünmüş, ‘’ben çıkayım sen rahat konuş’’ diyerek kalkmıştı ki, Kerem onu kolundan tutup, ‘’Ela, dur abicim gitmene gerek yok..’’ diyerek kızı durdurmuştu.
‘’Ooo, küçük misafir Ela.. Hmm, tanışalım bakalım biz de..’’
‘’Yağız, ben sana şimdi nokta nokta nokta diyorum sen o boşluğu doldur güzelce kardeşim. Tamam mı?’’
‘’Ay sevdim ben bu işi. Ne güzel Kerem Bey küfür edemiyor ahahaha’’ sondaki kahkahayı o kadar gür atmıştı ki Ela bile duymuş gülmemek için alt dudağını ısırmıştı.
‘’Böğürme lan!’’ Dedikten sonra telefonu Yağız’ın yüzüne kapatmıştı.
‘’Şey.. Öğretmenimi ararsak ben gidebilirim. Zaten yeteri kadar rahatsızlık verdim.’’
Kerem, Ela’nın sessizce konuşmasıyla gözlerini kapattı. ‘’Ela...’’ Elleriyle yüzünü ovdu ve koltukta Ela’dan tarafa döndü.
‘’Öğretmenini arayacağız merak etme. Ama rahatsızlık diye bir şey yok ufaklık! Daha kaç kere söyleyeceğim!’’ Sonra aklına gelen şeyle sinsice gülümseyerek sağ gözünü kırpıp, ‘’Hem söylesene Tekirdağ’dan nasıl gideceksin bu karlı havada çok merak ediyorum?’’ sormuştu.
Ela’nın duyduğu şeyle gözleri mümkünmüş gibi büyümüş, şaşkınlıkla
‘’Tekirdağ mı?’’ diye istemeden bağırmıştı. Kerem, kızın şaşkınlığına kahkaha atıp, sol eliyle de saçlarını karıştırarak, ‘’Tekirdağ tabii ufaklık. Kaçırdım bak seni ruhun duymadı..’’ diyerek kıza takılmıştı.