Güneş Çukurova’nın üzerine henüz doğarken, pamuk işçilerini taşıyan kamyonların sesleri konaktan duyulur. Tarık, gece bulduğu mektubun şokuyla hiç uyumamıştır. Gözlerinde öfke ve kararlılıkla holds’in Adana’daki merkez binasına gitmek üzere hazırlanır. Merdivenlerden inerken Belkıs ile karşılaşır. Belkıs, şık sabahlığıyla kahvesini yudumlamaktadır.
Tarık: Günaydın Belkıs Yenge. Bugün holdinge geçiyorum, babamın yarım kalan işlerini ve hesap defterlerini bizzat inceleyeceğim. Özellikle de son altı ayın Ankara transferlerini.
Belkıs: (Kahve fincanını tabağına sertçe koyar, gülümsemeye çalışır) Tabii ki hakkındır Tarıkçım. Ama babanın son günlerinde işler biraz karışıktı, istersen sana yardımcı olması için benim güvendiğim bir mali müşaviri yönlendireyim?
Tarık: Gerek yok. Karahanlılar kendi hesaplarını kendileri görür.
Tarık konaktan çıkarken Belkıs hemen telefona sarılır ve gizemli bir numarayı arar: "Tarık defterleri inceliyor, Ankara işini hızlandırmamız lazım. Gerekirse tarladaki işçileri devreye sokun."
Tarık, işleri yerinde görmek için Mercedes'iyle pamuk tarlalarına gider. Hava kavurucu derecede sıcaktır. İşçilerin başında ise onları organize eden Yusuf vardır. Tarık arabadan inip işçilerin yanına doğru yürürken, Belkıs’ın adamı olan kahya Seyfettin, işçilere bağırmakta ve yevmiyelerin bu ay kesintili yatacağını söylemektedir. İşçiler mırıldanmaya başlar.
Yusuf: (Seyfettin’in karşısına dikilir, kasketini çıkarıp alnının terini siler) Seyfettin Efendi! Bu sıcakta canını dişine takan insanların ekmeğiyle oynayamazsın. Beybaba hayattayken böyle bir adaletsizlik görülmedi!
Tarık: (Kalabalığı yararak araya girer) Ne oluyor burada?
Seyfettin: Tarık Beyim, Belkıs Hanım’ın talimatı var. Ankara’daki ödemeler yüzünden bu ay bütçeyi kısmamız gerekiyormuş.
Tarık: (Yusuf’a baka baka) Bu topraklarda benim imzam olmadan kimsenin hakkı yenmez. Herkes yevmiyesini tam alacak.
Yusuf, Tarık’ın bu hamlesine şaşırır ama yine de ona olan mesafesini korur. "Ağalığını gösterdin sağ ol Tarık Bey, ama bu insanların hakkı zaten onlarındır, lütuf değil" diyerek arkasını döner. İki adam arasındaki sınıfsal duruş farkı iyice keskinleşir.
Zehra, tarladaki gerginliği duymuş ve endişeyle serada portakal çiçeklerini düzenlemektedir. Tarık, tarladan dönüşte doğrudan seraya girer. Yusuf henüz dönmemiştir. Tarık, Zehra’nın yanına yaklaşır. Zehra’nın gözlerinde hem korku hem de Tarık’a karşı konulmaz bir çekim vardır.
Tarık: Zehra... Konaktaki gerginlik seni korkutuyor, farkındayım. Ama bilmeni isterim ki, ben buradayken sana ya da ailene hiçbir zarar gelmeyecek.
Zehra: (Gözlerini kaçırır) Ben kendim için değil, sizin için korkuyorum Tarık Bey. Bu konak... göründüğü gibi sakin bir yer değil. Duvarların bile kulağı var.
Tarık: (Zehra'nın elindeki portakal çiçeğine dokunur) Biliyorum. Ama o duvarları yıkmaya geldim ben.
Tam bu sırada Yusuf seranın kapısında belirir. Tarık ve Zehra’nın yakınlığını görünce yumruklarını sıkar. İçindeki kıskançlık büyümektedir ama bunun nedenini sadece "Zehra’yı koruma içgüdüsü" olarak yorumlamaktadır.
Gece, Adana’nın meşhur Şehir Kulübü. Belkıs, şehrin karanlık ve güçlü toprak ağalarından olan rüşvetçi Reşat Bey ile kuytu bir masada oturmaktadır.
Reşat Bey: Tarık işçilerin yevmiyesini tam vererek kalplerini kazandı Belkıs. Bu çocuk sandığından daha dişli çıktı.
Belkıs: (Sigarasından bir nefes çeker) Merak etme Reşat. Yarın holdingin büyük sevkiyatı var. Eğer o kamyonlar limana ulaşamazsa, Tarık’ın itibarı da parası da Çukurova’nın toprağına gömülür.
Yağmurlu ve rüzgarlı bir Adana gecesinde, Karahanlı Konağı’nın ışıkları tek tek sönerken, holdingin sevkiyat kamyonlarının durduğu hangarın etrafında gölgeler belirmeye başlar. Tarık odasında babasının resmine bakarken, büyük fırtınanın ilk dalgası yaklaşmaktadır.
