Uyuduğum yerde değilim. O rutubet dolu odadan çıkmışım başka bir yere ayak basıyorum. Önümde bir boşluk var sanki, gri dumanlarla kaplı. Bir adım atıyorum ileriye doğru, sonra bir tane daha. Elimi kaldırıyorum havaya. Görüşümü kapatan dumanı yok etmek ister gibi savuruyorum birkaç kez. Hiçbir işe yaramayınca vazgeçiyorum.
Tekrar bir adım atacağım sırada arkamdan bedenime vuran sıcak havayla irkiliyorum olduğum yerde. Ardımda ne olduğunu görmüyorum ama biliyorum. Beni bitirecek bir manzarayla karşılaşacağım döndüğümde. Ama yine de dönüyorum arkama. Kaçışımın olmadığımı biliyor gibi.
Turuncu ateş kocaman dağ olmuş tüm görüş alanımı kaplarken bir yandan da etrafına kıvılcımlar atıp, yeterince büyük değil gibi daha da büyümeye çalışıyor. Neyin yandığını görmesem de farkındayım.
Bu benim evim.
Çocukluğumun geçtiği, içine doğduğum, ailemi bıraktığım evim.
Onlar içeride bıraktığım yerde yanıyorlar.
Sesleri geliyor kulağıma. Annemin çığlıkları, abimin acı dolu feryadı. Babam ise yalnızca bana sesleniyor. Ateşin sesi, rüzgarın gürültüsü; havada uçan kuşların ötüşleri ve abimle annemin çığlığını bile bastıracak kadar güçlü bir sesle hem de.
Efendim demek istiyorum. "Baba, söyle," ağzımdan nefes dahi çıkmıyor. Kelimeler dişlerimin arasına sıkışmış sanki. O ateşe bir adım atmak istiyorum. Koşayım, yetişeyim ve kurtarayım hepsini. Sanki zaman ağır çekimde gibi öyle yavaş ilerliyorum ki. O esnada ayaklarımın ucuna bir şey düşüyor.
Korkuyla irkilip, geri çekiliyorum. Bulanık gözlerim aşağı doğru kayıyor. Yerde bir uzuv var. Babamın vücudundan kopmuş ve ayrılmış kanlı, hala cayır cayır yanan kolu. Var gücümle çığlık atıyorum. Doğrusu ben öyle sanıyorum. Ağzım açılıyor, boğazım acıyor ama bedenimden ufacık bir ses dahi çıkmıyor.
Ayaklarım yere mıhlanmış, bu sefer geriye kaçmak istiyorum. Onu da yapamıyorum. Sanki bu eve dair henüz görmem gereken şeyler varmış gibi.
Bakışlarım tekrar yanan evi bulduğunda, evin yanında bir karartı var hareket eden. Abim... Tekerlekli sandalyenin üzerinde, içinden çıktığı evden uzaklaşıyor yavaşça. Hayatta gibi duruyor buradan bakıldığında. Birinin yaşamış olduğunu görmemle heyecanla öne atılmak istiyorum. Onun yanına gideyim istiyorum. Yine hareket edemiyorum.
"Abi!" diye bağırıyorum var gücümle. Fakat sesim fısıltıdan ibaret. Boğazım acıyor artık bağırmaktan ama kimseye duyuramıyorum çığlıklarımı. En son pes ediyorum. Benim susmamla etrafımdaki tüm seste kesiliyor. Sanki onların da amacı bana ses olmakmış gibi, ben susunca susuyor hepsi.
Gözlerim tekrar yere düştüğünde, önümde babama ait olan elin avuçları içerisinde az önce olmayan bir şey var şimdi. Bir defter. Kahverengi deri kaplı, oldukça eski bir defter. Şaşırtıcı olan şu ki o yangına rağmen ufacık bir zarar bile görmemiş.
Tanıdık olan deftere bakıyorum bir süre. Hatırlayamıyorum.
Artık burada, benden bir şey kalmadığını anladığımda geriye doğru bir adım atıyorum. Gidebildiğimi fark ettiğimde bir adım daha. Yanan eve arkamı dönüp, olabildiğince hızlı adımlarla ters yöne giderken, vücuduma bir sıcaklık değiyor. O ısıdan kurtulmak için daha hızlı hareket ediyorum. Fakat ben yangından kaçtıkça sanki ateşe bir adım daha yaklaşıyorum. Görünürde hiçbir şey yok ama gittikçe daha fazla yanıyorum.
Yine de durmuyorum.
Bilinmezliğe attığım her adımda ateş beni daha sıkı kucaklıyor.
Asıl kaçmam gereken yangın burada.
Gözlerim hızla aralandığında duvarlar benim odama aitti. Derin derin aldığım nefesler vücuduma yetmiyor, daha fazlasını istiyordum. Yataktan doğrulduğumda odada hala bir sıcaklık vardı sanki beni yakmak isteyen. Alışık olduğum sıcaktı bu.
Biraz yatakta bekledikten sonra kuruyan boğazımı ıslatmak için mutfağa su almaya gitmeye karar verdim. Karanlık ve sessiz ev fazla ürkütücüydü ama bu sessizlik bana genelde huzur verirdi. Günün normal saatlerinde bu evi şeytanlar basıyordu keza.
Ağır adımlarla mutfağa girdiğimde ışıkları açma gereği duymadım. Dışarıdaki sokak lambasının ışığı az da olsa aydınlatıyordu zaten. Yerini bildiğim masaya doğru ilerledim. Sürahiden bardağa biraz su aldıktan sonra oturup içmeye başlarken mutfak kapısından birinin girmesiyle içtiğim su boğazıma kaçmıştı. Korkuyla derince öksürürken ışıkların yanıp yanıma birinin gelmesi bir oldu.
Öksürmeye devam ederken gelen kişi elini sırtıma koymuş yavaş ritimlerle vuruyor, bir yandan da söyleniyordu. Anın heyecanıyla ne dediğini anlayamasam da, boğazım rahatlayıp, öksürüklerim kesildiğinde başımda dikilen kişiye bakabilmiştim.
"Kızım karanlıkta niye oturuyorsun sen yahu? Hem benim aklımı aldın hem kendini korkuttun. Niye böyle şeyler yapıyorsun yavrucuğum? Tövbe tövbe... Geçti mi öksürüğün? Ay öldürecek bu kız beni." Latife ablanın serzenişleri nihayet bittiğinde derin bir nefes aldım. Ellerim benden habersiz boynuma gitmiş, orayı ovuşturuyordum. Korkudan boynum uyuşmuştu ay!
"Latife abla aklımı aldın ya! Gelinir mi öyle sessiz sessiz." Dedim bende haklı bir isyanla. O sırada masaya bıraktığım bardağı alıp, kalanını içmeye devam ediyordum. "Neyse... Sen niye uyandın bu saatte bakayım?" diye sordu. Sorusuyla suratıma bir karamsarlık çökmüştü bile. O da ne olduğunu anlamış olacak ki yanımdaki sandalyeye oturdu. "Yine aynı kâbus mu?"
Yüksek sesle ofladım "evet" manasında başımı sallarken. " Uyandığımda vücudumu ateş basmıştı yine. Her yanım alevler arasında kalmış gibi. Normal mi bu kadar hissetmem?" yüzüme baktı bir müddet. Bir şey demesini beklerken o hiçbir şey demeden kafasını dışarıdan ışık sızan pencereye çevirdi. Suratı mahcup, üzgün bir hâl almıştı sanki bir anda. Sonra tekrar suratıma bakıp, yine önüne döndüğünde kaşlarım çatıldı. Sanki bir şey demek istiyor da diyemiyormuş gibi bir hali vardı. Ya da ben kafamda kuruyordum bilmiyorum.
Bende kafamı pencereye çevirdim. Latife abla benim için abladan daha fazlasıydı her zaman. Ben bu eve ilk geldiğimde öz amcam bile beni itmişken o sahip çıkmıştı. Yeri geldiğinde anne bile olmuştu bana. Hastalandığımda o ilgilenmiş, okula gittiğim dönemde ödevlerime o yardım etmişti. Küçükken benimle oyun bile oynardı. Kocası onu çocuğu olmadığı için boşamış, öyle demişti. Bu yüzden beni hep evladı yerine koyduğunu söyler, bir evlattan farksız davranmazdı.
Başımı omzuna yasladığımda sanki annem gibi hissettirmişti yine. Biraz öyle bekledikten sonra uykum geldiğini fark edip ayaklandım. Sonra onun niye burada olduğunu sormadığım aklıma gelince sordum hemen. Niye uyumamıştı ki bu saate kadar?
Sesleri duyunca ona gelmiş. Anladım der gibi kafamı salladıktan sonra iyi geceler dileyip odama yöneldim. Odaya geldiğimde sanki hala kâbusun içerisinde gibi hissetsem de biraz sonra tüm yorgunluğumla uyuya kalmıştım.
***
İki keklik bir kayada ötüyor
Ötme de keklik derdim bana yetiyor
Aman aman, yetiyor
Annesine kara haber gidiyor
Yazması oyalı, kundurası boyalı
Yâr benim aman aman, yâr benim
Sabah erkenden kaldırılmış temizliğe koyulmuştuk tüm konak. Çünkü bugün büyük gündü. Evin biricik kızının istemesi vardı. Yüzüme buruk bir gülümseme düştü. Kuzenim evleniyordu ve ben onun istemesinde yanında olup, onun heyecanını paylaşacağım yerde dip bucak temizlik yapıyordum. Bir hizmetçiden farksız.
Bunca yaşananların arasında en azından o bana böyle yapmasaydı. Yaşıttık biz. Küçükken çok güzel oyun arkadaşıydık. Şimdi niye iki düşmandan farksızız? Şimdi onun en mutlu günü, benim karanlığa attığım bir adım dahaydı. Belki daha fazla. Gözlerim yaşarmaya başlarken arkada çalan türküde bana hiç yardımcı olmuyordu. Latife abla sözde modumuz yerine gelsin diye açıp, gitmişti. Modum pek tabi yerindeydi(!) sürekli yaşadığım şeyler gözüme geliyor ağlamanın kıyısından dönüyordum her defasında.
"Of bu ne sabahtan beri gıy gıy!" diyerek mutfağa giren Duygun'la beraber radyodan yükselen seste kapanmış oldu. Sonunda birisi hislerime tercüman olmuştu. Fırına attığım baklavanın ayarlarını son kez kontrol edip, ona döndüm sakince. O da beni bekliyormuş ki hemen lafa girdi. "Baklavayı ne'li yaptın? Cevizli olacaktı. Ömer en çok öyle seviyormuş. Cevizli yaptın değil mi? Bak iyi yapsaydın, rezil etme akşam bizi. Latife abla bir gelip, kontrol etseydi."
Bıkkınca oflayıp başımı salladım sadece. Cevap vermeye tenezzül edecek halim yoktu. Yine de lafıma inanmamış olacak ki yanıma geldi ve fırına baktı. Beğenmiş olacak ki bir şey demeden doğruldu yine. "İyi becermişsin. Harire'yi de yaptınız mı?" arkamdaki tezgâha bıraktığım havluyu alıp, ellerimi kurularken yanıtladım. "Hayır, henüz yapmadım." bir şey demeden mutfak kapısına doğru yöneldiğinde arkasından seslendim anlık bir heyecanla. Ne var der gibi döndüğünde aslında hiç yapmamam gereken bir şey yaptım. Ama yapmasaydım da içim rahat etmeyecekti.
"Eğer benim hakkımda bir şeyler duyarsan bu akşam ya da başka bir gün, bil ki bu seninle, sizinle alakalı değil. Benim meselemdi. Denedim, olmadı. Sözlerimde sahici değildim, amacım kendimi kurtarmaktı." Ne dediğimi anlamaz gibi suratıma bakmaya devam etti. Belki saçmalamıştım ama söylemem gerekiyordu. Hem sözlüsü olacak adama evlenme teklifi etmiştim. Her an öğrenebilirdi. En azından başta benden duymuş olsun istedim.
"Ne saçmalıyorsun sen? Başladın yine abuk subuk. Hayırdır yine hayaller âleminde misin?" dedi dalgalı bir sesle. Umursamadım. "Neyse, anlarsın belki ileride. Ama umarım hiç anlamazsın. Hayırlı olsun senin için." Deyip yanından geçerek çıktım mutfaktan.
Latife abla işin bittikten sonra yanıma gel demişti. Bu yüzden merdivenlere yönelmiş üst kata çıkmaya başlamıştım. Bu kata çıkmak beni oldukça geriyordu. Sebebiyse... İşte maalesef ki odasından çıkmış bana doğru geliyordu. Cidden harika zamanlama(!) şansımı seveyim.
Düz yüzü iğrenç bir sırıtışa dönerken tam karşımda durdu. Merdivenlerine bitişiğinde durduğu için hareket edemiyordum. Pis suratı yüzünün ortasına çarpma isteği yarattığı için bakışlarımı ondan uzağa, arkadaki hole diktim. "Cihan abi, müsaade edersen geçeceğim. İşim var." Dedim abi kelimesinde imalı bir baskı vardı. Anlayana.
Geçmek için bir hareket yaptığımda bir anda çenemde parmaklarını hissedince tiksintiyle kendimi geri atmıştım. Fakat merdivende olduğum aklımda değildi tabii o an.
Düşme tehlikesiyle yüz yüze geldiğimde gözlerimi sımsıkı kapamış kendimi o acıya hazırlamıştım ki belimdeki baskıyla hala olduğum yerdeydim. Gözlerimi hızla açtığımda beni tutan elbette ki Cihan şerefsiziydi. Bu durum onun fazlaca hoşuna gitmiş olacak ki başını yüzüme eğmiş eğlenen bir ifadeyle suratıma bakıyordu. İğrenir bir suratla kafamı ondan biraz geri iterek belimdeki koluna ellerimi koydum. "Çekil, uzaklaş benden! Biri görecek." Laflarıma aldırmadan beni kendisine çekmeye devam ederken sıktığım dişlerimin arasından konuşmaya devam ediyordum. "Cihan abi, bırak hemen. Yoksa bağırırım!"
Oflayarak çözdü kollarını. "Amma nazlı çıktın ha. Tamam be bıraktık işte." Dedi tüm rahatlığıyla. "Bana bir daha dokunursan mahvederim seni!" diye konuştum dişlerimin arasından. İşaret parmağımı kaldırmış tehditkâr biçimde suratına sallıyordum.
Alaycı bir sırıtışla suratıma bakmaya devam ederken, bir anda işaret parmağımı avuçları arasına almış, ucuna pis dudaklarını bastırmıştı. Bu hareketiyle midem çekilmiş, gözüm kararmıştı. Mide öz suyum ağzıma kadar gelmişti resmen. Hemen ondan biraz daha uzaklaşıp, etrafta biri var mı yok mu diye bakındım. Şükür kimse tanık olmamıştı bu ana. Aslında gösterebilsem herkese alenen taciz edildiğimi, duyurabilsem keşke. Ama birilerinin böyle bir olaya şahit olması ancak beni suçlu yapardı. Kuzeninin aklını çelmiş, oğlanın kanına girmiş derlerdi.
Zaten Cihan'ın istediği de buydu. Birileri bizi bu halde görsün ki ailesine daha rahat söylesin evlenmek istediğini. Düşüncesi bile korkunç. "Merak etme güzelim, şu sıralar Duygun'un istemesinden ötürü kafamız biraz kalabalık. Ama ilk fırsatta babama konuyu açacağım. Kavuşacağız, sen hiç dert etme." Diyerek elini yanağımdan makas almak için uzattığında elini hızla itip, biraz daha uzaklaştım ondan. Bu hareketim onu sinirlendirse de bir şey demedi. "Öyle bir şey asla olmayacak!" diye konuştum.
"İster güzellikle ister zorla. Yatağıma girmeye hazır ol." Kurduğu cümleler midemi bulandırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bir insan nasıl bu kadar iğrenç olabilirdi. Aramızda dört yaş vardı. Küçükten beri onu abi bilmiş, saymıştım. İlk başlarda böyle bir tavrı yoktu. Diğer aile fertleri bana nasılsa o da öyleydi. Ama sonra, ben biraz daha büyüyüp, çocukluktan çıktığımda bakışları değişmişti.
İlk başlarda bu durumu fark edememiş hatta sevinmiştim. Çünkü bu evde bana iyi davranan birileri vardı artık. Duygun'a nasılsa bana daha fazlaydı. Duygun bu sebepten ötürü benimle kavga ederdi, ama o hep benim arkamda olur Duygun'a kızardı. Bir kere yine Duygun bana sataştığında beni odasına götürmüş, sarılmıştı hemen. Bu pek tabi beni çok iyi hissettirmişti. Yalnızdım ve birisi ilk defa yanımdaydı.
Masum bir sarılma sanıyordum. Ta ki onun elleri hiçte masum sayılmayacak bir şekilde bana dokunmaya başladığında. Kulağıma gelen sözler hiçte abi kardeş gibi hissettirmediğinde korkuyla çıkmıştım odasından. O günden beri de kaçıyordum ondan. Bir çatı altında ne kadar kaçılabilirse.
Bu anları aklımdan atıp, yürümeye başladım. Hiç iyi hissetmiyordum, dinlenmeye ihtiyacım vardı. Ama dinlenmek bana haramdı. Latife ablanın sesini işittiğimde nerede olduğunu tahmin edip, oraya adımladım. Şiyar abinin odasında, pencereleri siliyordu. "Hah, kızım geldin mi?" dedi çok saçma bir şekilde. Ama o an buna takılmayıp bende ayak uydurdum ona. "Geldim. Ben ne yapayım?" üzerine bastığı sandalyeden destek alıp, oturdu sandalyeye. "sen bana şuradan su ver hele. Ay imanım gevredi vallahi. Anam ne büyük camlar bunlar. Kol mu dayanır?"
İşaret ettiği konsola ilerleyip üzerindeki sürahiden bardağa doldurup uzattım. Birkaç yudumda suyu bitirip geri bardağı uzatmıştı. "Ziyade olsun kızım. Su verenlerin çok olsun inşallah. Şiyar ağamla gelini gelecekmişler bu odayı da onlara hazır etmemi istedi Bedia hanımım. Valla çok yoruldum kızım. Sözde Şengül gelecekti yardıma amma, nerede? Sattı beni zaar. Ben şu pencereleri bitireyim de odayı süpürüp, tozunu alıver olur mu yavrum?" nefes nefese konuşması bittiğinde onu onaylayan birkaç cümle söyleyip, süpürgeyi almaya gittim.
Fişe taktıktan sonra çalıştırıp her yeri detaylıca süpürmüştüm. Üzerine birde her yerin tozunu aldığımda akşam etmiştim günü. Odadan çıkıp, merdivenlerden inerken konuşma sesleri geliyordu kulağıma. Ama pek umursamadım. Sabah kahvaltısıyla duruyordum, çok açtım.
Hızlı adımlarla mutfağa ilerlerken yengemin seslenmesiyle ona dönmek zorunda kaldım. "Zeyna, Duygun'un elbisesi patlamış. Şuradan iğne iplik alda bir hallediver hadi." Demesiyle sıkkınca ofladım. Bu akşam bana rahat yoktu. Yalnızca başımı sallayıp, terzi eşyalarının olduğu kutuyu alıp indiğim merdivenleri geri çıktım. Duygun'un kapısına geldiğimde içeriden ağlama sesleri geliyordu. Kapıyı tıklayıp, girdim sakince. O beni gördüğünde ağlaması daha çok şiddetlenmişti.
"Şuna bak, daha giymeden yırtıldı. Birde o kadar para verdim. Ne biçim elbise bu? İstemeye iki saat kala olacak şey mi ya?" ağlamaya devam ediyordu bir yandan. Ona takılmadan yatağın ucuna oturdum. "Ver elbiseyi." Dedim. Elime aldığım elbisenin dikişleri zorlanmış gibiydi. Yanıma oturan Duygun'a yan gözle bakıp, işe koyuldum.
Duygun'un yanımda ağlanıp sızlanmalarına daha fazla dayanamayacağımı fark edince işimi hızlıca bitirip elbiseyi ona teslim ettim. Çıkarken de "dikkatli giy." Diye uyarmayı ihmal etmemiştim. Nihayet o işte bitince artık huzurla mutfağa gidebilirim diyordum ki, bu sefer amcam kesti önümü. "Zeyna, şu takımımı bir ütüle. Birde dolaptan kalitelisinden beyaz bir gömlek seç, onu da ütüle. Hadi hızlı ol, oyalanma."
Elime tutuşturduğu takıma acıyla bakarken çaresiz el mecbur odaya yöneldim.
Neredeyse işim bitmek üzereyken yengemin bana seslendiğini işittim. "Zeyna!" "Hay Zeyna kadar taş düşsün başınıza." Diye mırıldandım sinirle. "Kız Zeyna sabahtır sana sesleniyorum niye ses etmiyorsun?"
"Duymadım Bedia yenge, söyle?" diye tersledim. Elindeki siyah şalı salladı. "Üstüme iyilik sağlık. Kız sen hayırdır? Bir dilin sivrilmiş, bak keserim o sesini." Diye azarladığında sabır çektim sakince. Ne saçmalıyordu ya?
"Bak bak, hareketlere bak. Çok şımardın sen çok, tepemize çıkacaksın az kala. Haddini bil. Al şu şala da bir ütü bas." Diye uzattığı şala baktım. Hızla aldım elinden. "Ya ne demezsin bugün dünden daha az ezince kalkmış bir yerlerim." Diye iğnelemeden kendimi alıkoyamıyordum. Çok üstüme geliyordu. Zaten aç ve sinirliydim.
"Yiih! Laflara gel. Kız sen yoksa Duygun'u ağaya gelin ediyoruz diye mi kıskandın? Aman yarabbi. Merak etme sana da çıkar bir kısmet diyeceğim de kim ne yapsın sen gibi paçozu? Ağayı geç, Koçervan'ların kâhyası almaz seni kadın diye." Küçümseyici tavrı iyiden iyiye sinirime dokunuyordu. "Birinin beni alması için önce görmesi lazım ama siz beni öyle bir saklıyorsunuz ki, kim nerede görecek değil mi? Derdinizi de hiç anlamış değilim ama neyse." Söylediğim lafları duymayı beklemiyor olacak ki birkaç saniye bakakaldı suratıma. Toparlanabildiğinde ise hakaretlerine devam etti tabi ki de.
"Kes çeneni! Konuşmaya hakkın yok senin. Kesecektim dilini verecektim eline, dolaşacaktın ortalıkta ahraz. Dua et bizim bu vicdanımıza. Seni evimize aldık da sokak sünepesi olmadın." Laflarını ciddiye bile almadım bu sefer. Şalını da yalandan ütüleyip eline tutuşturduğumla çıkmıştım odasından. Daha fazla uğraşacak halim yoktu valla.
Mutfağa nihayet gelebildiğimde Latife ablayla Şengül abla tezgâh önünde bir şeyler yapıyordu. Beni ilk fark eden Şengül abla olmuştu. "Ha Zeyna, gel ablam. Biz yedik Latife abayla yemeğimizi, sende ye hızlıca toparlayalım burayı." Ocaktaki tencerelerin önüne geldiğimde nefis kokan yemekler birazdan beni şuraya bayıltabilirdi. Raftan bir tane tabak alıp kendime yemek koyacağım sırada Latife ablanın sesiyle ona döndüm.
"Zeyna sen bir koşu kilerden az ceviz al gel de Harire'lerin üzerine koyalım." O öyle deyince ne kadar gitmek istemesem de yine de hızla mutfaktan çıkmış kilere gitmiştim. Cevizleri alıp geldiğimde ise masaya bana çoktan tepsi hazırladığını gördüm. "Teşekkür ederim Latife'm, ellerine sağlık." O da bana gülümsemişti. Biraz tedirgin bir gülümsemeydi fakat pek üzerinde durmadım. Hızla yemeğe koyulduğum vakit dışarıdan gelen araba sesleriyle duraksadım. Gelmişlerdi sanırım. Yengemin de mutfağa telaşla girmesiyle düşüncem doğrulanmış oldu.
"Latife, geldiler. Siz çayı demleyin. Fincanları da hazır edin. Kahveleri verdikten sonra ikramlara başlarsınız."
"Tamam, Bedia Hanım." Yengem aynı telaşla mutfaktan çıktığında ben ise oturduğum yerde gerilmiştim. Şimdi odamda olmalı ve yarına kadar çıkmamalıydım. Ama şimdi odaya geçersem görünme ihtimalim vardı. Biraz beklemeye karar verdim. Bu sırada içeriden gelen seslere kulak kesilmeye çalışıyordum bir yandan. Onun sesi gelmiyordu hiç. Gelmemiş olabilir miydi? Salak mısın Zeyna? Adam niye gelmesin. Kızı ona isteyecekler ya! "Ömer ağam hoş geldin sende." Zaten amcamın buradan bile belli olan lakayt sesiyle onun da burada olduğunu öğrenmiş oldum. Varlığından haberdar olmak beni ekstra germişti. Kalp atışlarım o kadar yüksek bir seviyedeydi ki, her an bayılabilirdim. Söyler miydi bu gece o gün yaşadıklarımızı? Pek öyle birine benzemiyordu ama yine de nereden bilecektim ki. Söylerse yanmıştım ben.
"Kızım ne oldu sana betin benzin atmış?" Latife ablanın başımda konuşmasıyla kendime geldim. Büyük bir halt yedim, hakkınızı helal edin diyemediğim için "İyiyim ya ne olacak, çok yoruldum bugün ondandır." Diyerek geçiştirdim. O da fazla üstelemedi zaten.
Biraz zaman sonra mutfağa Şengül abla girdi. "Ay abla bir gör bunları bir gör. Damat beyin annesini göreceksin, nasıl güzel giyimli gösterişli, konuşmasından bile belli kaliteli insan olduğu. Valla hayran olunasıydı. Ay damatta pek yakışıklıymış, Duygun döndü köşeyi valla. Gerçi pek yakıştıramadım ama olmuş artık." Şengül ablanın söyledikleri beni yine heyecanlandırmıştı.
Ömer ağanın adını duyduğum her an kalbim fena oluyordu. Gidip, o gün o konuşmayı yapmayacaktım ben. Şimdi odamda uslu uslu oturur, kitabımı okurdum. "Ay deme! Valla iyi yere kapak attılar. Gerçi bunların iş biraz garip oldu ama neyse canım olan oldu. Hem bakalım damat nasıl biri? Her şeyden önce mutluluk tabi." Dedikten sonra mutfak kapısına bir göz atıp, biraz öne doğru eğildi Latife abla. Bu sefer daha sessiz konuşuyordu.
"Gerçi Duygun hanımla mutlu olunur mu emin değilim. Ruh emici gibi ayol. Vardı ya hani bir çizgi film: Hayri Poter mi ne? Heh oradakiler gibi." Deyip ikisi de sessizce kahkaha koymuştu ortaya. "Ay Latife aba, pek âlem kadınsın." Demeyi de ihmal etmiyordu gülüşlerinin arasından. Normal bir anda olsak, katıla katıla gülerdim bu sohbete ama şu an eğreti bir gülümseme bahşedebiliyordum yalnızca.
Duygun mutfağa geldiğinde kahveleri yapacak olduğunu anladım. Şengül abla herkesin kahvesini yaparken, o da Ömer ağanınkini yapıyordu yalnızca. Titreyen elleri ve yüzünden hiç silinmeyen gülümsemesi ne kadar mutlu olduğunu açık ediyordu zaten. Tabi mutlu olurdu. Ömer ağayla evlenecekti.
İçimden, o sevgi en başta benim hakkımdı biricik sevgilin ben olmalıydım.
Diye bağırasım geliyordu. Ama içimde tutacaktım elbette. Kahveleri yapıp, mutfaktan çıktığında bende arkasından ayaklandım. Onlar kahve içerken odakları dağılırdı, bende odama geçerdim o sırada. Biraz daha bekledikten sonra yavaş ve temkinli adımlarla ilerledim dar koridorda. İçerdeki sesler kesilmiş yalnızca kahve içme sesler geliyordu.
Salonun kapısına geldiğimde derince soluklandım. İki adım yalnızca. Sonrası kolay. İçimden kendimi cesaretlendirirken o sırada birisinin sesi bozdu sessizliği. "Hatem ağa sebebi ziyaretimiz belli." Diyordu. Muhtemelen Ömer ağanın babasıydı. Tüm odağın onda olduğunu düşündüğüm anda tam adım atacakken bir şey oldu ayaklarımın yere çakılmasına sebep olan.
Yer ayaklarımın altından kayıp, gitti sanki. Büyük bir boşluğun içine düşmüş, orada sallanıyorum. Kulaklarımda yalnızca bir ses uğulduyor. Sabahtandır depar atan kalbim bir anda atmaz olmuştu. Tüm dünya sessizliğe bürünmüş yalnızca tek bir sese hizmet ediyordu hepsi.
"Allah'ın emri peygamberin kavli ile kızınız Zeyna'yı, oğlumuz Ömer'e istiyoruz."