İçeriğe geç

KARA AKASYA

Bölüm 1 · 19 dk okuma

KARA AKASYA

Bölüm 1

Bölüm 1

Bazı hikâyeler insanın başına gelmez; içine bırakılır. Benimkisi de öyleydi. Küçük yaşta öğrendim: susmak, hayatta kalmanın en sessiz yoludur. Susmayı sevmezdim aslında, çok konuşurdum hep. Lakabım bile Geveze Zeyna’ydı benim. İlkokulda öğretmenim her hafta yerimi değiştirirdi, sırf çok konuştuğumdan. Ama bana bir şey fark etmezdi, ben yine aynı benim. Yanımda kim olduğuna bakmaksızın lakabımın hakkını verdim.

Dik başlıydım çok. Küçücük boyuma, yaşıma aldanmaz hakkımı savunmak pahasına laflarımla döverdim insanları. Haksızlığa gelemezdim hiç, babam abime kızardı bazen. Benden büyüktü dokuz yaş. Ama ben korurdum onu küçücük boyumla. Koruduğumu sanırdım en azından. Kimi kimden koruyorsam...

Şimdi en çok benim korunmaya ihtiyacım vardı herhalde.

Savunmasız bir halde, belki en acınası durumdayım. Hayattayım, nefes alıyorum. Ama her nefesimi ölmek için ettiğim dualara harcıyorum.

Bir evde büyüdüm ama hiçbir zaman ait olmadım; her şey yerli yerindeydi, ben hariç. Hafızamda boşluklar yoktu belki, ama bazı anılar hiç tamamlanmamış gibiydi. Yarım cümleler, söylenmemiş isimler, yüzü kapalı hatıralar. İnsan bazen kendi gerçeğini bilmeden de yaşayabiliyor; ama bir yere kadar.

Ya nefesini kes ya da bir çıkış yolu bul.

Ve evet. Şimdi tamda oradayım. Sonda. En azından benim için. Bir sonun başlangıcı olabilecek yerde.

Sırtıma vuran rüzgâr altımdaki ekoseli eteğimi uçuruyor, bir duvarın arkasındaki bedenimi alenen açığa çıkarıyordu. Rüzgâr sert ama üşütmüyor. Ürperten cinsten. Gerçi içimdeki ürpertiye sebep olan rüzgâr mı emin değilim. Belki içinde bulunduğum durumdur. Hiç olmamam gereken bir yerde, hiç olmamam gereken bir saatte birazdan hiç görmemem gereken bir adamı görecektim. Sonra gidip konuşacaktım falan. Planlarım o yöndeydi. Ne konuşacağıma gelirsek, henüz o kadar çepeçevre düşünmedim.

Konuşmaya başlayınca arkası da gelirdi herhalde değil mi? Umarım, yani... İnşallah.

Derince bir nefes aldığımda soğuk hava burnumu yaktı. Önemsemedim. Koyu kahve harelerim tek bir yeri odak bellemiş, oradan ayrılmıyorken başka bir şeyi umursayacak durumda değildim. Gözlerimi çekemediğim yer ise, büyük binaya göre küçücük kalan ama yine de normal şartlara göre olan kocaman kapı. Akasya Aromatics.

Ömer Koçervan'ın başında olduğu şirket. Babasından ve ona da onun babasından kalan miras. Pekâlâ. Ben bu bilmem kaç yıllık şirket karşısında –çok pardon karşısında değil, biraz ilerisindeki inşaat duvarının ardında- ne mi yapıyorum?

Kokular konusunda çığır açmış bu şirketin en büyük hisse ortağı aynı zamanda CEO'su olan; dahası içinde bulunduğumuz toprakların ismi geçen sayılı aşiretlerden birisinin varisi. Koskocaman CEO Ağa Ömer Koçervan'ı bekliyorum.

Şimdi düşündüm de böyle bir adamın benimle ne işi olurdu değil mi? Benimle bir işi yoktu zaten. Ama olmalıydı. En azından ben olması için zorlayacaktım. Umutsuzdum, inancım da yoktu. Ama eğer bugün burada olmazsam yatağımda oturmuş belki ölümü dileyecek kadar kötü bir geleceğin içerisinde olacaktım. Ufacıkta olsa bir şansım varsa bugün o şansı sonuna kadar kullanacaktım. Çünkü bir daha bu fırsata sahip olamayacağım kesin.

Turunculaşan havaya bakıp sıkıntıyla ofladım. Gözlerim bileğimdeki saatime kaydı. Altıya geliyordu. Genelde amcamlar eve bundan bir yarım saat sonra gelirlerdi. Trafikteki yoğunluğa bakılacak olursa hemen herkesin çıkış saatiydi bu zamanlar. O halde eli kulağındaydı. Yani öyle olması için dua ediyordum.

Biraz daha orada hiç hareketsiz beklemiştim lakin daha fazla duracak halde değildim. Bana hava hoş, sonumun başlangıcı olacağından emin olsam bir ömürde beklerdim fakat evdekilerin, evde olmadığımı anlaması çok sürmezdi. Hatta belki şeytan yengem şeref yoksunu kuzenimi beni araması için sokağa salmıştı bile. Saatlerdir cezaevi kaçkını gibi bir duvarın arkasında bekleyip kaldırımdan geçen insanların bana garip bir ifadeyle bakmasının sebebi de onlardı. Ola ki burada bu halde yakalanırsam, amacımı öğrenirlerse başıma gelebilecekleri düşünmek bile canımı yakıyor.

Bir dakika daha, belki son şans diye diye akşamı etmiştim, karanlık güneşin bıraktığı turunculuğun üzerine çökerken, bende tüm çökmüşlüğümle bulunduğum konumdan ayrılıyordum. Seri adımlarla, panik, heyecanlı hareketlerim ve suratımdaki umut dolu ifadeyle geldiğim yolları şimdi omuzlarım çökük, başım önde gidiyordum.

Bir an olsun inanmıştım. O evden çıkabileceğime, hayatımın değişeceğine yaşadıklarımın bitecek olma ihtimaline. Günlerdir gözüme uyku girmiyordu. Kafamda hep bu anı tasarladım. Her durumda gördüm kendimi. Ama ne olursa olsun günün sonunda onun tarafından görünüyordum. Böyle olmasına hazırlayamamışım kalbimi.

Aslında bunu da hesaba katmalıydım, lakin anın rehavetine o kadar çok kapıldım ki bazı geceler o karanlık evde değildim bile. Şimdiyse acelesiz adımlarım yine o eve doğruydu. Islanan yanaklarımı yalayıp geçen rüzgâr yerini serinliğe bırakınca anladım ağladığımı. Sessiz sessiz akıtıyorum gözyaşlarımı yine. Ne zaman bağıra çağıra ağlayacağım? Bir insan bundan bile mahrum kalır mı? Buna bile hasret kalır mı? Hasrettim.

Ardımda bıraktığım koca binaya dönmek istedim son bir kez. Yapmamalıydım belki ama söz geçiremedim hala içimde bir yerlerde atan kalbime. Karanlığın çökmesiyle tüm ışıkları yanmıştı. Kocaman camlardan dışarı sızan ışık güzel bir tablo gibiydi. Bakışlarım saatlerdir gözümü ayırmadığım büyük dönen kapıya gitti. Ve o an bir şey oldu. Kapıdan çıkan bir adam girdi radarıma.

Geceye rağmen turuncu ışıkların altında ben buradayım diyen birisi. Ömer Koçervan, az önce kapıdan çıkmış; şirketinin önündeki arabasına biniyordu. Bir adım geri gittim önce, gördüklerimin gerçekliğini sorguladım. Arabanın yanan farlarıyla beraber hızlıca öne atıldım sonra. Koşmayı düşündüm, lakin yapamazdım. Yetişemezdim ki.

Hareket eden araba düz yolda düşük hızla ilerlerken kaçırma korkusu, az önceki hissettiklerimi tekrardan hissetme telaşesi bana bir şey yaptırdı.

Hızlanan arabanın önüne attım kendimi. Hem de öyle bir atıldım ki. Arkamda kalan insanlardan birkaçının çığlığı, hareket halindeki araçların korna sesi... Arabalar çarpmadı ama ölüm hissini yaşadım iliklerime kadar.

Sanki düşünmeden atlayan ben değilmişim gibi olduğum yerde durmuştum şimdi de. Dizlerim anın heyecanıyla titriyor, beni ayakta tutmakta zorlanıyordu. Titreyen, buz gibi ellerimi suratımın etrafına siper edip bir çığlık koyuvermiştim ortaya. Amacım ne, şu an burada ne yapıyorum her şey uçtu gitti kafamdan. Büyük bir panik içerisinde nefes almayı unutmuş bir halde, gözlerim kapalı bekliyorum. Ah bir de neyi beklediğimi bilsem.

Biraz sonra ellerimin etrafında hissettiğim sıcak avuçlar, kendimi sıkmaktan kaskatı kesilen kollarımı aşağı indirdi yavaşça. Vücuduma başka bir varlığın dokunmasıyla sımsıkı kapattığım gözlerimi açtım, sanki az önceki anların yaşanmasına sebep olmamışım gibi bir sakinlikle. Şimdi harelerimin odağında karanlığa rağmen alenen belli olan beyaz gömleğin ardındaki şiddetle nefes alıp veren bir göğüs vardı. O gövdenin sahibi,

Bismillahirrahmanirrahim.

Kafamı birazcık daha yukarı kaldırsam aslında... Ama çok korkuyorum. Neyden korkuyorum bilmiyorum. Yaptığım akıl karı değil ki! Korkayım bir zahmet. Neler gelecek başıma, aman yarabbi ne yaptım ben? Polisler gelir miydi? Siren sesi falan duymuyorum ama gelmesi yakındır. Hapse atarlar mıydı beni? Niye atsınlar da suç mu işledim sanki. İşledim! Trafiğin düzenini bozdum. Birde, intihar edeceğim sanıp haber ederlerse amcamlara. Allah! 'yeğeniniz Koçervan'ların varisi, Ömer Ağanın arabasının önüne atlamış.' Korkunç. Allah'ım sen beni koru.

"Kime diyorum kime? Alo!" kulağımın dibinde yankılanan sesle beraber çenemin altında bir temas hissettim. O temasla beraber artık görüş açımda nefes alan bir gövde değil, kaşları gözüne kadar inmiş sinirli bir bey duruyordu. Ömer ağanın ta kendisi. Göz bebeklerime kadar titrediğime eminim şu an. Az kala dişlerim de çarpacak şimdi, zor tutuyorum kendimi. Karşımdaki son derece öfkeli olan surata bakarken lal olmuş gibiydim. Dudaklarımı araladım bir şeyler demek için. Ama derin bir nefes aldığımla kaldım, geri kapadım dudaklarımı. Kollarımın etrafındaki baskının artmasıyla başımı o yöne çevirecekken bir anda birkaç adım geri itilmemle tekrar karşımdaki adama bakmış bulundum.

İtmesiyle beraber vücuduma değen esinti sayesinde anladım az önce ne denli yakın olduğumuzu. Şimdiyse o koyu irislerini vücudumun her bir yanında aceleyle gezdiriyordu. Ne yaptığına anlam veremezken, kollarımdaki ellerini çekti hızla.

"Niye atladın arabanın önüne! Manyak mısın sen, derdin ne?" ne diyeceğimi bilemez halde suratına bakmaya devam ediyordum. Sahi niye yapmıştım öyle bir manyaklık? Ha, evet. Ona diyeceklerim vardı ya. Unutmuştum resmen! Etraftan gelen korna sesleriyle beraber girdiğim transtan çıktım nihayet. Biraz daha burada dikilip alenen dikkat çekmeye gerek yoktu. Yeterince çekmemişim gibi...

"Şey... Ben size bir şey diyecektim. Arabaya geçelim mi?" umutla baktığımda gözlerinin en içine, o şu an az öncekinden daha anlamsız bir ifade sergiliyordu bana. Anlamaz tabii, haklı adam. Hayatında kaç kişi arabanın önüne atlayıp, size bir şey diyecektim der ki? Hiç.

"Ne saçmalıyorsun sen? Kafanı mı vurdun? Bana bir şey demek için mi atladın hareket halindeki arabanın önüne! Delirdin mi?" sonlara doğru yükselen sesi korkuyla gözlerimi kırpıştırmama sebep oldu. Zaten yeterince gergin bir anın içerisindeydim. Birde o germese ne olurdu sanki? İri ve uzun bedeninden ötürü arkasını göremeyince biraz yana kayıp baktım ardımızda bıraktığımız manzaraya. Pek iç açıcı değildi. İnsanlar çalışır vaziyetteki arabanın etrafından yola devam ediyor fakat bunu yaparken de bize korna basıp, hakaret etmeyi ihmal etmiyorlardı. Haklı sayılırlardı.

Bu durum beni daha da iyi hissettirmezken karşımda hala dikilmekte olan adama göz ucuyla bakıp hızlı adımlarla arkasındaki araca ilerledim. Titreyen parmaklarımla arabanın kapısını açtıktan sonra aynı hızda da içeri oturmuştum. Gözlerimi hala karşıda bekleyen adama diktiğimde, onun da araca doğru geldiğini fark ettim. Önce ağzının içinde bir şeyler gevelemiş sonra da etrafımızda bize korna çalan araçlara birkaç hakaret savurmuştu. Nihayet yanımdaki sürücü koltuğuna oturduğunda önce bana yandan bir bakış atmış sonra da nihayet arabayı çalıştırmıştı.

Önümüzde kayıp giden yola bakarken bir yandan da içimden dua etmeyi asla bırakamıyordum. Ellerimi birbirine dolamış sıkmaktan parmak boğumlarım beyazlaşmıştı. Ama ne yaparsam yapayım içimdeki gerginlik geçmiyordu. Yaklaşık beş dakikalık yolu –bana asırlar gibi gelmişti- sessizce geçirmiştik. Tabii onun sürekli sabır çekmelerini saymazsak.

Araba yeşilliklerle kaplı bir parkın önünde durduğunda onun gözlerini de üzerimde hissettim. Yüzündeki beklenti dolu ifade artık konuşmam gerektiğini gösteriyordu. Önüme döndüm ve kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım. Günlerdir hazırlık yaptığım o yerdeydim fakat söyleyeceğim tüm kelimeler aklımdan çoktan uçup gitmişti bile. Kafamın içi bomboşken biraz zaman kazanmak adına arabanın kapısını açıp dışarı adımladım. Belki beynime oksijen giderse daha iyi düşünebilirdim.

Biraz ileriye adımlayıp yönümü arabaya çevirdiğimde anlamsız bir ifadeyle bana bakıp o da arabadan inmişti. Açtığı kapıyı sertçe çarpması olduğum yerde irkilmeme sebep olurken, onun da ne kadar sinirli olduğunu gösteriyordu. "Konuşacaksan konuş artık! Senin saçmalıklarına daha fazla ayıracak vaktim yok." Derince yutkunup başımı salladım ağırca. İçimden ettiğim duanın sonuna geldiğimde ağzımdan çıkanların geri dönüşünün olmadığının bilinceydim.

"Ben," dedim önce. Kaşlarını kaldırmış sabırsızca devamını bekliyordu. Tekrar derin bir nefes aldım. Sanki tüm oksijeni çeksem ciğerlerime yetmeyecekti. Islattım yine dudaklarımı hızla. "Şey..." tırnaklarımın avuç içime batıp acıttığını şimdi fark ediyordum. Başımı ayaklarıma eğdiğimde hala ağzımdan çıkacak olanların cesareti yoktu bedenimde. Fakat onun bir andan üzerime doğru gelip "Ulan!" diye şiddetle yükselmesiyle beraber dilimin ucunda tuttuklarımı salıverdim.

"Ben seninle evlenmek istiyorum." Hayır! Demek istediğim bu değildi ki. Anın rehavetiyle son söyleyeceğimi ilk söylemiştim resmen. Utançla kafamı suratına çıkardığımda kaşlarını çatmış saçma bir ifadeyle bana bakıyordu. Saçma diyorum çünkü yüzünü şu an çözemiyorum. Hem öfkeyi, biraz alaycı bir tavrı aynı zamanda da anlamsız bir ifadeyi barındırıyordu suratında. Bir tık komik gözüküyordu doğrusu. Ama konumuz bu değil elbet.

"Sen, benimle," önce işaret parmağını bana doğrultup, sonra kendisini gösterdi. "Evlenmek istiyorsun, doğru mu duydum?" başımı salladım yalnızca. Gözlerimi ondan uzağa dikmiş öylece boşluğa bakıyordum. Yüzüne bakmaya cesaretim yoktu. Harelerini üzerimde hissederken, nefeslenir gibi bir gülme çıktı ağzından. Bolca alay barındırıyordu. Dolmaya başlayan gözlerime engel olamadım o an için. En azından bu yaşadığım rezilliğe değseydi. Çünkü eğer benim kafamda kurduğum gibi gitmezse hiçbir şey ben evlenmek teklifi ettiğim adama bir süre sonra enişte diyecektim. Korkunç.

"Kimsin sen?" bu ifadesi küçümseyici değil de saf bir merak içeriyordu. Daha fazla uzatmamın manası yoktu. "Zeyna Akçınar." Dedim yalnızca. O zaten soyadımı duyunca az çok anlayacaktı kim olduğumu. Nitekim beklediğim gibi de oldu. Suratındaki alayvari ifade bir anda yok olmuş, yerini büyük bir meraka bırakmıştı. "Akçınar." Diye mırıldandı ağzının içinde. Bense yalnızca suratındaki tepkiye bakıp, ne deyip dememem gerektiğini kendi içimde ölçüyordum.

"Sen son zamanlarda yaşananları biliyor musun peki Akçınar?" Şiyar abinin Koçervan'ların kızı Hevin'i kaçırıp, bunun üzerine Ömer ağanın ve kuzenim olacak Duygun'un arasında ki evlilikten bahsediyordu. Bundan mütevellit buradaydım ya. "Hm-hm." Dedim yalnızca. Hala amacımı anlayamamıştı normal olarak. "Siz kabul ettiniz mi bu evliliği?" sordum biraz çekinerek. Ne haddimeydi ama niye kabul ettiğini bilmem gerekliydi. Duygun'da gönlü mü vardı, yoksa başka bir şey mi? Eğer seviyorsa onu işler değişirdi. Duygun'u sevmiyordum ama yine de ona bunu yapamazdım. Zaten onun Ömer ağaya karşı herhangi bir hissi olmadığını bildiğimden şimdi buradaydım.

"Sana ne?" dedi çok haklı bir biçimde. Suratıma biraz mahzun bir ifade katıp, "lütfen." Dedim yalnızca. Dolu gözlerimde fazlasıyla yardımcıydı. Gözlerime baktı bir süre derince, sonra arkamızdaki demirliklere yaslandı tüm sakinliğiyle. Gözlerimi ondan çekip, ileriye baktım. Biraz ileride yoğun bir trafik akmaktaydı. Arabaların zemine bıraktığı sesler, korna sesleriyle beraber gökyüzüne karışıyordu. Bizse bu yoğunluktan biraz uzaktaydık. Turuncu sokak lambalarının aydınlattığı sakin bir parkın içerisindeydik. Yazları buralar çok yoğun olurdu, bilirdim. Bir iki kez gelmişliğim vardı arkadaşımla. Ama o kadar. Zaten çok değişmişti benim gördüğüm halinden, kim bilir ne kadardır gelmiyordum buralara.

"Hadi artık, söyle ne istediğini. Çok uzattın." Haklıydı. Bileğimdeki saatime baktığımda zamanın epey bir geçtiğini gördüm. Hızlıca konuya girsem iyi olacaktı. "Ben Duygun'un kuzeniyim." Diyerek başladım önce. Kendimi bir tanıtaydım. Omzumun üzerinden ona döndüğümde kara kaşlarını çatmış olduğunu gördüm. "Kuzeni? Baban kimdi senin?" sorduğu soruyla harelerime derin bir hüzün indi. İçimde yaşadığım özlem hiç dinmiyor, her geçen gün katlanıp artıyordu. Ama değişen bir şey yoktu. Duyduğum özlem onları geri getirmiyordu.

"Haşmet. Haşmet Akçınar." Dedim tane tane. Ağzımdan çıkan her harfte vardı özlemim. Gözlerimin ardı sızlayınca, göz kapaklarımı indirdim sıkıca. İndirmemle birkaç yaş dökülmüştü bile. Derin bir nefes çektim içime, sonra ona döndüm tamamen. Bir şeyleri çözmek ister gibi bakıyordu suratıma.

"Haşmet ağanın kızı, Zeyna..." dedi, kendi içinde bir şeyleri tartar gibi. "Tamam, devam et." Ellerimi birleştirdim sıkıca, güç almak ister gibi. "Benim ailem vefat etti ya işte ben amcamlarla beraber kalıyordum. Amcamı tanıyorsun zaten." Deyip duraksadım onay beklemek adına. Kafasını sallamakla yetindi.

"Şiyar abim senin kız kardeşini kaçırınca..." seğiren çenesiyle beraber bu durumun onu bir tık sinirlendirdiğini fark edip, hız kesmeden devam ettim cümlelerime. "işte bu evliliğe karar verildi. Ama bu evlilik zorunluluktan doğan bir evlilik ya zaten. Ben sana karşı, yani şey... Ben seni," duraksadım. Allah'ım birazdan söyleyeceğim yalanlar için çok özür dilerim, ne olur beni affet.

"Ben sana sevdalıyım." Dedim pat diye. Evlilik teklifinden sonra idmanlıydım artık, onun kadar zor gelmemişti.

Suratına baktığımda yüzünde hiçbir değişiklik olmadığını fark ettim. Bu durum onu pek etkilememiş gibiydi. Zaten bende 'öyle mi? Hadi gel evlenelim o zaman.' Demesini beklemiyordum ama yine de özgüvenim bir tık kırılmıştı. "Yani, bu durumda ben ne yapabilirim?" diye sordu tüm sakinliğiyle.

"İki sevmeyen insan evleneceğine en azından seni seven birisiyle yapamaz mısın bu evliliği?" diye sordum. Ay çok utanıyorum, ne biçim bir evlilik teklifi bu kızım? Çok rezilsin çok!

Bir süre yüzüme baktı, detaylıca her santimime. Garip bir an içerisindeydik ve ben çok utanıyordum. Tepki vermesini bekliyordum hala sabırsızca. Sonra nihayet bir tepki verdi. Rezilliğime rezillik katacak bir tepki. Ne bileyim, bağırmasını, öfkelenmesini art arda sabırlar çekmesini falan bekliyordum ama o bir anda gür bir kahkaha patlatmıştı.

Ani hareketiyle irkilirken bir adım geri gittim istemsiz. Ne yaptığını anlamazken yüzümde saçma bir ifade vardı şu an muhtemelen. O ise bunu hiç umursamadan gülmeye devam ediyordu. Koyu irisleri küçücük kalmış, çizgi halini almıştı. Gülmekten otuz iki dişini de sergiliyordu şu an bana. Fazla beyaz dişlerini. Maşallah, inci gibiydi. Hayran olunası...

Bu hali ona bariz bir sevimlilik katmıştı. Sabahtandır olan katı sureti gitmiş, bambaşka birisi olmuştu. Bu durum tüm heybetine zıt, biraz eğreti duruyordu. Ama bir insana eğretilik bu kadar yakışırdı herhalde. Dalmış bir halde adamın suratına baktığımı fark ettiğimde hemen toparladım kendimi. Ne saçmalıyorum yahu? Konuya dönelim!

"Gülmen bittiyse bir cevap alabilir miyim artık? Gitmem gerekiyor da." Bir tık sert çıkmıştı cümlelerim. Sinirlenmiştim. Gülünecek ne vardı ki? Hem de katıla katıla. Ayıp denen bir şey var. Nihayet gülüşünü kesebildiğinde gözlerime baktı. Tekrar eski sert, alışıldık haline dönmüştü. Ama gözlerinin içi yaşarmış gülmekten, ıslak bir hali vardı.

"Biz iki güne istemeye geleceğiz Duygun'u biliyorsun değil mi? Ne yapayım gelmişken ikinizi de mi alıp gideyim?" söylediği kelimeler siyah kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. "Saçma sapan konuşma! Ne münasebet? Onu mu kastettim ben." Diye çıkıştım. Edepsiz!

Yaslandığı yerden ayrılarak bana doğru bir iki adım attığında, şimdi daha yakındı. "Asıl sen saçmalıyorsun. Önce geldin arabamın önüne atladın şimdi de yok seviyorum benimle evlen. Oradan bakınca önüne gelenle evlenen birine mi benziyorum ben?" diyerek parmağıyla kendini işaret ettiğinde bir an boş bulunup "Evet." Demiştim.

Cevabımla çatık kaşları daha da çatıldığında istemsiz dudaklarımı ısırıp, bir adım geri gittim hemen. Ama öyleydi. Duygun'la olan berdeli hemen kabul etmişti. Ne düşünebilirdim ki? "O evliliği kabul etmemin sebebi başka. Bilmediğin şeylere burnunu sokma." Sanki içimi okuyormuş gibi verdiği cevapla biraz şaşırmıştım açıkçası. Onu kastettiğimi nereden anlamıştı.

"Ayrıca, ben senin Akçınar'lardan olduğunu nasıl anlayacağım? İsmini cismini duymadım hiç. Görmedim de hayatımda. Karşıma geçmiş apaçık yalan söylüyorsun birde. Bir daha sakın buna cesaret etme. Kendini de bu kadar düşürme."

Küçümseyici bakışlarıyla beraber yanımdan geçip, gitmiş; arabasına binmişti. Arabanın çalışma sesini hatta yola bıraktığı sesleri duysam bile olduğum yerden hareket edememiştim. Son söylediği kelimeler, biraz ağırıma gitmişti. Haklıydı. Haklı oluşu sıkmıştı ya zaten canımı. Küçük düşmüştüm. Yapmamam gereken bir şeyi yapmıştım ve sonuçları çok ağır olacaktı.

Ben kimdim ki Duygun'la değil de benimle evlenecekti? Hem de bir lafımla. İşin kötüsü şimdi o benim eniştem olacaktı sahiden. Hele birde bu durumu amcamlara söylerse, o zaman yanmıştım. Amcam demişken saat epey bir geç olmuştu. Evdekiler çoktan kudurmuştur bile. Üst üste iki kez falso verdim. Bravo bana!

Daha fazla gecikmemek için yüzümü çoktan ıslatmış olan yaşlarımı silmiş, hızla yürümeye başlamıştım. Sokak lambasının aydınlattığı ıssız yolları geçerken bir yandan da ağlamaya devam ediyordum. Ağlamamalıydım ama kendime engel olamıyordum. Cehennemime geri dönüyor olmakta şu an buna pek yardımcı olmuyordu.

Ailemi 11 yaşımda bir yangında kaybetmiştim. O zamanlar ben okuldaydım. Amcam okuluma gelip beni alelacele almış ve hastaneye götürmüştü. O zaman pek farkında değildim içinde bulunduğum durumun. Annemin yanmış cesedini gördüğümde de keza farkına varamamıştım. Amcamlar polislerle, abimin cesedine bile ulaşamadıklarını, çoktan kül olduğunu söylediğinde; babamın vücudunun parçalarının o yangından tek tek çıkarıldığını duyduğumda da.

İki parça kıyafetsiz, üzerimde okul formam, sırtımda sırt çantamla amcamların evine emanet gibi koyulduğumda fark edebilmiştim ancak. O yaşımda, küçük bedenime kocaman yük bindirdiklerinde. Aile evinde o yaşlarımda tek derdim oyun oynamak ve ödevlerimi yapmakken; amca evine geldiğimde yerini mutfaktaki ablalara yardım etmek, sofra kurmak, yengemin her fırsatta 'anası babası gitti, bize yük bıraktı' serzenişlerini duymak, Duygun'un türlü kıskançlıklarla yaptığı oyunlarına maruz kalmak, amcamdan yediğim tokatların acısını çekmek, en acısı da ailemin yokluğuyla savaşmak olmuştu. 11'lerimin başını çocuk olarak geçirirken sonların da çocukluğum elimden alınmıştı. Onunla beraber tüm masum anlarımda.

20 yaşımdaydım şimdi. Dokuz yılımı bir cehennemde geçirmiştim. Hayatımın dokuz yılını kurban etmiştim. O evde ailemi yanarak kaybetmiştim. Bu evde ben kül olmuştum. İlk başlarda kurtulma gibi bir gayem yoktu. Ne olursa olsun onlar benim tek ailem diyordum. Kurtulmak istediğim sözde ailem.

Büyüdükçe başkaldırabilirim sandım. Artık çocuk değilim, bana zarar veremezler diye düşündüm. Yanlış düşünmüşüm. Ben yaş aldıkça daha fazlasını yaptılar. Acılarım daha derine işledi. Benimle bir bütün haline geldi. Her yaşımda onlar sayesinde daha da eksildim kendimden. Ve daha da acıya battım. Kurtuluşumun olmadığını fark ettiğim bir anda ise daha fazla geç kalacak zamanım yoktu.

Bu evlilik benim tek şansımdı. Çok kez kaçmayı denesem de başaramadım. Ve her kaçışım bana daha büyük bir ceza olarak döndü. Her ceza daha çok acıttı beni. Ömer ağa beni tanımamıştı. Normal olarak. Çünkü beni saklıyorlardı.

Neden bilmiyorum. Her misafir geleceğinde odama kilitlerlerdi. Bir yere gittiklerinde de aynı muamele. Bir iki kez açığa çıkmak istediğimde ise yine bir fazlası yaşandı. Önceleri küçükte olsa bir odam vardı. Sonra kurtuluşa doğru attığım her bir adım beni odamdan etti. Sonra okulumdan, sonra kitaplarımdan. Şimdiyse, eskiden kiler olarak kullanılan, rutubet dolu bir odada kalıyordum. Onlara göre hak etmiştim. Her fırsatta sanki onlar öcüymüş gibi kaçmamalıymışım.

Öylelerdi.

Daha da kötüsü.

Biraz ileride ışıkları yanan taş konağı gördüğümde tüm içimdeki strese rağmen sakin bir nefes aldım. Toprak yolu geçip, düz zemine ayaklarım bastığında öne eğilip, eteğime yapışan dikenli çalıları temizledim. Daha kısa yoldan gelebilmek için tarladan geçmiştim. Bu yüzden eteğimin her yanı çalı çırpıyla doluydu. Ellerimle silkeledikten sonra konağın arkasına doğru yürüdüm. İçimden evde olmadığımı öğrenmemiş olmaları için dualar ediyordum.

Bahçeye girebilmek için taş duvarı atladım sessizlikle. Buraları ezberlemiştim artık gide gele. Kolaydı benim için. Zor kısımsa mutfağa açılan kapıdan geçecektim ve eğer oradalarsa yakalanmam an meselesiydi. Evden çıkmadan önce evin yardımcısı olan Latife teyzeye rahatsız olduğumu odada dinlenmek istediğimi söylemiştim. O da aynen böyle yengemlere söylediyse eğer pek sorun olmazdı. Normalde elbette sorun olacak bir şeydi lakin şu sıralar bana fazla ilişmiyorlardı.

Çünkü biricik kızları Koçervan'lara gelin gidecek, amcamlarda dünür olacaktı. Bu kadar sevinmelerini garip buluyordum. Sonuçta amcam kızını verecekti hem de berdel karşılığında. İnsanların böyle durumlarda mutlu olmaması gerekirdi. Şöyle de bir şey var ki, Ferhan ağa yani Ömer ağanın babası, kızının Şiyar abi tarafından kaçırıldığını öğrendikten sonra gençleri affetmiş berdele gerek olmadığını söylemişti.

Ama benim adalet terazisi amcam(!) bu durumda mahcup olacağını ve karşılıksız kalmaması gerektiğini söyleyerek berdel olsun demişti. Onların planladıkları başka bir şey vardı emin olduğum. Benim anlamadığım kısım Ömer ağanın bunu kabul etmesiydi. Duygun'u seviyor gibi değildi hiç, neden kabul etmişti ki? Bugün de bir şey söylememişti. Amcamla Şiyar abi konuşurken duymuştum: Ömer ağayla ortak olma yolunda ilerliyorlarmış. Belki bu durum onun da işine gelmişti ve bu yüzden kabul etmişti.

Ben kendimi bildim bileli bizim aile botanik ve reçine işi içerisindeydi. Hatta eskiden bu işin başında babam vardı. Onun vefatından sonra ise amcam devralmıştı. Küçükken hatırlıyorum babam beni ara sıra bu reçinelerin yapıldığı yere götürürdü. Oralara fazlasıyla hâkim sayılırdım. Babamın bir defteri vardı hatta. İçerisinde bazı özel, kendilerine has koku ve esansların formüllerinin bulunduğu. Şimdi o defter bendeydi. Ailemden bana kalan tek şey olarak.

Yani işin aslı, bizim aile kokuları şişeye dökmüyor, ham haliyle bunu yapan şirketlere satıyordu. Mardin'de en adı bilinenlerdendik. Akçınar Kadim Esanslar. Ömer ağanın da bu aileyle iş birliği içerisinde olması kadar normal bir şey yoktu. Ama yine de amcamların tarafında beni şüpheye sokan şeyler hala bakiydi.

Mutfak kapısına geldiğimde, açık olan kapıdan içeriye bakındım temkinlice. Kimsecikler yoktu. Gürültü patırtı da gelmiyordu. O halde öğrenmiş sayılmazlardı herhalde. İçeri girip, hızlı adımlarla kapıya ulaştığım anda karşılaştığım kişiyle durup, kaldım. Latife abla kaşlarını çatmış bana bakıyordu.

"Kızım, ne işin var senin burada? Hastasın diye sana çorba kaynatmıştım ama odanda yoktun. Nereden geliyorsun sen bakayım?" gözlerim elinde taşıdığı tepsiye gitmişti. Tavuk çorbası yapmış benim için. Ben bu kadını yerdim. Elindeki tepsiyi aldım hemencecik. Yüzümde benden habersiz çoktan yerleşmiş kocaman tebessümümle yanağına bir öpücük kondurdum kocaman. Sonra da o daha ne olduğunu anlamadan yanından sıvışmıştım bile. Arkamdan hala bir şeyler diyordu ama çok dinleyemedim.

Odama gitmek için koridorda ilerlerken bir anda salondan çıkan yengemle karşılaştık. Gülen yüzü beni görünce nemruda dönmüştü bir anda. Önce bana sonra elimdeki tepsiye baktı. Bir şey demeden yanından yavaş adımlarla geçerken o da ses etmemişti. Buna şaşırsam da çok umursamadım. Odama geldiğimde kapıyı açıp yavaşça içeri girdim. Yer yatağıma ulaştığımda sakince oturdum ve elimdeki çorba kâsesinden bir kaşık aldım. Bu sırada salondaki seslerde az biraz geliyordu kulağıma. Odamla, salon yan yanaydı. Muhtemelen Duygun annesine, aldığı kıyafetleri gösteriyordu. Bugün isteme ve nişan için alışverişe çıkmıştı. Evleneceği adamı görmüş müydü acaba? Ben görmüştüm. Ama bir işe yaramamıştı. Keşke bunca yaşadığım adrenaline değseydi en azından.

Dolan gözlerimi engelleyemezken boğazıma bir yumru oturdu. Elimdeki tepsiyi bıraktım kenara. Tüm iştahım kaçmıştı. Yatakta cenin pozisyonu alırken çoktan yaşlarımın ardı arkası gelmeye başlamıştı bile.

Ben bu hayatı hak edecek ne yapmıştım. En masum benken, kurban seçilen de bendim. Cevabı olmayan sorular boğazıma dizildi. Odanın duvarları üzerime doğru daraldı, ben içime doğru çöktüm.

Sessizce ağladım, çünkü burada kimse sesimi duymuyordur.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.