Hani insanların bir dönüm noktası olur ya hayatlarında, ben sanıyordum ki bu yeknesak hayatım bana acıdan başka bir şey veremez. Hiçbir şeyi değiştiremez. Hep aynı sabaha uyanacağım hep aynı yüzler, aynı kâbuslar, aynı acılar. Ama şimdi birisi içeride benim ismimi sesleniyor. Diyor ki;
Zeyna, kurtaracağım seni bu fecaatten. Senin yaraların da kabuk bağlayacak artık. Kuruttuğun çiçekleri yeniden yeşerteceksin. Sen bana güven.
Güvenirim. Ben bu hayatta kendime bile güvenemezken sana güvenirim Ömer ağa... Sen bana söz vermedin ama umutlarımı gördün.
"Ağam, sen ne diyorsun? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor? Ömer ağam baban bir konuş hele, herhalde yönünü şaştı." Amcamın hayret dolu sesi kulaklarıma iliştiğinde neredeyse olduğum yerde çığlık atacaktım. Rüya değildi. Yine zihnimin bana kurduğu hayal falan da değildi. Gerçi zihnim bana pek iyi şeyler sunmazdı zaten.
"Babamın bir yanlışı yoktur Hatem ağa. Sizde duydunuz zaten. Veriyor musun yeğenini bana? Onu de hele." Bu Ömer ağanın sesiydi.
Oy sesine kurban! Beni isteyen dillerini...
Sakin ol kızım, sakin ol... huh. Derin nefesler al. Evet böyle. Bugün senin istemen var yahu! Ne sakinliği? Yalnız isteme de değil ya, bayram bugün. "Allah'ım sana söz. Bu gece oturup bir şükür namazı kılacağım. Çok teşekkür ederim, çok. Dualarımı duyduğun için, bana bir çıkış kapısı gösterdiğin için..." avuçlarımı hızla yüzüme silip, yaslandığım duvara biraz daha sindim. İçeri girmek istiyordum ama cesaretim yoktu henüz.
"Ulan sen ne saçmalıyorsun? Zeyna ne alaka lan? İsteyemezsin onu falan! Irz düşmanı mısın oğlum sen?" Cihan'ın sesiyle beraber bir kargaşa oldu içeride. Yabancı bir kadının çığlığı geldi kulağıma. Sonra bir çocuk ağlama sesi. Patırtılardan anladığım kadarıyla Cihan, Ömer ağaya saldırmıştı. Yürek mi yemişti bu geri zekâlı? "Lan sana ne oluyor it. Büyüklerin meselesine karışma Cihan! Ayakaltında kalırsın." Ömer ağanın sesi fazlasıyla sinirli geliyordu. Normaldi. "Cihan! Geç kenara, sen karışma."
"Baba!" dedi Cihan sinirle. Hala horozlanıyor aptal herif. "Ferhan, siz ne ediyorsunuz? Ömer oğlum delirdiniz mi? Duygun'a diye geldik ya? Zeyna kimdir, nereden çıktı?" telaşlı bir kadın sesine aitti bu söylenenler. İlk defa duyduğum bir ses. Ömer ağanın annesi olabilir diye düşündüm.
"Ömer ağa siz buraya Duygun diye geldiniz, lafınızdan dönmeyesiniz. Biz seni de babanı da sözünün eri biliriz. Ha bu bizim bildiklerimizi mi yalanlayacaksınız şimdi?"
"Bak Hatem, ben sana bu berdel olmasın dedim. Ama sen ille de olsun, çocukları evlendirelim; reçine işinde ortak olalım dedin, bizim aklımıza yattı. Kabul ettik. Ama sana Duygun'u isteyeceğiz demedik ki. E sen de gelin Duygun'u gelin edeceğim demedin." Dedi Ferhan ağa.
"Ağam, kızım Duygun'dur işte. Başka kim olacaktı?"
"Senin Zeyna diye yeğenin yok mu Hatem, onu de bana?" diye sorduğunda Ferhan ağa, amcam ağzının içinde bir şeyler geveledi. Yeğenim bile diyemiyordu benim için. Bende hala buna amca diyordum işte. Adam mı ki amca olacak birde?
"Heh tamam işte, mesele çözüldü. Bizim anlaşmadan döndüğümüz falan yok. Sizden kız alıyoruz, bizden oğlan veriyoruz işte."
"Ağam, Zeyna benim yeğenimdir. Berdel sayılmaz ki o vakit." Amcam son kozlarını oynama derdindeydi hala. Stresten tırnaklarımı yemeye başlamıştım bile. Ya vazgeçerlerse diye korkudan bayılacaktım şuraya.
"Kız Zeyna ne oluyor içerde? Sen ne dikiliyorsun burada?" arkamdan gelen seslerle bir anda irkildim. Latife ablaydı. Ona ağzımı kapatıp sessiz olması için işaret yaptıktan sonra kulağımı içeriye verdim yeniden.
"Olur olur, bal gibi olur. Benim oğlum Zeyna kızımızı görmüş, beğenmiş. Ben şimdi oğlumu sevdiğine enişte mi getireyim Hatem? Olur mu böyle. Cık, olmaz. Hadi sen çağır Zeyna kızımızı onun da gönlü varmıymış soralım." Zaten bayılacaktım heyecandan, birde Ferhan ağanın sözleriyle kalbim depara kalkmış, nefeslerim sıklaşmıştı. O kadar sık nefes alıyordum ki başım dönüyordu.
Arkamda hissettiğim sesle oraya döndüm. Latife abla ellerini ağzına kapatmış, kocaman gözlerle bana bakıyordu. "Kız, siz? Tövbe Allah'ım aklıma mukayyet ol. Nerede görüştünüz de ettiniz onu?" ettiği laflar kaşlarımı çatmama sebep olurken, sıcaktan kızardığımı hissettim.
"Hasbinallah! Abla ne biçim konuşuyorsun sen. Ne edecekmişiz biz ya?" diye çıkıştım. Koluma bir tane geçirdiğinde acıyla çektim kolumu. Eli de ağırdı valla. "Kız ben onu mu diyorum, sevdalığı ne ara ettiniz siz? Bu oğlan hangi vakit gördü seni?" ah ablam bir bilsen bu yerden bitme neler yapıyor? Neyse boş ver bilme. Evlenince göreceksin inşallah. O günlerde gelirse tabii.
Latife ablaya cevap vereceğim sırada içeriden gelen seslerle yuttum diyeceklerimi. "Lan sen Zeyna'yı nerede gördün de beğendin? Öldürürüm lan seni!" Cihan'ın bağırmasıyla bir gürültü daha koptu. Sanırım bu sefer cidden Ömer ağaya yumruk atmıştı. Hiç düşünmeden girdim içeri.
Karşılaştığım manzara ise hayal ettiğimden çok farklıydı. Cihan'ın, Ömer ağanın üzerinde olmasını beklerken, Ömer ağaydı üstte olan. İki adamda onu tutmaya çalışıyordu. Duygun bir kenarda ağlıyor, yengem de bir yandan Duygun'u teselli ederken diğer yandan da yaşlı bir kadına laf saydırıyordu. Amcam da yerde yatan oğlunun başında Ömer ağanın elini tutmaya çalışıyordu. Diğer kenarda ise genç bir kadın, kucağına basmış olduğu oğlunun gözlerini kapamış, uzaktan olanları izliyordu anlamaz gözlerle.
"Bak Cihan, bugün benim istemem var, en mutlu günüm diye ilişmiyorum sana. Sen de adam ol –ne kadar olabilirsen artık- kes çeneni otur. Ha ben kuzenini kendime bir alayım." Dedi tane tane. Sonra yere yatırıp, üzerine çıkmış olduğu Cihan'ın suratına biraz daha yaklaşıp, dişlerinin arasında konuştu. "Evimin hanımı yapayım, balayından gelince keserim hesabını. Tamam mı koçum? Hadi sen bu kadar sabırsız olma."
Üzerinden kalkarken Cihan'ın omzuna da bir iki tane geçirdi. Dostane bir vuruş değildi tabi ki. Ömer'in ağzından çıkanlar hala kulaklarımda çınlarken ne yapacağımı bilememiş, olduğum yerde dikiliyordum hala. Benim için dedikleri...
Tamam, gerçek değildi biliyordum. Ama niye? Niye böyle bir şey yapıyordu? Sırf o gün gidip onu seviyorum dedim diye mi? Hiç sanmıyorum. Kabul edeceğine gram inancım yoktu. Ama şimdi burada, beni sözde ailemden istiyordu. Hala içinde bulunduğum anın gerçekliğini sorgularken, bir anda suratıma inen tokatla anlamış oldum. Fazlasıyla gerçekti.
Suratım yana düşerken kimin yaptığına bakamamıştım. Ama başka bir kadının "Sen ne yapıyorsun Bedia?" demesiyle anlamış oldum. Şirret yengem, kim olacak? "Sen kuzeninin sözlüsüne göz mü diktin? Onu ayartıp, ha buralara kadar getirtip, bize oyun mu oynadın?" kenarda ağlayan Duygun'un kolundan tutup, kaldırdı hızla. Yüzüne dökülen saçlarını hızla çekerken darmaduman suratını gösterdi bana.
"Bak haline! Ağlamaktan ne hale geldi. Senin yüzünden! Biz seni evimize aldık, yedirdik içirdik. Sen orospu olasın diye miydi? Enişteni ayartıp, kevaşe mi oldun başımıza?" diye bağırmasıyla ellerini saçlarıma dolaması bir oldu. Neye uğradığımı şaşırdığımdan hiçbir tepki veremedim. Ellerim can havliyle yolduğu saçlarıma gitti. Ağzımdan birkaç cümle bile çıkmıyor, yalnızca ağlıyordum.
Etrafta birilerinin bağırış sesleri geliyor, kulağıma bir uğultu gibi çarpıp, geri gidiyordu. En son nihayet bıraktığında saçlarımı yere düşüverdim. Saçım başım dağılmış, gözyaşlarım yüzümün her yanını ıslatmış, yanağımda bir tokat iziyle oturuyordum salonun ortasında. Tüm sesler kesilmiş, herkes susmuş yalnızca benim hıçkırıklarımı dinliyorlardı.
O sırada benim hıçkırıklarımın yanına bir ses daha eklendi. "Yenge." Diye seslendi otoriter bir ses. Ömer ağaya aitti. Sonra kollarımda başka birinin temasını hissettim. Kafamı kaldırdığımda, az önce çocuğuyla bekleyen kadındı. Ömer ağanın yengesi miymiş? Gözlerinden acır bir ifade geçti. Utandım. Acınası bir haldeydim.
Kollarımdan tutarak yavaşça kaldırdı beni. Sonra salonun kapısından geçtik. Önümüzde Latife abla vardı. Bir yandan ağlarken bir yandan da önümüzde yol gösteriyordu. Nereye gidiyorduk bilmiyorum. Sanki yürüdüğüm yollar yabancıydı. Sanki yıllardır yaşadığım evde değilmişim gibi.
Lavaboya gelmiştik. Latife abla elimi yüzümü yıkamış, saçlarımı düzeltmişti. Bende o sırada sessizce gözyaşları döküyordum hala. Bir müddet sonra salona geri döndük tekrar. Herkes sedirlere oturmuştu bu sefer. Yengem ve Duygun nefret dolu gözlerle bana bakıyorlardı. Cihan avuçlarını sıkmış, öfkeli gözlerle odağına Ömer ağayı almıştı. Amcam ise, onu anlayamıyordum. Sakin görünüyordu sanki.
Ben odaya girdiğimde Ömer ağa da ayağa kalkmıştı. "Kavga dövüş bittiğine göre," iğneleyerek Cihan'a ve yengeme baktı. "Hatem ağa, babam tekrar etsin mi laflarını yoksa sen anladığını anladın sadede mi geliyorsun?" bakışlarım amcamı buldu hızla. Önce bana baktı öfkeyle, sonra başını önüne eğdi. "İyi, tamam. Verdim kızı."
Ne. Verdim mi? Bu kadar basit miydi yani? Her şey bitti mi şimdi? Kurtuldum mu? Ama ben daha savaşacağım sanıyordum. Yanağımdaki acıya rağmen dudaklarımı bir tebessüm aldı. "Baba sen ne diyorsun? Olmaz öyle şey. Vermiyoruz kızı falan. Çıkın gidin evimden!" diye yükseldi Cihan yine. Ona soran mı vardı? Ne diye sokuyordu burnunu her şeye.
Ömer ağa sol eliyle burun kemiği sıkarken bir yandan da ağzının içinden bir şeyler mırıldanıyordu. Sabır çekiyordu sanırım, emin değilim. "Cihan sen karışma!" diye konuştuğunda amcam, bu sefer yengem girdi söze. "Hatem doğru mu yaptığın? O iş olmaz." Dediğinde amcam bu sefer de ona yükselmişti.
"İyi o vakit. Ailevi meselelerinizi kendi aranızda halledersiniz. Aldım verdim bittiyse bize müsaade." Ömer ağa konuştuktan sonra yanıma gelmiş, elimden tutup, beni de beraberinde götürmeye başlamıştı. Bunu beklemiyordum.
"Ömer ağa, kızı verdim dediysem şimdi al götür demedim. Her şeyin bir usulü var." Diye seslendi amcam arkadan. "Ben sizin usullerinizi gördüm Hatem ağa, hiç almayalım."
Avluya çıktığımızda ayağımda ev terliklerim vardı hala. Cidden biraz hızlı olmuştu sanki. "Oğlum, Hatem doğru söylüyor, olmaz böyle. Düğünümüzü yaparız, kızı gelinliğiyle alırsın ailesinin yanından." Ferhan ağam inanın o evden telli duvaklı çıkasım yok. Şimdi bile girmeye nasıl korkuyorum bir bilsen.
Ömer ağa tuttuğu kolumu bırakıp, babasına döndü. Avlunun ortasında yalnızca üçümüz vardık. Diğerleri kapının orada bekliyorlardı. Muhtemelen Ömer ağanın abisi tutuyordu çünkü Cihan arkadan her an üzerimize uçacak gibiydi.
"Baba bu kızı az önce ne hale getirdiler. Şimdi biz bırakıp, gidersek ne yapacaklar kim bilir? Bırakamam hayatta." Çok haklısın, bırakma beni ne olur...
Ferhan ağa bana baktı önce, sonra yüzünde güven veren bir ifadeyle gülümsedi. "Bak oğlum, sen bu kızı istiyorum dedin, ben sorgulamadım dediğini yaptım. Ama böyle olmaz. Her şey usulüne göre olacak. Sende benim dediğimi sorgulamayacaksın." Diye konuştu kesinkes. Ömer ağa tekrar lafa giriyordu ki Ferhan ağa susturdu onu.
"Tamam, Zeyna telli duvaklı çıkacak bu evden. Ama eğer sizden birinin bu kıza zarar verdiğini görürsem o zaman işler değişir. Anlaşıldı mı?" diye bağırdı arka tarafa doğru Ömer ağa. Umarım senin dediğin gibi olurdu Ömer ağa.
Ferhan ağa ve ailesi herkesle vedalaştıktan sonra konağın bahçesinden çıkmışlardı. Biraz sonra da araba sesleri uzaklaşmıştı zaten.
Boş olan bahçe kapısına baktım bir müddet. Az önce her şey çok hızlı geliştiği için ağzımı açamamıştım fakat şu an bu evde kalmak akıl kârı değildi. Keşke beni de alın diyebilseydim. Yutkundum büyükçe. Dudaklarım yine dualar için kıpırdanmaya başlamıştı. Sakince arkamı döndüğümde amcamın üzerime doğru geldiğini gördüm. Henüz ben geriye kaçamamışken kaldırdığı elini yanağıma vurdu. Bu sefer daha sertti. Beni yere düşürecek kadar sert.
Gözlerimin ardı yaşadığım acıyla sızlarken yapabildiğim tek şey üzerime acımasızca indirdiği yumruklara karşı kendimi korumaya çalışmaktı. "Sen ne yaptın ha? Ne yaptın sen? Ömer'i nerede gördün de o bugün gelip seni benden istedi! Ben şimdi seni öldürmeyeyim de ne yapayım. Piç seni. Abimin piçi! Onlardan kurtulduk derken başımıza senin gibi bir illet bırakıp gittiler. Ama sen merak etme, kavuşturacağım seni ananlara!"
Yumrukları altında artık kendimi bile koruyamıyorken, yalnızca acı içinde inliyordum. Amcam ilk defa bana bu denli el kaldırıyordu. İçeride ki sakin tavrının sebebini de öğrenmiştim çok can yakıcı bir şekilde. Vücudumun her yeri acırken son kalan gücümle bağırabildim. Nasıl yaptım bilmiyorum ama Allah bir güç verdi o sırada.
Yükselen sesimle amcam duraksarken ondan uzaklaşmak için yerde geriye doğru süründüm biraz. Bedia karısı ve kızı da gelmişti şimdi amcamın yanına, tepeden bana bakıyorlardı öfkeli gözlerle.
"Eğer bana dokunursanız size yemin olsun söylerim Ömer ağaya. O zaman o ortaklığı da malı mülkü de unut. Daha da neler yapar, onu sizin hayal gücünüze bırakıyorum artık." Ne cesaretle etmiştim bu cümleleri bilmiyorum. Ömer ağa gerçekten bir şey yapar mıydı orası bile meçhul. Ama kendimi güvenceye almam gerekiyordu ve bu şirret ailesi de Ömer ağadan fazlasıyla korkuyordu. El mecbur bu kozun arkasına sığınacaktım.
"Sen beni tehdit mi ediyorsun kuş kadar beyninle!" Amcam olacak tekrar üzerime yürüyünce olduğum yerden biraz daha çekildim. Bir yandan da can havliyle konuşuyordum. "Ben diyeceğimi dedim. Tehdit değil sözlüme duyduğum güven benim ki." Bu konuyu hiç açmak istemiyordum ama beni buna mecbur bırakmışlardı. Duygun'a döndü bakışlarım. Gözleri kan çanağına dönmüş, tüm makyajı suratına akmış oldukça kötü gözüküyordu.
Yengem, amcamın koluna girmiş onu içeri götürüyorken bir yandan da bir şeyler söylüyordu bana. Bende daha fazla burada durmamak için ayaklandım yavaşça. Karnım ve kollarım o kadar çok acıyordu ki, eminim çoktan morarmışlardı. Ayağa kalktığımda Duygun'un hala gitmemiş olduğunu gördüm. Ona karşı mahcup hissediyordum.
"Özür dilerim." Diyebildim yalnızca. Ömer'i gerçekten seviyor muydu bilmiyorum ama temenni ediyorum ki bir sevdalının ahını almayayım.
"Allah belanı versin." Ağzından kelimeler tükürür gibi çıkıyordu. "Duygun-"
"Bu kadar mıydın sen ya? Kaç gündür gördün benim ne yaşadığımı. Ne kadar heyecanlı, mutlu olduğumu. Kuzen misin sen şimdi?" kafasını salladı iki yana. Gözlerinden hala yaşlar akarken kolunu burnuna götürüp, sildi. "Umarım asla mutlu olamazsın o evde. Bu evi mumla ararsın. Umarım." Arkasını dönüp, gitmişti.
Bir adım attım eve doğru. Birilerine yuva bana cehennem olan eve. Gözümden bir damla yaş aktı. "Bu evi mumla ararsın diyorsun ama senin haberin yok ki bu evin bir üstü cehennem." Diye bağırdım koca konağa karşı. Yıllardır içimde tuttuklarım bu gece boğazıma dayanmıştı demek. Hep onlar konuşmuştu, bağırmıştı birazda benim sesim çıksaydı.
"Ben kuzen değilim de sen misin kuzen? Ya sen insan bile değilsin. Kaç yıl geçti benim bu evde bir kere gülmedi yüzüm. Her gece ağladım keşke annem babam ölmeseydi de sizin yüzünüzü görmeseydim diye. Daha o yaşımda elime süpürge verdiniz. Amca, yengem Duygun'a iş öğrensin dediğinde o daha küçük annesi diyordun. Ben Duygun'dan da küçüktüm. Ama ben Duygun'un okula gittiği sıra onun okul kıyafetlerini yıkıyordum. Abimin emanetisin dedin, bu muydu senin emanete gösterdiğin değer." Gözyaşlarım sicim gibi akarken durduramıyordum kendimi. Avazım çıktığı kadar bağırdım o avluda.
"Ben bu evde yıllardır ne yaşadım biliyor musunuz siz? Hah! Soru bende ki elbette biliyorsunuz, siz yaşattınız ya! Ama birde bilmedikleriniz var. Her gece uyandığım kâbuslardan haberiniz var mı mesela sizin? Geceleri uyuyamıyorum ben. Küçücük yaşımda beni götürüp, babamın parçalarını gösterdiniz. Gitmiyor o anlar gözümün önünden. Annemin küle dönmüş bedeni gitmiyor. Rüyalarıma giriyor. Ben annemle babamdan korkarak uyanıyorum kâbuslarımdan. Siz bunu yeğeninize nasıl yaptınız? Kanınıza, canınıza? Ya geçtim onu da insan insana yapmaz bunu." Bağırdım. Sesim sonlara doğru kısılırken "İnsan çocuğa yapamaz bunu." Diye mırıldandım dudaklarımın arasından.
Anne babamın silueti gözümün önüne gelince dudaklarımdan bir hıçkırık firar etti. "Ben gündüz gözüyle bile görüyorum o kâbusları. Gözümün önüne annem babam geliyor diye sevinemiyorum. Korkuyorum çünkü. Sizin yüzünüzden. Sizin şeytanlığınız yüzünden ben ailemin yasını bile tutamıyorum. Evde zombi gibi dolaşıyorum kimsenin gelip sorduğu yok. Anca Zeyna bunu yap, şunu yap. Ben kendimi kurtarmak için gittim Ömer ağanın ayağına. Sizin yüzünüzden hayatımda hiç tanımadığım bir adama yalvardım. Bana kendini küçültme dedi. Sizin yüzünüzden! Ben canımın derdine düştüğüm için alçak oldum! Şerefsiz oğlunuzun yatağına girmek istemediğim için, onun alenen yaptığı tacizlere susmak zorunda kaldığım için orospu oldum!"
Yağmur yağmaya başladı o an. Çığlıklarıma yer gök dayanamamıştı da indirmişti gözyaşlarını. Ama onlar da tık yoktu. Kalpleri taşlaşmış, yürekleri soğumuş, kanları bozulmuşlarda sesime kulak tıkayıp, uyumuşlardı.
"Allah belanızı versin! Bu yetimin ahı hep üzerinizde olsun. Allah belanızı versin..." sesim artık çıkmıyordu. Ayaklarım gövdemi taşıyamaz oldu, çöktü yere. Bağıra çağıra ağlamaya hasrettim. Hasret sona erdi. Saatlerce ağladım o konağın avlusunda, yağmurun altında. Birisi de çıkıp, içeri gir demedi bana. Annem olsaydı kıza kıza alırdı içeri, ama kıyamadığından. Yağan yağmur morlukların üzerine geldikçe acıtıyordu canımı. Babam yağmurun acıtmasına bile izin vermezdi.
Daha çok ağladım.
Her feryadımda gök inledi.
Daha sert yağdı yağmur.
Daha çok acıttı canımı.
Canım her acıdığında daha yüksek ağladım.
Yine de kimse gelmedi.
***
Kimse bana o gece gir eve hasta olursun demediği için yağmurun altında saatlerce kalmıştım. Sabaha doğru eve girdiğimde ise denize düşmüş birinden farksızdım tabii. Birde gidip, o halde uyumuştum. Ama o ıslak ve rahatsız halime rağmen uzun zamandır yaşadığım en hafif uykuydu. Huzurlu değildi çünkü huzur benden gideli çok oluyor. Ama yakarışlarımın hafiflettiği doğruydu. İyi gelmişti yıllardır sustuklarımı bir gecede döküp indirmek. Ama kime neydi işte
Sabah latife abla gelmiş yanıma haberim yoktu. Uyuyormuşum. Daha doğrusu bayılmışım. Titriyor ve sayıklıyormuşum yatakta. Dudaklarım mosmor olmuş. Gidip, amcamlara söylemiş, hastaneye götürelim demiş. O da gebersin kurtuluruz işte demiş. Şaşırmadım, üzülmedim de. Bilmediğim bir şey değil ki.
"Zeyna daha iyi misin kızım?" odadan içeri elinde tepsiyle giren Latife ablaya döndüm. "İyiyim, sağ ol." Yanıma gelip, yatağın ucuna oturduktan sonra bir elini alnıma dayayıp, zannımca ateşime baktı. "İyi iyi düşmüş biraz daha. Bak Şengül nane limon kaynatmış, iç bunu da iyi gelir."
Elinde tuttuğu bardağı aldım. "Çok teşekkür ederim Latife abla, hakkını nasıl öderim bilmiyorum." Dedim mahcupça. Elini saçlarıma götürdü. "Oy kızım ne hakkı? Asıl biz senin hakkını nasıl ödeyeceğiz kızım." Dedi sonlara doğru kısılan sesiyle. Yüzünü mahzun bir hal almışken sonra aklına bir şey gelmiş gibi döndü birden.
"Asıl sen bana dün akşam olanları anlat. Uyuyamadım sabaha kadar meraktan. Gecede bir şeyler dedin, yalvarmışsın adama falan ne ara görüştünüz siz? Tanışıyor muydunuz yoksa?" dün geceden bahsedince yüzüm düştü biraz. O da fark etmiş olacak ki suratında özür diler bir ifade yer aldı.
Acıyan boğazımı temizledikten sonra çıkmaya zorladığım sesimle konuştum. "Dün gece duydunuz mu siz?" elleri hemen kucağımda birleştirdiğim ellerime gitti. "Ah kızım vallahi ben çok gelmek istedim ama izin vermedi Hatem ağa, bizde emir kuluyuz yavrum. Kusura kalma ne olur."
Kusura bakmazdım da kırılmıştım. Gelebilirdi belki. Hem ben onun kızı değil miydim? İnsan evladı bildiğine koşmaz mıydı ne olursa olsun? Kanından değildim sonuçta, kanından olduklarım beni getirmemiş miydi bu hale? O da pekala gelmezdi. Sıcacık yatağı dururken.
"Bir şey olduğu yok, öyle karşılaşmıştık bir kere konuştuk ayaküstü. Çok uykum geldi benim. Yatsam biraz daha ayıp olur mu size? Yarın çoğu iş ben yaparım."
"Yat tabi yat. Dinlen iyice." Daha fazla üstelemeden çıktığında odadan ben yine yalnız kalmıştım. Sanırım hak ettiğim yalnızlık.