Çınarın bana bir bakışı, ismimi söylemeyişi beni bu hale getirmişti. Sadece bundan yıkılmıştı yüreğim ve bedenim.
Ona karşı içinde büyük bir duygu vardı. Gözlerim onu her yerde arıyor, vücudumun her zerresi onu özlüyordu... Onu ilk gördüğüm andan beri kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu...
Odaya Nuray girdi ve beni düşüncelerimden bir anlık da olsa kurtardı.
"Leydim! Neler oluyor? Neden ağlıyorsunuz? Biri size kötülük mü yaptı?" Dedi telaşla. Buruk bir gülümsemeyle cevapladım onu. "Çınar.. Bana hayal kırıklığıyla bakıp gitti... Bakışı canımı çok yaktı Nuray." dedim ağlayarak. Nuray bana sarıldı ve teselli etmeye çalıştı.
"Anlıyorum... Ne hissettiğinizi anlıyorum... Ama ondan özür dilerseniz, kendinizi anlatırsanız her şey düzelecek... Lütfen böyle davranmayın..." Dedi saçlarımı okşarken. Ben ise ona sarılmış nasıl düzelteceğimi düşünüyordum.
İkimiz öylece dururken Nuray birden "Neden kızdı?" diye sordu. Gerçekten neden kızmıştı? Yalnızlıktan buza dönmüş yüreğimi iyi, nazik, kibar ve anlayışlı halleriyle ısıtmışken neden bir anda paramparça etmişti? Benimle oynuyor muydu?
"Nedeni sarı saçlı şövalye olabilir mi? Ona çok yakın olduğunuzdan kıskanmış olabilir..." Dedi şüpheci bir tavırla. Haklıydı ama bana bunu söyleyebilirdi. Ben Demire karşı bir şey hissetmiyordum ki! Benim yüreğimdeki, aklımdaki tek kişi Çınardı. Bu yanlış anlaşılmayı düzeltmem lazımdı.
"Benim Çınara gitmem lazım..." dedim ve kurabiyelerimin kalanını alıp odadan çıktım. Hızlıca onun çalışma odasına geldim. Kapıyı çaldım. Cevap verilmedi. Tekrar çaldım ve tekrar cevap gelmeyince kapıyı açtım. Kimse yoktu. Kapıyı geri kapatıp merdivenlerden aşağı indim. Mutfağa gittim ama onu bulamadım. Tabağı mutfağa bırakıp yemek odasına geçtim. Ama orada da ondan bir iz yoktu. Sonra aklıma nereye gitmiş olabileceği geldi. Kütüphane... Kitapları sevdiğinden bahsetmişti. Orada olmalıydı. Hızlıca kütüphaneye, ona kavuşmaya koştum. Çünkü ondan ayrı kalmaya dayanamıyordum.






