Sonsuz Yaşam adlı şirket, klonlama çalışmalarına ilk olarak bir fare ile başlamış, ardından çeşitli hayvanlar üzerinde deneyler gerçekleştirmişti. Toplumun bir kesimi bu gelişmeleri endişeyle takip ederken, diğer kesim büyük bir heyecan içindeydi. Televizyonda, internette, sokaklarda, nerede olursa olsun, herkesin konuştuğu tek konu buydu. Başlangıçta klonlamaya karşı çıkanlar vardı ancak sayıları fazla değildi. Özellikle tarım ve gıda sektöründe kullanılan inek, koyun, tavuk gibi hayvanların klonlanması birçok kişinin işine gelmişti. Zira bu, daha fazla besin ve daha verimli tarım anlamına geliyordu. Ancak işler, şirketin insan klonlama üzerine çalışmak istediğini açıklamasıyla tamamen değişmişti.
Deniz o zamanları hatırlıyordu. İnsan klonlamanın etik ve ahlaki değerlere uygun olmadığını söyleyenler şirkete tepki göstermişti. Ülke genelinde büyük protestolar düzenlenmiş ve sokaklar öfkeli kalabalıklarla dolup taşmıştı. Dindar ve muhafazakar kesim insan klonlamanın dini inançlara ve Tanrı’ya saygısızlık olduğunu öne sürerek, şirkete saldırı bile düzenlemişti. Gerilim hız kesmeden artmaya devam ettiğinde, devreye hükümet girmişti. Sonsuz Yaşam'a insan klonlama çalışmalarını sürdürebilmesi için gerekli izin verilmedi. Şirket, büyük hedefine ulaşamamanın hayal kırıklığıyla uzun bir süre sessiz kaldı. Günler geçtikçe kaos azalmış, tartışmalar yatışmıştı ama şirket sessizliğini yeniden bozdu.
Şirket, belirli koşullar sağlandığında, ölmüş canlıları -insanlar da dahil- klonlayarak hayata döndürebileceğini iddia etmişti. Ancak bu defa toplumdan büyük bir tepki gelmedi çünkü kimse böyle bir şey yapabileceklerine ihtimal vermemişti. Şirket alay konusu olmuş ve pek çok kişi yalnızca ilgi çekmek ve gündemde kalabilmek için böyle açıklamalar yaptıklarını iddia etmişti. Ne var ki, şirket, hükümetin kapısına bir kez daha dayanıp çalışmalara başlamak için resmi izin talep ettiğinde, insanlar ne kadar ciddi olduklarını anlamıştı.
Çoğu kişiye göre böyle bir şey imkansızdı, asla yapılamazdı. Ölüm dönüşü olmayan bir sondu. Şirket, klonlama sürecinin nasıl gerçekleştirileceğini açıklamamış, yalnızca gerekli teknolojiye ve bilgiye sahip olduklarını ileri sürmüştü. Bu iddialar kısa sürede televizyon programlarında, haberlerde ve tartışma platformlarında yankı buldu. Genetik mühendisleri, biyologlar ve bilim insanları davet edilerek onlara şu soru yöneltildi:
Ölü bir canlıyı klonlamak mümkün mü?
Bilim insanları da kendi içinde ikiye bölünmüştü. Bazıları, böyle bir şeyin gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu söylerken, bazıları mevcut teknolojinin bunu mümkün kılabileceğini savunuyordu. Peki, şirket gereken izni alırsa gerçekten de bunu başarabilir miydi? Kimse bu soruya kesin bir yanıt veremiyordu. Toplumdaki tepki öylesine büyüktü ki ne medya organları şirketle röportaj yapmaya cesaret edebiliyordu ne de bilim insanlarını programlarına davet edebiliyordu. Zaten etseler bile, şirketin böyle bir şey için izin vereceğini düşünmüyorlardı. Oysa cevaplanması gereken çok fazla soru vardı.
Eğer şirket başarılı olursa bunun sonuçları ne olacaktı? Bu işin etik, ahlaki ve dini boyutunu kimse düşünmüyor muydu?
Ülke yeniden karışmıştı. İşin ciddiyetini kavrayan kesim bir kez daha sokaklara dökülmüştü. Her yerde protestolar düzenleniyor, öfkeli kalabalıklar şirketi hedef alıyordu. Ancak bu sefer saldırganların sayısı önceki çatışmalardan çok daha fazlaydı. Şirket, olası bir saldırıya hazırlıklıydı. Güvenlik önlemlerini artırmış, protestocuları kolaylıkla püskürtmeyi başarmıştı. Ancak çatışma sırasında saldırganlardan biri hayatını kaybetmiş, birkaç kişi ise yaralanmıştı. Olayın yankıları kısa sürede ülke geneline yayıldı ve kaos derinleşti. Sokaklarda daha büyük kalabalıklar toplanıyor, protestoların şiddeti giderek artıyordu.
Tüm bu baskılara ve olumsuz tepkilere rağmen şirket geri adım atmadı. Hükümetten izin aldıkları anda çalışmalara başlayacaklarını açıkladılar. Bu açıklamayla birlikte, halkın öfkesinin yeni hedefi hükümet oldu. Şirketin izin talebini reddetmek için neyi bekliyorlardı? Daha önce reddettikleri bir şeyi neden tekrar değerlendiriyorlardı? Hükümet istifa sloganları her yerde yankılanıyordu. Yönetimin sessizliği sürdükçe kaos ve öfke daha da büyüyordu. Sokaklar, klonlama karşıtları ve destekçileriyle dolmuştu.
Toplum ikiye, hatta üçe bölünmüştü. Klonlamaya sert bir şekilde karşı çıkanlar, bunun doğaya ve inanca aykırı olduğunu, insanlığın büyük bir felakete sürükleneceğini iddia ediyordu. Öte yandan, ölmüş sevdiklerine kavuşma umuduyla hareket edenler, bu gelişmeye daha ılımlı yaklaşıyor ve bunu bilimsel bir mucize olarak görüyordu. Ancak yalnızca hayvanların klonlanmasını destekleyen üçüncü bir grup da vardı. Onlara göre tarım ve gıda kaynaklarının artırılması için hayvan klonlaması kabul edilebilir bir adımdı, fakat insanların bu sürecin dışında tutulması gerekiyordu.
Tüm protestolara rağmen, değişen bir şey olmamış, hükümet kararını değiştirmemişti. Bunun üzerine bir grup, şirketin sahibi Jülide Aytaç’a suikast düzenlemeye bile çalışmıştı. Başarısız bu girişimin ardından şirket ne olursa olsun asla geri adım atmayacaklarını duyurmuştu. Toplumun zihninde cevaplanmayı bekleyen pek çok soru vardı. Ahlaki ve dini değerleri öne sürerek canlı insan klonlamasına karşı çıkan hükümet, nasıl olmuştu da ölü insanların klonlanmasına izin vermişti? Bazıları, hükümet içinde şirketin adamlarının bulunduğunu ve iki taraf arasında gizli bir çıkar ilişkisi olduğunu öne sürüyordu. Ancak bu iddialar hiçbir zaman doğrulanmadı, hep söylenti olarak kaldı. Perde arkasında neler olup bittiğini kimse tam olarak bilemedi.
Tüm bu olayların üzerinden tam beş yıl geçmişti. Şirket bu süreçte sessizliğini korumuş ve çalışmalarını gizlilik içinde yürütmüştü. Deniz, kucağında bilgisayarıyla şirketin sayfasında gezinirken, tüm gelişmeleri yakından takip ediyordu. Şirket, yürüttüğü tüm araştırmaları, deneyleri ve süreçleri halkla paylaşmıştı. Karşısına çıkan her bilgiyi dikkatle okuyor, yayınlanan videoları tek tek izliyordu.
Şirket önce hayvan cesetleri üzerinde çalışmıştı. Deniz, siteye yüklenen neredeyse tüm deneyleri izlemişti, başarılı olanları da, başarısızlıkla sonuçlananları da. Son deney bir dönüm noktası olmuştu. İmkansız denilen şey gerçekleşmiş, şirket dediğini yapmıştı. Hayvanlar üzerindeki çalışmalar tamamlandığında sıra insanlara gelmişti. Hükümetten gerekli izni alan şirket, kimsesiz ölü bedenler üzerinde sayısız deneme yapmış ve herkesin korku, endişe ve heyecan içinde beklediği o haberi nihayet vermişti.
Denemeler başarılı olmuştu.
Aşırı dozda uyuşturucu nedeniyle hayatını kaybeden 25 yaşındaki bir adamı klonlayarak yeniden dünyaya getirmeyi başarmışlardı. Ona, “yeni başlangıçlar” anlamına gelen Renas ismini vermişlerdi. Halkın, Renas’ın bir zamanlar gerçekten ölmüş olduğuna inanabilmesi için, ölüm belgesini ve cesedin fotoğraflarını internette paylaşmışlardı. Deniz, ölüm belgesini incelemiş fakat cesedinin fotoğraflarına bakmaya cesaret edememişti.
Renas yaklaşık bir yıl önce, başarılı bir şekilde klonlanmış ve yeniden hayata dönmüştü. Şirketin bu süre boyunca sessiz kalmasının nedeni, klonun dünyaya gerçekten adapte olup olamayacağını görmek istemesiydi. Renas onları hayal kırıklığına uğratmayarak, tüm testleri geçmiş, sağlıklı bir şekilde yaşamına devam ediyordu. Fotoğrafları, videoları her yerdeydi. Ne kadar inanması zor olsa da gerçekti. Bir zamanlar ölü olan bu adam, şimdi tekrar hayattaydı. Üstelik normal bir insandan hiçbir farkı yokmuş gibi görünüyordu.
Deniz merakla, hakkında yayınlanan bir dakikalık videoyu açtı. Renas sandalyede oturmuş, doğrudan kameraya bakıyordu. Deniz’in içini bir anda içini garip bir ürperti kapladı, tüyleri diken diken oldu. Bu adam bir zamanlar ölüydü ve öldüğü yaşta tekrar hayata döndürülmüştü. Kamera arkasındaki biri, Renas’a nasıl hissettiğini sordu. Deniz sesi biraz daha açtı.
"İyiyim," dedi Renas. Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
“Klon olduğunu biliyorsun, bu sana nasıl hissettiriyor?”
Renas, derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini masaya indirdi ve kısık bir sesle konuştu. “Bunu yavaş yavaş kabulleniyorum. Bana ikinci bir şans verildiği için mutluyum.”
Renas sözlerini bitirdikten sonra hafifçe gülümsediğinde, Deniz videoyu durdurdu. Daha fazla izleyemedi. Çok garip hissediyordu ve kafası allak bullak olmuştu. Şirketin internet sitesinde klonlama işleminin nasıl gerçekleştirildiğini ve bu süreçte kullanılan son teknoloji makinenin özelliklerini anlatan bir bölüm de vardı. Deniz orada yazan her şeyi okudu ama hiçbir şey anlamadı. Çok fazla bilimsel terim vardı. Üstünkörü anladığı kadarıyla, ceset—ki bu kelimeyi bile kullanırken içi acıyordu—özel bir makineye yerleştiriliyor, ardından DNA ve hücre transferi işlemi gerçekleştiriliyordu.
Şirket, Deniz gibi bilimsel açıklamaları anlamayan insanları düşünmüş olmalı ki, süreci basit ve anlaşılır kılmak için işlemin nasıl gerçekleştirildiğini çizimlerle detaylandırmışlardı. Çizimlerde, işlem sırasında kullanılan iki makine gösteriliyordu. Kaynak beden olarak adlandırılan ceset, tabuta benzeyen bir makineye yerleştiriliyor ve ardından hücre transfer işlemi başlatılıyordu. Bu işlem iki hafta sürüyordu ve sürecin sonunda, başlangıçta boş olan ikinci makinenin içinde hedef beden olarak adlandırılan klon ortaya çıkıyordu.
Bu Deniz’in hayatında gördüğü en imkansız şeydi.
"Böyle bir şey nasıl olabilir?" diye fısıldadı, hâlâ çizimlere bakarken. Tüm bu bilgiler ve videoların yanı sıra, klonlama süreci ve sonrası hakkında detaylı açıklamalar içeren, hükümet onaylı bir kılavuz yayımlanmıştı.
"Klonlama hakkındaki şartları öğrenmek için lütfen yayımlanan kılavuzu inceleyiniz."
Metnin üzerine tıklayarak içeriğe göz atmaya başladı. Şirketin yayınladığı kılavuza göre klonlama işleminin gerçekleşebilmesi için belli başlı şartlar vardı. Eğer, bu şartlar yerine getirilmezse klonlama işlemi gerçekleştirilemiyordu. Şartlar şunlardı
Herhangi bir suçtan ötürü hüküm giymiş insanlar klonlanamaz.
İntihar sebebiyle ölmüş insanlar klonlanamaz.
Klonlama işleminin gerçekleştirilebilmesi için klonlanacak kişinin 1.derece yakınları izin belgesini onaylamalıdır. Aksi takdirde işlem gerçekleştirilmez.
Klonlama işlemi için gerekli olan ücret ödenmediği takdirde işlem gerçekleştirilmez.
Klonlanacak olan kişinin cesedi tek parça olmalıdır.
Klonlanacak olan kişinin cesedi en fazla 7 günlük olmalı ve ağır tahribata uğramamış olmalıdır.
Ceset incelendikten sonra DNA ve hücre transferine uygun bulunmazsa işlem gerçekleştirilmez.
Klonlanacak olan kişinin bedeni savcılık izniyle mezardan çıkarılır, işlem bittikten sonra şahitler eşliğinde tekrar gömülür.
Klonlama işlemi kesin olarak kabul edildiğinde, şirket ve başvuran arasında bir sözleşme imzalanır. Sözleşme maddelerinden herhangi birine uyulmaması durumunda şirketin hukuki işlem başlatma hakkı doğar.
Deniz, kılavuzdaki şartları dikkatle inceledikten sonra derin bir nefes aldı. Poyraz, tüm kriterlere uyuyor gibi görünüyordu. Ancak tek bir madde onu tedirgin etmişti.
Yedi gün kuralı.
Poyraz üç gün önce ölmüştü. Cesedi iki gün suda kalmıştı. Bu da demek oluyordu ki şirketle iletişime geçmek için yalnızca iki günü kalmıştı. Eğer iki gün içinde başvurmazsa, bir daha böyle bir fırsatı olmayacaktı. Zaman aleyhine işliyordu. Başını ellerinin arasına aldı ve gözlerini sımsıkı kapattı. Ne yapıyordu? Ne düşünüyor, neyi planlıyordu? Gerçekten bunu yapacak mıydı?
“Eğer yapacaksan çok kısıtlı bir vaktin var,” dedi o ses yeniden konuşarak. Dün karşısına çıkan reklamdan sonra tüm gece boyu düşünüp durmuştu. Kadının söyledikleri zihninde yankılanıp duruyordu.
"Sevdiğiniz insanı kaybettiğiniz yaşta tekrar sizinle buluşturabiliriz."
O reklamın, Deniz Poyraz’ın yanına gitmeye karar verdikten hemen sonra karşısına çıkması bir tesadüf müydü?
Kılavuzu kapatıp yeniden videoların olduğu bölüme döndü. Renas’ın daha önce tamamlayamadığı videosuna tıkladı. Adamın yüzü ekranda yeniden belirdiğinde videoyu durdurdu. “Renas’ı görüyorsun,” dedi içindeki ses. “Tekrar hayata dönmüş, tekrar nefes alıyor. Klonların normal insanlardan hiçbir farkları yok. Neden yapmayasın ki? Poyraz’a yeniden kavuşmak istemez misin? O adam ölüydü. Ölüydü ama canlandı. Bunun nasıl bir şans olduğunu anlayamıyor musun? Poyraz öldü ve sen onu tekrar hayata döndürebilirsin. Onu tekrar görebilir, dokunabilir, kokusunu içine çekebilirsin.”
“Sus!” dedi yüksek sesle. “Sus artık, sus!”
Akıl sağlığını kaybetmiş gibi hissediyordu. Kendisiyle amansız bir kavgaya girmişti. Bir yanı bunu delilik olduğunu söylerken, diğer yanı böyle bir şansı kullanmazsa sonradan çok pişman olacağını fısıldıyordu. İşin ucunda Poyraz’a yeniden kavuşmak vardı. Onun ölümünden sonra yaşamak istemediği adamı tekrar hayata döndürme şansı vardı. Gözlerini Renas’ın yüzünden ayırmadı. Renas kameraya bakıyordu ama Deniz sanki doğrudan ona bakıyormuş gibi hissediyordu. Bakışlarını yakışıklı sayılabilecek yüzünde gezdirdi. Adamın dudakları hafif bir gülümsemeyle iki yana kıvrılmıştı. Gözleri Poyraz’ınkiler gibi maviydi. Mavinin aynı tonuna sahip olmasalar da yine de benziyorlardı.
Deniz o gözlere uzun uzun baktı ve bilgisayarı kapattı. Kararını vermişti.
***
Yaklaşık on dakikadır kapının önünde duran kadın kendini cesaretlendirmeye çalışıyordu. Kapıyı çalmak için elini düzenli aralıklarla kaldırıyor, sonra vazgeçip indiriyordu. Sonunda alnını kapıya yaslayıp gözlerini kapattı. Buraya kadar gelmişti ama onlara ne söyleyeceğini, nasıl bir açıklama yapacağını bilmiyordu. Onu dinleyecekler mi, bundan bile emin değildi. Anlatacaklarını duyunca onu evlerinden kovmaları daha olası görünüyordu.
“Kötü düşünme,” dedi kendi kendine. Bir anne baba için evladını kaybetmekten daha büyük bir acı düşünülemezdi. Belki bu acı, asla onaylamadıkları ve şiddetle karşı çıktıkları klonlamaya dair düşüncelerini değiştirebilir, oğullarını yeniden görebilmek adına kendi değer yargılarına ihanet etmelerine neden olabilirdi.
Elini son kez kaldırıp zile bastı. Onları ne pahasına olursa olsun ikna etmek zorundaydı. Poyraz’a tekrar kavuşabilmesinin tek yolu buydu. Yas yalnızca onun omuzlarında değildi, herkesin içinde asla tamamlanmayacak bir boşluk vardı.
Ve yas, insana her şeyi yaptırabilirdi.
Kapı açıldığında yerde olan bakışlarını kaldırıp karşısındaki kadına baktı. Ne acıydı, Poyraz öleli yalnızca iki gün olmuştu ama annesi sanki on yıl yaşlanmış gibiydi. Yüzündeki kırışıklıklar çoğalmış, daha da belirginleşmişti. Oldukça solgun ve halsiz görünüyordu. Deniz, onun da Harun’un da yemek yiyemediğini, doğru düzgün uyuyamadıklarını biliyordu. Kederin, acının insana neler yapabileceğinin canlı örnekleriydiler. Onların acısı belki de Deniz’in acısından kat ve kat fazlaydı. Çoğu insan, dünyadaki en büyük acının evlat kaybetmek olduğunu söylerdi. Belki de Deniz’den daha kederli, daha çaresizdiler. Ve Deniz kendi acısının onlarınkiyle boy ölçüşemeyeceğini çok iyi biliyordu. Kadının keder içindeki yüzüne bakarken Deniz’in aklı o akşama gitti. Hiç hatırlamak istemediği, yapmak istediği şeye dair tüm umutlarını yakıp yıkan o akşama.
Bir Nisan akşamıydı. Öztürk ailesiyle geçirmekten memnun olduğu sayısız akşamlardan biriydi. Aile, onu ve Poyraz’ı akşam yemeğine davet etmişti. Masanın etrafında toplanmış, Meral’in yaptığı enfes yemekleri yiyorlardı. Deniz, onun kadar iyi yemek yapan kimseyi tanımıyordu. Bazen ikisi birlikte mutfağa girer ve Meral bir yandan yemeği hazırlarken, bir yandan da Deniz’e mutfak sırlarını anlatırdı. Deniz, onu dikkatle dinler, her kelimesini zihnine not ederdi. O akşam herkesin keyfi yerindeydi. Karınlarını leziz yemeklerle doyuruyor, sohbet ederken gülüp eğleniyorlardı. Ta ki Meral o konuyu açana kadar.
Kendi yaptığı limonatadan bir yudum aldı, ardından yüzünde beliren o iğrenmiş ifadeyle söze girdi.
“Bugün ne duydum biliyor musunuz?”
Masadaki tüm kafalar ona döndüğünde, birkaç saniye durdu. Bardağını masaya bırakıp bakışlarını Poyraz’a çevirdi. “Yeşim’i hatırlıyor musun? Eski komşumuz olan.”
Poyraz kısa bir an düşündü. “Bana sürekli kurabiye getiren kadın mı?” diye sorduğunda annesi onu başıyla onayladı.
“Evet, o.” Yüzündeki tiksinti ifadesi giderek büyüyordu.
“Bugün yolda tesadüfen onunla karşılaştık. Biraz sohbet ettik. Üç yaşındaki torununun trafik kazasında öldüğünü söyledi. İlk başta çok üzüldüm, baş sağlığı diledim. Ama sonra ne öyle bir şey söyledi ki dehşete düştüm.”
Deniz gittikçe meraklanmaya başladı. Kadın Meral teyzesini bu kadar tiksindirecek, dehşete sokacak ne söylemiş olabilirdi?
“Keşke şu klonlama işiyle uğraşan şirket, bir an önce güzel haberler verse. Torunuma tekrar kavuşmak için her şeyi yaparım, dedi.”
Herkes bir an durdu. Ortamı derin bir sessizlik kaplarken, Deniz lokmasını yutmakta zorlandı. Klonlama mevzusu pek çok insan için bir tabuydu. Asla kabul edilemez, sapkın, doğanın dengesine karşı gelen ve insanlığın sonunu getirecek iğrenç bir eylemdi.
Ne tepki vereceklerini merak ederek önce Harun’a, daha sonra Poyraz’a baktı. Harun kafasını iki yana sallayarak bu durumu onaylamadığını açıkça belli ediyordu. Poyraz ise kısa bir duraksamanın ardından yemeğine geri dönmüş, herhangi bir yorumda bulunmamıştı. Deniz, Harun’un sesini duyunca bakışlarını yeniden ona çevirdi.
Yüzündeki memnuniyetsizlik açıkça görülüyordu.
“Bu klonlama işi gerçekten çok tehlikeli. Düşününce bile tüylerim ürperiyor. Sapkın emelleriyle zavallı insanların beyinlerini yıkıyorlar.”
Meral derin bir iç geçirdi. Bardağını tekrar eline alıp, bir yudum almadan önce “Yaradan bizi bunun için çok kötü cezalandıracak,” dedi. “Ölüm istesek de istemesek de bu hayatın bir parçası. Yaşamı nasıl kabulleniyorsak, ölümü de kabullenmeliyiz. Aksi, yalnızca geride kalanlara zarar verir. İnsanlar kaybettiği yakınlarını klonlayınca ne oluyor sanki? O klon da bir gün ölmeyecek mi? Ne yaparsa yapsın, kimse ölüme bir çare bulamaz.”
Deniz bakışlarını Meral’den ve onun tiksintiyle buruşmuş yüzünden çekip tekrar yemeğine dönerken, kendi yakınlarından birini kaybetse yine aynı şeyleri söyleyip söyleyemeyeceğini merak etti. Kocasını ya da oğlunu kaybetse yine böyle mi düşünürdü? Poyraz'ı kaybetme düşüncesi, onu soğukta kalmış gibi titretti. Kafasını iki yana sallayıp bu düşünceleri zihninden atmaya çalıştı. Poyraz, onun ürperdiğini fark ettiğinde, "İyi misin?" dedi ona dönerek.
Deniz, hafif bir gülümsemeyle "İyiyim," dedi.
“Sen klonlama hakkında ne düşünüyorsun?”
İşte şimdi bittin, Deniz!
Meral’in bu tatsız soruyla bakışları tekrar yüzünü buldu. Onun için bu konu oldukça karmaşıktı. Onaylayanlara da onaylamayanlara da belirli yönlerden hak verebilirdi.
“Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Çok karmaşık bir konu. Sevdiğin birini kaybetmek bu dünyadaki en büyük acı. O insanların neler hissettiklerini hayal bile edemem. Eğer onların yerinde olsam ve kaybettiğim insanı klonlama şansım olsa… ne yapardım, inanın hiç bilmiyorum."
Sözlerinden sonra ortamda yine rahatsız edici bir sessizlik oluştu. Deniz içinden kendisine küfürler yağdırdı. Ağzını hiç açmamalı, yorum yapmamalıydı. Sonuçta onların düşünceleri belliydi, bu konuda son derece katılardı. Meral bir süre sessizce Deniz’e baktıktan sonra hafifçe başını sallayıp yemeğine döndü. Bunun üzerine, Deniz rahat bir nefes aldı. Ters bir şey söyleyeceğini ya da onu yargılayacağını düşünmüştü. Bacağında duran elinin üstünde bir baskı hissedince başını eğip ne olduğuna baktı. Poyraz, elini onun elinin üzerine koymuş, hafifçe tenini okşuyordu. Deniz, gözlerini kaldırıp ona baktığında, Poyraz gülümsedi.
Gülümsemesi çok hüzünlüydü.
“Deniz,”
Deniz’in daldığı andan çıkmasını sağlayan şey, adını bir yakarış gibi duymasıydı. Meral karşısındaki kızı gördüğünde dudakları iki yana kıvrıldı ama bu ifade, bir gülümsemeden çok her şeye benziyordu. Deniz onu çok iyi anlıyordu. Poyraz’ı kaybettikten sonra gülümsemek işkenceye dönüşmüştü. Meral hiçbir şey demeden ona yaklaşıp sarıldı. Deniz kadının sarılışına karşılık verirken başını tıpkı Poyraz’ın yaptığı gibi, onun boynuna gömdü.
Poyraz da hep böyle yapardı.
Sarılırken kafasını annesinin boynuna gömer, kolları, kendisininkinden çok daha minik olan bedeni sımsıkı sarardı. Meral de bunu fark etmiş olacak ki, vücudu hıçkırıklarla sarsılmaya başladı. Deniz ona daha sıkı sarılıp teselli etmek istedi. Ancak evladını kaybetmiş bir anneyi hangi söz teselli edebilirdi? Acısını dindirebileceğini umduğu tek cümleyi bir nefeste söyledi.
“Onu tekrar görebilirsin.”
Meral’in hıçkırıkları aniden durdu. Bir süre hiç kıpırdamadan, Deniz’in kollarının arasında öylece kaldı. Duyduğu cümleyi algılamaya çalışıyordu. Sonra yavaşça geriye çekildi ve karmakarışık yüz ifadesiyle Deniz’e baktı. Alnı kırışmış, kaşları hafifçe çatılmıştı.
“Kimi?” diye sordu gözlerini kısarak.
Deniz gözlerinin içine bakarak, tereddüt bile etmeden "Oğlunu," dedi. Belki çok hızlı gidiyordu, belki bunu alıştıra alıştıra söylemesi gerekiyordu ama bu gerginliğe, endişeye daha fazla dayanamıyordu. Vakit dardı, çabuk olmak zorundaydı.
Meral’in gözleri aniden büyüdü, yüzü dehşet içinde donakaldı. Ağzını birkaç kez açıp kapattı ama bir şey söyleyemedi. Sonunda yutkundu ve boğuk bir sesle "Neyden bahsettiğini anlamıyorum, Deniz" dedi. "Mezarına iki gündür gidiyorum zaten. Onu her gün görüyorum."
Deniz o an, kalbinin bin parçaya ayrıldığını hissetti. “Mezarına gitmekten bahsetmiyorum,” dedi titreyen sesiyle.
Ve beklediği şey oldu. Kadın ona sanki delirmiş gibi bakmaya başladı. Kızmak, bağırıp çağırmak ya da ağlamak arasında gidip geliyordu. Klonlama fikrine o kadar uzaktı ki, Deniz’in neyden bahsettiğini anlayamadı bile. O an Deniz hâlâ kapı eşiğinde, ayakta durduklarını fark etti. Cevabının evet olacağından emin olamasa da, derin bir nefes alıp, “İçeri girebilir miyim?” diye sordu. Bu konu, ayakta, kapının önünde konuşulacak bir şey değildi. Oturmaları, sakinleşmeleri ve uzun uzun konuşmaları gerekiyordu. Onların onayını almadan bu evden gitmeyecekti. Çünkü eğer alamazsa, bu yapabileceği hiçbir şey kalmadı demekti.
Meral, Deniz’e sanki tımarhaneden kaçıp evini basan bir deliymiş gibi baktı. Ama yine de geçmesi için kenara çekildi. Deniz aşina olduğu evde yönlendirilmeye ihtiyaç duymadan oturma odasına doğru ilerledi. Buraya her gelişlerinde, Poyraz’la sarmaş dolaş oturdukları koltuğu es geçip tekli koltuklardan birine yerleşti ve Meral’in yavaş adımlarla karşısına geçip oturmasını izledi. Kadın temkinli ve tetikte duruyor, Deniz’e kendini kötü hissettiriyordu. Belki de neyden bahsedeceğini anlamıştı.
Deniz’in gözleri o an Harun’u aradı. Meral kime bakındığını anlamış olacak ki, “Evde değil,” dedi. “Evde pek duramıyor, sürekli kendini dışarı atıyor.”
Deniz’in boğazı düğüm düğüm olurken, kafasını yavaşça aşağı yukarı salladı. Ağlamayacaktı. Dudaklarını kanatacak kadar ısırdı, üst üste yutkundu ve kendini tutmayı başardı. Bu evden yayılan acı ve hüzün içine işlese de ağlamadı.
“Bir şeyler ikram ederdim ama evde hiçbir şey yok,” dedi Meral yere bakarak.
Bu cümleyi dünyadaki herkesten duyabilir ama ondan asla duyamazdınız. Meral, mutfaktan çıkmak bilmeyen, misafiri olmasa bile çeşit çeşit yemekler ve tatlılar yapan bir kadındı. Her zaman en mutlu olduğu yerin mutfak olduğunu, yemek yaparken asla yorulmadığını aksine enerji depoladığını söylerdi. Şef olma hayalleri kurarken, ailesi onaylamadığı için avukatlık mesleğini tercih etmişti. Deniz, Poyraz’ın "Bir dönem obez olma yolundaydım," dediği günü hatırladı. O zaman, karşısındaki kaslı vücuduna bakıp asla buna ihtimal vermemişti ama Meral’in yemeklerini tattıktan sonra fikri tamamen değişmişti. Bu kadını mutfağa küstüren, en mutlu olduğu yere adımını bile attırmayan şey ancak ve ancak Poyraz’ın ölümü olabilirdi.
Deniz, kadın ona bakmasa bile gülümsemeye çalıştı. “Sorun değil,” dedi. “Bir şey istemiyorum, sadece konuşmak istiyorum.”
Meral o an, yerdeki bakışlarını Deniz’e çevirdi. “Ne konuşacaksın?”
İşte buraya kadardı. Bu soruyu duyduğu an, Deniz’in bütün cesareti uçup gitmiş, öylece kalakalmıştı.
“Deniz, neler oluyor? Korkutuyorsun beni.”
Deniz gözlerimin dolduğunu hissederken, dürüst olmaya karar verdi. “Değilim,” dedi. “Hiç iyi değilim.”
Meral’in yüzü acı ve anlayış dolu bir ifade yerleşti. Titrek bir sesle “Ah kızım,” deyip oturduğu yerden kalkacaktı ki, duyduklarıyla duraksadı.
“Poyraz’ı tekrar karşımda görmeden de iyi olmayacağım.”
Deniz konuşmak için Harun’un gelmesini bekleyemeyecekti. Ne zaman geleceğini bilmiyordu ve zavallı adamı içine adım atmaya bile katlanamadığı bu eve çağırmak istemiyordu. Meral ona acıyan bakışlarla bakıp derin bir iç geçirdi.
“Böyle yapma, kızım. Kendine bunu yapma. Bunun mümkün olmadığını biliyorsun," dedi, sesi cümlenin sonuna doğru giderek kısılırken.
Deniz, başını hızla aşağı yukarı salladı. "Evet, mümkün. Bunu çok iyi biliyorsun.”
“Neyi biliyorum, Deniz? Neyden bahsediyorsun?”
Gerçekten bilmiyor muydu yoksa bilmemezlikten mi geliyordu? Olanları duymamış mıydı, televizyonda görmemiş miydi?
Deniz yutkundu. “Sonsuz yaşam,” dedi fısıldayarak.
“Ne?”
“Haberleri izlemedin mi, internete hiç bakmadın mı? Herkes bunu konuşuyor.”
“Hayır, bakmadım. Ne telefonu alıyorum elime ne de televizyonu açıyorum. Kim, neyi konuşuyor? Söyle artık.”
Deniz kadının gözlerinin içine baktı. “Sonsuz Yaşam şirketi dediğini yapmış.”
Meral bir an duraksadı. Önce kaşları çatıldı, ardından gözleri büyüyerek dehşetle açıldı. Deniz yüzündeki ifadenin değişimini oturduğu yerden an be an izledi. Kadın ona sanki “Oğlunu ben öldürdüm,” demiş gibi bakıyordu.
“S-sen,” dedi kekeleyerek. “Ne söylediğinin farkında mısın?”
Deniz yerinde dikleşti. “Gayet farkındayım,” dedi. Kararlı ve cesur olması gerekiyordu. Onları ancak böyle ikna edebilirdi.
Meral ona inanamayan gözlerle baktı. “Sen çıldırdın mı? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Bana böyle bir şey teklif etmiş olamazsın.”
Deniz birden panikledi. “Ediyorum, etmek zorundayım,” dedi telaşla. Böyle bir tepkiyle karşılaşacağını biliyordu ama yine de panik yapmıştı.
Meral, “Sen benim klon saçmalığı hakkında ne düşündüğümü bilmiyor musun, Deniz?” dedi hiddetle. “Bile bile gelip bana nasıl böyle iğrenç bir teklifte bulunursun?”
Saçmalık, iğrenç teklif…
Deniz, işinin düşündüğünden çok daha zor olduğunu o an fark etti. Onu ikna edemeyeceği korkusu içini öylesine sardı, öylesine büyük bir panik hissetti ki, dayanamayıp bağırmaya başladı. “Anlamıyorsun!” diye haykırdı. “İnsanlar artık ölen sevdiklerine tekrar kavuşabiliyor. Sonsuza dek kaybettiklerini sandıkları insanları yeniden görebiliyor, onlara yeniden sarılıp, yeniden öpebiliyorlar. Neden o insanlardan biri de biz olmayalım?”
Meral, tiksintiyle yüzünü buruşturdu. "Sen iyi değilsin. O insanlardan biri olamayız, çünkü bahsettiğin şey benim değerlerime de zihniyetime de tamamen aykırı. Böyle bir şey asla kabul edilemez. Poyraz… o öldü. Artık bizimle değil ve hiçbir zaman da olmayacak."
“Evet, Poyraz öldü. Artık bizimle değil ve hiçbir zaman da olmayacak. Beni buraya getiren şey tam da bu. Kabul etmeyeceğini bile bile beni buraya getirip sana yalvartan şey, bu gerçek.” Kelimeler boğazından düğümlenerek dökülüyordu.
“Sana yalvarıyorum, Meral. İzin ver. İzin ver, onu tekrar görebileyim.” Gözlerinden yaşlar usulca süzülürken, o an ayaklarına kapanmaya bile razıydı.
Onun bu perişan halini gören Meral’in öfkesi söndü. “Deniz,” dedi yumuşak bir sesle. “Benden ne istediğinin farkında değil…”
Sözünü tamamlayamadan, Deniz aniden yerinden kalktı ve ona doğru yürümeye başladı. Titreyen elleriyle aceleyle açtığı siteyi gösterdi. "Lütfen oku," dedi yalvararak.
Meral, bakışlarını telefona çevirdiğinde yüzünde beliren hayreti Deniz anbean izledi.
"Bu... bu doğru mu?"
"Evet, doğru. Poyraz’ı, öldüğü yaşta tekrar hayata döndürebiliriz."
Meral, şok içinde telefona bakarken, Deniz hızla ekranı kaydırdı ve Renas’ın videosunu açtı.
“Bu Renas. 25 yaşında ölmüş ve klonlanarak 25 yaşında tekrar hayata dönmüş.”
Meral, videoyu birkaç saniye izledikten sonra hızla başını çevirdi ve sert bir sesle, "Kapat şunu," dedi.
Deniz’in omuzları hayal kırıklığıyla düştü. Yine mi olmamıştı? Yine mi ikna edememişti? İçinde yükselen öfkeyi zorla bastırıyordu. Kadını sarsmamak için kendini zor tutuyordu.
“Senin lanet inadın yüzünden Poyraz’ı sonsuza dek kaybedeceğim,” diye haykırmak istiyordu ama yapmadı. Bunun yerine ona yalvarmaya devam edecekti. Bundan hiç gocunmaz, onu ikna edene kadar pes etmeyecekti.
“Meral teyze, lütfen,” dedi bir çocuk gibi. “Ne olursun izin ver. Bizim aşkımız yarım kalmamalı. Hiçbir evlat, anne babasından önce ölmemeli.”
Tam o anda, salon kapısından gelen ani bir gürültüyle ikisi de irkilerek o tarafa döndü. Harun kapının önünde durmuş, donup kalmıştı. Elindeki market poşetlerini yere düşürmüştü. Kocaman açılmış gözleriyle karşısındaki iki kadına bakıyor, tek kelime etmiyordu. Deniz adamın ne zamandır orada durduğunu bilmiyordu. İçeri girdiğini bile fark etmemişti. Yüzündeki ifadeden her şeyi duyduğu belliydi. Onun da klonlama hakkındaki düşünceleri, karısıyla aynıydı. Bu fikre karşı çıkıyor, klonlamanın tamamen yasaklanmasını istiyordu.
Deniz, elini pervaza dayamış, ayakta zor duran adama yardım etmek için yerinden kalkarken, Meral olduğu yerde donakalmıştı. Gözlerini, kucağında kenetlediği ellerine dikmişti. Vücudu sarsılıyordu ama sesi çıkmıyordu. Sessiz sedasız ağlıyordu. Kadın o an kendinden nefret etti. Onları ağlatan oydu. Poyraz annesini bu kadar üzdüğünü bilse onun hakkında ne düşünürdü? Ondan nefret eder miydi?
Bakışlarını Meral’den ayırıp adama yöneldi. Elini yavaşça omzuna koyarak göz göze gelmelerini sağladı. Poyraz’ınkilere benzeyen güzel gözleri gözlerine değdiğinde acıyla gülümsedi. Poyraz babasına çok benzerdi. Deniz ne zaman ona baksa Poyraz’ın yıllar sonraki halini görüyormuş gibi olurdu. Birbirlerine hala aşkla bağlı olan çifti izlerken, yaşlandıklarında onlar gibi olabilmeleri için dua ederdi.
Karşılıksız kalan tek duası bu değildi.
Kaybolduğu günün ardından, Poyraz’ın eve dağ salim dönmesi için çaresizce dua ederken de duasının kabul olmayacağını içten içe biliyordu. Yaşlı adamın kolundan tutup koltuğa oturmasına yardımcı oldu ve önünde diz çöktü.
“Harun amca,” dedi yavaşça. “Oğlunuz bu dünyadan çok erken ayrıldı. Ölmesi gereken binlerce insan varken, o öldü. Hayatını doya doya yaşayamadı. Bir yuva kuramadı, baba olamadı. Hep gitmek istediği yerlere gidemedi, görmeyi çok istediği Kuzey Işıklarını göremedi. En sevdiği diziyi bitiremedi. Planladığı tatillerin hiçbirine çıkamadı. Yapmak istediği onca şeyi yapamadan gitti. Ölüm... Ölüm ona izin vermedi.”
Adamın titreyen ellerini kendi ellerinin arasına aldı. “Şimdi bir şansı daha var. Bir şansımız daha var. Onu tekrar hayata döndürmek sizin elinizde. Tek ihtiyacım bir imza. O imzayı atın ve Poyraz’a kavuşalım.”
Harun gözlerini karısına çevirdiğinde, Deniz de yavaşça Meral’e döndü. Kadın başını iki yana sallıyor, kocasına sessizce kabul etmemesi gerektiğini söylüyordu. Deniz umutsuzluğa düştü. Kalbi korkuyla hızlandı, nefes alış verişleri düzensizleşti. Kabul etmeyeceklerdi. Ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin kararlarını değiştirmeyecek, o imzayı atmayacaklardı. Yine de son kez şansını denedi.
“Sonsuz Yaşam şirketi açıklama yapmış. Ölü insanları klonlama yoluyla geri getirebiliyorlarmış. Fotoğraflar, videolar var. Meral teyzeye de gös…"
“Biliyorum,” dedi Harun sözünü keserek. “Gördüm.”
Deniz bir an duraksadı. Her şeyi görmüştü, biliyordu ve buna rağmen kabul etmiyor muydu? Yenilmişlikle başını adamın dizlerine gömdü.
“Ben sevdiğim adamı kaybettim. Onu bir daha göremeyeceğim, bir daha dokunamayacağım. Sesini bir daha duyamayacağım.” Saçlarının arasında bir el hissettiğinde kendini tutamadı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Kesik kesik aldığı nefesler işini zorlaştırsa da yalvarmaktan vazgeçmedi.
“Ona yeniden kavuşabiliriz. Böyle bir şansımız var. Böyle bir şansımız var, birçok insanın asla sahip olamayacağı bir fırsatımız var.” Başını hızla Harun'un dizlerinden kaldırdı, öfkeye bulanmış gözlerini ikisinin üzerinde gezdirdi.
“Bunun nasıl bir lütuf olduğunu neden anlamıyorsunuz? Oğlunuza yeniden kavuşmak istemiyor musunuz? Bu lanet evde Poyraz’a kavuşmayı isteyen bir tek ben miyim? Ölüm bir son olmak zorunda değil! Ölüm hiçbir şeyin sonu olmak zorunda değil! Ne aşkın, ne mutluluğun, ne de hayallerin.”
Tüm hiddetini yaşlı çiftin üzerine kusup titreyen bacaklarıyla ayağa kalktı. Elleri yanında iki yanında yumruk olurken, gözlerinden saçılan ateş adamı da kadını da yakıyordu. Yüzünden süzülen yaşları sildi ve güçsüz sesiyle fısıldadı.
“Sizi asla affetmeyeceğim.”