Sevdiğiniz biri öldüğünde dünya sizin için duruyor, bir daha hiç dönmeyecekmiş gibi geliyordu. O an, kimsenin sizin kadar acı çekemeyeceğini, kimsenin sizin kadar mutsuz olamayacağını düşünüyordunuz. Keder sizi içten içe yiyip bitirirken, buna dayanmaya, ayakta kalmaya çalışıyordunuz.
Poyraz’ın beyaz kefenin içinde toprağın altına emanet edilişini izlerken, Deniz’in yapmaya çalıştığı şey tam olarak buydu. Selin, onun koluna girmiş, ayakta durabilmesi için destek oluyor, ara sıra başından kayan eşarbı düzeltiyordu. Deniz ağlayamıyor, etrafında olup biten hiçbir şeye tepki veremiyordu. Hissiz ve bomboş hissediyordu. Sevdiği adamın sonsuza dek ondan ayrılışını, boş gözlerle izliyordu.
Poyraz’ın evi artık topraktı. Deniz’in evi ise onun kalbiydi.
Kavuşmaları artık imkansızdı. Onu bir daha göremeyecek, hissedemeyecek, kokusunu soluyamayacaktı. Ölüm, acımasız olmanın yanı sıra garipti. Bir insanı seçiyor ve sanki hiç var olmamış gibi onu yok ediyordu. Poyraz’ın tamamen yok olduğuna inanamıyordu. Cansız bedenini gördüğü hâlde, gözünün önünde toprağın altına girdiği hâlde, inanmakta güçlük çekiyordu. Yasın beş aşamasından birindeydi.
İnkar.
Gözlerini açık mezara toprak atan Harun’a çevirdi. Bir baba, oğlunun mezarına toprak atıyordu. Bundan daha acı ne olabilirdi? Sırtı Deniz'e dönüktü, yüzünü göremese de gözyaşlarının bir an bile dinmeden yanaklarından süzülüp Poyraz’ın mezarına damladığını biliyordu.
Poyraz’ın mezarı… Poyraz ve mezar…
Acılı bir babanın gözyaşları, oğlunun kefenine, onu emanet ettiği toprağa karışıyordu.
Yanında duran Meral, sessizce ağlayarak kocasını izliyordu. Bu sahneyi ömrü boyunca unutamayacak, gözlerini her kapadığında zihninde yeniden canlandıracaktı. Deniz’e baktığını hissettiği an bir an duraksadı. Kederli yüz ifadesinin yerini şaşkınlık aldı. Bu şaşkınlığın sebebi belliydi. Deniz’in yüzündeki donukluk. Boş ve hissiz bakan, tek bir damla bile yaş dökmeyen gözleri. Şaşkınlık, yavaş yavaş yerini tekrar kedere bırakırken, başka bir duygu belirdi.
Korku.
Meral ona öyle bir sarıldı, öylesine kendine çekti ki Deniz şaşırdı. Kolunu kaldırmaya dahi hâli yokken, Meral sıkıca kollarını ona dolamış, alnını omzuna yaslamış, hıçkırıklarla ağlamaya devam ediyordu. Onun hıçkırıklarını dinlerken, Deniz’in bedeni daha da ağırlaştı. Göğsünün tam ortasına bir sancı girdi, nefesini kesti. Boğazı düğümlenmiş gibi yutkunmakta zorlanıyordu. Başını yavaşça üzeri gitgide kapanan mezara çevirdiğinde, kendine engel olamadan sorusu dudaklarının arasından döküldü. Belki cevabı ondan duyarsa, ikna olması daha kolay olurdu.
“Gerçekten öldü mü?”
Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki, omzunda hüngür hüngür ağlayan kadının duyup duymadığını bilmiyordu. Ancak, ağlaması daha da şiddetlendiğinde ve yüzünü omzuna sertçe bastırdığında, onu duyduğunu anladı. Onu daha fazla ağlatmak istemiyordu. Yalnızca Poyraz’ın onları sonsuza dek bıraktığını kabullenemiyor, birilerinin onaylamasına ihtiyaç duyuyordu. Eğer Meral "Evet, öldü," deseydi, o an inanacak ve bir daha sorgulamayacaktı.
Demedi. Kimse Poyraz’ın öldüğünü söylemedi. Belki de bu yüzden inanamadı.
Bir el, çaresizce Deniz’e yapışmış kadını nazikçe bedeninden ayırdı. Gözleri o ele takıldığında, sahibinin Harun olduğunu gördü. Adam karısını kollarının arasına alıp sımsıkı sarıldı. Mavi gözleri kıpkırmızıydı. Sessizce ağlıyor, hıçkırıklarını bastırmaya çalışırken boğazının acısını hafifletmek için üst üste yutkunuyordu. Göz göze geldiklerinde, boşta kalan kolunu Deniz için açtı. Deniz, birkaç saniye durup onun açtığı boşluğa baktı.
Ona sarılırsa Poyraz’a sarılmış gibi olur muydu?
Poyraz, onun canından, kanından bir parçaydı. Poyraz’ın bu dünyaya gelmesinin sebeplerinden biri de bu adamdı. Sevdiği adama bir daha sarılamayacaksa, o da ona sarılabilirdi. Davetini kabul edip yavaşça kollarının arasına girdi. Yüzünü göğsüne gömdü ve kalbinin sesini dinleyerek Poyraz’ın varlığını hissetmeye çalıştı. Bu kalbin büyük bir kısmı Poyraz’a ayrılmıştı. Oralarda bir yerlerde olabilirdi. Deniz şanslıydı. Çünkü Poyraz birçok kişinin kalbindeydi. Farklı farklı insanlarda onun izlerini bulabilirdi. Poyraz’ın varlığını en çok da acılarını birbirlerine sarılarak hafifletmeye çalışan bu acılı çiftte hissedebilirdi. Gözlerine baktığında onu görür, konuştuklarında onun sesini duyardı.
Şimdi perişan halde olan bu çift Deniz’e her zaman sevgi ve saygıyla yaklaşmışlardı. Poyraz’ın neden bu kadar mükemmel olduğunu, Deniz ailesiyle tanıştığında anlamıştı. Sarılıp yüzünü göğsüne sakladığı adam, ölü mü diri mi olduğunu bile bilmediği sözde babasından daha çok babalık yapmıştı ona. Gözyaşlarını omzuna akıtan kadında ise anne şefkatini tatmıştı. Sahip oldukları tek evlatlarını kaybetmiş bu anne babanın acısı Deniz’in acısıyla birleşiyor, keder hepsini içten içe çürütüyordu. Deniz başını yasladığı göğüsten kaldırıp, artık tamamen kapanmış olan mezara baktı.
Ne garipti... Tek kişilik bir mezardı ama içinde dört kişi yatıyordu.
Cenazenin bitimine yakın herkes dağılmış, geriye Deniz, Selin ve Poyraz’ın ailesi kalmıştı. Meral ve Harun, mezarın başına oturmuş, gözyaşlarıyla oğullarının toprağını sularken Deniz uzaktan onları izliyordu. Selin ise gözlerini bir an bile ondan ayırmıyordu. Deniz’in ağlamaması, tek bir damla bile gözyaşı dökmemesi onu endişelendiriyordu. Oysa Selin bile, artık eskisi kadar samimi olmadığı arkadaşı için gözyaşı dökmüş, defalarca yüzünü ıslatan yaşlarını silmişti. Herkes gibi o da Poyraz’ı severdi.
Poyraz'ı sevmeyen kimse yoktu.
Deniz, ona endişelenmemesi gerektiğini söylemek istedi. Herkes gittikten sonra, sevdiği adamın toprağını severken gözünde yaş kalmayana dek ağlayacağını anlatmak istedi. Ama söyleyemedi. Söyleyemezdi. Kelimeler ağzından dökülürse, tüm kontrolünü kaybedecek ve onların karşısında yıkılacaktı. Bunun yerine, Selin’e döndü ve ona güç vermek için koluna koyduğu elini sıkıca kavradı. Sessiz bir teşekkürdü bu. Yanında olduğu için, saçma sözlerle avutmaya çalışmadığı için, ona anlayış gösterdiğini iddia etmediği için teşekkür ediyordu.
Selin, elini onun elinin üzerine koydu. “Benimle gel, Deniz. Benim evime gidelim.”
“Ben biraz daha burada kalacağım. Sen git.”
“Beklerim seni. Ne kadar kalırsan beklerim.”
Selin, bir insanın sahip olabileceği en iyi arkadaştı. Dediğini yapar, tüm gece burada kalması gerekse bile Deniz’in yanında durur, onu beklerdi. Deniz büyük bir minnetle baktı ona.
“Gerek yok, Selin. Kendi evimde kalacağım.”
Kendi evinde...Poyraz’ın artık olmadığı evde…Poyraz’ın bir daha kapısını çalamayacağı, odalarında gezemeyeceği, çizimlerini bitirebilmek için saatlerce çalışamayacağı evde…
Selin, Deniz’in yalnız kalmasını istemediği için ona kendi evine gelmesini teklif etmişti. Ancak unuttuğu bir şey vardı. Deniz nereye kadar yalnızlıktan kaçabilirdi? Eninde sonunda, yokluğu yüzüne bir tokat gibi çarpacak, onsuz geçen her saniye ona artık Poyraz’ın var olmadığını hatırlatacaktı. Yalnızlığı ertelemek hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Acıdan kaçmanın faydası yoktu. Ne yaparsa yapsın, acı onu bulacak ve bir daha bırakmamak üzere sarıp sarmalayacaktı.
Selin, onu ikna edemeyeceğini anladığında, daha fazla üstelemedi ve kollarını bedenine doladı. Deniz, başını onun omzuna yaslayıp gözlerini kapattı. Bir daha hiç açmamak istedi ama kalbi, her şeye rağmen, atmaya devam ediyordu.
Selin, mezarın başında duran yaşlı çifte son bir kez bakıp yanlarından uzaklaştı. Deniz ise olduğu yerde kaldı ve onları izlemeye devam etti. Bacaklarında güç yok denecek kadar azdı. Her an yere yığılabilirdi ama sabrediyor, dayanmaya çalışıyordu. Buraya kadar gelmişken pes edemezdi.
Aradan belki birkaç dakika, belki birkaç saat geçti. Harun, oğlunun toprağını son bir kez daha okşadı. Eliyle gözlerini sildi ve karısına dönüp bir şeyler söyledi. Meral toprağı sevmeye devam ettiğinde, onu kendine çevirip yüzünü ellerinin arasına aldı. Sanırım gitmek için karısını ikna etmeye çalışıyordu.
Meral sonunda hafifçe başını salladığında Harun ağır hareketlerle ayağa kalktı. Onun da gücü yoktu, o da dayanamıyordu ama karısı için güçlü durmaya çalışıyordu. Elini karısına uzattı ve birlikte Deniz’e doğru yürümeye başladılar. Yanına ulaştıklarında Deniz ne söyleyeceklerini biliyordu. Harun onu şaşırtmayarak, yumuşak bir sesle, "İstersen bizimle gelebilirsin, kızım," dedi.
Deniz, Poyraz’ın mezarının başında dururken gözlerini ondan ayırıp, ayakta zor duran Meral’e çevirdi. Kadın, kocasının desteği olmasa yere yığılacakmış gibi görünüyordu. “Teşekkür ederim. Biraz daha burada durmak istiyorum. Sonra kendi evime geçeceğim,” dedi. Harun, dudaklarını birbirine bastırıp başını salladı. Soğuktan mı yoksa acıdan mı titrediğini bilmediği karısını yanına alarak ağır adımlarla uzaklaştı. Birkaç adım attıktan sonra Meral durdu, arkasını döndü ve titreyen sesiyle konuştu.
“Lütfen arada bizi ziyaret et.”
O an, Deniz cenaze boyunca tuttuğu gözyaşlarını serbest bırakacağını sandı. Boğazındaki yumru konuşmasına izin vermedi. Gözleri engelleyemediği bir şekilde dolarken, ağlamamak için dudaklarını birbirine bastırdı. Başını hafifçe salladı. Konuşursa ağlardı. Konuşursa artık kendini tutamazdı. Mezarlıktan tamamen çıkana kadar onları izledi. Arabalarına binip uzaklaştıklarında, yüzünü çevirdi ve birkaç adım ilerideki mezara baktı. Sonunda baş başa kalmışlardı. Tüm gün boyunca bunu beklemişti. Artık rahatça ağlayabilir, hıçkırıklara boğulabilir, derin sessizliği feryatlarıyla bozabilirdi.
Adım adım mezara yaklaşırken, ayaklarına taş bağlanmış gibi hissediyordu. Yolu tamamlamaları için onları zorla sürüklüyordu. Beş adımlık mesafe hiç bu kadar uzun olmamıştı. Her an düşecekmiş gibi hissederek, zar zor mezarın yanına vardığında gözyaşları birer birer süzülmeye başladı. Gücünü yitirmiş dizlerinin üzerine çöktü, elleri toprağın üzerinde gezindi. Toprak… Poyraz olmuştu.
“Poyraz… Poyraz’ım… Sevgilim.” Sesini duyabiliyor muydu? Sesinden ne kadar perişan olduğunu anlayabiliyor muydu? Yanına gelmek istediğini hissedebiliyor muydu? Onsuz bir yaşam nasıl mümkün olabilirdi?
Deniz, hiç onsuz bir hayat hayal etmemişti ki. İçinde onun olmadığı tek bir düş bile kurmamış, bir kere hayatına girdiyse bir daha çıkmaz sanmıştı. Ölüm onları bulana kadar daha çok vakitleri olduğuna inanmıştı. Birlikte yaşlanacaklarını, birbirlerinden bıkacak kadar çok vakit geçireceklerini düşünmüştü. Ama hiçbir şey sandığı gibi olmamıştı. Ölüm, onları çok erken bulmuş, Poyraz’ı ondan sonsuza kadar koparmıştı. Onu hak ettiği kadar sevememiş, onun tarafından hak ettiği kadar sevilememişti. Hayat, buna izin vermemişti. O, bu dünyada hak ettiği kadar mutlu olamamıştı. Oysa mutluluğu en çok o hak ediyordu. Onca insan varken, Poyraz gibi bir adamın ölmesi haksızlıktı. Hem ona, hem Deniz’e, hem de tüm dünyaya haksızlıktı.
Belki de ölüm, yaşamın böyle bir adama sahip olmasını kıskanmış, onu kendi yanına almak istemişti. Deniz, yüzünü toprağa gömüp hıçkırıklarını içine hapsetti. Nefes almakta zorlanıyordu ama umursamıyordu. O nasıl denizde boğulduysa belki… O da onun toprağında boğulup ölebilirdi.
“Beni neden bıraktın, Poyraz? Neden o tekneye bindin? Neden gittin? Ben sensiz ne yapacağım şimdi?”
Poyraz, Deniz’in yalnızlığının sonu olmuştu ama şimdi, onu yeniden yapayalnız bırakmıştı. Hayat, sanki onu kimsesiz bırakmaya ant içmiş gibiydi.
“Yanına gelmek istiyorum, Poyraz. Sen neredeysen ben de orada olmak istiyorum. Sensizliğe dayanamıyorum.”
Deniz, yüzünü toprağından kaldırıp tahtadan mezar taşına baktı. Ellerini uzatıp adını okşadı. Toprağını, sanki onu hissedebilecekmiş gibi, dakikalarca usul usul sevdi. Sonra aklına gelen düşünceyle bir an duraksadı.
Kendisi de gittiğinde burada yapayalnız kalacaktı.
Onu yalnız bıraktığı yetmiyormuş gibi, kendi de yalnız kalmıştı. Belki günlerce birinin onu ziyaret etmesini, toprağını sevdiğini hissetmeyi, onunla konuştuğunu duymayı bekleyecekti.
Hayır, Deniz buna müsaade edemezdi. Poyraz onu yalnız bırakmış olabilirdi ama Deniz onu asla yalnız bırakmayacaktı. Her gün mezarına gelecek, her gün onunla konuşacak, varlığını hissettirecekti. Poyraz, o varken asla yalnız kalmayacaktı.
Gözyaşlarıyla ıslanan dudaklarını araladı ve şu hayatta emin olduğu tek şeyi duymasını umarak fısıldadı.
“Seni her zaman seveceğim, Poyraz. Seni sevmeden geçirdiğim tek bir günüm, tek bir anım bile olmayacak. Başka kimseyi değil, yalnızca seni seveceğim. Asla yalnız kalmayacaksın, buna müsaade etmeyeceğim. Kalbimde sonsuza kadar yaşamaya devam edeceksin. Orada asla ölmeyeceksin.
***
Poyraz ölmüştü.
Cenaze bitmiş, Poyraz defnedilmiş ve herkes hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına geri dönmüştü.
Sevdiği adam Deniz'i sonsuza dek terk etmişti. Bunu kabullenebilmek için, kendi kendine sürekli tekrar ediyordu.
Poyraz öldü. Poyraz artık yok.
Biri kalbinizde yaşamaya devam ediyorsa, ölümü kabullenmek imkansızdı.
Deniz her şeyin farkındaydı, hayatı cehenneme dönmüştü. Poyraz ölmüştü ama yine de, evin içinde duyulan her seste "Acaba Poyraz mı geldi?" diye düşünüyordu. Kanepeye kıvrılmış yatarken, bir yerlerden çıkıp geleceğini hayal ediyordu. Sabahları, gözlerini açmadan, yanımda onun yattığını düşlüyordu. Kulağında “Deniz,” diyen sesi, gözlerinin önünde güzel yüzü varken onun artık hayatta olmadığını bilmek de kabullenmek de hiçbir halta yaramıyordu.
Salonun ortasındaki kanepeye uzanmış, dakikalardır gözünü kapıdan ayıramıyordu. Elinde değildi. Sanki birazdan kapının önünde belirecek, eşiği geçip usulca yanına oturacaktı. Günler geçiyordu, Poyraz gelmiyordu ama o beklemeye devam ediyordu.
O kadar çok ağlıyordu ki, gözyaşlarının nasıl olup da hâlâ tükenmediğine şaşırıyordu. Poyraz’a ait herhangi bir şey görmek, yeni bir ağlama krizinin başlaması için yeterliydi. Evin her köşesinde ondan izler vardı. Kıyafetlerini, elinden düşürmediği kupasını, banyoda hâlâ benimkinin yanında duran diş fırçasını gördüğünde, gözyaşlarını durduramıyordu.
Selin sürekli arıyor, yanına gelmek istediğini söylüyordu. O ise yalnız kalmak istiyordu. Meral, dün cenazede “Ziyaretimize gel,” demişti ama aradan ne kadar zaman geçerse geçsin oraya gidebileceğini sanmıyordu. Onları görmek canını çok daha fazla yakardı.
Harun’un Poyraz’a bahşettiği gözlerine bakmak… Meral’in onunkini andıran yüzüyle karşı karşıya gelmek…
Hayır, bunu yapmak istemiyordu. O, biri kalbini avuçlarının arasına almış, atmasını engellemek istercesine onu acımasızca yerden yere savuruyor gibi hissederken, onlar kim bilir nasıl hissediyordu?
Bu acı kimsenin tahammül edemeyeceği kadar fazlaydı. İnsanı tüketiyor, bitap düşürüyor, hayatı sona ermiş gibi hissettiriyor ve canına okuyordu. Ama en çok ruhu öldürüyordu. Ruhu söküp almak, geriye yalnızca bedeni bırakmak istiyordu.
Ruhsuz bir beden, nefes alan bir ölü.
Deniz nefes alıyordu ama yaşadığı söylenemezdi. Kalbi hâlâ atıyordu ama yaşıyormuş gibi hissettirmiyordu. En dip noktadaydı. Bir daha yüzeyi görebileceğini sanmıyordu.
Ağlamaktan ağrıyan gözleri kendiliğinden kapanırken, tek bir dileği vardı.
Bu dünyada artık ona gelmesi mümkün olmayan sevdiği adam, hiç değilse rüyasına girsindi.
Deniz, o gece rüyasında Poyraz'ı görmedi. Onu kimsesiz bırakmaya yemin etmiş olan adam Deniz'i kendinden her şekilde mahrum ediyordu. Saatlerdir oturma odasının bahçeye açılan camından dışarıyı izliyordu. Hava henüz yeni aydınlanmaya başlıyordu. Odalarına hiç uğramamış, tüm geceyi burada geçirmişti. O odada nefes alamıyordu. Oraya adım atmak bile, kalbinin avuçlarının içinde sıkılıp toz oluncaya dek eziliyormuş gibi hissettiriyordu. Yatağında değil, oturma odasındaki kanepede yatıyordu. Hatta sırf o odaya dönmemek için birkaç parça kıyafetini ve eşyasını çantasına doldurup kapının yanına bırakmıştı.
Ona ait olan ne varsa görmek, canını yakıyordu. Mutfakta bir daha hiç kullanılmayacak kupaları, banyodaki diş fırçası, şampuanı, kıyafetleri, boynundan hiç çıkarmadığı kolyesi... Sabahın serinliğini teninde hissederken, rüzgârda sallanan ağaçların dallarını, vadesini doldurup tek tek dökülen yaprakları büyük bir keder içinde izledi. Kendini o solup giden yapraklara benzetiyor, dalından tamamen kopacağı o günü bekliyordu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Aldığı her nefeste, içini kaplayan acının ve kederin yok olup gitmesini diledi. Huzurla dolmayı, bir daha hiç gözyaşı dökmemeyi istiyordu. Bu isteğinin artık gerçekleşemeyeceğini biliyordu ama yine de istemekten vazgeçemedi.
Tam o esnada, çok yakınlardan gelen bir ses duyuldu. Gözleri kendiliğinden açıldı. Pencerenin kenarına bir kumru konmuştu. Tam karşısında durmuş, gözlerini ona dikmiş, büyük bir dikkatle izliyordu. Deniz onu ürkütmemek için hiç kıpırdamadı, rahatsız etmemek için nefesini bile tuttu. Kumruları oldu olası çok severdi. Ona çocukluğunu hatırlatırlardı. Sabahları, camının kenarına konar, çıkardıkları o güzel seslerle onu uyandırırlardı. Yüzünde büyük bir gülümseme ve içine dolan huzurla hiç sıkılmadan onları dinlerdi.
Kumru kanatlarını çırpıp küçük gagasını araladığında, kalbi ona ihanet ederek hızlandı. Bir daha keder dışında hiçbir duyguyu hissedemeyeceğini sanıyordu. Ama bu kez hissettiği keder değil, heyecandı. En son ne zaman bir kumru gördüğünü hatırlamıyordu, seslerine hasret kalmıştı. Ve şimdi, bu küçük şey, sanki onun acısını hissetmiş gibi gelip camının önüne konmuştu.
Kumru o huzurlu ama melankolik sesiyle ötmeye başladığında, Deniz hayranlıkla dinledi. Öterken gözlerini gözlerinden hiç ayırmıyor, sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Gözlerinde biriken yaşlarla Deniz hafifçe gülümsedi. Büyük bir sessizlik içinde, hiç kıpırdamadan o büyülü sesi dinledi.
Ona sonsuza kadar bakmak istedi. Sonsuza kadar ötsün istedi. Hiç gitmesin, hep orada kalsın istedi.
Onu sonsuza kadar yanında tutmak istedi.
***
Poyraz ölmesine rağmen, Deniz'in hala nefes almaya devam ettiği üçüncü güne girilmişti. Saat gecenin ikisiydi. Deniz sessizliğe gömülmüş, karanlık evin içinde televizyonu açmış, boş gözlerle ekrana bakıyordu. Bakıyordu ama hiçbir şey görmüyordu. Gözlerinin önünde sadece onun yüzü vardı. Aklından, kalbinden, gözlerinin önünden silinmiyor, aksine her saniye biraz daha derine işleyerek ona acı vermeye devam ediyordu. Eli boynundaki kolyeye gitti. Bir zamanlar ona hediye olarak aldığı ve bir daha boynundan hiç çıkarmadığı kolyeye... Sanki ateşe değmiş gibi hemen çektiği eli yumruk oldu. Cesedini teşhis etmeye gittikleri gün, bir poşetin içinde ona ait eşyaları ailesine teslim etmişlerdi. O poşetin içinde kolyeyi gördüğü an biri onu çekip vursun, onu da Poyraz'la birlikte gömsünler istemişti. Ama hala var olmaya devam ediyordu.
Yanağında bir ıslaklık hissettiğinde, ağladığını fark etti. Artık ağladığından haberi bile olmuyordu. Onun için nefes almak kadar sıradan bir şey hâline gelmişti. Gözyaşlarını silmek için sehpanın üzerinde duran peçeteye uzandı. Tam o esnada, başına giren ağrı yüzünün acıyla kasılmasına neden oldu. Üç gündür beyni zonkluyor, kafası patlayacak gibi hissediyordu. Ne kadar şiddetli olursa olsun, ne kadar acı çekerse çeksin, ilaç almıyor, ağrıyı hafifletecek hiçbir şey yapmıyordu. Çektiği ruhsal acının yanında fiziksel acının hiçbir önemi yoktu. Başını geriye atıp koltuğa yaslandı. Kafasını dik tutacak hâli bile yoktu. Ağlamaktan tıkanan burnu, nefes almasına izin vermiyordu.
O da nefes alamamıştı.
Beyni bu gerçeği bir kez daha hatırlattığında, gözleri acıyla kapandı. Ciğerleri nefes almak için çaresizce çırpınıyordu ama başaramamıştı. Tek bir nefes dahi alamamıştı.
İçinde hiç sönmeyen bir ateş vardı. Sadece sevdiği adam öldüğü için değil, yeniden yalnız kaldığı, sevdiği birini daha kaybettiği için yanıyordu. Mutluluğu bulmuşken, tekrar elinden kayıp gittiği, ölmesi gereken çok insan varken, ölenin o olduğu için yanıyordu. Bir daha onu göremeyeceği, sarılamayacağı, kokusunu içine çekemeyeceği için yanıyordu.
Olmuyordu işte, yapamıyordu. Yokluğuna katlanamıyordu. Bu acının azalması mümkün değildi. Kendini tanıyordu. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin Poyraz’ın ölümüne alışamayacak, kabullenemeyecekti. Nefes aldığı her saniye bu acı peşini bırakmayacaktı. Yapması gereken şey aslında çok basitti. Huzura ermenin, mutluluğu bulmanın kolay bir yolu vardı. O bu saatten sonra yalnızca yeniden Poyraz’la buluşursa iflah olurdu. Onun yanına giderse, her şey çok güzel olurdu. Daha fazla gözyaşı dökmezdi.
Bu hayatta onu mutlu eden, acılarından sıyıran tek şey de gittiğine göre, o da artık daha fazla kalamazdı. Gitmeliydi. Mutlu olmak istiyorsa gitmesi gerekiyordu. Gidişine üzülecek tek bir insan vardı, o da atlatırdı. Zamanla acısı hafiflerdi. Onunki hafiflemezdi ama onunki hafiflerdi. Hayatında bir tek o kalmıştı, o da ondan önce gidemezdi.
İşi kadere bıraktığında, her şey aleyhine işliyordu. Bu sefer öyle olmamalıydı, buna izin veremezdi. Hayat ona acı çektirmeye ant içtiyse, onun da istediği şeyi yapmaya hakkı vardı.
Bu dünyaya acı çekmek için geldiyse, giderek her şeyi düzeltebilirdi.
En acısız gidiş yollarını düşünmeye başladı. Şu an hissettiği ruhsal acıyla hiçbir fiziksel acı boy ölçüşemezken, yine de canını en az acıtacak yolu arıyordu. Bir an bunu komik bulmuş gibi, gülmek istedi.
Gülemedi.
Gülmek, çaba gerektiren bir eylemdi. Artık o çabayı gösteremiyordu. Ama ağlamak öyle miydi? Yaşlar yanaklarından usulca süzülüyordu. Hiç uğraşmadan, kendiliğinden.
Birkaç saniye boyunca gözleri kapalı öylece bekledi, ayağa kalkmak için gücünü toplamaya çalışıyordu. Yas soyut bir kavramdı ancak öyle bir ağırlığı vardı ki insan altında eziliyordu. Ayağa kalkmak, yürümek gibi basit eylemler bile bu ağırlığın etkisiyle zorlaşıyordu.
Uyuşmuş vücuduyla, karanlığın içinde otururken, uyku yavaş yavaş onu ele geçirmeye başladı. Artık onun en yakın arkadaşı olmuştu. Huzur bulabildiği tek anlar, uyuduğu anlardı. Gelip onu kollarının arasına almasını bekledi. Ona acı veren bilincinden uzaklaşmak üzereyken, birdenbire televizyondan gelen yüksek ses ile yerinden sıçradı. Gözleri hızla açıldı, ağzının içinde bir küfür mırıldandı. İzlemediği program reklama girmişti ve ekrandaki insanlar şarkı söylüyor, deli gibi dans ediyordu. Yüzünü buruşturup televizyonu kapatmak için kumandayı eline aldı. Kırmızı düğmeye basmak üzereydi ki, duyduğu cümleyle donakaldı.
“Ölüm artık bir son olmak zorunda değil.”
Kumanda elinde, ekrana öylece bakakaldı. Kaşları, duyduğu her kelimeyi anlamak istercesine çatılmıştı. Bu kadın ne diyordu böyle?
“Sonsuz Yaşam adlı şirketimiz, kimsenin hayal bile edemeyeceği bir başarıya imza attı. Alanında uzman bilim insanlarımız, son teknolojiyle donatılmış laboratuvarlarımızda yürüttükleri, yüzde yüz güvenli deneysel çalışmalar sayesinde, çaresi yok denilen şeye çare bulmayı başardı.”
Sonsuz Yaşam’ı bilmeyen yoktu. Klonlama alanında çalışan, toplumda büyük yankılar uyandırmış ve epey tartışmalı bir ün kazanmış bir şirketti.
"Durmaksızın çalışarak, imkânsız olduğu düşünülen bir başarıya daha ulaştık. Yıllardır sürdürdüğümüz çalışmalar nihayet sonuç verdi."
Deniz, kadının neyden bahsettiğini anlayamasa da, hipnotize olmuş gibi ekrana kilitlenmişti. Beyaz önlüklü kadın, tesisin içinde dolaşırken, kameraya laboratuvardaki bilim insanlarını ve birtakım makineleri gösteriyordu.
Sonra birden kadın sustu ve kameraya dönüp gülümsedi. Kırmızı ruja boyanmış dudakları kıvrıldığında, inci gibi dişleri ortaya çıktı.
“Öldükten sonra bir hayat var mı, yok mu, kimse bilmiyor. Ama biz, ölümün bir son olduğunu kabul etmiyoruz. Size, ölümün elinizden aldığı en değerli şeyi geri veriyoruz. Geliştirdiğimiz son teknoloji sayesinde, ölümden sonra bu dünyaya tekrar dönmek artık mümkün. Klonlama teknolojisi, kaybettiğiniz sevdiklerinize yeniden kavuşmanızı sağlayacak. Öldükten sonra, yeniden hayata dönmenizi mümkün kılacak.”
Kamera kadına biraz daha yaklaştı.
“Size bugüne kadar hiç kimsenin vaat etmediği ve edemeyeceği bir şeyi vaat ediyoruz.”
Kadının gülümseyen yüzü bir anda ciddileşti.
“Biz size hayatı vaat ediyoruz.”
Sözler kulaklarında yankılanırken, Deniz hiçbir tepki veremeden öylece kalmıştı. Kalbi deli gibi atıyor, kulakları uğulduyordu. Duyduklarına inanamıyordu. Nasıl inanabilirdi ki? Yanlış anlamıştı belki de. Kadın gerçekten “ölümden sonra geri dönmek mümkün” demiş olamazdı. Kaybettiği sevdiğine yeniden kavuşabileceğini iddia falan etmemişti.
Deniz böyle bir şeyin hiçbir evrende mümkün olamayacağını düşünüyordu. Ama öte yandan, bir zamanlar imkansız dediği ne varsa gerçekleştiğine şahit olmamış mıydı?
Belki hayal kuruyor, belki de rüya görüyordu. Beyni ona oyun oynuyor olabilir miydi? Gerçeği değil de, sadece duymak istediklerini mi duyuyordu?
Kadın sanki Deniz’in aklından geçenleri okumuş gibi kameraya keskin bir bakış attı. Ağzından çıkan her bir kelimenin üzerini vurgulaya vurgulaya konuştu.
“Yaşam, bu dünyadaki en değerli şeydir. Ona sıkı sıkı tutunun ve sakın unutmayın.” Tekrar gülümsedi.
“Ölüm bir son olmak zorunda değil.”
Deniz’in elindeki kumanda düştü ve gözünden bir damla yaş süzüldü.