İçeriğe geç

Kar Çiçekleri

Bölüm 4 · 22 dk okuma

Kar Çiçekleri

Bölüm 4

3.Bölüm

Keyifli okumalar...

Durgun deniz adeta çarşaf gibiydi. Sanki saatler önce bir fırtınaya ev sahipliği yapmamış, dalgalarını hoyratça savurmamış gibi davranıyordu.

Sanki az önce bir can almamıştı.

Onu izleyenlerin içine huzur dolduruyor, sanki "Bana gel, benimle bir ol" dercesine apaçık bir davet gönderiyordu. Deniz gerçekten de mucizevi bir varlıktı. İçinde yaşayan sayısız canlıya hayat veriyordu. Bunu karşılıksız yapıyor gibi görünse de bazen karşılığını alırdı. Hayat verdiği canlıların yanı sıra, içinde aldığı canları da barındırırdı. Az önce ruhunu söküp aldığı bir beden üzerinde hareketsizce yatıyor, yumuşak dalgalar onu hafifçe sarsarken hiç tepki vermiyordu. Yüzünü denizin içine saklamış, gözlerini kapatmıştı. Elleri iki yana doğru açılmış, teni sudan buruşmuştu. Sağ elinin bir parmağı eksikti. Bedeni suya düştüğünde basınca dayanamamış, tamamen kopmuştu. Her daim soluk beyaz olan teni morarmaya başlamıştı.

Hiçbir zaman boynundan çıkarmadığı kolyesi ise suyun üzerinde sallanıyordu.

Denizin onu geri verip vermeyeceği, içinde ne kadar saklayacağı meçhuldü. Sanki onu çok sevdiğini anlamış gibi adamı yanına almış, onunla bir olmuştu. Onu daldığı derin uykudan uyandırmak istemezmiş gibi hafifçe sallıyor, küçük dalgalar ona ninni söylüyordu.

Artık hiçbir hayat belirtisi göstermeyen bu beden, bir zamanlar denizi çok severdi. Onu çoktan terk etmiş olan ruhu ise sonsuza dek sevmeye devam edecekti.

****

Her şey güzel giderken bir anda nasıl tepetaklak olabilirdi?

Deniz saatlerdir kendine bu soruyu soruyordu. Bir anda nasıl hayatı mahvolabilirdi?

Poyraz’ın gidişinin üzerinden tam altı saat geçmişti. Koskoca altı saat... Hâlâ bir haber yoktu. Defalarca aramış ama ulaşamamıştı. İçini kemiren korku giderek büyüyordu. Sahil güvenliğe çoktan haber vermişti. Konuştuğu görevli, Poyraz'la ilgili gerekli bilgileri not almış ve en kısa sürede arama kurtarma çalışmalarını başlatacaklarını söylemişti. Fırtına ve telefon sinyallerinin kesilmesi durumun ciddiyetini ağırlaştırmıştı.

Deniz, görevlinin Poyraz’ın denizde tek başına olduğunu öğrendiği anda yaşadığı, sadece saliseler süren o duraksamayı fark etmişti. O an, telefonu duvara fırlatıp parçalamak, olduğu yere çöküp yerin dibine girmek istedi. Görevli Poyraz’ın bulunup bulunamayacağına dair hiçbir şey söylememişti ama Deniz sesinin tonundan, yaşadığı o anlık duraksamadan bile anlamıştı.

Her şey mahvolmuştu.

Koltuğa yığılmış bedeni hareket etmekten acizdi. Tüm gücü bedeninden çekilip alınmış gibiydi. Poyraz bulunana, eve dönene kadar hiç kıpırdamadan bekleyecekti.

Poyraz eve dönebilecek miydi?

Ona işkence eden iç sesini susturamıyordu. Altı saattir hiç susmadan konuşuyordu ama tek bir iyi şey bile söylemiyordu. Gözlerini kapattığında bir damla yaş süzüldü ama silmeye tenezzül etmedi. Elini kaldırmaya bile mecali yoktu. Yüzünden özgürce akıp gitmesine izin verdi. Korkusu, endişesi elini kolunu bağlamış, onu yavaş yavaş canlı bir cesede dönüştürmeye başlamıştı.

“Lütfen geri dön, Poyraz,” diye fısıldadı.

Saniyeler geçti, dakikalar aktı, saatler birbirini kovaladı ama Deniz’in beklediği olmadı. Poyraz eve geri dönmedi. Evden çıkalı tam on beş saat olmuştu. O on beş saat, Deniz’e on beş yıl gibi gelmişti. Yığılıp kaldığı koltukta dilinde dualarla, yalvarışlarla öylece bekliyordu. Elindeki telefonu bir an bile bırakmıyor, bekleyişinin karşılığı olarak iyi bir haber almak istiyordu. Ama ne Poyraz’dan ne de sahil güvenlikten en ufak bir ses çıkmamıştı.

Deniz, aklını nasıl hâlâ kaybetmediğine şaşırıyordu. Beynini kemiren, kalbini yavaş yavaş eriten korkularına rağmen aklı hala başındaydı. Ama böyle devam edemeyeceğini biliyordu. Poyraz bir an önce onu aramalı, iyi olduğunu ve boşuna telaş yaptığını söylemeliydi.

“Sevgilim, ben iyiyim. Telaş yapma.”

Poyraz ne zaman denize açılsa böyle söylerdi ona.

“Hiçbir şey olmayacak, sağ salim eve döneceğim. Endişelenip de beni üzme,” der, teselli etmeye çalışırdı Deniz’i.

Peki, şimdi niye etmiyordu?

Deniz şimdi hiç olmadığı kadar endişeliydi. Hiç olmadığı kadar korkuyordu. Poyraz neden Deniz’i rahatlatmıyor, korkularına bir son vermiyordu?

Poyraz neden eve dönmüyordu?

Gözleri bir kez daha telefona kaydı. Sanki yeterince bakarsa, siyah ekran birden aydınlanacak ve Poyraz’ın adı belirecekti. Sevdiği adamın sesiyle içindeki tüm endişeler dağılacak ve belki de bugüne kadar aldığı en rahat nefesi alacaktı. Göğsünün tam ortasına oturan o taş, o tanıdık sesle kalkacaktı.

Hiçbiri olmadı.

Deniz telefondan gözlerini ayırmadı ama ekran hala siyahtı. Ne kadar beklerse beklesin onu kimse aramadı, kimse mesaj atmadı. Kimse ne halde olduğunu sormadı.

“Delireceğim,” dedi kendi kendine. “Mahvolacağım ben.”

Yirmi dört saatin sonuna geldiğinde, Deniz artık yaşamadığına emindi. Lanet kalbi hala atıyor, ciğerleri hala havayla doluyor olabilirdi ama bu yaşadığı anlamına gelmiyordu. Kendini toprağın yedi kat dibine gömülmüş gibi hissediyordu. Güneş doğmuştu ama o her yeri karanlık görüyordu. Kalbi gibi sanki dünya da bir türlü aydınlanamıyordu. Sanki güneş onun için sonsuza dek batmıştı.

Birkaç kez, yığıldığı koltukta uykuya yenik düşmüştü. Ama her seferinde panikle sıçrayarak uyanmış, ilk işi telefona sarılmak olmuştu. Uyuyakaldığı için kendine kızmış, kendini affedememişti. O saatlerde gelen hiçbir arama ya da mesaj olmamıştı ama yine de uyumamalıydı. Beklemeye devam etmeliydi. “Poyraz…” dedi yarı uyur, yarı uyanık halde. “Ne olur… Dön artık. Daha fazla dayanamıyorum.”

Gün ışığı yavaş yavaş odaya süzülürken, gözleri bir kez daha kapandı. Uyumayacağım demişti ama bedeni ona ihanet etmişti. Eğer Poyraz geri dönmeyecekse sonu olmayan bir uykuya dalabilirdi, onun için sorun değildi. Beklediği her saniye canı acıyordu ve insan acıya ancak bir yere kadar dayanabilirdi.

Dünden beri kalbini yoklayan o keskin sancıyla, uykusunda yüzünü buruşturdu. Eli göğsüne gidip ovaladı ama bu bilinçli yaptığı bir hareket değildi. Daha önce hiç böyle bir acı hissetmemişti.

Sanki…sanki kalbinin bir parçası oksijensiz kalmış ve çürümeye başlamıştı.

***

Sahil güvenlik botu durgun denizde hızla ilerliyordu. Güneş, gökyüzünde henüz yeni yeni kendini göstermeye başlamıştı. Kayıp ihbarı alınalı iki gün olmuştu. Yetkililer, teknenin en son sinyal verdiği bölgeye ulaşmış, fakat birkaç küçük enkaz parçası dışında başka bir şeye rastlayamamışlardı. Fırtına ve akıntı işlerini zorlaştırmıştı. Arama bölgelerini genişleterek hem suyun yüzeyinde hem de suyun altında aramalar sürdürülüyordu. Keskin gözler, dürbünlerle suya kilitlenmiş, en ufak bir hareketliliği, sesi ya da görüntüyü kaçırmamaya çalışıyordu.

Tam o esnada birkaç kilometre ileride bir karartı dikkatlerini çekti. Bot hemen hızını yavaşlattı ve ağır ağır karartıya doğru yaklaşmaya başladı. Aralarındaki mesafe kapandığında gördükleriyle bottaki herkes harekete geçti.

O karartı bir insan bedeniydi.

Bir erkek cesedi, suyun yüzeyinde sırt üstü hareketsizce yatıyordu. Deniz onu nazikçe ileri geri sallıyordu. Gözleri kapalıydı ve bedeni çoktan şişmeye başlamıştı. Bu da onun iki gündür denizde olduğunu kanıtlıyordu. Görevliler cesedi bota aldığında, aradıkları adam olduğunu anlamışlardı. Ceset ihbarda tarif edilen kayıp adamla birebir uyuşuyordu. Üçe vurulmuş simsiyah saçlara ve morarmaya başlamış soluk beyaz bir tene sahipti. Radyodan merkeze kayıp şahsın bulunduğuna dair anons yapıldı. Bot, hızla yönünü değiştirip kıyıya doğru geri dönmeye başladı.

Deniz sakladığını geri vermişti.

****

Sevgi nedir diye sorsalar, herkes hiç şüphesiz süslü, afilli sözler eder, kimse kötü ya da olumsuz tek bir şey söylemezdi.

Peki, sahiden de öyle miydi? Sevginin hiç kötü bir tarafı yok muydu?

Sevgi insanı perişan etmez miydi, hayata küstürmez miydi? Çoğu insan bu gerçeği ya göz ardı eder ya da işine gelmediği için önemsemezdi. Oysa sevgi, gerektiğinde çok tehlikeli bir duygu olabilirdi. Aynı anda birçok hisse kapılmanıza neden olur; bir an mutluluktan havalara uçururken, hemen ardından ölmeyi, bu dünyadan silinip gitmeyi diletebilirdi.

Sevgi öyle bir duyguydu ki, hem bal hem de zehir olabilirdi.

Her duygunun olduğu gibi sevginin de dozunda olanı makbuldü, ancak sevginin dozunu ayarlamak, hiç kuşkusuz dünyanın en zor işlerinden biriydi. Bir insanı, bir hayvanı ya da cansız bir eşyayı ne kadar seveceğinizi siz seçemezdiniz. Kimse, istediği zaman sevgisinin dozunu artırmak ya da azaltmak gibi bir ayrıcalığa sahip değildi. Sevmek ve sevilmek çoğu zaman insanın kontrolü dışında gelişirdi. Ve insanı kahreden, ona acı veren şey tam da buydu.

Birini sevmek istemezdiniz ama elinizde olmadan sevmeye devam ederdiniz. Birini unutmak isterdiniz ama ne beyninize ne de kalbinize söz geçirebilirdiniz. Keşke sevmeseydim derdiniz ama bir yandan da bilirdiniz ki hissettiğiniz sevginin üzerinde bilincinizin ya da iradenizin pek de bir etkisi olmazdı. Bunun aksi bir durum da pekala söz konusu olabilirdi. Birini ya da bir şeyi sevmek isterdiniz ama sevemezdiniz. Uğraşırdınız, çabalardınız ama sevginin kalbinize girmesini mümkün kılamazdınız. Ne yaparsanız yapın, söz konusu sevgiyse çoğu zaman elinizden bir şey gelmezdi.

"Biri nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun?" diye soracak olursa, Deniz kendisini örnek gösterebilirdi. İçinde bulunduğu durumda da, hissettiği çaresizlikte de başrolü oynayan şey sevgiydi. Kanına karışan, onu yiyip bitiren, aldığı her nefesin ciğerlerine ulaşmasını zorlaştıran şeydi sevgi.

Sevgi demek, çaresizlik demekti. İçinde hissettikleriniz elinizi kolunuzu bağlıyorsa, işte o gerçek sevgiydi. Söz konusu sevgi olduğunda, önemli bir gerçek daha vardı. Birini ya da bir şeyi neden sevdiğinizi tam olarak anlamanız çoğu zaman mümkün değildi. Sebepler sayabilir, mantıklı olduğunu düşündüğünüz açıklamalar yapabilirdiniz ama bir parçanız hep sevginin akıl dışı bir unsur olduğunu bilirdi. Tüm bunlar bizden öte, bizden ayrı gelişen durumlardı. Bu yüzdendir ki, insan sevgisine söz geçirebilseydi çektiği acıları en aza indirebilir, kendini çok daha mutlu edebilirdi.

Bu yüzdendir ki, çektiğimiz acıların, azapların, kederin ve hüznün aslında en temel sebebi içimizde besleyip büyüttüğümüz, söz geçiremediğimiz sevgiydi.

Deniz karanlık evde bir başınayken düşündükleri tam da bunlardı.

Dizlerini göğsüne çekmiş, kollarını dizlerine sarmış, öylece oturuyordu. Poyraz'dan haber alınamayalı iki gün olmuştu. Deniz kenarına gitmiş, saatlerce orada kalmış ve hiç istemese de gün sonunda eve geri dönmüştü. Güçsüzdü, yalnızdı, bir ateşin içine atılmış gibi yanıyordu. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu. Zaman algısını yitirmişti. Odasına girip soğuk bir yatağa uzanmak istemiyordu. Uyuyakalmamak için sürekli kahve içiyordu ama hiçbir şey yiyemediğinden midesi bulanıyordu.

Uyuyamazdı, uyumamalıydı.

Her an birileri arayabilir, her an Poyraz'dan bir haber gelebilirdi. Geride kalan günlerde bir haber alabilmek için can atan kadın, bu gece kimsenin aramasını istemiyordu. Gözleri, sürekli sanki bir anda canlanıp ona saldıracakmış gibi korkuyla telefona kayıyordu. Telefonun çalacağı korkusuyla tetikte bekliyor, çalmadığı her saniye için şükrediyordu.

Bu tam anlamıyla bir işkenceydi.

Biri onu öldüresiye dövse, saatlerce bedenine işkence etse, yine de bu kadar acı vermezmiş gibi hissediyordu. Deliliğin kıyısında dolanıyordu. Beyni hiç durmuyor, zihninde bin bir türlü düşünce ve senaryo dönüp duruyordu ama hiçbirinin sonu iyi bitmiyordu. Korku ve endişeden başka hiçbir duygu hissedemiyordu. Aniden ağlama krizlerine giriyor, saatlerce kendine gelemiyordu. Hayatı boyunca hiçbir şeyden bu kadar korkmamıştı. Bir yanı bu korku dolu bekleyişi sonlandırmak isterken, diğer yanı yaşanacaklara dayanamayacağımı adı gibi biliyordu.

Düşünceleri ona eziyet ediyordu.

Kimseyle konuşmuyor, kapısına gelenleri geri çeviriyordu. Selin defalarca aramış, onlarca mesaj atmıştı. Hiçbirine cevap vermemişti. Deniz onun için endişelendiğini, destek olmak istediğini biliyordu ama kimseyle konuşacak halde değildi. Bu şımarıklık ya da sorumsuzluk değildi. Yalnızca yalnız kalmak istiyordu. Onu sarmaşık gibi saran endişe içini tüketirken, bununla tek başına mücadele etmek istiyordu.

Ne yazık ki Selin onunla aynı fikirde değildi.

Sessizliğine daha fazla dayanamayarak kapısına dayanmıştı. Kapıyı bile açmak istememişti ama polise gitmekle tehdit edince, mecbur kalmıştı. Yapardı, biliyordu. Selin onu gördüğünde yüzünde oluşan ifadeden ne kadar kötü göründüğünü anlamıştı. Çöktüğünü biliyordu. Bir insan iki günde ne kadar çökebilirse, o da o kadar çökmüştü. Aynalara bakmıyor, kendisiyle ilgilenmiyordu. Şu günlerde, nasıl göründüğü en son düşüneceği şeydi.

Bir tek, arkadaşının gözlerinde gördüğü acımaya tahammül edememişti. O kendine yeteri kadar acıyordu, bir başkasının daha acımasına ihtiyacı yoktu. Gerçekçi olmayan, sırf söylenmiş olmak için söylenen teselli sözlerini de duymak istemiyordu. Kimse ne hissettiğini anlayamazdı. Bu yüzden acısıyla baş başa kalmak istiyordu. Onu azarlamak ve teselli etmek arasında gidip gelen arkadaşını, iyi olduğunu söyleyerek geçiştirmişti. Bir şeyler yemesi ve uyuması için Selin ona yalvarmıştı ama bunun ne kadar imkansız olduğunu kendisi de farkındaydı. Onu sonunda, kibar bir şekilde evden kovduğunda, belki başkası olsa kırılıp gücenebilirdi ama Selin, yalnız kalma isteğine saygı duymuştu. Zaten bu yüzden dostuydu.

Şimdi, boş gözlerle karşısındaki duvarı izlerken, geçmiş hayatında birine büyük bir kötülük yaptığını ve bunun bedelini ödediğini düşünüyordu. Yaşadıkları ona verilmiş bir ceza olmalıydı. Çok ama çok büyük bir kötülük yapmış olmalıydı. Çünkü böylesine bir acı yalnızca kötülüğün esiri olmuş insanların başına gelmeliydi. Titreyen elini kalbine götürüp, sanki oradaki sızıyı dindirebilecekmiş gibi yavaşça ovuşturdu. Bu acıyı artık hiçbir şeyin alamayacağını, hiçbir şeyin ona derman olamayacağını biliyordu.

Ama yine de bekliyordu.

Bir insan belirsizliğe en fazla ne kadar dayanabilirdi? Peki ya, o belirsizliğin sonunda yalnızca acı varsa, belirsizlik olarak kalmaya devam etmesi daha mı iyiydi?

Bu sorulara verebileceği bir cevabı yoktu. İstediği tek bir şey vardı ama o, seçenekler arasında bile yoktu. Hiçbir zaman hayattan çok fazla şey istememişti. Zaten hayatta ona pek fazla bir şey vermemişti.

"Bir kez olsun," dedi içinden. "Bir kez olsun mutluluğumu elimden alma. Bir kez olsun gülüşlerimin sonu gözyaşlarıyla bitmesin."

Çok mu şey istiyordu? Çok mutlu olduktan, çok güldükten sonra ağlamak hayatın değişmez kanunu muydu?

Gözlerini ağır ağır kapatıp açtı, akmaya hazır bekleyen yaşları geri gönderdi. Henüz zamanı değildi. O an geldiğinde, hepsini serbest bırakacak, yanaklarından özgürce süzülmelerine izin verecekti. Acının ve gözyaşının artık en yakın dostu olduğunu bilse de içinden bildiği tüm duaları okumaya, Allah'a çaresizce yalvarmaya devam etti. Birkaç yıl önce ona mucizelere inanıyor musun diye sorsalar, kesin ve net bir hayır cevabı alırlardı. Ama şimdi bir mucize bekliyordu.

Çaresizlik böyle bir şeydi.

Hayatı boyunca bu kadar çaresiz hissettiği başka bir an hatırlamıyordu. Aslında, hayatı her zaman berbat olmuştu. Dünyaya anne babasız gelerek acı ve talihsiz bir başlangıç yapmıştı. Bunun eksikliğini her zaman hissetmiş, bir aileye sahip insanlara hep gıptayla bakmıştı. Yıllar sonra, hiç beklemediği, ümidini tamamen kestiği anda tekrar bir aileye sahip olma imkanı yakalamıştı. Kendini şanslı saymış, sonunda mutlu olabileceğini düşünmüştü. Sonuçta, birçok insan sevginin ne olduğunu bilmeden, sevilmeden, değer görmeden ve kimse tarafından önemsenmeden bu dünyadan göçüp gidiyordu.

Deniz bu insanlardan biri olmayacaktı.

Yaşadığı tüm acı ve eksikliklere rağmen hep şükretmişti. Annesi yerine koyduğu teyzesinin kaç yaşına gelirse gelsin, asla unutmayacağı sözünü kendine yaşam felsefesi yapmıştı.

"Hayat senden alırsa, aldığını başka bir şekilde geri verir. Geç verir, erken verir ama mutlaka verir."

Hayata tutunmasını sağlayan nedenlerden biri de bu sözdü. Buna inanmış, umudunu diri tutmuştu. Yaşayacağı hayattan pek bir beklentisi olmasa da her zaman pozitif olmaya çalışmıştı. Ama yıllar önce ona hayatın aldıklarını geri vereceğini söyleyen o kadının unuttuğu ya da belki bilerek söylemediği bir gerçek vardı.

Hayat, ondan aldıklarını geri vermişti ama geri verdiklerini tekrar almaya çalışıyordu.

Hayat tozpembe değildi, hiçbir zaman da olmamıştı. Tam aksine, acımasızdı, bencildi. Bu halde olmasının sebebi hayatın ta kendisiydi.

Düşünceleriyle boğuşarak geçirdiği bir saatin ardından, saat artık sabaha karşı dörde yaklaşıyordu. Hiç hareket etmeden, korkuyla beklemekten bedeni kaskatı kesilmişti. Çenesini dizlerine dayayıp boş duvarı izlemeye devam etti. Hava, az da olsa aydınlanmaya başlamış, içeriye soluk bir ışık dolmuştu. sandalyelerden birine oturmuş, gözlerini karşısındaki duvara dikmişti. Buraya adım attığı an, ağlaması birden kesilmiş, içine hayatında daha önce hiç hissetmediği kadar şiddetli bir korku dolmuştu. Elleri titriyor, midesi bulanıyor, kusacak gibi hissediyordu. Göğsü kaygıyla inip kalkarken, bu gecenin bir an önce bitmesini diledi. Daha fazlasına dayanabileceğini sanmıyordu. Son zamanlarda içinde hep kötü bir his vardı ama bu gece, o his sanki onu öldürecekmiş gibiydi.

Ve o an, bir şey oldu.

Dünyasını tepetaklak edecek, nefes aldığı her saniyeye, kalbinin hâlâ atıyor olmasına pişman edecek bir şey yaşandı.

Telefon acı acı çaldı.

Sesi, sessizliğin hakim olduğu tüm odayı kaplıyordu. Asla susmuyor, "Hayatın mahvoldu, sen mahvoldun," der gibi çalmaya devam ediyordu. Saatlerdir tuttuğu gözyaşları serbest kalırken, yüzü acıyla kasıldı.

Bitmişti, mahvolmuştu.

Telefonun susmasını, bir an önce kapanmasını istiyordu. Vücudu sarsılırken, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yüzünü dizlerine gömüp, ondan başka kimsenin duyamayacağı acı çığlıklarını içine hapsetmeye çalıştı.

Hıçkırıkları, telefonun melodisine karıştı. Sanki birileri, göğsünü yarmış da içinden kalbini söküp almış gibi ağlamaya devam etti. Her çaldığında telefona sarılan kadın, o gece artarda çalan telefonu açmadı.

****

İnsan bir anda kendini hiç olmak istemediği bir yerde bulabiliyordu. Bir anda dünyası tepetaklak olabiliyor, aldığı her nefes işkenceye uğruyormuş gibi hissettirebiliyordu.

Deniz de o şanssız insanlardan biriydi.

Kendini hiç olmak istemediği bir yerde bulmuştu. Buraya nasıl geldiğini bile bilmiyordu. Bir dakika önce ne yaptığını sorsalar söyleyemezdi. Dış dünyadan tamamen soyutlanmıştı. Acısının içine hapsolmuş, çıkış yolunu bulamıyordu. Bir daha bulabileceğini de sanmıyordu.

Morg kapısının önündeki sandalyelerden birine oturmuş, gözlerini karşısındaki duvara dikmişti. Buraya adım attığı an, ağlaması birden kesilmiş, içine hayatında daha önce hiç hissetmediği kadar şiddetli bir korku dolmuştu. Elleri titriyor, midesi bulanıyor, kusacak gibi hissediyordu. Dışarıdan ne kadar hissiz ve donuk görünüyorsa, içinde bir o kadar büyük bir fırtına kopuyordu. Derin bir nefes almaya çalıştığında, göğsüne bir sancı girdi. Canı çok yanmıştı ama tepki veremedi.

"Poyraz nefes alamazken, sen nasıl alabilirsin?" dedi bir ses ona. Göğsündeki sancı sonunda dile gelmişti. Ruh gibi, sadece duvara bakmaya devam etti.

Poyraz ölmemişti ki.

Polislerin söyledikleri umurunda bile değildi. Dediklerine göre, suda bir erkek cesedi bulunmuştu. İlk incelemeler, cesedin suda kalış süresinin Poyraz'ın kaybolmasının üzerinden geçen süreyle örtüştüğünü gösteriyordu. Onlar istediğini düşünebilirdi. Poyraz ölmemişti. İçeride yatan cansız beden ona ait değildi. Deniz nerede olduğunu bilmiyordu ama birazdan gireceği o soğuk odada olmayacağı kesindi.

O zaman neden içinde göğsünü sıkıştıran, nefes almasını engelleyen kesif bir korku vardı?

"Lütfen," diye yalvardı Allah'a. "Lütfen onu şimdi görmeyeyim. Lütfen onunla kavuşmamız böyle olmasın."

Birkaç saat öncesine kadar onu görebilmek için dualar ederken, şimdi onu görmemek için yalvarıyordu. Bir an önce bulunması için kendini yiyip bitirdiği adamın hala kayıp olması için her şeyini verebilirdi.

O böyle hayal etmemişti.

Poyraz bulundu dediklerinde sevinçten havalara uçacak, yerinde duramayacak, onu görmek için sabırsızlanacaktı. Ona kavuştuğunda önce sıkı sıkı sarılacak sonra da kendisini böyle endişelendirdiği için bir güzel azarlayacaktı. Şimdi ise tepesinde dikilen bir polis memuruyla bir hastane koridorunda bekliyor, korkudan titreyen vücudunu bir türlü sakinleştiremiyordu.

Polis memuru bir bardak su uzattığında, başını iki yana sallayarak reddetti. Midesi hiçbir şeyi kabul etmiyordu. Yutabileceğini bile düşünmüyordu. Su onu boğabilirdi. Tıpkı Poyraz'ı boğduğu gibi.

Zihninin içindeki sesi bastırmak ister gibi elini başına götürdü. Gözlerini kapatıp "Sus," dedi ona. "Yalvarırım sus."

Polis memuru hızla yanında bitip "İyi misiniz?" diye sorduğunda bu saçma soruya kahkahalarla gülmek istedi. Bunun yerine elini başından çekti ve adamın endişeyle parlayan gözlerine baktı.

"Sence içerideki o mu?" diye sordu titrek bir sesle. "Değildir değil mi? Lütfen olmasın."

Polis ona öyle bir baktı ki, bir an Deniz bile kendine acıdı. Adam hiçbir şey söylemeden kafasını çevirdiğinde, Deniz inatla ona bakıp bir cevap vermesini bekledi. Polis ısrarla ona dönmüyor, olduğu tarafa bakmıyordu. En azından "Bilmiyorum" ya da "Bir şey söyleyemem" diyebilirdi. Neden susmuştu?

Ondan bir cevap gelmeyeceğini anlayınca hayal kırıklığıyla önüne döndü. Boş bakışlarla yeri izlerken, hemen yanındaki kapı açıldı ve içeriden çıkan adam, duygusuz bir sesle konuştu.

"Ceset, teşhis edilmek için hazır. İçeri girebilirsiniz."

Kalbi göğsümü acıtacak kadar hızlı atmaya başladığında, gözlerini yerden çekmedi. Eliyle kulaklarını kapatmak istedi ama duyacağını çoktan duymuştu.

Polis memuru, "Deniz hanım, içeri girmeniz gerekiyor," dedi.

Deniz hiçbir tepki vermediğinde, adam sıkıntılı bir nefes aldı. Deniz onu duyuyordu, söylediklerini algılıyordu ama hareket edemiyordu. Lanet olası bacaklarına kalkmaları ve yürümeleri için emir veremiyor, kafasını eğdiği yerden kaldıramıyordu.

"Eğer girmek istemiyorsanız ya da hazır hissetmiyorsanız bunu yapmak zorunda değilsiniz. Poyraz Bey'in anne ve babasına haber verildi. Çoktan yola çıkmışlardır. Sizin yerinize onlar girebilir."

Deniz gözlerini sımsıkı kapatırken, bir yaş daha aktı yanaklarından. Poyraz'ın anne ve babası...Kim bilir onlar ne haldeydi? Haberi aldıklarında fenalaşmışlar mıydı? Buraya nasıl geliyorlardı?

Hızla yerinden kalktığında başında bekleyen polis bu ani hareketiyle irkildi. Deniz bile kendine şaşırmıştı. Vücudunda zerre güç kalmadı sanıyordu oysaki. Poyraz'ın anne ve babasını hatırlamak kaybolduğunu sandığı gücünü geri getirmişti.

Onlara bunu borçluydu. İçerideki zaten Poyraz değildi. Yeterince korkmuş ve endişelenmiş yaşlı çifti, bir de bu acıyı yaşamaya zorlamayacaktı. İçeri girecek, cesedi tanımadığını söyleyecek, onlar geldiğinde de gönül rahatlığıyla içeridekinin oğulları olmadığını söyleyecekti. Ona teşekkür edecekler, acıdan değil, mutluluktan ağlayacaklardı.

Morg görevlisinin yanından geçerek içeri girdi. İki adam da sessizce onu takip ediyordu. Hissettiği soğukluk onu ürpertirken, tüm bedeni titremeye başladı. Sedyenin önünde durduğunda, üzeri beyaz bir örtüyle örtülmüş bedene baktı. Elleri iki yanında yumruk oldu, her an bayılacakmış gibi hissediyordu. Gözleri yaşlarla doluydu ama ağlamamak için kendini öyle sıkıyordu ki yüzündeki kaslar acıyor, boğazı yanıyordu. Ağzına keskin bir kan tadı geldiğinde, dudaklarını koparacak kadar ısırdığını fark etti.

"Deniz Hanım..."

Adamın lafını bitirmesine izin vermedi. Gözleri hala önünde yatan bedendeyken, ona bakmadan konuştu.

"Yapacağım...yapmak istiyorum."

Cesedin başına geçen görevlinin bakışları, Deniz'le polisin arasında gidip geldi. Polis adama dönüp başını yavaşça aşağı yukarı salladı. Görevli gereken onayı aldığında, eli cesedi kapatan örtüye gitti. Deniz o an nefesini tuttu. Gözlerini sımsıkı kapatmak, bir daha asla açmamak istedi. Ama kaçış yoktu. Adam örtünün baş kısmından tuttu ve yavaşça çekti.

Deniz ortaya çıkan morarmış ve şişmiş yüze öylece bakakaldı. Vereceğini düşündüğü hiçbir tepkiyi vermedi. Tutmaya çalıştığı gözyaşları sicim gibi yanaklarından aşağı süzülürken, morarmış dudaklarına, şişmiş yanaklarına, soyulmaya başlamış tenine baktı.

Ama hiçbiri ikna olmasına yetmedi.

Bu kez bakışları, sol kaşının üzerinden şakağına kadar uzanan yara izine takıldı. Ama bu yara izi, dünyada yalnızca onda yoktu ki... Bu da yetmezdi. Gözlerini tekrar tekrar üzerinde gezdirdi. Sedyede yatan adam huzursuz bir uykudaymış gibi görünüyordu. Sanki kapalı gözlerini açmak, uyanmak istiyordu. Deniz feryat etmedi, çığlıklara boğulmadı. Yalnızca sessiz sessiz ağladı. Ne zaman polis, "Deniz Hanım, bu gördüğünüz ceset kaybolan Poyraz Demiralp mi?" diye sordu, işte o zaman kendini bıraktı.

Boğazından acı dolu bir çığlık koptu. Hıçkıra hıçkıra, omuzları sarsıla sarsıla, ciğerleri sökülürcesine ağlamaya başladı. Öyle ağladı ki, nefes alamaz, ayakta duramaz hâle geldi. Acıyla iki büklüm olduğunda başını, sevdiği adamın artık hareket etmeyen göğsüne yasladı.

Teni, buzdan bile daha soğuktu.

Her zaman sıcak olan, ısınmak için sarıldığı o beden şimdi Deniz'i üşütüyordu. Kulağını kalbinin üzerine yasladığında, o aşina olduğu güçlü ve ritmik sesi duyamadı.

"Poyraz, lütfen..." dedi fısıltıyla. "Lütfen sevgilim... Ne olur kalk. Yalvarırım, kalk. Bana bunu yapma, Poyraz. Dayanamam... Dayanamayacağımı biliyorsun. Beni asla terk etmeyeceğine inandığım tek insan sendin. Öyleyse neden kalkmıyorsun?"

Hıçkırıklarının arasında konuşmak zordu ama Deniz sanki Poyraz onu duyabilirmiş gibi konuşmaktan vazgeçmedi. Gözyaşları durmaksızın akıyor, göğsüne düşüp tenini ıslatıyordu. Masallardaki gibi bir mucize olsun, gözyaşları onu hayata döndürsün istedi.

Olmadı. Üzerinde lekeler belirmeye başlayan göğsü hareketsiz kalmaya devam etti.

Başını zorlukla kaldırdığında, odada yalnızca o ve Poyraz vardı. İki adam da çıkıp gitmiş, onu sevdiği adamın cansız bedeniyle baş başa bırakmıştı. Hiçbir şey duymuyor, Poyraz'dan başka bir şey görmüyordu. Titreyen elleriyle yüzüne dokundu. Tenini bir bebeği sever gibi sevdi, okşadı. Elleri üşüse de çekmedi. Yaşlar görüşünü bulanıklaştırdığında, onlardan nefret etti. Hırsla gözlerini sildi, aşık olduğu yüzün her bir zerresinde bakışlarını gezdirdi.

Pürüzsüz ve beyaz teni morarmış, yer yer soyulmuştu. Çıkık elmacık kemikleri ve kıvrımlı yüz hatları, şişliğin etkisiyle silikleşmişti. Teninde tekrar hissedebilmek için yanıp tutuştuğu dudakları mosmor olmuştu. Parmaklarını nazikçe üzerlerinde gezdirip hafifçe okşadı. Onun için hala dünyanın en güzel adamıydı. Hiçbir şey bunu değiştiremezdi.

Bakışlarını, vücudunun iki yanında hareketsizce duran ellerine çevirdi. Sağ elinin işaret parmağı kopmuştu. Bunu görünce gözleri dehşetle açıldı. Başını ellerinin arasına alıp çığlık atmak, her yeri yıkıp dökmek istedi.

Hiçbirini yapamadı.

Ağzından yeni bir hıçkırık firar ederken, elini dudaklarına götürüp avuç içine bir öpücük kondurdu.

"Poyraz, sana ne oldu sevgilim? Canın çok acıdı mı?"

Acımasındı, dayanamazdı. Daha öldüğünü bile kabullenemiyorken, bir de acı çekerek öldüğünü düşünürse, bu odadan sağ çıkamazdı. Ağırlaşmış eline bir öpücük daha kondurdu. O an, öpücüğüyle birlikte geçmişin kapıları aralandı. Bugüne kadar yaşadıkları her şey, her bir anı gözlerinin önünden film şeridi gibi geçmeye başladı.

Göz göze geldikleri ilk an, ilk öpüşmeleri, sabaha kadar süren o uzun sohbetler, birlikte yaptıkları yemekler, el ele yürüdükleri o sessiz yollar, o güzel gülüşü, hiç bırakmak istemiyormuş gibi sımsıkı sarılışı...

Bu adam Deniz'in her şeyiydi. Hiç beklemediği bir anda hayatına girmiş, bugüne kadar hiçbir erkeğin yapamadığını yapıp onu kendine aşık etmişti. Ona aşık olmak Deniz için çok kolaydı. Kendini yaşayacağı olası acılardan korumak için onu reddetmesine rağmen pes etmemişti. Deniz onu tamamen kabul edene ve hayatına alana kadar sabırla beklemişti.

Peki, tüm bunları neden yapmıştı? Madem gidecek, herkes gibi Deniz'i terk edecekti, neden hayatına girmek için uğraşmıştı?

Deniz kendini ondan korumak istemişti. Yaşatacağı acıları hissetmiş gibi ondan uzak durmaya çalışmıştı ama o, buna izin vermemiş, planlarını altüst etmişti. Şimdi o burada, sessizce yatarken, Deniz ona kızamıyor, onu bırakıp gittiği için hesap soramıyordu. Yapabildiği tek şey gözlerini açıp ona tekrar aşkla bakması için yalvarmaktı. Hiçbir işe yaramayacağını bilse bile elinden, yalvarmaktan başka bir şey gelmiyordu.

Dudaklarını usulca alnına götürdü. Elleri yanaklarını okşuyor, gözyaşları bir türlü dinmiyordu. Alnını alnına yasladı ve kapalı gözlerine bakarken, ağlamaktan çatlamış sesimle, acı içinde ona bir kez daha yalvardı.

"Poyraz, ne olur aç gözlerini. Ne olursun beni bırakma."

Seni asla bırakmam Deniz. Nefes aldığım müddetçe, bu kalp atmaya devam ettiği sürece seni asla bırakmam.

Poyraz yaşadığı müddetçe Deniz'i bırakmamaya söz vermişti. Sözünü tutmuştu. O hep sözünü tutardı.

Dışarıdan bağırış sesleri gelmeye başladığında, hıçkırıklarını, boğazından kaçan küçük çığlıkları yutmaya çalıştı. Ailesi gelmişti. Oğullarının cansız bedeniyle karşılaşacaklar, ona son kez sarılıp öpeceklerdi.

"Ne yaptın Poyraz," dedi fısıltıyla. "Bize ne yaptın?"

Arkasında, bir ömür boyu ölümünü atlatamayacak, kalpleri kırık, ruhları çürük halde yaşamak zorunda kalacak insanlar bırakmıştı. Poyraz bir kez ölmüştü. Deniz kaç kez ölecekti?

Kendini hareket etmeye, ondan uzaklaşmaya zorladı. Yapamadı. Ellerini yüzünden, alnını alnından çekemiyor, onu bırakıp gidemiyordu. Meral ve Harun gelmeden buradan gitmesi gerekiyordu. O da insandı. Onun da dayanabileceklerinin bir sınırı vardı. Kendi acısı ona yetiyordu. Bir de bir anne babanın feryatlarını duymaya, çaresizliğini görmeye yetecek gücü yoktu. Şansı varken buradan çıkmalı ve bir an bile tereddüt etmeden çekip gitmeliydi.

Bunları bildiği halde orada durmaya devam etti. Poyraz'ı burada bırakıp nasıl gidebilirdi? Dudaklarını onun soğuk dudaklarına bastırıp son kez öptü. Güzel yüzünü son kez sevdi. Daha düne kadar onu sarıp sarmalayan, birlikte yaşayacakları evi tasarlayan ellerini son kez tuttu. Gözyaşları birer birer yüzüne düşerken, rahatsız olmasın diye hemen sildi.

Tam o sırada kapı açıldı ve içeriye, yüzlerine bakmaya asla cesaret edemeyeceği o çift girdi. Deniz olduğu yerde hareketsiz kaldı. Bir anlığına odada oluşan sessizlikte, ellerini dudaklarına bastırıp özgürlüğüne kavuşmak için direnen hıçkırıklarını bastırmaya çalıştı. Öyle bir sessizlikti ki, binlerce çığlıktan, binlerce feryattan daha acı vericiydi. Meral'in ağzından çıkan inlemeye benzer o fısıltıyla birlikte dizlerinin onu daha fazla taşıyamayacağını, yere kapaklanacağını zannetti.

"Poyraz, oğlum!"

Bir hızla öne doğru atılıp Poyraz'a sarıldığında ona engel olmamak için hayatında yaptığı en zor şeyi yaptı. Poyraz'dan ayrıldı.

"Oğlum, canım, ne olmuş sana böyle? Ne olmuş benim evladıma?"

Canımdan can alan feryatlarını dinlerken, ağlamaktan acıyan gözlerini Harun'a çevirdi. Olduğu yerde kalakalmış, gözleri, gördüklerine inanamıyormuş gibi sonuna kadar açılmıştı. Hiç sesini çıkarmadan, çığlık çığlığa ağlayan karısını izliyor, oğlunun yanına bile yaklaşamıyordu. Kırıklarla dolu kalbi bin ayrı parçaya bölündü. Adamın gözlerinden sessiz sedasız süzülen bir damla yaşı gördüğünde, kendini yerlere atmak, bir çocuk gibi tepinerek, bağıra çağıra ağlamak istedi.

Orada yatan Poyraz'dı. Onların Poyraz'ı.

Hala inanamıyordu. Cansız bedeni karşısındaydı. Yalvardığı halde açmadığı gözleri hala kapalıydı. Atmayan kalbi az önce elinin altındaydı. Tüm bunlar bir insanın öldüğüne inanmak için yeterliydi ama söz konusu sevdiklerinizse, hiçbir şey yeterli olmuyordu. Hiçbir şey sizi sevdiğiniz bir insanın öldüğüne, onu bir daha göremeyeceğinize, bundan sonra hayata onsuz devam edeceğinize ikna edemiyordu. Bundan sonra ne olacaktı, hayata nasıl devam edeceklerini bilmiyordu. Bildiği tek bir şey vardı.

Delirecekti.

Akıl sağlığını kaybedecek, sevdiği adamın sonsuza dek yok olduğunu asla kabullenemeyecekti. İnsanların acıyacağı ya da korkacağı bir insan haline gelecekti. Onun, bu odadan aklı başında bir insan olarak çıkması imkansızdı.

"Ne olur, aç gözlerini annem. Aç da bir kez bak bana. Ölürüm Poyraz, ölürüm annem, yaşayamam ben."

Deniz dayanamıyordu. Gözleri tekrar acılı babayı bulduğunda, yavaş adımlarla oğluna doğru ilerlediğini gördü. Her an düşecekmiş gibi görünüyordu. Karısının yanına yaklaşıp titreyen elleriyle oğlunun elini tuttuğunda, Deniz kendine neden bunu yaptığını sorguladı. Neden çekip gitmiyordu? Neden evladını kaybetmiş acılı bir anne babayı izleyerek kendine eziyet ediyordu?

Deniz'in en büyük düşmanı kendisiydi.

Hangisi canını daha çok yakıyordu? Oğlunun yer yer morarmış yüzünü sevip okşayan anne mi, yoksa elini tutup yüzüne götüren, sesini bile çıkarmadan ağlayan baba mı?İçindeki acımasız ses ona başka bir seçenek daha sundu.

Yoksa sana sevilmenin nasıl bir şey olduğunu gösteren, gerçek sevgiyi tattıran adamı, hayatının aşkını kaybettiğin gerçeği mi canını daha çok yakıyor?

Deniz bitmişti. Deniz mahvolmuştu. Deniz için artık ümit kalmamıştı. Kulaklarına bir kez daha acılı annenin feryatları doldu.

"Poyraz'ım, yavrum. Bu dünyada en sevdiğin şey canından mı etti seni annem?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.