Günümüz
Poyraz, o sabah içinde çok kötü bir hisle uyanmıştı. Gözlerini açar açmaz, göğsüne ağır bir yük binmiş, onu huzursuz etmişti. Yattığı yerde, derin nefesler alıp kendini rahatlatmaya, hissettiği ağırlığı kovmaya çalıştı ama başarılı olamadı.
Neden böyle hissettiğine anlam veremedi. Elini kalbinin üzerine koydu ve derin nefesler almaya devam etti. Yanında yatan kadını uyandırmamak için olabildiğince yavaş ve sessiz hareketlerle doğrulup oturdu. Başını çevirip mışıl mışıl uyuyan kadına baktığında, yüzünde bir gülümseme belirdi. Ona her baktığında rahatlıyor, huzur buluyordu. Sırtını yatak başlığına dayadı ve aşık olduğu kadını seyretti.
İçindeki kötü his, ancak onu seyrederek, güzelliğini doya doya izleyerek kaybolurdu. Elini saçlarına daldırıp okşamak, yüzünü sevmek istedi ama onu uyandırmak istemediği için kendini tuttu.
Uzaktan izlemek de yeterdi.
Kapalı göz kapaklarına, kavisli burnuna, uykunun etkisiyle şişmiş pembe dudaklarına baktı. İzlemeye doyamadı.
Genellikle ondan daha erken uyanır, yataktan kalkmadan önce bir süre onu izlerdi. Bu, olmazsa olmaz bir alışkanlığıydı. Bazen Deniz, onu kendisini izlerken yakalar ve hemen görünüşünü düzeltmeye çalışırdı. Kötü göründüğünü söyleyerek Poyraz'ı azarlardı. Poyraz, onu her haliyle güzel bulduğunu defalarca söylese de Deniz buna asla inanmazdı.
Yaklaşık üç yıldır birlikteydiler. Aptal kadının ona inanması için daha kaç yıl geçmeliydi?
Bakışlarını kadından çekip komodinin üzerinde duran telefonuna uzandı. Ekranın parlak ışığı yüzüne vurunca acıyan gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı. Tekrar açtığında gözleri hemen saate kaydı.
06:30
Hava hala tam olarak aydınlanmamıştı. Kalkıp hazırlanması gerekiyordu ama yerinden kıpırdayası yoktu. Bugün Cumartesiydi. Her Cumartesi olduğu gibi tekneyle denize açılacak, tutabilirse birkaç balık yakalayacaktı. Ona eşlik edecek arkadaşından bir mesaj gelip gelmediğini kontrol etti. En son dün konuşmuşlardı ve arkadaşı kesin geleceğini söylemişti.
"Keşke son anda bir işi çıksa da gitmek zorunda kalmasam," diye geçirdi içinden. Sonra bu düşüncesine kendi bile şaşırdı. Yirmi sekiz yıllık hayatında, ilk kez denize açılmak istemiyordu. Başka zaman olsa, hemen kalkar, hazırlanır ve mutlu bir şekilde yola koyulurdu.
Ama bugün farklıydı.
İçindeki o kötü his yüzünden hiçbir yere gidesi yoktu. Yalnızca evde kalmak ve tüm gününü Deniz'le geçirmek istiyordu. Arkadaşı Enes'e hazırlanması gerektiğini söyleyen bir mesaj atıp telefonu komodine bıraktı. Arayadabilirdi ama karısını rahatsız etmek istememişti.
İsteksiz ve ağır hareketlerle yataktan kalktı ve hazırlanmaya başladı. Banyoya gidip işlerini halletti. Dolabından onu sıcak tutacak kalın kıyafetler, yağmurluk ve mont çıkardı. Olabildiğince sessiz hareket ediyor, bir yandan da uyuyan kadını sık sık kontrol ediyordu.
Aynadan kendine baktığında, elleri saçlarına gitti. Yine uzamışlardı. Bir ara kestirmeyi aklına not etti. Kendini bildi bileli saçları hep kısaydı, biraz bile uzasa rahat edemiyordu.
Cüzdanını ve arabasının anahtarlarını sırt çantasına koydu ve uyuyan kadına yaklaştı. Eğilip, yüzünü kapatan saçlarını nazikçe geriye itti. Ortaya çıkan yanağına küçük bir öpücük kondurdu. Bu öpücük ona yetmese de bugünlük yetmek zorundaydı. Burnunu saçlarına dayayıp kokusunu içine çekti. Güzel kokusu ciğerlerine dolarken, gözleri kendiliğinden kapandı.
O an yüzüne öyle bir ifade yerleşti ki, onu hiç tanımayan biri bile, sadece o ifadeden ne kadar âşık bir adam olduğunu anlayabilirdi.
Onu uyandırmaktan korkarak, istemeye istemeye geri çekildi. Çekilmesine çekilmişti ama bir yere gidemiyor, kadının başında dikilmeye devam ediyordu. Bakışlarını zor da olsa sevdiği kadından çekmeyi başarıp yavaşça arkasını döndü.
İçindeki kötü his gittikçe ağırlaşıyordu.
Yavaş adımlarla odadan çıktı. Kapıyı sessizce kapatıp doğruca mutfağa yöneldi. Çantasına atıştırmalık bir şeyler ve konserve koydu.
Uzun bir süre geri dönmeyecekti.
Matarasına su doldurduktan sonra kahve yapmak için kettle'a su koydu. Suyun kaynamasını beklerken, hava durumunu bir kez daha kontrol etti. Dün de etmişti ama havanın sağı solu belli olmuyordu.
Telefonu kapatmadan mesajlarına girdi. Enes'ten hala ses seda yoktu. Kesin uyuyakalmıştı. Zaten böyle olacağını biliyordu. Enes hep uyuyakalır, hiçbir yere tam vaktinde gelmezdi.
Onu hem uyandırmak hem de azarlamak için aramaya karar verdi ama açan olmadı. Sinirle bir nefes verip, arkadaşına küfür ede ede kahveyi termosa doldurdu.
Artık gitmek için hazırdı.
Çantasını sırtına takıp mutfaktan çıktı. Su geçirmez çizmelerini giymek için eğilmişti ki, arkasından gelen sesle durmak zorunda kaldı.
"Poyraz?"
Hay aksi! Deniz uyanmıştı.
Yavaşça arkasını döndüğünde, kollarını göğsünde kavuşturmuş, uykulu gözlerle ona bakan kadını gördü. Ne ara uyanmış, ne ara yanına gelmişti hiçbir fikri yoktu. Yarı kapalı gözlerine, dağınık saçlarına, yüzündeki somurtkan ifadeye bakıp gülümsedi. Sevimli görüntüsünün tadını çıkararak aralarındaki birkaç adımlık mesafeyi kapattı.
Asık suratının sebebini biliyordu. Ne zaman tekneyle denize açılacak olsa, Deniz surat asar, gitmesini istemezdi. Denizden korktuğu için tedirgin olur ve neredeyse her saat başı onu arayıp kontrol ederdi. Elinden gelse Poyraz'ı bir odaya kilitler, gitmesini engellerdi ama yapamıyordu.
Yine de tüm isteksizliğine rağmen, tek kelime etmez, gitme demezdi. Korkuları yüzünden sevdiği adamı en büyük zevkinden mahrum bırakmak istemezdi.
Gitme dese adam gerçekten gitmezdi, bunu biliyordu.
Poyraz ise Deniz'e ilk kez denize açılacağını söylediğinde, yüzünde oluşan endişe ve korkuyu çok net görmüştü. Kadının haline dayanamayıp "İstersen gitmem," demişti. Onun üzülmesini, korkmasını istemiyordu. Deniz yalvarır gibi "Gitme," dediğinde bir an bile düşünmemiş, tüm planını iptal etmişti.
Deniz o gün mutlu olsa da, sonradan vicdan azabı çekmiş, gitmesini engellediği için pişman olmuştu. Poyraz zaten sürekli dışarı çıkan, gezip tozan biri değildi. Yapmayı sevdiği tek bir aktivite vardı ve onu da elinden almıştı.
Öyle ki, Poyraz onun ne kadar korktuğunu bildiğinden bir daha deniz konusunu hiç açmamıştı. Sırf Deniz'i endişelendirmemek için sahip olduğu tek hobiyi de silip atmıştı. Ama bu kadını mutlu etmemiş ve bencillik ettiğine düşünmesine sebep olmuştu.
Deniz, Poyraz'ı gerçekten mutlu ediyor, huzur bulmasını sağlıyordu. Bunu bile bile ona gitme diyemezdi. Bu yüzden, sonraki günlerde, bizzat kendisi Poyraz'a denize açılmak isterse onun açısından hiçbir sorun olmayacağını söyledi. Sevdiği adam için ne kadar endişelense de, onu mutlu eden bir şeyden vazgeçmesini istememişti.
O günden sonra, Poyraz ne zaman denize açılacak olsa, gitmeden önce durur, kadının gözlerinin içine bakar ve her seferinde aynı şeyi söylerdi.
"İstersen gitmem."
Deniz ise artık kendi korkularını değil, Poyraz'ın mutluluğunu düşünüyordu. Zamanla alışmış, eskisi kadar endişelenmez olmuştu. Poyraz, tekne kullanmayı adı gibi biliyordu. Defalarca denize açılmış, tecrübe kazanmıştı. Ne yapması gerektiğini iyi biliyor, oldukça da iyi yüzüyordu.
Yine de, ne olursa olsun, kalbinin bir köşesinde hep bir parça korku oluyordu. Yüzünün asılmasına, içine yayılan huzursuzluğa engel olamıyordu. Sevdiği adam için endişelenmediği, onu kaybetme korkusu yaşamadığı tek bir günü bile yoktu.
"Uyandırdım mı?" dedi Poyraz. "Çok mu ses yaptım?"
Deniz başını iki yana salladı. "Kendi kendime uyandım," dedi ve sonra cevabı bilmesine rağmen "Gidiyor musun?" diye sordu.
Poyraz önce başını aşağı yukarı salladı. Ardından, kadının gözlerinin içine bakarak, "İstersen gitmem," dedi.
Poyraz, Deniz'in ona gitme demeyeceğini biliyordu. Ama bu defa, içten içe demesini istedi. Eğer derse, gerçekten gitmeyecekti. Ne kadar ayıp olursa olsun, arkadaşına bir bahane bulacak, sevdiği kadına sarılarak uyumaya devam edecekti.
"Gitme de gitmeyeyim," dedi içinden.
Deniz, Poyraz'ın aklından geçenlerden habersiz, duyduğu cümleyle gülümsedi. Parmaklarının ucunda yükselip adamın dudaklarına hafif bir öpücük kondurdu. Ellerini göğsüne yerleştirip, gözlerinin içine baktı.
"Git," dedi. Elbette gitmesini istemiyordu. Ona kalsa, gitme derdi.
Poyraz cevabı karşısında yaşadığı hayal kırıklığını Deniz'e belli etmemeye çalışarak gülümsedi. Başını eğip kadının alnına bir öpücük kondurdu. Kadının gözleri öpücükle kapandı ve yüzüne hoş bir gülümseme yerleşti. Poyraz, bu gülümsemeye içi giderek baktı.
Deniz'i ilk kez, o sergide gördüğünde, dikkatini en çok çeken şey saçları olmuştu. Göğsüne dökülen uzun tutamları parmak uçlarıyla sevdi. İçindeki kötü his gitgide artarken, kaşlarının çatılmasına engel olamadı.
Deniz, ona sanki yüzünü hafızasına kazımak istermiş gibi dikkatle bakan Poyraz'ın haline anlam veremedi. Adamın bakışlarında bir tuhaflık, içinde bastıramadığı bir hüzün vardı.
Poyraz, onu kendine çekip sıkıca sarıldığında, tereddütle de olsa kollarını onun beline doladı. Neler olduğunu anlayamıyordu. Poyraz çok garip davranıyordu.
Adam kadının saçlarına bir öpücük kondurup geri çekildi. Deniz'in bir şey söylemesine fırsat tanımadan arkasını döndü. Çizmelerini giyip, çantasını omzunda sabitledi. Kapıyı açtı ama eşikten geçmeden önce başını çevirip son kez sevdiği kadına baktı. Yutkundu, gülümsedi ve eşiği geçti.
*****
Deniz, Poyraz gittikten sonra yatağına dönüp, tekrar uyumaya çalışmıştı ama pek başarılı olduğu söylenemezdi. Poyraz'ın gülümsemesi sürekli gözlerinin önüne geliyor, uyumasına izin vermiyordu. Deniz onu tanıyordu ve Poyraz onun yanında daima gülümserdi. Gülümsemesi gerçek mi, sahte mi ayırt edebilirdi.
Saatlerdir zihninden silinmeyen o gülümseme ise hayatında gördüğü en hüzünlü gülümseme olabilirdi.
Ona sımsıkı sarılışı, yüzünü ezberlemek ister gibi dikkatle bakması, bir şey söylemek istiyormuş da söyleyemiyormuş gibi tavırları Deniz'i oldukça rahatsız etmişti. İçine dolan huzursuzlukla, saatlerce yatağında dönüp durdu.
Ne yaparsa yapsın uyuyamayacağını anladığında, kendine gelmek için mutfağa geçip acı bir kahve yaptı. İştahı olmadığından, midesinin bulanacağını bilse de, kahvaltıyı yalnızca bir elmayla geçiştirdi. Kafasını dağıtmak için televizyonu açıp rastgele bir kanalda durdu ama işe yaramadı. Boş gözlerle ekrana bakarken, aklı hâlâ Poyraz'daydı. Gözü sürekli telefonuna kayıyor, onu arayıp aramamak arasında gidip geliyordu. Eskiden olsa, saat başı arar, onu sıkboğaz ederdi. Bunun Poyraz için ne kadar rahatsız edici olduğunu bildiğinden, zor da olsa aramalarının sayısını azaltmıştı. Artık o, denizdeyken yalnızca iki ya da üç kez arıyordu. Bu bile onun için büyük bir gelişmeydi.
Ne kadar huzursuz hissetse de gününü yersiz endişe ve korkularla mahvetmemek için telefonu elinden bıraktı.
Aradan birkaç saat daha geçtiğinde, artık işinin başına geçmesi gerekiyordu. Bugün cumartesiydi ama yine çalışıyordu. Bağlı olduğu reklam ajansının yeni kampanya lansmanı pazartesi sabahı yayına girecekti ve müşteri, son anda fikrini değiştirip tüm görsellerde büyük revizeler istemişti. Ellerindeki tüm tasarımları baştan gözden geçirip yeni formatlara uyarlamaları gerekiyordu.
Bilgisayarını açıp maillerini kontrol etti. Az sonra online toplantısı başlayacaktı. Mutfak, evin en çok ışık alan odasıydı; bu yüzden oraya geçip bilgisayarını masaya yerleştirdi. İşlerini, Poyraz eve dönmeden önce bitirebilmeyi umuyordu.
Poyraz denizdeyken eğer şanslıysa eli dolu döner, gelir gelmez de balıkları kızartmaya girişirdi. Deniz iğrendiği için balıklara pek dokunamazdı. Onun yerine mezeleri hazırlar, ikisi için güzel bir çilingir sofrası hazırlardı. Birlikte yapmayı en çok sevdiği şeylerden biri de buydu. Mutfakta beraber vakit geçirir, daha sonra güzel bir sohbet eşliğinde karınlarını doyururlardı.
Poyraz kolay kolay sarhoş olmazdı ama Deniz onun çakırkeyif hallerine bayılırdı. İçtiği zaman gözleri kızarır, sert yüz hatları gevşer ve tüm gece boyu yüzünde anlamsız bir sırıtış olurdu. Deniz onun kadar içmediği, daha doğrusu içemediği için içki ona pek tesir etmezdi ve Poyraz'ın o hallerinin tadını doyasıya çıkarırdı. Hatta çakırkeyif hallerinden oluşan bir fotoğraf albümü bile vardı. Çoğu karede, Poyraz kameraya yüzünde çarpık bir sırıtışla bakıyor, kısılmış gözleriyle kadeh kaldırıyordu. Gizlice çektiği fotoğraflar da vardı ve hâlâ bazılarını ona göstermemişti.
Akşam olmasını sabırsızlıkla beklerken, gelen tüm e-postalara tek tek cevap verdi. Toplantı başladığında, kamerasını ve mikrofonunu açıp toplantıya katıldı. Patronunun gelmesini beklerken gözleri, mutfak camına takıldı. Bugün, diğer günlere kıyasla daha serindi. Toplantının henüz başlamamış olmasını fırsat bilerek odasına gidip üzerine bir hırka aldı. Poyraz'ın bu havada denize açılmasına kızsa da, onun için sıcak ya da soğuk, kış ya da yaz fark etmiyordu. O, her şartta denizine kavuşuyordu. Hasta olduğunda onunla asla ilgilenmeyecekti.
Yalan söylüyordu, elbette ilgilenecekti.
İyileşene kadar başından ayrılmayacak, onu hasta olduğuna bin pişman edecekti. Telefonu eline alıp ona bir mesaj yazmaya karar verdi.
Yarın sabah ölü gibi yatarken seninle ilgilenecek bir Deniz olmayacak.
Muhtemelen mesajına geç cevap verecekti. Poyraz denizdeyken telefonuyla pek ilgilenmezdi. Kahvesinden bir yudum aldı ve toplantı başladığında, stres içinde olduğu her halinden belli olan patronuna gülümsedi.
*****
Poyraz, teknesi suda ağır ağır ilerlerken gözlerini ufka dikmişti. Uçsuz bucaksız deniz, göz alabildiğine seriliyordu önünde. Derin bir nefes aldı. İçine çektiği iyot kokusu ciğerlerini doldururken, dudaklarında belirsiz bir tebessüm belirdi.
İşte yine buradaydı.
Denizden bir türlü kopamıyordu. Yanında biri olduğunda bu tekne gezintileri daha bir keyifli oluyordu ama denizle baş başa kalmayı da seviyordu. Enes marinaya vardığında, onu arayıp gelemeyeceğini söylemişti. Poyraz arkadaşının hastanede olduğunu öğrendiğinde, sitem edememişti. Kayınvalidesi gece rahatsızlanmıştı ve Enes, hem onunla ilgileniyor, hem de karısını sakinleştirmeye çalışıyordu. Arkadaşına geçmiş olsun dileklerini iletmiş, bir yardıma ihtiyaçları olursa çekinmeden kendisini aramasını söylemişti.
Şimdi, küçük teknesinde yalnızdı. Hava soğuktu. Rüzgar yüzünü ısırıyor, gözlerini sulandırıyordu. Üzerindeki monta iyice sarındı ve usta hareketlerle dümeni çevirmeye devam etti.
Balık tutmaya başlamadan önce, her zaman olduğu gibi önce bir tur atacak, doya doya denizi izleyecekti. İçindeki o kötü his hala geçmiş değildi ama üzerine pek fazla düşünmemeye çalışıyordu. Dikkatini her zamanki gibi büyüleyici görünen denize vermeli ve rahatlamalıydı. Kafasını kaldırıp gökyüzünde dolaşan kuşlara baktı. Yüzünde bir gülümseme belirdi.
Kuşlar en sevdiği hayvanlardı.
Özgürlüğüne düşkün bir adam olarak, özgürlükle ilişkilendirilen hayvanları sevmesi normaldi. Gerçi artık pek de özgür bir adam olduğu söylenemezdi.
Deniz hayatına girdiğinden beri özgürlüğünün kısıtlandığının farkındaydı ama bu umurunda değildi. Deniz hayatında kalıp, onu sevmeye devam ettiği sürece özgürlüğünü hiç düşünmeden feda edebilirdi.
Sevdiği kadının yüzü gözlerinin önünde belirdiğinde derin bir iç çekti. Bugün denizde her zamankinden daha az kalacak, eve, yolunu gözleyen kadının yanına olabildiğince erken gitmeye çalışacaktı. Bu yüzden motoru durdurdu ve teknesinde her zaman hazır halde tuttuğu olta takımını sakladığı yerden çıkardı. Malzemeleri almak için çantasını açmaya çalışıyordu ki,
bir anda kulaklarını dolduran yoğun kuş sesleriyle irkildi. Başını kaldırıp bakışlarını gökyüzüne çevirdi.
Sayamayacağı kadar çok kuş, hep bir ağızdan ötüşüyor, hızla kanat çırparak bir yere gidiyorlardı.
Poyraz'ın kaşları çatıldı. Elindeki çantayı yere düşürdüğünde, bir küfür savurarak eğilip aldı. İçindeki malzemeleri çıkartıp oltasını hazır hale getirdi. Tam o sırada telefonundan mesaj sesi geldi. Elini cebine atıp telefonu çıkardı. Sessize almayı unutmuştu. Ekranda Deniz'in adını gördüğünde gözleri parladı. Bu zamana kadar aramamasına şaşırmıştı. Mesajını okuduğunda ise yazılanları hiç ciddiye almadı. Hasta olursa bir an bile başından ayrılmayacağını, iyileşene kadar peşinden ayrılmayacağını biliyordu. Mesaja yanıt verip telefonu sessize aldı ve cebine geri koydu. Oltayı suya bıraktıktan sonra portatif sandalyesine oturup beklemeye başladı. Bugün eve boş dönmek istemiyordu.
Aradan saatler geçtiğinde, Poyraz artık sinirlenmeye başlamıştı. Tek bir balık bile yakalayamamıştı. Bir an önce eve dönmek istiyordu ama gidişat hiç de iç açıcı değildi. Hava her geçen dakika daha da soğuyor, rüzgar sertleşiyor, beklemek zorunda kalmak daha da can sıkıcı hâle geliyordu. Normalde soğuğa karşı dayanıklı bir bünyeye sahip olmasına rağmen, üşümeye başlamıştı. Vücudu titriyor, göremese bile dudaklarının soğuktan mosmor kesildiğini hissedebiliyordu. Balık tutabilene kadar burada beklemeye devam ederse, kocaman bir buz kütlesine dönüşecekti. Israrcı olmanın bir manası yoktu, bugün şanslı gününde değildi. Eve eli boş döneceğini kabullendi.
Gözlerini gökyüzüne çevirdiğinde, kara bulutların toplanmaya başladığını fark etti. İçini sinsi bir huzursuzluk kapladı. Bir an önce eve dönmeliydi.
Oturduğu yerden kalkıp oltasını sudan çıkardı. Özel bezi ile kuruladı ve malzemeleri hızlı hareketlerle çantasına yerleştirmeye başladı. Soğuktan burnu akıyor, rüzgar gözlerini sulandırıyordu. Israrla çalan telefonunu ise sessize aldığı için duymuyordu.
Çantasını her zamanki yerine koymak için eğildi, ancak doğrulmak üzereyken sertçe sallanan tekneyle birlikte neredeyse dengesini kaybedip düşüyordu. Telaşla açılan gözleriyle önce denize, ardından kararmaya başlayan gökyüzüne çevirdi bakışlarını. Rüzgar yalnızca dakikalar içinde şiddetini korkunç derecede artırmıştı. Dalgalar gitgide daha da hırçınlaşmış, hoyrat bir öfkeyle teknenin altına vurmaya başlamıştı. Küçük tekne, suyun üstünde bir kâğıt parçası gibi savruluyor, her dalgada biraz daha sarsılıyordu.
Poyraz her şeyin bu kadar kısa sürede nasıl bu hale geldiğine anlam veremedi. Çocukluğundan beri yüzlerce kez denize açılmıştı ama böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu. Sakin kalmaya, panik yapmamaya çalıştı. Kaptan köşküne girip telsizden yardım istemeyi denedi ama sadece cızırtılar duyuyordu.
"Çalış Allah'ın cezası!" diye bağırdı öfkeyle. Birkaç kere daha denedi ama cihazdan kesik kesik cızırtılardan başka bir ses gelmiyordu.
Elini sinirle kısa saçlarının arasından geçirdi. Düşme riskini azaltmak için durmaksızın sallanan teknenin orta kısmına doğru dikkatli adımlarla ilerledi. Kısa bir an durup ne yapması gerektiğini düşündü. Genellikle böyle havalarda, biri kıyıdan uzak bir noktadaysa yapabileceği en doğru şey tekneyi durdurup fırtınanın geçmesini beklemekti. Poyraz bunu biliyordu ama tereddüte düşüyordu. Fırtına geçmek yerine daha da şiddetlenirse ne olacaktı? Küçük teknesinin güçlü bir fırtınaya karşı hiç şansı yoktu.
Yardım istemek için cebinden telefonunu çıkardı ama sinyal yoktu. Öfkeyle bir küfür savurdu. Ekranda Deniz'in ismini gördü, yalnızca birkaç dakika önce aramıştı. Bu da, daha birkaç dakika öncesine kadar sinyalin olduğunu, fırtınanın şiddetlenmesiyle bağlantının kesildiğini gösteriyordu. Sıkıntıyla yüzünü sıvazladı. Paniklemeye başlamıştı ama bunun hiçbir işe yaramayacağını, aksine durumu daha kötüleştireceğini çok iyi biliyordu.
Şu an için yapabileceği en doğru şey, teknenin yönünü rüzgara ve dalgalara karşı ayarlamaktı. Tekneyi bulunduğu yönün tersine çevirmeli, rüzgarın arkasına sığınmalıydı. Yavaş ve dikkatli adımlarla, teknenin arka kısmına ulaştı ve motoru tekrar çalıştırdı. Yüzüne çarpan sert rüzgardan korunmak için başını eğip diğer tarafa çevirdi. Panik ve adrenalinle hızlanan nefeslerini düzene sokmaya çalışırken, tekne daha da şiddetli sallanmaya başladı. Düşmemek için tüm gücüyle motorun dış kısmına tutundu. Fırtınanın bir an önce geçmesi için dua ederken, olabilecek en kötü ihtimal gerçekleşti.
Bacakları ıslanmaya başladı.
Gözleri dehşetle kocaman açıldı. Bakışlarını hızla aşağıya kaydırdı. Dalgalar teknenin boyunu aşmış, içeri girmeye başlamıştı.
"Allah kahretsin!" dedi bağırarak. Şimdi ne yapacaktı?
Sadece birkaç adım atıp dümen başına geçebilir, teknenin yönünü değiştirebilirdi.
Bunun işe yarayıp yaramayacağını bilmiyordu, ama denemekten başka çaresi yoktu. Fırtına dinmek yerine, her geçen dakika daha da şiddetleniyordu. Ve o yardım bile çağıramıyordu.
Hiçbir şey yapmadan öylece bekleyemezdi. Vücudunu hafifçe eğip bacaklarını iki yana açarak sallanan teknede dikkatlice yürümeye başladı. Küçük ve yavaş adımlar atmalıydı. Henüz ikinci adımını atmıştı ki, güçlü bir dalga tekneyi sarsarak dengesini altüst etti. Ayağı ıslak ve kaygan zeminde kaydı ve geriye doğru sendeledi. Hiçbir şey düşünemeden, can havliyle motorun kenarına tutundu.
Bunu yapmaması gerekiyordu.
Acıyla bağırdı ve elini hızla geri çekti. Motorun içindeki bir kayış parmağını yakalamıştı. Hissettiği keskin sızıyla bir an nefes alamadı. Canı o kadar çok yanıyordu ki, gözlerinden süzülen yaşları durduramadı.
Dengesini korumaya çalışırken, parmağının durumunu kontrol etmek için elini havaya kaldırdı. Gördükleriyle ağzından acı dolu bir çığlık daha kaçtı. İşaret parmağının bir kısmı kopmuştu ve kopan parça havada sallanıyordu. Fışkırarak akan kan zemini kırmızıya boyuyor, teknenin içine giren dalgalarsa bu izleri hızla silip götürüyordu.
Sağlam olan eliyle teknenin kenarına tutunup bakışlarını hızla kopan parmağından çekti. Kan görmekten nefret ederdi. Gözlerini kapatıp derin derin nefesler alarak sakinleşmeye, kendini toparlamaya çalıştı. Burnundan alıp ağzından verdiği nefeslerin onu rahatlatması gerekiyordu ama o, rahatlamak yerine gittikçe daha da kötüleşiyordu. Başı dönmeye, midesi bulanmaya başladı. Kulakları çok yüksek bir sesle çınlıyordu. Soğuk soğuk terliyor, gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu. Parmağındaki o keskin acı tüm vücuduna yayılmıştı ve yüzü acıyla buruşuyordu.
Derin nefesler almaya devam etti, ancak durmadan sallanan tekne baş dönmesini ve mide bulantısını daha da artırıyordu. Kalbi, kaybetmekte olduğu kanı telafi etmek için çılgınca atıyor, göğsünün içinde çaresizce çırpınıyordu.
Poyraz ne yapması gerektiğini biliyordu. Bir an önce kendine gelmeli, yaranın üzerine baskı uygulayarak kanamayı durdurmalıydı. Sallanan parmağını, damarlara zarar vermeden, nazikçe yerine yerleştirmeliydi. Bunları yaparsa durumun ciddiyetini biraz da olsa hafifletebilirdi. Tüm vücudu titremeye başladığında ise artık hiçbir şey yapamayacağını anladı.
Şoka giriyordu.
Her şey saniyeler içinde gerçekleşti. Önce bedeninde hiç gücün kalmadığını hissetti. Ardından, zar zor açık tuttuğu gözleri geriye kaydı ve tekneye tutunmayı bıraktı. Şokun etkisiyle bayıldı, bilinci tamamen kapandı. Daha fazla ayakta duramayan bilinçsiz bedeni öne doğru eğildi.
Ve suya düştü.
Bedeni suya gömülürken, kurtulmak için çabalayamadı. Ona nefes aldırmaya çalışan ciğerlerine su doluyordu. Her şey çok hızlı gerçekleşiyordu. Zavallı ciğerleri pes ediyor, kalbi ve beyni ise çalışmakta zorlanıyordu. Adım adım ölüme gidiyordu ama hiçbir şeyden haberi yoktu. Hayatta kalmak için çabalayamıyor, dakikalar hızla geçerken, o kapanmış gözleriyle yalnızca ölümü bekliyordu.
Sonunda beklenilen oldu.
Nabzı gittikçe yavaşladı ve sonra o kaçınılmaz son gerçekleşti. Nefes alabilmek için çırpınan ciğerleri tamamen suyla doldu. Ciğerleri pes ettiğinde ve göğsü hareket etmeyi bıraktığında, artık yapılacak bir şey kalmamıştı. Oksijensiz kalan beyni ölümle çoktan tanışmıştı. Yaşamak için gerekli sinyalleri göndermeyi bıraktığında, zavallı bedende ölümün ulaşmadığı tek bir yer bile kalmamıştı.
Poyraz ölmüştü.
Denize sevdalı kalp artık atmıyordu.
*****
Aradan saatler geçtiğinde, nihayet ara vermişlerdi. Bilgisayarı kapatıp ekrana bakmaktan acıyan gözlerini ovaladı. Çok kısa sürede yapılacak o kadar fazla iş vardı ki, hepsini nasıl yetiştireceğini bilmiyordu.
O esnada dışarıdan gelen uğultuyla bir an irkildi. Gözleri bir kez daha cama kaydı. Gökyüzü, kara bulutlarla kaplanmıştı. Ayağa kalkıp cama yaklaştı. Şiddetli bir rüzgar çıkmıştı ve ağaçların dallarını kıracakmış gibi sallıyor, çöpleri yerlerde sürüklüyordu. Camlar bile rüzgarın baskısıyla titrerken, hava her geçen saniye biraz daha kararıyordu.
Üzerindeki hırkaya biraz daha sarılıp, endişeyle fısıldadı.
"Poyraz..."
Bu rüzgar, yaklaşan bir fırtınanın habercisiydi ve o, şu an denizin ortasındaydı.
Hemen masanın üzerindeki telefonunu aldı. Poyraz'dan gelen bir mesaj vardı.
Sevgilim: :(
Mesaj yarım saat önce gönderilmişti. Fırtına daha da kuvvetlenmeden eve dönmesi gerekiyordu. Telefonu kulağına götürüp, hattın diğer ucundan 'Deniz'im' diyen sesini duymayı bekledi. Ama ne kadar beklerse beklesin Poyraz cevap vermiyordu.
"Hadi Poyraz aç şunu!"
Endişeyle dizlerini sallıyor, dudaklarını ısırıyordu.
Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra...
Telefonu kapatıp birkaç dakika bekledi. "Tamam, Deniz, sakin ol!" dedi kendi kendine. "Hemen kontrolünü kaybediyorsun, hemen endişelenmeye başlıyorsun. Poyraz koskoca adam, çocuk değil!"
Sakinleşmek için derin nefesler alıp onu bir kez daha aradı. Açacaktı, açmak zorundaydı, yoksa Deniz endişeden delirecekti.
Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra...
Telefonu sinirle masaya fırlattı. Başını iki elinin arasına alırken sakinleşmeye çalıştı. Belki de duymuyordu. Balık tuttuğunda telefonunu sessize alırdı ve bazen onu aradığında ulaşamazdı. Ya da belki de tekneyi fırtınaya karşı sürüyor, telefona bakamıyordu. Sonuçta o bir profesyoneldi. Endişelenmesi yersizdi.
Derin nefesler alıp içindeki sıkıntıyı bastırmaya çalıştı ama bunun mümkün olmadığını biliyordu. Poyraz sağ salim şu kapıdan girmeden içi rahat etmeyecekti. Bu havada denizin ortasında olduğunu düşündükçe nefesi kesiliyordu.
Gittikçe güçsüzleşen bacakları artık onu taşıyamazken, kendini sandalyeye bıraktı. Bir süre, kapalı camın ardından içeri sızan rüzgarın iç ürperten uğultusunu dinledi.
Poyraz... Denizin ortasında... Yalnız...
Aniden durdu. Hayır, Poyraz yalnız değildi. Dün konuştuklarında Enes'in ona eşlik edeceğini söylemişti. Deniz bunu nasıl unutabilmişti? Panik, mantıklı düşünmesine izin vermiyordu.
Hızla telefona uzanıp rehberi açtı ve Enes'in numarasını buldu. Parmaklarım titreyerek arama tuşuna bastı.
"Ne olur aç, Enes..." O da açmazsa ne yapacaktı?
Telefon çalmaya devam ettikçe umudu azalıyordu ki, sonunda o tanıdık sesi duydu.
"Alo?"
"Allah'ım, şükürler olsun!" dedi içinden mutlulukla.
"Merhaba Enes. Ben...Poyraz'a ulaşamıyorum. Telefonlarıma cevap vermiyor. Onunla konuşabilir miyim?"
O an kısa bir sessizlik oldu. Deniz'in heyecanla yüzünde beliren gülümseme, sessizlik uzadıkça yavaşça silinmeye başladı. Bu sessizliğin ardından iyi bir şey duymayacağını biliyordu.
"Ben Poyraz'ın yanında değilim ki," dedi Enes şaşkınlıkla. "Eşimin annesi dün gece hastaneye kaldırıldığı için planı iptal ettik. Poyraz sana söylemedi mi?"
Deniz duyduklarıyla öylece kalakalırken, kulakları uğuldamaya başladı. Konuşamadı. Enes'e "Sen neden bahsediyorsun? Poyraz'ın yanında olman gerekiyordu," diyemedi.
Poyraz yalnızdı. Bu fırtınada bir başına denizin ortasındaydı.
Kalbine korkunç bir sancı girdi, nefes almakta zorlandı. Enes telefonun diğer ucunda ona sesleniyordu ama cevap veremiyordu. Kalbine giren sancı konuşmasına da nefes almasına da izin vermiyordu.
"Deniz? Orada mısın?"
Gözlerinin önünden korkunç görüntüler geçerken, sesini güçlükle bulabildi.
"Buradayım. Teşekkür ederim, Enes."
Cevabını beklemeden telefonu kapattı. Beyni tüm işlevini yitirmiş gibiydi. Poyraz ona hiçbir şey söylememişti. Arkadaşının planı iptal ettiğini ondan saklamıştı. Tek başına onlarca kez denize açılmış olsa da bundan ne kadar rahatsızlık duyduğunu ve onun için ne kadar korktuğunu bildiği için gerçeği saklamıştı. Yanında ona eşlik eden biri varsa, Deniz daha az endişeleniyor, daha az panik yapıyordu. Poyraz bunu bildiğinden hiçbir şey söylememişti.
"Poyraz... Neden bunu yaptın Poyraz? Şimdi orada tek başınasın. O fırtınada, denizin ortasında tek başınasın."
Telefon hâlâ elindeydi ama parmakları donmuş gibiydi. Tam o esnada cama bir şeyin çarpmasıyla korkuyla yerinde sıçradı. Bakışlarını hızla cama çevirdiğinde gördüğü şeyle eli hızla ağzına gitti, gözleri dehşetle büyüdü.
Küçük bir kumru, rüzgarın onu savurmasıyla mutfak camına çarpmıştı. Minik bedeni cama yapışmıştı. Camda kaydıkça ardında kan izleri bırakıyordu.
Ve en sonunda yere düştü.
Deniz, rüzgar onu yine savurmasın diye hızla dış kapıya koştu. Üstündeki anahtarı alıp kapıyı araladığında neredeyse geri kapatacaktı. Rüzgar yüzüne sert bir tokat geçirmiş, nefes almasını engellemişti.
Bir eliyle duvara tutunarak ayakta kalmaya çalışırken, diğer eliyle dikkatlice yere çömeldi. Rüzgara karşı durmak çok zordu. Minik bedeni usulca avuçlarının arasına alıp hemen içeri girdi ve kapı arkasından şiddetle çarparak kapandı. Sırtını kapıya yaslayıp, derin bir nefes aldı. Avuçlarının içindeki küçük, narin bedene baktı.
Ölmüştü.
Yaşaması zaten mucize olurdu. Elleri kumrunun sıcak kanıyla ıslanmıştı. Titreyen elleriyle onu mutfak masasına bıraktı ve hızla odasına koştu. Makyaj masasının çekmecesini açtı. Bir köşedeki unutulmuş, toz tutmuş eski bir mücevher kutusunu çıkardı. Minik bedeni kutuya rahatlıkla sığardı.
Mutfağa geri döndü ve masanın üzerinde hareketsiz yatan küçük bedeni alıp kutunun içine koydu. Açık kalmış gözlerine son kez bakıp kutunun kapağını kapattı. Küçük bir kuş gözlerinin önünde ölmüştü.
Gözlerinden yaşlar akarken, yalnızca kuşun yasını tutmuyordu.