İçeriğe geç

Kar Çiçekleri

Bölüm 2 · 25 dk okuma

Kar Çiçekleri

Bölüm 2

1.BÖLÜM

3 yıl önce

Deniz yatağın üzerindeki dağınıklığa bakarken, sıkıntılı bir iç çekti. Sere serpe yatağına dağılmış elbiseleri, bluzları, pantolonları toplamaya çalışırken sinir krizi geçirmemeye çalışıyordu. Her yeri dağıtmış, dolabındaki tüm kıyafetlerini çıkarmıştı ama giyecek hiçbir şey bulamamıştı. En yakın arkadaşının resim sergisine davetliydi. Üç yıldır çalıştığı, emek verdiği sergiyi nihayet açmış, tablolarını sergileme fırsatına sonunda kavuşmuştu.

Onun için mutluydu ama bir sorunu vardı.

Hayatında ilk kez bir sergiye gidecekti ve ne giyeceğini bilemiyordu. Sabahtan beri onlarca kıyafet giyip çıkarmış, hiçbirini beğenememişti. Daha fenası ise nasıl giyinme gerektiği hakkında hiçbir fikrinin olmamasıydı. Filmlerde gördüğü kadarıyla sergilerde genellikle kasıntı ve elit bir ortam oluyordu. Üniversiteden birçok sanat profesörünün de öğrencilerine destek olmak için orada olacağını biliyordu.

Sergi sahibi olarak Selin'den bu konuda yardım istediğinde asla aklına gelmeyecek bir öneride bulunup elbise giymesini söylemişti. Deniz arkadaşının derdi başından aşkın olduğu için verdiği bu saçma cevaba kızamamıştı.

Kıyafetleri toplayıp katlarken, gözüne yere düşmüş siyah, uzun, kumaşı saten ve ince askılı bir elbise çarptı. Eline alıp şöyle bir inceledi. Ne zaman aldığını bile hatırlamıyordu. Şık ama sade bir elbiseydi, iş görürdü. Görmezse bile artık umurunda değildi çünkü saatlerini kıytırık bir elbise bulabilmek için heba etmişti.

Aynanın önüne geçip elbiseyi üzerine tuttuğunda, sabahtan beri ilk kez gördüğü görüntüden memnun kaldı. Denemeye gerek bile duymadan kusursuz görünmesi için hemen ütünün başına geçti. Siyah stiletto ayakkabılarını ve aynı renk çantasını da hazır ederek bir kenara koydu. Olabildiğince hızlı hareket etmeye çalışıyordu.

Saate baktığında, serginin başlamasına dört saat kaldığını gördü. Selin'e yardımcı olmak için çok daha erken orada olması gerektiğinden bu onu hiç rahatlamadı. Hâlâ yapması gereken bir sürü iş vardı.

Hiç vakit kaybetmeden ılık suyun altına bıraktı kendini. Bugünün arkadaşı için mükemmel ilerlemesini istiyordu. Bir grafiker olarak sanattan az çok anlıyordu. Tasarım, estetik anlayış ve renk teorisi hakkında mesleğini yapmaya yetecek kadar bilgisi vardı. Selin Deniz'den çok daha bilgili olmasına rağmen her daim ona danışır, fikirlerini alırdı. Deniz ne kadar çok çalıştığını bildiğinden emeklerinin karşılığını almasını umuyordu. Bir ressam için kendi sergisini açmak kariyerinde hızla yükselmek demekti.

Hayatının belki de en hızlı duşunu aldıktan sonra, elbisesini giyip tekrar aynanın karşısına geçti. Neyse ki elbise onu hayal kırıklığına uğratmayarak vücuduna tam oturmuş, zarif bir duruş kazandırmıştı. Kumaşın yumuşak dokusu teninde hoş bir his bırakırken, aynada gördüğü kadından memnun kalmıştı.

Uzun, kahverengi saçlarını düzleştirdikten sonra makyajını yapmaya başladı. Hafif bir göz makyajı yapıp, dudaklarına nadiren kullandığı kırmızı ruju sürdü. Tamamen hazır olduğuna kanaat getirdiğinde, bir süre aynada kendini inceledi. Güzel ve şık görünüyordu. Kendini böyle görmeyeli uzun zaman olmuştu. Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. İçini nedense tatlı bir heyecan kaplamıştı.

Unuttuğu bir şey olup olmadığını kontrol ettikten sonra hızla evden çıkıp arabasına bindi. Sanki kendi davetine, kendi sergisine gidiyormuş gibi içindeki heyecan daha da büyüdü. Çantasının içindeki telefonu art arda titrediğinde, bakmadan bile kim olduğunu biliyordu. Kırmızı ışıkta durdu ve gelen mesajları okuduğunda, yanılmadığını anladı.

Selin: Neredesin? Geliyor musun?

Selin: Ben heyecandan öleceğim galiba.

Selin: Fikrimi değiştirdim, Deniz. Kimse gelmesin, istemiyorum.

Gereksiz endişesi ve heyecanı Deniz'i gülümsetti.

Geliyorum, yoldayım. Fikrini değiştirmen için de artık çok geç, o tabloları boşuna yapmadın. Sakin ol ve azıcık kendine güven.

Mesajı gönderdiğinde anında görüldü ve cevap yazmaya başladı.

Selin: :(:(

Boşuna kuruntu yapıyordu. Hiçbir sorun çıkmayacak, her şey mükemmel ilerleyecekti. Deniz ona, kendine güvendiğinden çok daha fazla güveniyordu.

Trafiğin de etkisiyle yaklaşık bir buçuk saat süren bir yolculuktan sonra varmak istediği yere gelmişti. Taksiden inip serginin yapılacağı binanın önüne geldiğinde, açılışa yalnızca iki saat kalmıştı. Yoldayken Selin birkaç kez daha mesaj atmış ve çoğunda heyecandan saçmalamıştı.

Önünde durduğu cam kapı sayesinde içeriyi rahatlıkla görebiliyordu. Gözü Selin'i ararken, oradan oraya koşturan, her adımında elbisesinin etekleri uçuşan ince ve uzun bir kadın gördüğünde gülümsedi. Gelip gidip, zaten kusursuzca yerleştirilmiş olan tabloları düzeltiyor, yemek ve içki servisini kontrol ediyor, elindeki listeden bir şeylerin üzerini karalıyordu.

Sergi daha başlamadan yorgunluk ve heyecandan bayılma ihtimaline karşı, daha fazla beklemeden cam kapıyı itip içeri girdi.

Selin kocaman olmuş gözleriyle başını kaldırıp sesin geldiği yöne baktı. Deniz'i gördüğünde yüzünde bir rahatlama ifadesi oluşurken, elini uzatıp onu yanına çağırdı.

Ağlamaklı bir sesle "İnan şu an sana sarılmak istiyorum ama gece daha başlamadan ben bittim," dediğinde Deniz gülerek yanına gidip ona sarıldı.

"Sakin ol. Deli danalar gibi koşturuyorsun. Ya heyecandan ya da yorgunluktan düşüp kalacaksın. Böyle yaparsan tüm gece nasıl dayanacaksın?"

"Ne yapayım, Deniz?" dedi Selin omuzlarını silkerek. "O kadar heyecanlıyım ki. Neredeyse üç senenin emeği var bu sergide. Her şey mükemmel olsun istiyorum."

"Olacak zaten. Hadi, bana ne yapacağımı söyle. Eksik bir şeyler var mı? Birlikte son bir kez her şeyin üzerinden geçe..." Cümlesini henüz bitiremeden Selin kolundan tutup onu bir yerlere çekiştirmeye başladı.

Açılış saatine kadar her şeyin eksiksiz hazırlandığından emin olmak için beraber defalarca listeyi gözden geçirmiş, eksik ya da yanlış bir şey olup olmadığını kontrol etmişlerdi. Selin, tabloların doğru sırada ve kusursuz yerleştirildiğinden asla emin olamayarak koşturup dururken, Deniz ise onun bu telaşına alışkın olduğundan sakince izlemekle yetindi. İnsan mükemmeliyetçi olunca, hayat onun için oldukça zorlaşıyordu.

Sonunda beklenen saat geldiğinde, Selin'in tüm heyecanına ve endişelerine rağmen sergi ziyarete açıldı. Davetliler yavaş yavaş salona giriş yaparken, Selin kapı önünde onları karşılıyor, her gelenle el sıkışıyordu.

Deniz bakışlarını kapıdan ayırıp salonu şöyle bir gözden geçirdi. Tablolardan ışıklandırmalara kadar her şey kusursuz görünüyordu. Garsonlar, yiyecek ve içecek servisi için sürekli hareket halindeydi. Selin her şeyin tam ve eksiksiz olmasını istediği için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Tabii bunda salona ilk giriş yapanlardan biri olan ve kızlarını büyük bir gururla izleyen anne babasının da büyük bir payı vardı. Kızlarını her zaman desteklemişler, hayallerinin peşinden gitmesi için cesaretlendirmişlerdi. Yüzlerindeki gülümseme ve gözlerindeki parıltılara dudaklarımda buruk bir gülümseme ile baktım. İnsanın arkasını yaslayabileceği bir ailesi varsa başka hiçbir şeye ihtiyacı kalmıyordu. Bir kadın ona dünyanın en değerli şeyiymiş gibi bakan ebeveynlere sahipse her şeyi başarabilirdi.

Derin ve içli bir nefes çekti içine. İçten içe kendine kızdı. Arkadaşının en mutlu gününde o da mutlu olmalı, gereksiz hüzünlere kapılmamalıydı.

Kendini toparlayıp başını kaldırdığında, Selin'le göz göze geldiler. Selin heyecanla ona doğru yürüdü. Ellerini sıkıca tuttu ve ailesini de yanlarına çağırdı.

"Konuşma yapma vaktim geldi," dedi gergince. Yüzüne bakan, sanki konuşma değil de idam vakti gelmiş sanırdı. Deniz bu haline gülmeden edemedi.

Selin'in babası alaycı bir ses tonuyla "O zaman konuşmanı yap, kızım," dediğinde Selin gözlerini devirip bakışlarını annesine çevirdi. Aylin kızının bakışlarına dayanamayarak, onu kendine çekip yüzünü ellerinin arasına aldı.

"Benim balım her şeyin en iyisini yapar. Konuşmanı da çok güzel yapacak, bizi daha da gururlandıracaksın."

Selin annesine minnetle gülümseyip heyecanını yatıştırmak ister gibi derin bir nefes aldığında, Deniz onu hafifçe salonun ortasına doğru itekledi.

"Hadi, göster kendini," dedi göz kırparak. Emeklerinin boşa çıkmamasını, sergisinin davetliler tarafından beğenilmesi ve tablolarının satılmasını her şeyden çok istiyordu.

Selin salonun ortasında durdurduğunda, kalabalığa seslenerek herkesin dikkatini üzerine çekti.

"Bir dakikanızı rica edebilir miyim?"

Davetlilerin bakışları ona döndüğünde, gergin bir şekilde yutkundu ve Deniz'i şaşırtacak kadar kendinden emin bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

"Öncelikle, beni kırmayıp bu mutlu günümde yanımda olduğunuz için hepinize teşekkür ederim. Hepiniz sergime hoş geldiniz. Tabloları incelemeye başlamadan önce, sizleri sergim hakkında biraz bilgilendirmek istiyorum."

Yüzünde samimi bir gülümsemeyle onu dinleyen herkesle göz teması kurmaya çalışarak konuşuyordu. Birkaç saat önce "Kimse gelmesin, istemiyorum," diyen birine göre oldukça profesyonel görünüyordu.

"Sergimin konusu yaşam ve ben sizi fazla sıkmadan neden böylesine geniş bir konuyu seçtiğimi açıklamak istiyorum."

Bunu açıkçası Deniz de merak ediyordu.

"Yaşamın hep insana verilen en değerli hediye olduğunu düşünmüşümdür. Dünyayı görmek, nimetlerinden faydalanmak, farklı tecrübeler kazanmak ve farklı duyguları tatmak her insan için oldukça kıymetlidir. Garip olansa bir saniye sonra bile ne olacağını bilemememizdir. Kimse geleceği bilemez ancak buna rağmen yaşamaya devam ederiz. Başımıza ne geleceğini, hayatın bize ne sunacağını bilmeden belirsizlikler içinde bir hayat sürdürürüz. Bir dakika önce mutluyken bir dakika sonra ağlayabilecek hale gelebiliriz."

Omuzlarını silkti. "Yaşam böyledir. Her türlü duyguyu tadarız, istesek de istemesek de. Kimse ömrünü yalnızca güzel ya da yalnızca kötü duyguları tadarak geçiremez."

Selin'i dinledikçe Deniz'in yüzündeki gülümseme solmaya başladı. Bu kadar duygusal ve etkileyici bir konuşma yapmasını beklemiyordu. Serginin konusunu biliyordu, tabloları görmüştü ama hazırladığı konuşmayı, herkesle birlikte o da ilk defa dinliyordu.

"Yaşama dair en önemli ve trajik olan şeyse, birinin sevincinin bir başkasının hüznü ya da birinin hüznünün bir başkasının sevinci olabilmesidir. Birinin en mutlu günü, başka birinin en acı verici günü olabilir. İşte bu sergide, yaşama ait, yaşama dair her türlü duyguyu göreceksiniz. Yalnızca iyi veya güzel olanları ya da kötü ve acı verici olanları değil, yaşamın bize sunduğu tüm duyguları göreceksiniz. Görecek ve umarım ki bu tablolara baktıkça, yalnızca görmekle kalmayıp aynı zamanda yaşayacaksınız."

Konuşmasını bitirdiğinde salonda bir alkış tufanı koptu. Yetenekli bir sanatçının kalbe dokunan sözleriydi ağzından dökülenler. Deniz onunla gurur duyuyordu. Bir ara ıslık çalmak için elimi ağzına götürmüştü ancak neyse ki çok geç olmadan yeri olmadığını fark edip hemen geri indirdi.

Selin'in onu alkışlayan kalabalığın üzerindeki gözleri Deniz'i ve ailesini buldu. Deniz ona baş parmağını gösterip dudaklarını oynatarak "Mükemmeldi," dediğimde, kocaman gülümsedi.

Konuşmadan sonra kalabalık dağılmaya, tabloları incelemek için farklı yerlere yönelmeye başladı. Buradan sonrası Selin için daha yorucu geçecekti. Sürekli davetlilerle ilgilenip, eserleri hakkındaki soruları yanıtlayacak ve Deniz'e göre oldukça sıkıcı sohbetlere girecekti.

Yaşlı bir çiftin Selin'e yaklaştığını gördüğünde, böylece mesaisinin başlamış olduğunu anladı. Tüm bu süre boyunca kendine gözden uzak bir köşe bulacak ve gecenin büyük bir bölümünü orada geçirecekti. Bu gece pek sosyalleşesi yoktu.

İnsanların en yoğun olduğu yerden uzaklaşıp yürümeye başladı. Salon oldukça genişti ve arkalara doğru ilerledikçe davetli sayısı azalıyordu. Yanından geçen garsonun tepsisinden bir kadeh şampanya alarak serginin sonlarına doğru ilerledi. Serginin henüz yeni başlamış olması nedeniyle, o alanda hiç davetli yoktu ve bu durum işine geliyordu. Bir süre sonra kalabalık buraya da doluşacaktı ama en azından onlar gelene kadar idare edebilirdi.

Salonun diğer tarafında, davetlilerin göremeyeceği ve saklanmak için en uygun yer gibi duran duvar kenarına geçti. Saatlerdir ayakta durmaktan bacakları ağrımaya, topuklularının içinde mahsur kalmış ayakları yardım çağrısında bulunmaya başlamıştı. Tüm yükünü duvara verdiğinde bir nebze olsun rahatlayabilmişti. Ne yazık ki koca salonda oturabileceği hiçbir yer yoktu.

Şampanyasını yudumlamaya devam ederken oyalanabilmek için çantasından telefonunu çıkardı. Tabloları daha önce belki de yüz kez gördüğünden sergiyi gezmeyecekti. Selin bir tabloyu bitirdiğinde, gören ilk kişilerden biri Deniz olurdu. Selin eserleri üzerine uzun uzun sohbet eder, neyi neden ve hangi amaçla yaptığını anlatırdı. Deniz de sık sık çalışırken ona danışır, fikirlerini alırdı. Bir grafiker ve ressam olarak iyi bir ikililerdi.

Aradan dakikalar geçerken, Deniz mailleri ve mesajlarını kontrol etti, biraz sosyal medyada gezindi ve biraz da can sıkıntısını gidermek için indirdiği oyunu oynadı. Davetliler, bir resim sergisinde internette dolaşıp oyun oynadığını görseler, muhtemelen ona dünyanın en cahil, en vizyonsuz insanıymış gibi bakardı. Ama ne yazık ki yapacak daha iyi bir işi yoktu.

Zaman hızla ilerlerken kalabalıktan saklanmaya ve telefonuyla ilgilenmeye devam etti. Şampanyasını yudumlamak isterken, dudakları o beklediği serin ıslaklıkla buluşmayınca istemsizce kaşları çatıldı. Kadehe göz attığında, çoktan boşalmış olduğunu fark etti. Bulunduğu yerden garsonların onu göremeyeceğini bildiği için telefonunu tekrar çantasına koyup yaslandığı duvardan ayrıldı. Hem kendine bir kadeh daha alacak, hem de Selin'e bir görünecekti.

Duvarın arkasından çıkmak için tam adımımı atmıştı ki, görüş alanına uzun boylu, siyahlara bürünmüş bir adam girdi. Adam biraz ilerideki bir tabloyu incelemek için durdu.

Orada tablo mu vardı?

Sessiz ve boş bir yer bulma ümidiyle etrafı fazla incelemeden kendini doğrudan buraya atmıştı. Selin'le açılıştan önce sergiyi gezerken, şu an bulunduğu bölüme hiç uğramamışlardı. Selin o kısmı kontrol etmelerine gerek olmadığını söylediğinde, hiç sorgulamamıştı.

Planı, ne adamı ne de tabloyu umursamadan oradan uzaklaşmaktı ama ayakları sanki yere çakılmış gibi kıpırdamıyordu. Adam tam karşısında, elleri ceplerinde duruyor, tüm dikkatini tabloya vermiş halde onu inceliyordu. Deniz farkında bile olmadan tekrar duvara yaslandı ve onu baştan aşağı süzdü. O tabloyu incelerken o da adamı inceliyordu.

Adamın kısacık siyah saçları, kavisli bir burnu, geniş omuzları ve cüsseli bir vücudu vardı. Spor yaptığı belliydi. Yan durduğu için gözlerinin rengini tam görememişti. Adam tamamen siyahlara bürünmüştü. Saçlarıyla aynı renk bir gömlek ve pantolon giymişti. Üzerinde siyah olmayan tek şey bileğine taktığı, gri saatiydi.

Deniz'in gözlerine, sol şakağından aşağıya doğru uzanan ince bir çizgi takıldı. Tam olarak göremese de büyük ihtimalle bir yara iziydi. Daha iyi görebilmek için gözlerini kıstığında, aniden gelen bir farkındalıkla nerede olduğunun ve ne yaptığının bilincine vardı.

Sapık gibi durmuş adamı izliyordu!

İzlenecek bir şeyi yoktu aslında. Gayet sıradan bir adamdı ama nedense gözlerini ondan alamıyordu. Geldiğinden beri gözlerini bir an bile tablodan ayırmıyor, sanki dünya üzerindeki tek ilgi çekici şey oymuş gibi dakikalardır tabloyu inceliyordu. Bu hali ister istemez Deniz'in dikkatini çekmişti. Adeta bir robot gibi, hiç kıpırdamadan, sanki bir filmi izliyormuşçasına tabloya kilitlenmişti. Deniz hangi tabloya baktığını merak etmeye başlamıştı.

O tabloda ne vardı da bu kadar ilgisini çekmişti? Yüzündeki ifadeyi de baktığı yerde ne olduğunu da görmek istiyordu.

Dakikalar geçtikçe, gidecek diye beklediği adamın hâlâ yerinden kıpırdamadan tabloya bakmaya devam etmesiyle merakı iyice arttı. Tam dönüp uzaklaşmayı düşünürken, en son olmasını istediği şey gerçekleşti.

Adam birden başını Deniz'in olduğu yere çevirdi. Öyle hızlı hareket etmişti ki, Deniz gözlerini ondan kaçırma fırsatı bile bulamamıştı. Bakışları buluştuğunda donakaldı. Ağzı hafifçe aralanmış, gözleri kocaman olmuştu. Utançtan yanaklarının kızardığını hissedebiliyordu. Bir sapık gibi onu izlerken yakalanmıştı! Adam muhtemelen dakikalardır ona baktığının farkındaydı ve bakışlarının ağırlığına daha fazla dayanamamıştı.

Adam yüzünde sert bir ifadeyle Deniz'e bakmaya devam ederken, Deniz gözlerini ondan ayıramıyor, başını başka bir yöne çeviremiyordu. Put gibi durmak yerine bir şey yapması, bir şey söylemesi, bir şekilde kendini bu utançtan kurtarması gerekiyordu ama beyni durmuş gibiydi. Hiçbir tepki veremeden öylece kalakalırken, adam başını hafifçe selam verir gibi eğip gülümsedi.

Deniz artık yüzünü daha net görebiliyordu. Beyaz ışığın etkisiyle iyice parlayan, durduğu mesafeden bile rengini belli eden mavi gözleri gülümsediği için kısılmıştı. Gözlerinin etrafında hafif kırışıklıklar oluşmuş, az önceki sert ifadesinin yerini sıcak, içten bir ifade almıştı.

Adamın durgun bir denizi andıran gözlerinin ve hoş gülümsemesinin etkisinde kalmışken, selamına karşılık veremedi. Öylece ona bakmaya devam etti. Rezil olduğunu biliyordu. Eve gittiğinde bu an durmadan aklına gelecek, utançtan yerin dibine girecek ve kendine bol bol sövecekti. Ama tüm bunların yaşanacağını bilmesi, şu an hiçbir şeyi değiştirmiyordu.

Adamın yüzündeki gülümseme yavaşça silinirken, hiç konuşmadan bir süre daha Deniz'e baktı. Sonra arkasını döndü ve uzaklaşmaya başladı. Gidişini izlerken Deniz'in içine garip, anlamsız bir hüzün çöktü. Bir an ağlayacak gibi hissetti. Gitmesini istemedi. Kalsın ve ona bakmaya, ona gülümsemeye devam etsin istedi.

Sonra bu isteği karşısında afalladı.

Ne oluyordu ona böyle? Adamı tanımıyordu bile. Onu hayatında ilk kez görmüştü. İsmini bilmiyor, kim olduğu hakkında en ufak bir fikir bile yürütemiyordu. Bu hissettikleri neyin nesiydi?

Sergiye yalnızca davetliler girebildiğine göre, Selin bu adamı tanıyor olmalıydı. Deniz kim olduğunu merak ediyordu. Arkadaşı mıydı yoksa akrabası mıydı? Selin ondan iki yaş büyüktü ve adam Selin'le yaşıtmış gibi görünüyordu.

Derin bir nefes alıp başını iki yana sallayarak kendine gelmeye çalıştı. Adamın kim olduğu onu hiç ilgilendirmezdi. Kimse kimdi, ona neydi? Buz kesmiş ellerini yanaklarına koyup, utançtan ısınan tenini soğutmaya çalıştı. Sonra, gözleri, deli gibi merak ettiği tabloya kaydı. Gizemli adamın iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra, ayaklarına gereken komutu verdi ve tabloya doğru ilerledi. İçindeki heyecana, kalbinin haddinden hızlı atışına anlam veremezken, adamın az önce dikildiği yerde, tablonun tam karşısında durdu.

Bakışları tabloyla buluştuğu anda, büyük bir şaşkınlık hissetti. Bu tabloyu daha önce hiç görmemişti. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Selin'in yaptığı her tabloyu bilirdi. Bitirir bitirmez ilk Deniz'e gösterir, objektif yorum yapmasını isterdi. Deniz'de gerçek düşüncelerini söyler, dışarıdan bir gözle bakıldığında nasıl göründüğünü, neler anlattığını, dikkatini nelerin çektiğini onunla paylaşırdı. Ancak şu an karşısında duran tabloya oldukça yabancıydı. İlk kez görmüş olmanın verdiği merakla gözlerini dikkatle üzerinde gezdirip her bir noktasını inceledi.

Tabloda arkası dönük bir kadın vardı. Uzun saçları rüzgarın etkisiyle savruluyor, olduğu yerde durmuş, hiçbir şey yapmadan denizi seyrediyordu. Tamamen koyu renklerin kullanılmış olması tabloya karamsar bir hava katmıştı. Deniz, gökyüzü, kadının saçları ve üzerinde yalnızca bir parçası görünen kıyafeti de dahil olmak üzere her şey koyu ve karanlıktı.

Deniz ve gökyüzü için siyaha yakın, koyu bir mavi kullanılmıştı. Kullanılan renkler sanki kadının iç dünyasını yansıtıyor, ruh halini ele veriyordu. Yüzü görünmediği halde üzgün olduğunu, acı çektiği hissedilebiliyordu. Sanki birazdan kendini denize bırakacak, deniz onu içine çekerken karşı koymadan, onunla bir olacakmış gibi duruyordu.

Tabloya bakmaya devam ettikçe insanın içini bir keder kaplıyor ve bu keder Deniz'in gözlerini tablodan ayırmasını zorlaştırıyordu.

Adam da tıpkı onun gibi kederle dolduğu için mi bir türlü bu tablodan kopamamıştı? Kadının acısını, hüznünü hissettiği için mi durup dakikalarca onu izlemişti?

"İnanmıyorum, ben gösterecektim. Bana gerek kalmadan sen bulmuşsun bile."

Deniz arkasından gelen sesle istemsizce irkilip gözlerini tablodan çekti. O kadar dalmıştı ki Selin'in yanına geldiğini bile fark edememişti. Neden bilmiyordu ama sanki yanlış bir şey yaparken yakalanmış gibi hissediyordu. Beyni Selin'in ağzından çıkanları ancak algılayabildiğinde, merakla ona döndü.

"Ne, neyi bulmuşum?"

Selin'in yüzünden hiç silinmeyen gülümsemesi büyürken, eliyle önünde durdukları tabloyu gösterdi.

"Tabloyu bulmuşsun. Ben sürpriz yapacaktım sana. Tablolara bakmayacağını bildiğim için göreceğini düşünmemiştim. Senden ilham alarak yaptım bu tabloyu."

Deniz'in kaşları arkadaşının ağzından çıkan her kelimeyle birlikte gittikçe çatıldı. Hiçbir şey anlamıyordu.

"Ne?" diyebildi sadece.

"Sensin, Deniz," dedi Selin onu göstererek. "Tablodaki kadın sensin ve kederi temsil ediyorsun."

Deniz bir anda vücudundaki bütün tüylerin havaya kalktığını hissetti. Selin'in sözlerini sindirmeye çalışırken, bir anda arkasında beliren adamla kalbi her an yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı.

Bu oydu. Tabloyu büyülenmiş gibi izleyen adam, yeniden karşısındaydı.

Adamı görmesiyle birlikte çatılmış kaşları hayretle havaya kalktı. Kendisine selam verip gittikten sonra onunla bir daha karşılaşacağını düşünmemişti. Adamın yalnızca dakikalar önce incelediği tablonun önünde durduğunu fark ettiğinde, yanakları kızardı. Nedense utanmıştı.

Adam ise tıpkı az önce olduğu gibi çekinmeden Deniz'in gözlerinin içine bakmakla ve onu izlemekle meşguldü. Bu defa yüzünde o hoş gülümsemesi yoktu. Ciddi ya da sert de durmuyordu ama çok derin bakıyordu. Sanki Deniz'in içini görmek, zihnini okumak ister gibiydi.

Deniz'in dikkatinin kendisinde olmadığını anlayan Selin nereye baktığını anlamak için arkasını döndüğünde adamı görüp kocaman gülümsedi.

"Poyraz!" diyerek kollarını adamın geniş vücuduna doladı. "Gelmene çok sevindim. Seni hiç görmedim. Ne zaman geldin?"

Adam bakışlarını bir süre daha Deniz'in üzerinde tuttuktan sonra, Selin'e döndü.

"Biraz geç kaldım. Geldiğimde konuşma yapıyordun, beni fark etmedin. Ben de sessizce içeriye girip kalabalığa karıştım." Gözlerini etrafta gezdirip, "Tebrik ederim. Hepsi birbirinden güzel tablolar. Konuşmana da bayıldım," dedi.

İkisi konuşmaya devam ederken, Deniz orada durmuş, Poyraz isminin karşısında duran bu adama ne kadar yakıştığını düşünüyordu. Soğuk bakışları, sert yüz hatları adıyla uyum içindeydi. Gülümsemediğinde, Poyraz ne kadar sert eserse, o da o kadar sert görünüyordu.

Selin yeniden ona döndüğünde, bakışlarını hemen adamdan çekti. Bir kez daha ona bakarken yakalanırsa bu utançla yaşayamazdı. Ama ne yazık ki bu onun suçu değildi. Adamda Deniz'i ona çeken bir şeyler vardı. O şey tam olarak neydi bilmiyordu ama sürekli adama bakmak istiyordu. Yakışıklıydı, karizmatikti ama sadece bunlar değildi ilgisini çeken. Deniz'i en çok etkileyen, insanı içine çeken derin bakışları, o tabloyu dakikalarca bir an bile gözlerini ayırmadan izlemesiydi.

Sanatla ilgileniyor muydu yoksa sadece kibarlıktan mı davete katılmıştı bilmiyordu ama ona sormak istediği şeyler vardı.

O tabloya neden o kadar uzun bakmıştı? İlgisini bu kadar çeken şey neydi? Ne görmüş, ne hissetmişti?

Düşüncelerinden Selin'in neşeli çıkan sesiyle sıyrıldı.

"Deniz, seni üniversiteden arkadaşım Poyraz ile tanıştırayım. Kendisi mimarlık bölümündeydi. Ayrıca bölümünün de en iyisiydi." Bunu söylerken, Poyraz'a bakıp imalı bir şekilde gülümsemişti.

"Poyraz, bu da en yakın arkadaşım, Deniz. Çok uzun zamandır arkadaşız."

Adını duyduğunda adamın gözleri mi parlamıştı yoksa Deniz hayal mi görmüştü? Ona doğru bir iki adım yaklaşıp elini uzattığında, adam sol elini hızla cebinden çıkarıp elini tuttu. Gözlerini bu kadar yakından görmek bir anlığına Deniz'in nefesini kesti. Gerçekten çok güzellerdi. Kenarları daha koyu bir maviyken, gözbebeklerine doğru rengi giderek açılıyordu. Fırtınalı, dalgalı bir denizi andırıyordu gözleri.

Deniz'in adını gözlerinde taşıyordu.

Adam da onun gözlerine aynı dikkatle bakıyordu. Deniz ne aradığını bilmiyordu ama bakışlarının ağırlığıyla yutkunmak zorunda kaldı. Kısık bir sesle "Memnun oldum," dediğinde adam gülümsedi.

"Ben de çok memnun oldum."

Deniz elini istemeye istemeye elinden çekerken, adamın teni tenini okşamış, vücuduna bir elektrik dalgası göndermişti. Onun da aynı şeyi hissedip hissetmediğini merak ederek başını hızla kaldırıp ona baktığında, adamın dudaklarındaki küçük gülümsemenin hafifçe genişlediğini fark etti.

O da hissetmişti.

Bu Deniz'i daha da heyecanlandırırken, boğazını temizleyen Selin'le ikisi de ona döndü. Selin yüzünde imalı bir sırıtışla onlara bakıyor, başını sanki bir şeyi onaylıyormuş gibi aşağı yukarı sallıyordu. Deniz anlamaz gözlerle ona bakmaya devam ederken, Selin gülümsedi ve onu utançtan yerin dibine sokacak o cümleyi kurdu.

"Bakışmanızı bölmek istemezdim ama bıraksaydım Hint dizilerindeki kadar uzun sürebilirdi."

Deniz'in gözleri kocaman açılırken, vücudundaki tüm kan yanaklarına sıçradı. Selin her zaman böyle patavatsızdı. O açık sözlü denmesini tercih ediyordu ama çoğu zaman patavatsızlık ve açık sözlülük arasındaki o ince çizgiyi aşıyordu. Ona uyarı dolu bakışlar attığında, Selin'in gülümsemesi daha da büyüdü.

Deniz göreceklerinden çekine çekine Poyraz'a döndü. Poyraz kafasını yere eğmiş, dudaklarını birbirine bastırarak gülüşünü saklamaya çalışıyordu.

"Sanırım burada utanma duygusu olan tek kişi benim," diye geçirdi içinden.

Başını iki yana sallarken, gitmek için hareketlenen Selin'e baktı. Utanmaz arkadaşı ona göz kırpıp sevimlice gülümsemeye çalıştı.

"Geldiğin için tekrar teşekkür ederim, Poyraz," dedi sonra. "Seni yeniden görmek çok güzeldi. Şimdi müsaadenizle ilgilenmem gereken başka davetliler var. Onların yanına gitmem gerek."

Poyraz başını sallayıp kibarca gülümsediğinde, Selin Deniz'e son bir kez, yalnızca onun anlayabileceği bir imayla bakarak yanlarından uzaklaştı. Deniz gidişini izlerken, yüzünü delip geçen bakışları hissedebiliyordu. Başını yavaşça Poyraz'a çevirdiğinde, gözleri tekrar buluştu. Normalde, bir erkek ona bu kadar uzun ve dikkatli baksa rahatsız olurdu ama adından başka bir şey bilmediği bu adamın bakışları onu hiç de rahatsız etmiyordu. Bunun sebebi adamın gözlerinde taşıdığı niyetti. Deniz'e tutku veya şehvetle bakmıyordu ve bakışları bir an bile vücuduna kaymamıştı. Onu daha çok merakla, ilgiyle izliyordu ve bu, Deniz'in kendini sanki hayatında ilk kez gördüğü nadide bir şeymiş gibi hissetmesine neden oluyordu.

Başını, Deniz'den ilham alınarak yapılmış o tüyler ürpertici tabloya çevirdiğinde bile Deniz bakışlarını ondan ayırmadı. Biri onu bir tabloya dönüştürdüyse, bir heykeltıraşın da bu adamdan ilham alarak bir heykel yapması gerekiyordu.

Uzaktan tam seçemediği, sol kaşından şakağına uzanan yaraya baktı. Eski bir yaraya benziyordu. Belki de çocukluktan kalmaydı.

"Çok güzel bir tablo," dedi Poyraz kalın sesiyle. "Buradaki tüm tabloları incelediğimi söyleyemem ama en güzeli olduğuna eminim."

Deniz bir an, hayran kaldığı tablonun ondan ilham alınarak yapıldığını söylemek istedi ama bunun yerine aklını kurcalayan o soruyu sordu.

"Bu tabloyu neden bu kadar beğendiniz? Hayran olmuş gibi görünüyorsunuz. Bu kadar ilginizi çeken nedir?"

Poyraz bakışlarını tablodan çekmeden başını iki yana salladı.

"Ben de tam olarak neyin ilgimi çektiğini bilmiyorum...ama sanırım çok gerçekçi olması."

"Gerçekçi mi?"

"Evet," dedi başını aşağı yukarı sallayarak. "Çok gerçekçi. Sanki orada, o kadının yanında bir yerlerdeyim. Sanki acısını, kederini hissediyor gibiyim."

Deniz, öğrendiği şeylerden sonra bakmaktan son derece rahatsızlık duyduğu tabloya adamın sözlerinden sonra bir kez daha baktı. Duyguları hissettirme konusunda ona hak veriyordu. Yüzü bile görünmeyen kadının acısını hissedebiliyordu ve tablonun kasveti içine işliyordu. Selin gerçekten iyi bir iş çıkarmıştı.

Poyraz, "Siz ne düşünüyorsunuz?" dediğinde tıpkı bir aptal gibi "Ne hakkında?" diye sordu.

Adamın yüzüne geniş bir gülümseme yayılırken, Deniz o an, sanki ondan ne kadar etkilendiğini anlamış gibi utandı.

"Tablo hakkında," dedi Poyraz kibarca. "Siz de beğendiniz mi? Gerçi bakışlarınız pek öyle söylemiyor ama."

Selin'in sözlerinden sonra Deniz'in tabloya bakışları tamamen değişmişti. İlk gördüğünde gözlerini alamadığı tabloya şimdi bakmak bile istemiyordu. Selin'in neden böyle bir tablo yaptığını da ayrıca merak ediyordu. Denizi hiç sevmediğini, hatta sevmemenin ötesinde korktuğunu bilirdi. Bunu bile bile böyle bir tablo yapması tuhafına gitmişti. Sergi bittiğinde onu bulup nedenini soracaktı.

Ondan bir cevap bekleyen adama dönüp, "Denizi pek sevmem," dedi.

Poyraz'ın kaşları, sanki çok tuhaf bir şey duymuş gibi hayretle havaya kalktı.

"Ama..." Deniz sözünü bitirmesine izin vermedi.

"Evet, adım Deniz ama denizi sevmiyorum," dedi omuz silkerek. Ne diyeceğini tahmin edebiliyordu. Bu gerçeği öğrenen herkesin ilk tepkisi genelde aynı oluyordu.

Poyraz sözünü kesmesine aldırmadan güldü. "Benimse bu dünyada en sevdiğim şeydir deniz," dedi.

Gözlerindeki anlamla Deniz'in yanakları daha da ısındı. Boğazını hafifçe temizleyip, "Öyle mi?" diye sordu.

"Öyle," dedi Poyraz ve hemen ardından ekledi. "Ailemden sonra."

Sözleri Deniz'in hoşuna gitmişti. Ailesine bağlı olan insanları severdi. Onun bir ailesi yoktu. Annesi onu doğururken hayatını kaybetmişti. Babasıysa bir bebeğe tek başına bakamayacağını söyleyerek onu teyzesine bırakıp gitmişti. Deniz bir aileye sahip olmanın kıymetini bilen insanları takdir ederdi, çünkü çoğu bilmezdi. İyi bir aileye sahip olmak, başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar değerliydi. Bunu en çok, eksikliğini çekenler anlardı.

Bu adam hakkında çok az şey biliyordu, fakat bir yanı onunla daha fazla konuşmak, onu daha derinlemesine tanımak ve birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını keşfetmek istiyordu. Genellikle ona benzeyen, onunla ortak yönleri olan insanları hayatına alırdı. Ama bu adam, kara o ak olsa bile, içinde bir yer adamı daha çok görmek ve tanımak istiyordu.

Tablonun önünde, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak bir süre daha sohbet ettiler. Biri Deniz'e ne konuştuklarını sorsa, kesinlikle cevap veremezdi. Çünkü Poyraz konuşurken, dinlemek yerine sık sık yüzüne dalıp gitmişti.

Onu izlemenin keyfini çıkarırken, hiç istemediği bir şey daha oldu. Tanımadığı bir adam yanlarına gelip sohbetlerini böldü. Deniz'in anladığı kadarıyla adam Poyraz'ın üniversiteden bir arkadaşıydı. Ama Poyraz, onunla konuşurken bile gözlerini Deniz'den ayırmıyor, kısa ve ilgisiz yanıtlarla geçiştiriyordu. Arkadaşı ise bunu hiç umursamadan konuşmasını sürdürmeye devam ediyordu.

Adamın Poyraz'ı bırakmayacağını anladığında, müsaade isteyerek yanlarından ayrıldı. Bir süre Selin'le sohbet etti, defalarca incelediği tablolara göz gezdirdi. Gecenin geri kalanında gözü sürekli adamı aradı ama bir daha göremedi.

O gece eve döndüğünde, kısa bir duş alıp kendini yatağına bıraktı. Yorgundu, uykusu vardı ama zihni sergide yaşananlarla doluydu. Selin'in tablosu aklından çıkmıyordu. Gecenin sonunda, ona tablonun anlamını sormuştu. Tablo o kadar kasvetli, o kadar hüzünlüydü ki, kendisinden ilham aldığını söylediğinde, içinde tuhaf bir huzursuzluk belirmişti.

"Sen bir duygu olsan, hüzün olurdun, Deniz," demişti Selin ona. "Sana bir sanatçının gözünden baktığımda, en yoğun hissettiğim şey hüzün ve keder oluyor. Belki yaşadıklarını ve hayat hikâyeni bildiğimden, belki de gözlerinin ardında, ne kadar saklamaya çalışsan da, hep hüzün oluşundan."

Bu cevaptan sonra Deniz'in yapabildiği tek şey yutkunmak olmuştu. Sözlerinin ne kadar doğru olduğunu biliyordu, bu yüzden hiçbir şey söyleyememişti. Yalnızca o çok merak ettiği soruyu sormuştu. Denizden nefret ettiğini bildiği halde neden onu denizle birlikte çizmişti?

"Bunu bildiğim için seni denizle çizdim," demişti Selin. "Seni, sevmediğin, sana korku ve üzüntü veren bir şeyle aynı tabloda buluşturmak istedim. Senden yayılan hüznü insanlar yüzünü bile görmeden hissetsin istedim."

Hakkını yememek lazımdı. Bunda oldukça başarılı olmuştu.

"Deniz sanki sana çok büyük bir kötülük yapmış gibi hep ondan nefret ettin. Aranızda hep sessiz bir düşmanlık vardı. Ben de tablomda bu düşmanlığı sanatsal bir şekilde ele aldım. Bence ortaya oldukça güzel bir iş çıktı. Senin hoşuna gitmedi mi?"

Deniz ona "Tablon beni hem hüzünlendirdi hem de tüylerimi diken diken etti," dediğinde de çok mutlu olmuştu.

"Amacıma ulaşmışım demek."

Selin gerçek bir sanatçıydı. Zihninin nasıl işlediğini, özellikle de söz konusu tablolar olduğunda neler düşündüğünü anlamak mümkün değildi. Kafası bambaşka çalışıyordu. Deniz bu yüzden onu daha fazla sorgulamadı. Sanatçılar gerçekten tuhaf oluyordu. Tuhaf değilsen sanatçı olamazsın diye boşuna demiyorlardı.

Sonra zihnine, o tabloyu dünyanın en harika eseriymiş gibi inceleyen adam düştü. Ne kadar kovmaya çalışsa da, yüzü gözlerinin önünden, sesi kulaklarından silinmedi.

"Benim ise dünyada en sevdiğim şeydir deniz."

Onu düşündüğünü anlayan kalbi hızlandı, içini aniden tarif edilemez bir sıcaklık kapladı. Ona ciddiyetle bakan ama içinde garip parıltıların oynaştığı o mavi gözlerini düşündükçe, ismini zikreden o kalın ve tok sesi zihninde yankılandıkça, karnındaki tuhaf his tüm bedenine yayıldı.

Tavana bakıp aptal aptal sırıttığını fark ettiğinde, yüzü bir anda ciddileşti. Kaşları istemsizce çatıldı. Hayatında ilk kez gördüğü bir adama aşık oluyor olamazdı herhalde.

Hem, o ilk görüşte aşk saçmalığına inanmazdı. Aslında, aşkın hiçbir türlüsüne inanmazdı. Bu zamana kadar hayatına aldığı hiçbir erkeğe aşık olmamış, onların da kendisine aşık olduğunu düşünmemişti. Aşk şişirilmiş koca bir yalandı. İnsan hayatını güzelleştirmek için uydurulmuş bir masaldı. Aksini iddia edenler çaresiz romantiklerdi.

O adama karşı hissettikleri sadece basit bir hoşlantıydı. Poyraz yakışıklı ve ilginç bir adamdı. Böyle hissetmesi normaldi. Bir iki güne unutur, bir daha hatırlamazdı. Hep öyle olurdu. Emindi, yine öyle olacaktı.

🥀🥀🥀

Genç adam evine girer girmez doğruca çalışma odasına yöneldi. Tamamlanmamış projelerinin bulunduğu çekmeceyi açtı ve sırayla dizilmiş dosyaların arasından üzerinde büyük harflerle 'P' yazılı olanı çıkardı. Çizim kağıdını masanın üzerine dikkatlice serdikten sonra ceketini çıkarıp, gömleğinin üstten birkaç düğmesini çözdü. Ardından bileklerindeki tokaları açtı ve gömlek kollarını dirseklerine kadar sıvadı.

Artık çizim yapmak için hazırdı.

Yandaki çekmeceden kalemini, silgisini, cetvelini aldıktan sonra sandalyesine geçip oturdu. Uzun zamandır tek bir çizik bile atmadığı kağıda baktı. İçinde tarifi zor bir heyecan vardı. Saatlerce çizim yapmak, önündeki projeyi en kısa zamanda bitirmek istiyordu. Böyle istekli hissetmeyeli uzun zaman olmuştu. Bu heyecanının sebebini düşünürken, yüzünde bir gülümseme belirdi. Hiç tanımadığı birinin ona böyle hissettirebilmesi ne garipti. Onu ilk gördüğünde, sanki yıllardır onu bekliyormuş gibi hissetmişti. Bu nasıl mümkün olabilirdi bilmiyordu ama yalnızca saniyeler süren bir bakışma, ona sonunda aradığını bulduğunu hissettirmişti.

O çaresiz bir romantikti.

"Tablodaki kadın," dedi kendi kendine. Gözlerini bir türlü ayıramadığı tablodaki kadının yüzü görünseydi, sanki tam karşısında duran kadının birebir aynısını görecekmiş gibi hissetmişti. Onu gördüğünde ilk düşündüğü şey bu olmuştu. Dakikalarca izlediği kadın sanki hayat bulmuştu ve ona bakıyordu.

Onda ilk dikkatini çeken şey saçları olmuştu. Uzun, kahverengi saçları vardı. Hiç dokunamamış olsa da yumuşacık olduğuna emin olduğu saçları...

Onları bölen densiz arkadaşı aklına geldiğinde, kaşları çatıldı. Eğer o an çıkıp gelmeseydi, Deniz'e biraz daha bakabilir, saatlerce sohbet edebilir ve gece sonunda numarasını alabilirdi. Selin'den istese verir miydi, emin değildi.

İçinden, arkadaşına bildiği tüm küfürleri sıraladı. Deniz'le konuşmasını böldüğü yetmiyormuş gibi, bir türlü onu bırakmamış, sergi henüz sonlanmadan eski arkadaş gruplarıyla gidecekleri yere onu da zorla yanında sürüklemişti. Yıllarca yediği içtiği ayrı gitmeyen arkadaşını kıramamıştı. Şimdi ise bunun pişmanlığını yaşıyordu. Gitmeden önce, sergi salonunu son bir kez gözleriyle taradığında, Deniz'i görememişti.

"Deniz," dedi içinden. Adı Deniz'di. Bu yalnızca bir tesadüf müydü yoksa evrenden gelen bir işaret mi?

Kendi kendine gülüp daha ne kadar saçmalayabileceğini düşündü. Romantikliği ve hayalperestliği birleştiğinde iyice kendini kaybediyordu. Yıllar sonra ilk kez böyle umutlu ve heyecanlı hissediyordu. Onu karşısına alıp bir tabloymuş gibi saatlerce izleyebilirdi. Kızarmış yanaklarıyla, ona şaşkınca bakan kocaman açılmış badem gözleriyle o kadar güzeldi ki. Önündeki projeyi bir kenara bırakıp kadını çizmek istedi. Her bir detayını aklına kazımışken, onu bir tabloya dönüştürmek istedi.

Hayır, dikkatinin dağılmasına izin veremezdi. Eline kalemini alıp, o badem gözleri çizmek istese de, kendine engel oldu. Aylardır çekmecesinde bir kenarda öylece duran, yarım kalmış projenin o geceki ilk çizgisini attı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.