Genç kadın karşısındaki durgun denize bakarken gözyaşları yanaklarından usulca süzülüyor, saçları rüzgarın etkisiyle yüzüne vuruyordu. Kaç saattir orada öylece durduğunu bilmiyordu. Henüz hava daha aydınlanmamışken deniz kenarına gelmişti. Dünya üzerinde ilgisini çeken tek şey oymuş gibi denizi seyrediyordu. Onu dışarıdan gören biri bir heykele benzetebilirdi.
Donuktu, sessizdi, boşluktaydı.
Zaman ve mekan algısını yitirmiş, bedeninin kontrolünü kaybetmiş bir ruh gibi öylece duruyor ve bekliyordu. Üşüyordu ama hissetmiyordu. Ağlıyordu ama yüzü ifadesizdi. Gözlerini bir an olsun denizden ayırmıyor sanki sessiz sorusuna bir yanıt arıyormuş gibi bekliyordu. Yaşlar yanaklarından süzülürken silmek için uğraşmıyordu.
Onda en dikkat çeken şey bakışlarıydı. Bakışları bir garipti. Deniz sanki içinde çok değerli bir şey saklıyordu ve kadın da o şeyi bulmak istermiş gibi bakıyordu. Ne arıyorsa bir türlü bulamıyor olmalıydı ki, saatlerini orada, denize dalıp giderek geçiriyordu. Ona bir gün boyunca, dakikalarca hatta saatlerce denizi izleyeceksin deselerdi, gülüp geçerdi.
Çünkü Deniz, denizden nefret ederdi.
Belki ironikti belki garipti ama durum buydu. Denizden oldu olası nefret ederdi ve bunun sebebini kendisi bile bilmezdi.
Şimdi biliyordu.
Bu nefretin sebebini artık anlamıştı. Nefreti boşuna değildi. Sanki onu gelecekte nelerin beklediğini, neler yaşayacağını hissetmişti. Bir parçası bir gün denizden nefret etmek için geçerli bir sebebinin olacağını bilmişti.
Şimdi karşısındaki uçsuz bucaksız denize bakarken, ona olan nefretini haykırmak istedi. Göğsü yırtılırcasına bağırıp çağırmak, içindeki tüm öfkeyi, nefreti ve hüznü kusmak istedi. Sakladığını geri vermesi ve onu çektiği azaptan kurtarması için yalvarmaya bile razıydı.
İstediği tek bir şey vardı. Zaten hiçbir zaman çok şey isteyen biri olmamıştı.
“Sakladığını geri ver,” dedi içinden. “Ne olur geri ver.”
Kim ne isterse yapmaya hazırdı ama sorun da buydu. Kimse ondan bir şey istemiyordu. Herkes anlaşmış gibi tek bir şey söylüyordu.
“Beklemek zorundasın. Başka yapabileceğin hiçbir şey yok.”
O beklemek istemiyordu. Geçen her saat, her dakika aleyhine işliyordu. Bunu kimse görmüyor muydu?
Gözlerini yavaşça açıp kapadı. Kuvvetli rüzgar canını yakıyor, tenini ısırıyordu ama umurunda değildi. Ona bekle demişlerdi, o da bekliyordu. Bu bekleyişin sonunun acı ve keder olacağını bilse de bekliyordu. Kendini yıkık dökük bir köprünün üzerindeymiş gibi hissediyordu. Bir ucunda o vardı, hemen yanında ise umut. Umut gittikçe zayıflayıp silikleşse de, onunla kalmaya devam ediyordu.
Diğer uçta ise acı ve keder duruyor, adım adım ona biraz daha yaklaşıyordu. Deniz geri çekilemiyor, onları itemiyordu. Çaresizce olduğu yerde durup her adımda biraz daha yaklaşmalarını bekliyordu. Çünkü elinden gelen tek şey beklemekti. Ona başka bir çözüm yolu sunmamışlardı. Zamanı geldiğinde acı ve keder onun tarafına geçip Deniz’i kıskıvrak yakalayacaktı. Köprü yıkılacak, Deniz onunla bir olmuş acısıyla beraber yeri boylayacaktı. Bütün bunları biliyor ama yine de bekliyordu. Kan kaybeden yaralı umuduna sıkı sıkıya tutunuyor, bir türlü bırakamıyordu. Bırakırsa ondan geriye bir şey kalmazdı.
Umut işte böyleydi. Umut zehirdi. Umut hem insanın en büyük dostu hem de en büyük düşmanıydı. Umut insanı hayatta tuttuğu gibi hayattan koparma gücüne de sahipti.
Her şeyi biliyordu, her şeyin farkındaydı.
Sonunda bir yaşam belirtisi gösterdi ve boğazı yırtılıyormuş gibi zorlukla yutkundu. Saatlerdir hiç kıpırdamadan duran bedeni artık yorulmaya başlamıştı. Haykırmak isteyip de haykıramadıklarını içine attı. Artık gitme zamanı gelmişti. Arkasını döndü ve yürümeye başladı.
Bir parçası denizde kalmıştı.