Deniz, Demiralp ailesinin evinden çıktığında kendini mezarlıkta buldu. Farkında bile olmadan, adımları onu doğrudan oraya sürüklemişti. Kendinde değil gibiydi. Ağzının içinde, aynı sözleri durmadan tekrarlıyordu.
“Kabul etmediler. Poyraz’a kavuşamayacağım. Poyraz sonsuza kadar gitti.”
Mezarına vardığında, sessizce yanına oturdu ve başını mezar taşına yasladı. Uzun bir süre tek kelime etmeden durdu. Sadece toprağını sevdi. Poyraz dokunuşunu hissetmiş miydi? Ruhu neredeydi? Yanında mıydı, gökyüzünde mi, yoksa denizde mi? Nerede olursa olsun, onun geldiğini bilsin, yalnız bırakılmadığını hissetsin istemişti.
“Olmadı, Poyraz… Olmuyor. Ne söylersem söyleyeyim, ikna olmuyorlar. Fikirlerini değiştiremiyorum.” Omuzlarını çaresizce kaldırıp indirdi.
“Çok katılar. Neden bu kadar katı olmak zorundalar? Anlamıyorum… Sana yeniden kavuşmak isteyen, seni bir kez daha görmek, hissetmek isteyen sadece ben miyim? Bunu benden başka kimse istemiyor mu?” Gözyaşları sessizce süzülürken, elini mezar toprağında boylu boyunca gezdirdi.
“Ben toprağını değil, seni sevmek istiyorum. Mezar taşına değil, gözlerine bakmak istiyorum. Ne olur, bir şey yap Poyraz… Yalvarıyorum, bir şey yap. Ben başaramadım… Ama belki sen yaparsın. Anne ve babanı ikna et. Onlara bir şekilde ulaş. Ne olur bana yardım et… Sana yeniden kavuşabilmem için yardım et.”
***
Boş gözlerle camdan dışarıyı seyreden kadın, havanın buz gibi oluşunu umursamıyordu. Nefesi sık sık daralıyor, evin duvarları üzerine kapanıyordu. Göğsünde, sevdiği adamı bir kez daha kaybetmenin dayanılmaz yükünü taşıyordu. Yaşadıklarına lanet ediyor, acı içinde çırpınıp duran kalbini göğsünden söküp çıkarmak istiyordu. Poyraz’ın anne ve babasıyla yaptığı konuşmanın üzerinden iki gün geçmişti. Bugün, Poyraz’ın ölümünden sonraki yedinci gündü. Artık her şey için çok geçti. Onları ikna edememişti. O günden sonra bir daha onlarla konuşmamış, evlerine gitmemişti. Gitse bile değişen bir şey olmayacağını biliyordu. Bir mucizenin gerçekleşip kararlarını değiştirmelerini sağlaması için gece gündüz dua etmekten başka elinden hiçbir şey gelmemişti.
İki gün su gibi akıp giderken, korkusu giderek büyümüş, zaten tırnak ucu kadar olan ümidi tamamen tükenmişti. Poyraz’ın klonlanabilmesi için işlemlerin en geç bugün başlaması gerekiyordu. Bugünden sonra, anne ve babası izin verse bile artık mümkün olmayacaktı. Prosedür böyleydi. İçinde Poyraz’ın ailesine karşı yakıcı bir öfke vardı. Oğullarına yeniden kavuşabilecekleri halde, bu şansı ellerinin tersiyle itmişlerdi. Verdikleri bu karar için pişman olmalarını, hatta pişmanlıktan yanıp kavrulmalarını istiyordu.
O gün son sözlerini de söyledikten sonra evlerinden kaçar gibi çıkıp gitmişti. Gideceği yer belliydi. Ona gitmişti. Onu bu dünyada kendisinden bile daha iyi anlayan, derdini dinlemekten asla bıkmayan insana gitmişti. Artık hayatta olmasa bile yine de onu dinleyeceğini, varlığını hissedebileceğini ümit ederek onunla konuşmuştu. Telefonun sesi kulaklarında çınladığında bir an irkildi. Son iki gündür ne zaman telefonu çalsa, içinde bastıramadığı bir heyecanla ekrana bakıyor, ama arayanın Meral ya da Harun olmadığını görünce derin bir hayal kırıklığı yaşıyordu. En son böyle sabahlara kadar telefonun başında beklediğinde, hayatını altüst eden o korkunç haberi almıştı.
Yine aynı şeyleri yaşamıştı. Yine çaresizce beklemiş, güzel bir haber almayı ümit etmişti. Ama şimdi, tüm umudu tükenmişti. Telefon çalmaya devam ediyordu, ancak kimin aradığına bakmak bile istemiyordu. Her kimse, aramasını istediği kişi olmadığından emindi. Uyuşuk hareketlerle telefona uzandı. Selin’in ya da müşterilerinden birinin adını görmeyi beklerken, tanımadığı bir numarayla karşılaşınca kaşları çatıldı. Açıp açmamak arasında gidip geldi ama arayan kişi oldukça ısrarcıydı. Telefonu kulağına götürdü.
“Alo?”
“Merhaba, ben Damla. Sonsuz Yaşam şirketinden arıyorum. Deniz Hanım’la mı görüşüyorum acaba?”
Deniz duyduklarıyla bir an donup kaldı. Gözlerini kırpıştırıp telefondaki kadının sözlerini algılamaya çalıştı. Kafayı sıyırdığını düşünmeye başlamışken, kadın tekrar konuştu.
“Alo? Orada mısınız?”
Kafayı yememişti, gerçekten arıyorlardı! Kalbinin hızlandığını hissetti. Neden onu arıyorlardı ve numarasını nereden bulmuşlardı? Boğazını temizledi ama sesi yine de cızırtılı çıktı.
“Buradayım. Deniz benim. Sizi dinliyorum.”
“Sizi bilgilendirmek için arıyorum, Deniz Hanım. Klonlama işlemi için gerekli evraklar hazırlandı. Mezarın açılması için avukatlarımız gereken izni aldı. Her şey tamam. Yarın Poyraz Demiralp'i klonlama işlemlerine başlayacağız.”
Biri Deniz’le dalga geçiyordu. Ondan nefret eden biri acımasız bir şaka yapıyordu. Bir rüyadaydı ve duymak istediği şeyleri duyuyordu. Ağzı açılıp kapandı ama sesi çıkmadı. Kadın muhtemelen ondan bir cevap bekliyordu ama o, konuşamayacak kadar şoktaydı.
“Meral hanım ve Harun bey, sizi süreç hakkında özellikle bilgilendirmemi istedi. Bu akşam saat 18:00’de Poyraz Bey'in mezarı açılacak.”
Deniz’in gözleri kocaman açıldı, eli şaşkınlıkla ağzına kapandı. Meral ve Harun diyordu. Poyraz’ın mezarı açılacak diyordu. Gerçekten olmuş muydu, başarmış mıydı? Onları ikna edebilmiş miydi? İki gün boyunca endişe ve korku içinde kıvranırken, onlar çoktan karar vermiş ve imzalarını atmıştı. Peki neden ona haber vermemişlerdi?
Heyecandan titreyen sesiyle, "Bir şey sorabilir miyim?" dedi telefondaki kadına.
“Tabii, buyurun.”
“Meral hanım ve Harun bey, belgeleri ne zaman imzaladılar?”
“Bu sabah tesise geldiler. Ben de onları CEO’muzla görüştürdüm. Görüşmenin ardından sözleşmeyi ve izin belgelerini imzaladılar.”
Tesise sabah gitmişlerdi ve şu an saat dörtü beş geçiyordu. Aradan birkaç saat geçmiş olmasına rağmen neden ona haber vermediklerini merak ediyordu.
“Anladım. Teşekkür ederim…Çok teşekkür ederim.”
Kadın, profesyonel bir ses tonuyla "Rica ederim," dedi. "Sizi sonraki gelişmelerden de haberdar edeceğim. İyi günler."
Arama sonlandığında telefonu yavaşça kulağından çekip bir süre öylece oturdu. Her şey o kadar ani gelişmişti ki karmakarışık bir haldeydi.
Gerçekten oluyordu.
Yarın, sevdiği adamı yeniden görebilmesi için gereken ilk adım atılacaktı. Bu kez bekleyişinin sonu acıya ya da hayal kırıklığına değil, umuda çıkıyordu. İçinde filizlenen umut, ilk kez çiçek açmıştı. Yaşadığı duygu karmaşasının da etkisiyle birden ağlamaya başladı. Sinirleri oldukça gerilmişti ve herkes bilirdi ki rahatlamanın en iyi yolu ağlamaktı. O da öyle yaptı. Ellerini yüzüne kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladı. Kendini durdurmaya çalışmadı çünkü bu sefer kederden değil mutluluktan ağlıyordu.
***
Hava oldukça rüzgarlıydı. Ağaçların ince dalları bir yukarı bir aşağı savruluyor, yaprakların çıkardığı hışırtılar hoş bir melodiyi andırıyordu. Çitlerin önünde duran korumalardan biri yüzünü paltosunun yakalarına gömerek soğuktan korunmaya çalıştı.
Bu aralar neredeyse her gün fırtına çıkıyordu.
Dondurucu soğukta dışarıda nöbet tutmak, hem kendisi hem de arkadaşları için giderek daha katlanılmaz hale geliyordu. Akan burnunu çekerek henüz akşam olmamasına rağmen kararmış gökyüzüne baktı. Böyle havalardan nefret ediyordu.
Kıstığı gözleriyle, adeta bir şahin gibi çevresini taradı. Ortalıkta kendilerinden başka kimse yoktu ama yine de her an tetikte olmak zorundaydı. Son zamanlarda yaşanan saldırıların ardından güvenlik en üst seviyeye çıkarılmıştı. En ufak bir terslik olduğunda hesabı doğrudan onlara, korumalara sorulurdu. Bunun bilincinde olduğundan gözlerini de kulaklarını da çevredeki en küçük hareket ya da sese karşı tetikte tutuyordu.
Tesise ait büyük bir araç, çıkış yapmak üzere elektrikli tellerin önüne yaklaştığında hemen harekete geçti. Araçlar için ayrılmış olan bölüme doğru yürüyüp turnikeyi kaldırdı. Beyaz, üzerinde anka kuşu sembolü olan araç yanından geçip gittiğinde turnikeyi yeniden kapattı ve boynunda asılı duran silahı düzelterek eski yerine ilerledi. Jeep tarzı arabanın yavaş yavaş gözden kayboluşunu izlerken, bedeninde bir ürperti hissetti. Bu tarz araçlar yalnızca mezar açma işlemleri sırasında, toprak altından çıkarılan cesetleri taşımak için kullanılırdı. O an, zihninde asla dile getirmeye cesaret edemeyeceği sessiz bir soru belirdi.
Acaba bugün hangi şanssız zavallının mezarını açacaklardı?
***
Poyraz’ın mezarının açılmasına yalnızca bir saat kalmıştı. Poyraz ve mezar kelimelerini yan yana düşünmek bile Deniz’i kahrederken, bunu gerçekten yapacaklardı. Haberi aldığı andan bu yana saatler geçmişti ama o, düşünmekten başka bir şey yapamamıştı. Şimdi ise kanepede uzanmış, boş gözlerle tavanı seyrediyordu. İçinde birbiriyle çatışan hisler vardı. Heyecan ve mutluluk bir yana, derin bir korku ve endişe de taşıyordu.
Poyraz’ı gerçekten klonlayacaklardı.
Hala inanamıyordu. Her şey o kadar hızlı değişmiş, o kadar ani ve beklenmedik bir yöne evrilmişti ki, hazmedebilmek için zamanı bile olmamıştı. İmzalar atılmış, evraklar hazırlanmıştı. O, sevdiği adama yeniden kavuşma şansını kaybettiğini sanırken, Poyraz’ın ailesi her şeyi halletmişti. Deniz nasıl ikna oldukları bilmiyordu. Oğullarına duydukları sevgi mantıklarına galip mi gelmişti? Yoksa Poyraz, bir şekilde onun yardım çığlığını duymuş ve anne babasını ikna mı etmişti? Bilmiyordu ve bunu onlara sormayacaktı da. Eğer anlatmak isterlerse, kendiliğinden anlatırlardı. Üzerlerine gitmek istemiyordu. Oğullarına kavuşmak için tüm değer yargılarını silip atmışlardı. Daha önce yargıladıkları, kınadıkları şeyi şimdi kendileri yapıyordu. Deniz, içten içe bir parçalarının kendilerinden nefret ettiğinden emindi.
Derin bir iç çekip gözlerini kapattı. Can sıkıcı hiçbir şeyi düşünmek istemiyordu. Bugün, hayatının en güzel haberini almıştı. Zihni yalnızca Poyraz’la ve ona yeniden kavuşacağı gerçeğiyle meşgul olmalıydı. Gözlerinin önünde Poyraz’ın yüzü belirdiğinde dudaklarına küçük bir tebessüm yayıldı. Bu yüzü, günler sonra yeniden görecekti. Gözlerine tekrar bakacak, ellerini yeniden tutabilecekti. Her şeyin bittiğini sanırken, aslında her şey yeni başlıyordu. Ölene kadar bir daha mutlu olamayacağını düşündüğü anların ardından, mutluluk yeniden kapısını çalıyordu. İçinde, bir yerlerde saklanan ve onu asla terk etmemeye kararlı olan endişe ve korkuyu görmezden gelmeye çalışarak fısıldadı.
“Lütfen, lütfen bu kez mutluluğumu elimden alma.”
Sonsuz mutluluk diye bir şey yoktu.
Deniz bu gerçeğin farkındaydı. Ölüm olduğu sürece mutluluk geçiciydi. Biri yine gitmek zorunda kalacaktı. İsteseler de istemeseler de yolları yine ayrılacak, ölüm bir kez daha onları bulacaktı. Deniz hayal aleminde gezmiyordu, mantığını kaybetmemişti. Yalnızca, yolları bir kez daha ayrıldığında, bu defa giden tarafın kendisi olmasını istiyordu.
Saat altıya yaklaştığında kalkıp hazırlandı. Hiç olmadığı kadar enerjikti. Arabasına binip dakikalar sonra evine çok da uzak olmayan mezarlığa ulaştı. Kapıyı açıp arabadan inerken nefesleri istemsizce hızlanmıştı. Titreyen bedenini kontrol edemiyor, dişlerinin birbirine çarpmasını engelleyemiyordu. Rüzgâr, saçlarını savurup sık sık gözlerinin önüne düşürüyor, görüşünü kapatıyordu. Ellerini paltosunun cebinden çıkarmaya cesaret edemiyordu.
Beyaz, ambulansa benzeyen ve üzerinde kırmızı kalın harflerle Sonsuz Yaşam yazan araç görüş alanına girdiğinde, adımları durdu. Arabanın önünde üç adam vardı, sigara içiyorlardı. Cebinden telefonunu çıkarıp saate baktı.
17:58
Sadece iki dakika kalmıştı. Sadece iki dakika sonra her şey değişecek, hayatının belki de dönüm noktasına girecekti. Bu gerçeğin ağırlığıyla kalbi hızla çarparken, derin derin nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. Hava o kadar soğuktu ki, nefesi buhara dönüşüp soğuk havada süzülüyordu. Saati tekrar kontrol etti.
17:59
Bir dakika sanki bir saat gibi geçiyordu. Gözlerini telefondan ayıramıyordu. İçinden sessizce altmışa kadar saymaya başladı.
1,2,3,…38,39,40….58,59,60
Saat artık 18:00’dı.
Üç adam aynı anda hareketlendi ve arabanın kapısını açtı. İçlerinden kazma ve kürek çıkardıklarını görünce, kalbine bıçak saplanmış gibi bir acı hissetti. Cehennemi olan o yere doğru ağır adımlarla ilerlediler. Kalbinin bunu izlemeye dayanıp dayanamayacağını bilemiyordu. Poyraz’ın kefene sarılmış bedeni toprağın altından çıkarılırken, orada durup izleyebileceğini düşünmüyordu. Buraya gelmesinin sebebi, her şeyi kendi gözleriyle görüp gerçekliğinden emin olmaktı. Yalnızca birkaç dakika kalacak, sonra hızla uzaklaşacaktı.
Deniz’e sırtlarını dönmüş bir çift, adamları bekliyordu. Adamlar mezara ulaştıklarında, çiftle kısa bir konuşma yaptıktan sonra toprağı kazmaya başladılar. İkisi kazarken, biri elinde tuttuğu dosyayla onları izliyordu. Büyük ihtimalle savcıydı. Onları uzaktan izlerken bakışları çifte takıldı. İkna olacaklarını asla düşünmediği bu çift, şimdi mezarın başında durmuş, toprağın kazılmasını izliyordu. O sırada Meral elini cebine atıp bir peçete çıkardı. Peçeteyi yüzüne götürdüğünde, Deniz kadının ağladığını anladı.
Harun karısına döndü ve elini omzuna atıp onu kendine çekti. Kadın başını adamın omzuna yasladı ve sessizce orada durmaya devam ettiler. Oğullarının toprağa gömülmesini izlemeleri yetmemiş gibi, şimdi bir de topraktan çıkarılmasını izleyeceklerdi.
İnsanoğlu, asla dayanamayacağını düşündüğü şeylere nasıl da dayanıyordu.
Meral aniden başını yasladığı omuzdan kaldırdı, etrafına göz gezdirdi. Birini arıyor gibiydi. Onu mu arıyordu? Başını arkaya çevirdi, kısa bir süre etrafına bakındı, ardından tekrar öne dönecekti ki Deniz’i gördü. Göz göze geldiklerinde, Deniz hiçbir şey yapmadı. Yanına gitmedi, konuşmadı. Sadece durdu ve ona bakmaya devam etti. Sessiz bakışmaları sürüp giderken, Meral, Deniz’e olduğu yere çöküp içi sökülürcesine ağlamayı istetecek kadar hüzünlü bir şekilde gülümsedi.
***
Tesiste ortalık sessiz ve sakindi. Dışarıdaki ve içerideki korumalar her zamanki gibi yerlerine geçmiş, etrafı kolaçan ediyor ve olası tehlikelere karşı tetikte bekliyorlardı. Herkes işinin başına geçmiş, rutin görevlerini sürdürüyorlardı. Yalnızca tek bir katta hareketlilik vardı.
Sekizinci kat.
Sekizinci katta hummalı bir hazırlık vardı. Bugün tesise klonlanması gereken bir beden getirilecekti. Bu bedene ait gerekli olan tüm bilgiler, belgeler ve raporlar klonlama işlemini gerçekleştirecek bilim insanlarının ellerine çoktan ulaşmış, detaylı incelemeye alınmıştı. Her şey büyük bir titizlikle yürütülüyordu. En ufak bir hata ya da gözden kaçırılan en ufak bir ayrıntı bile kabul edilemezdi. Birazdan beden odaya alınacak ve klonlama işlemi başlatılacaktı.
Eren bir şeyler okuması gerektiğinde taktığı yakın gözlüklerini çıkarıp masasına bıraktı. Poyraz Demiralp’in dosyası elindeydi. Klonlama işlemi için her şey uygun görünüyordu. Beden onun ellerine ulaşmadan önce işleme uygun olup olmadığı teyit ediliyor, tüm kirlerinden ve topraklarından arındırılıp hazırlanıyordu. Gözleri dosyada yazan bilgilerin üzerinde gezinirken, okuduğu detay kaşlarının çatılmasına ve sıkıntılı bir nefes vermesine neden oldu.
Beden birinci derece yakınlarının izniyle klonlanacaktır. Poyraz Demiralp'in kendisi adına imzaladığı bir onay belgesi bulunmamaktadır.
İşte bu canını sıkmıştı.
Alnını sıvazlarken adamın sağ üst köşede yan yana duran iki fotoğrafına baktı. İlk fotoğrafta, genç adam doğrudan kameraya bakıyordu. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Kısacık siyah saçları, mavi gözleri ve kemikli yüzüyle yakışıklı denebilecek bir adamdı.
Gözlerini neyle karşılaşacağını bilerek diğer fotoğrafa kaydırdı. İlk fotoğrafta gördüğü o mavi gözler artık kapalıydı. Bir daha hiç açılmamak üzere kapanmışlardı. Genç adam bir sedyenin üzerinde yatıyordu. Yüzü şişmiş ve morarmaya başlamıştı. Pembe dudakları beyaza dönmüştü. Yaşarken ve öldükten sonra çekilmiş iki fotoğraf duruyordu karşısında. Gözleri her iki fotoğrafın üzerinde de uzun uzun gezindi.
Yaşam ve ölüm yan yanaydı.
Meslek hayatında en çok zorlandığı şeyin ne olduğu sorulsaydı, hiç şüphesiz vereceği cevap, gencecik yaşta hayatını kaybeden insanlara şahit olmak ve ailelerinin nasıl yıkıldığını görmek olurdu. Poyraz Demiralp de o insanlardan biriydi. Dosyasında yirmi sekiz yaşında olduğu yazıyordu. Daha önce ondan çok daha genç insanları da klonladığı olmuştu.
Bebekleri bile klonlamıştı.
Dosyayı masaya bırakırken, odasının kapısı tıklatıldı. Gir komutunu vermesiyle birlikte kapı açıldı ve içeriye genç bir meslektaşı girdi. Ne söyleyeceğini biliyordu ama yine de dinledi.
“Beden getirildi, Eren Bey”
Beden.
Poyraz Demiralp değil. İnsan ya da erkek değil. Beden.
Öldükten sonra yalnızca beden olarak anılıyordunuz. Başka hiçbir sıfatınız kalmıyordu. Üzerinde işlem yapılması gereken cansız bir beden…bir ceset.
“Geliyorum,” dedi ve yavaşça ayağa kalktı. Dosyayı yeniden eline alıp odadan çıktı. Önden giden kadını takip etmeye başladı ve birlikte klonlama işleminin yapıldığı alana ulaştılar. Tesisin görevlileri, siyah bir poşetin içindeki bedeni getirmiş, ortada duran sedyenin üzerine yerleştirmişlerdi. Beden klonlama işlemi için hazır hale getirildikten sonra temiz, siyah bir poşetin içine konulur, işlem başlayana kadar da asla açılmazdı. Prosedür böyleydi.
Sedyenin hemen yanında, işlemi gerçekleştirecek makine hazır şekilde bekliyordu. Eren tesisteki en kıdemli bilim insanı olduğundan, o gelmeden işlemlere başlanmaz, onun onayı alınmadan hiçbir işlem yapılmazdı. Onu bekleyen insanların yanına gidip sedyenin başında durdu. Görevlilere kısa bir bakış atıp “Açın,” dedi. Emri anında yerine getirildi. Görevlilerden biri poşetin fermuarını indirerek bedenin ortaya çıkmasını sağladı.
O sırada tesisten çok uzaktaki bir evde bir kadın yatağında uzanmış, yüzünü sevdiği adamın yastığına gömmüş, bekliyordu. Görmeye bile tahammül edemediği yatakla günler sonra ilk kez buluşmuştu. Elinde bir fotoğraf tutuyordu. O fotoğrafı sanki içine sokmak ister gibi göğsüne bastırıyordu. Kalbinde acı da vardı, heyecan da. Gözlerinde yaşlar da vardı, mutluluk parıltıları da. Hiçbir şey yapmıyor, yalnızca bekliyordu. Bekleyişlerinin sonu hiçbir zaman iyi bitmiyordu ama bu kez farklıydı. Kaybettiği bir şeyi geri kazanmıştı.
O şey umuttu.
Adamın yüzü tamamen açığa çıktığında, Eren elindeki dosyayı kaldırdı ve bakışlarını sağ üst köşedeki fotoğraflara çevirdi. Bakışları önce fotoğrafa, ardından sedyedeki yüze kaydı. Bileğine takılmış adının ve soyadının yazılı olduğu bilekliği de kontrol ettikten sonra başını aşağı yukarı salladı.
“Olumlu.”
Eren’den onayı alan gri üniformalı görevliler hemen harekete geçti. İkisi sedyenin başına, diğer ikisi ise ayakucuna yöneldi. Koltuk altlarından ve bacaklarından tutarak bedeni poşetten çıkardılar, ardından dikkatle kaldırıp kapağı açık şekilde bekletilen makinenin içine yerleştirdiler.
Kadının kalbi birden hızlandı. Fotoğrafı göğsüne daha sıkı bastırdı. Sanki fotoğraftaki adam onun kalp atışlarını hissederse, tekrar canlanabilirmiş gibi ona kalbinin sesini dinletti. Onu duysun, hissetsin ve geri gelsin istedi. Gözleri tek bir noktaya kilitlenmişti. Sesi çıkmıyordu ama içinden yalvarıyordu. Kalbinin eksik kalan parçasının tamamlanması için yakarıyordu.
Odada birbirinin aynısı iki makine vardı ve birbirlerine kablolarla bağlılardı. İlk makine, içine konulan bedenin hücresel ve genetik yapısı eksiksiz bir şekilde tarayacak, daha sonra bir DNA haritası çıkaracaktı. Bu işlem tam iki gün sürecekti ve hemen ardından ikinci aşamaya geçilecekti. Nanoteknolojiyle canlı beden kopyalanmaya başlanacak ve bunun için gelişmiş 3-D biyo-yazıcılar ve nano robotlar kullanılacaktı.
Bir makinede bedenin DNA’sı kopyalanırken, ona bağlı diğer makine, bu DNA’yı kullanarak ölü bedenin birebir aynısını, başka bir deyişle klonunu oluşturacaktı. İşin en kritik ve en zaman alıcı kısmı da burasıydı. Tüm süreç toplam iki hafta sürecek ve bu süre boyunca, ölü bedenin çürümemesi için makinenin içi sıfır dereceye ayarlanmış olacaktı. Görevlilerden biri, bedenin bileğindeki bilekliği çıkardı ve avucunun içine hapsetti. Eren başını sallayarak onay verdiğinde, görevlerini tamamlayan ekip, getirdikleri sedyeyi de alarak teker teker odadan ayrıldı. En arkadaki görevli, avucunun içindeki bilekliği kapının hemen yanındaki çöp kutusuna fırlattıktan sonra, önden giden arkadaşlarını takip etti. Bu odaya bilim insanları ve CEO dışında kimsenin girme izni yoktu. Görevliler yalnızca bedenleri getirmek ve taşımak için özel bir izinle girebiliyordu ve işlerini tamamlar tamamlamaz odadan çıkmak zorundalardı.
Odada yalnızca beyazlar içindeki bilim insanları kaldığında, artık işlemi başlatmak için bir engel kalmamıştı. Eren makinenin başına geçti ve olacaklardan habersiz, öylece yatan bedene baktı. Ruhu onu çoktan terk etmiş olabilirdi ama bedeni yeniden dünyaya gelecekti. Ne zaman ölmeden önce klonlanmak istediğine dair yazılı bir beyan sunmayan, izin belgesini bizzat imzalamayan birini klonlamak zorunda kalsa, içini büyük bir rahatsızlık kaplardı. Sanki o bedeni taciz ediyormuş gibi hissederdi. Kimse bu bedenlere ne istediğini sormazdı.
Çünkü onlar ölüydü ve ölüler konuşamazdı.
Bedenlerini böyle bir işlem için kullandırmaya, yeniden dünyaya gelmeye istekliler miydi? Bunu kimse bilmiyordu ve hiçbir zaman bilemeyecekti. Ona göre, yalnızca ve yalnızca yaşarken bu işlem için onay vermiş insanlar klonlanmalıydı. Böyle bir talebi olmayan kişileri ailelerinin izniyle klonlamak onun hiç tasvip etmediği ve desteklemediği bir şeydi. Ancak, bazı şeyler onun elinde değildi. Bunun kararını o veremezdi. İşin etik kısmıyla ya da prosedürlerle uğraşmıyordu. O yalnızca ona verilen görevi yapardı.
Hiç yapmak istemese de makinenin kapağını kapattı ve her şeyi sonsuza dek değiştirecek o emri verdi.
“Tarama başlatılsın.”
Kadının birden nefesi kesildi. Göğsüne bastırdığı fotoğrafı dudaklarına götürüp öptü. Öperken gözleri bir anlığına kapandı. İçine dolan huzuru, sıcaklığı hissetti. Oysa sevdiği adam gittiği günden beri üşüyordu.
Bir şeyler değişiyordu.
Kadın sanki yeniden hayata dönüyordu. Feri sönmüş gözleri ışıldamaya, kalbi yeniden atmaya başlamıştı. Buz tutmuş bedeni yavaş yavaş ısınıyordu. Ayağa kalkmaya bile mecali yokken, şimdi kilometrelerce koşabilirmiş gibi hissediyordu. Fotoğrafı dudaklarından çekip yüzünü gömdüğü yastığın üzerine bıraktı. Yüzüne sıcacık bir gülümseme yayıldı. Sevdiği adam artık yanı başındaydı.
***
Deniz gözlerini araladığında, gördüğü ilk şey camdan süzülen cılız güneş ışığı oldu. Birkaç saniye boyunca görüşünün netleşmesini bekledi. Aslında tek istediği gözlerini tekrar kapatmak ve saatlerce uyumaktı. Poyraz gittiğinden beri ilk kez bu kadar huzurlu bir uyku çekmişti. Ona yeniden kavuşacağını bilmek içini rahatlatmış, göğsünü sıkıştıran o iğrenç hissi dağıtmıştı.
Uyuyamadığı gecelerin acısını çıkarırcasına bu huzurun tadını çıkararak uyumak istiyordu ama bugün halletmesi gereken önemli bir işi vardı. Tesise gidecekti. Poyraz’ın klonlanma işleminin gerçekleştirildiği tesise gidecek, her şeyi kendi gözleriyle görecek ve oradakilerden bilgi alacaktı. Bunun için önce randevu alması gerekiyordu. Bugün için randevu verecekler miydi bilmiyordu ama yine de şansını deneyecekti. Yorganı üstünden itip yatakta oturur hale geldi ve komodinin üzerindeki telefonuna uzandı. Selin’den gelen birkaç mesaj vardı ama onlara aldırmadan doğrudan şirketin internet sitesine girdi. "Randevu Al" kısmına tıkladığında, karşısına ilk olarak tesise neden gelmek istediğini soran bir form çıktı. Süreç ve işlemle ilgili bilgi almak, sorun çözümü, işlem bitimi gibi seçenekler vardı. Gidiş sebebine en uygun olanı seçerek süreç ve işlem ile ilgili bilgi almak seçeneğine tıkladı. Karşısına çıkan saat tablosunda, öğlen iki hariç tüm randevular doluydu. Hiç vakit kaybetmeden saat ikiyi seçip randevuyu onayladı. Açıkçası bu kadar kolay olmasını beklemiyordu. Şansına sadece tek bir boşluk kalmıştı ve onu da almayı başarmıştı.
Rahat bir nefes alırken telefonu komodine geri bırakacaktı ki bir an duraksadı. Dün gece Meral ve Harun’la hiç konuşmamış, Poyraz’ın bedeninin çıkarıldığını bile görmeden eve dönmüştü. Prosedür gereği onların orada olması, mezarın ve çıkarılan bedenin oğullarına ait olduğunu onaylamaları gerekiyordu. Bu yüzden işlem bitene kadar beklemiş ve her şeye tanık olmuşlardı. Deniz, onları arayıp aramamak konusunda kararsızdı. Konuşmaları gerekiyordu. Bundan sonra nasıl bir yol izleyeceklerini, ne yapacaklarını bilmiyordu. Bir plan yapmalı ve her şeyi en ince ayrıntısına kadar konuşmalılardı.
Rehberden Harun’un numarasını buldu. Poyraz’ın annesi yerine babasıyla konuşmayı tercih ederdi. Nedenini bilmiyordu ama Meral’den çok çekiniyordu. İkisi de klonlamaya karşıydı ama Harun’un Meral’e kıyasla daha ılımlı olduğunu düşünüyordu. Evlerine gittiğinde karısı ikna olsa, o da hemen kabul edecekmiş gibi hissetmişti. Numarayla bakışırken parmağı bir türlü arama tuşuna gitmiyordu. Çekinecek, korkacak, utanacak kısmı çoktan geçmişlerdi. Tam cesaretini toplayıp arayacakken, zilin çalmasıyla parmağı yarı yolda durdu. Yataktan kalktı ve hızlı adımlarla kapıya ilerledi.
Delikten baktığında gördüğü yüzle ne yapacağını bilemedi. Gelen Selin’di. Onunla doğru düzgün konuşmamış, mesajlarına pek cevap vermemişti. Yine onu kontrol etmeye gelmişti. Selin iyi bir arkadaştı ve Deniz, onu hak etmediğini düşünüyordu. İçini kaplayan suçlulukla kapıyı araladı. Karşısında, elinde bir kap tutan, yüzünde yarı sinirli yarı üzgün bir ifadeyle ona bakan bir kadın vardı. Hiçbir şey demeden geri çekildi ve içeri geçmesi için kenara çekildi. Selin, arkadaşına ters bir bakış atarak mutfağa yöneldi. Kabı tezgâha koyduktan sonra yanından geçip salona gitti.
Deniz, peşinden giderken, gelecek olan azara kendini hazırlamaya çalışıyordu. Selin çok sinirli görünüyordu. Nitekim, beklediği gibi de oldu. Arkadaşı ellerini beline koyarak ona saydırmaya başladı.
“Deniz, acın var, biliyorum. Üstüne gitmemeye çalışıyorum ama bu yaptığın artık sorumsuzluk! Ne mesajlarıma cevap veriyorsun ne aramalarıma dönüyorsun. Senin için çok endişeleniyorum. Lütfen artık böyle yapma.”
Deniz, yüzündeki hüzünlü ve endişeli ifadeyi görünce ona doğru ilerledi ve sımsıkı sarıldı. Selin, bir insanın sahip olabileceği en iyi arkadaştı.
“Özür dilerim. Ne desen haklısın. Bir daha habersiz bırakmak, aramalara dönmemek yok. Söz veriyorum."
Birbirlerinden ayrıldıklarında, Selin’in yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Deniz’in onu geçiştireceğini, başından savacağını sanmıştı. Özür dilemesini hiç ama hiç beklememişti.
Deniz, kadının yüzündeki şaşkın ifadeye gülmek istese de kendini tuttu. Poyraz’ın klonlandığını ona söylememişti. Hiçbir şeyden haberi yoktu ve anlatmayı da düşünmüyordu. Eğer anlatırsa, arkadaşını kaybedebilirdi. Selin’in ailesi, klonlamaya karşı protestolar düzenleyen gruplardan biriydi ve Selin’in de klonlama hakkındaki düşüncelerinin pek de olumlu olduğunu söyleyemezdi. Bunu birkaç yıl önce gayet net bir şekilde anlamıştı.
Selin’in, o zamanlar sanatına ve eserlerine hayran olduğu bir meslektaşı vardı. Sürekli ondan bahseder, ne kadar yetenekli olduğunu anlatırdı. “Canan şu üniversitede eğitim almış, Canan şöyle bir sergi açmış, Canan şu hocanın öğrencisiymiş...” Kadına büyük bir hayranlık besliyordu. Ne var ki, bu hayranlık, Selin Canan’ın klonlamaya destek verdiğini ve ailesinin Sonsuz Yaşam Şirketi’nde çalıştığını öğrendiğinde bir anda sona ermişti. Bir daha Canan’la görüşmemiş, onu hayatından çıkarmıştı. Tüm bunları Deniz’e anlattığı gün, söylediği sözleri Deniz hala net bir şekilde hatırlıyordu, unutması imkansızdı.
“Biri ölmüşse, ölmesi gerektiği için ölmüştür. Ölen birine tekrar hayat verirken bunu kimi düşünerek yapıyoruz? Ölen kişiyi mi, yoksa kendimizi mi? Kendimizi mutlu etmek için o kişiyi klonlayıp, bir klon olarak müthiş zorluklar çekeceği bu dünyaya bir daha getiriyoruz. Bu, hayatımda gördüğüm en bencilce şey. Acaba klonlanacak olan insanlar, klonlanmayı kendileri isteyecek mi? Yaşarken onlara bunu soracaklar mı? O insanlar klon olduklarını öğrendiğinde ne hissedecekler? İnsanlar o kadar bencil ki, kendilerini mutlu edebilmek için, çok sevdikleri insanları mutsuz etmek pahasına kendi istediklerini yapıyorlar. Hepimiz bir kez ölümü tadacağız. Sevdiğim birinin ölümü birden fazla kez tatmasını neden isteyeyim?”
Selin’in klonlamaya karşı çıkma sebebi etik, ahlak ya da din değildi. O, hiçbir teknolojinin insanın özünü kopyalayamayacağını ve klon olarak dünyaya gelen insanların büyük bir haksızlığa uğradığını düşünüyordu.
Deniz o gün, Selin’in söylediklerinin umursamamıştı. Çünkü ortada onu ilgilendiren bir durum yoktu. O zamanlar klonlama teknolojisinin bu kadar ilerleyebileceğine bile ihtimal vermemişti. Ama şimdi her şey farklıydı. Selin’in düşüncelerini bile bile ona Poyraz’ı klonlayacaklarını söyleyemezdi. Bu gerçeği saklayabildiği kadar saklayacaktı. Eninde sonunda Selin’in öğreneceğini biliyordu, ama ne kadar geç olursa, o kadar iyiydi. Zaten yeterince zor bir dönemden geçiyordu. Bir de en yakın arkadaşının onu yargılamasına, ondan uzaklaşmasına ya da aldığı kararları kınamasına katlanacak gücü yoktu. Belki böylesine büyük bir sırrı saklayarak Selin’e haksızlık ediyordu ama vereceği tepkilerden, onun yüzünde göreceğini bildiği hayal kırıklığından korkuyordu. Bu yüzden, başka bir seçeneği yoktu. Poyraz’dan vazgeçemezdi.
Ama Selin’den de geçemezdi.
Sevgilisiyle en yakın arkadaşı arasında kalmak istemiyordu. Selin’e her şeyi anlatsa, aklını kaçırdığını söyleyecek, tıpkı Canan’a yaptığı gibi onu da hayatından çıkaracaktı. Deniz bunu göze alamazdı. Hayattaki tek gerçek arkadaşını da kaybedemezdi. Her şeye rağmen içinde küçük de olsa bir umut vardı. Belki… Belki Poyraz’ı tekrar karşısında gördüğünde fikri değişebilirdi. Belki onu yeniden gördüğünde, arkadaşına yeniden kavuşmanın mutluluğu, önyargılarının önüne geçebilirdi. Deniz, bu ihtimale tutunmak zorundaydı. Hayatından biri daha çıkıp gitmeyecekti.
Ayrıca, Deniz arkadaşının düşüncelerine katılmıyordu. Poyraz’ı klonlamasının arkasında bencillik değil, sevgi vardı. Sevdiği adam çok erken gitmişti. Öldüğünde otuz bile değildi. Yapamadığı, yaşayamadığı bir sürü şey vardı. Deniz, onu klonlayarak yalnızca kendi mutluluğunu değil, onun mutluluğunu da sağlamaya çalışıyordu. Tamamlayamadığı ya da yarım bırakmak zorunda kaldığı hayallerini gerçekleştirmesi için ona bir şans daha veriyordu. Belki de ilk hayatından çok daha güzel, çok daha mutlu bir hayat sürecekti. Deniz bundan emin olmak için elinden gelen her şeyi yapacaktı. Poyraz ikinci hayatını dolu dolu yaşayacaktı ve Deniz de her zaman yanında olacaktı.
O bencil falan değildi. O, hem kendisini hem de sevdiği adamı düşünerek bu yola başvurmuştu. Poyraz mutluysa, Deniz de mutluydu. Selin bunu anlayamazdı. Çünkü birini gerçekten kaybetmemişti. O boşluğun, o tarifsiz acının ne demek olduğunu yaşamamıştı. Bu yüzden söyleyeceği hiçbir şey Deniz için bir anlam taşımıyordu. Onun fikirlerini değiştirmek için uğraşmayacaktı. Eğer Poyraz’ı anne ve babasının izni olmadan klonlayabilseydi, onları ikna etmeye bile çalışmazdı.
Düşündüklerinden habersiz kendisine bakan Selin’e gülümsemeye çalıştı. “Kahve yapayım mı?”
Selin arkadaşının kıvrılmaya çalışan dudaklarına gözlerini kısarak baktı. “Sen uğraşma, ben yaparım,” dedi arkasını dönerek.
"Saçmalama Selin, ne uğraşması?" diyen Deniz, arkasından mutfağa doğru ilerledi. Birlikte içeri girdiler. Deniz ısıtıcıya su koyarken, Selin dikkatli gözlerle onu izlemeye başladı.
"Nasılsın, bir şeye ihtiyacın var mı?" diye sordu, kısık bir sesle. Deniz’in ihtiyacı olan tek şey Poyraz’dı. Ona da yakında kavuşacaktı.
"İyi olmaya çalışıyorum, bir şeye ihtiyacım yok." Selin her ne kadar ona inanmasa da üstelemedi.
Kahveler hazır olduğunda ikisi de masaya geçip oturdu. Selin’in gözleri sürekli üzerindeyken, Deniz kendini rahatsız ediyordu. Ondan böyle büyük bir şeyi saklamak hem gerilmesine hem de ona karşı hissetmesine sebep oluyordu. Eğer onu destekleyeceğini bilse, bir an bile düşünmeden her şeyi anlatırdı. Sonsuz Yaşam şirketinin yaptığı açıklamayı duyduğunu biliyordu. Dünyada duymayan tek bir insan bile kalmamıştı. Ama Selin bu konuda tek kelime etmemişti. Bir an telefonuna uzanıp saate baktı. Randevuya geç kalamazdı. O sırada Selin’in boğazını temizlediğini duyunca bakışlarını ona çevirdi. Gözleriyle mutfak tezgâhında duran kabı gösteriyordu.
"Annem sana yemek gönderdi. Sarma yaptı, en sevdiğin."
Deniz, yavaşça başını aşağı yukarı salladı. "Annene teşekkür ettiğimi söylersin. Ellerine sağlık."
"Söylerim de… yiyeceksin, değil mi? Bozulup çöpe gitmeyecek? Çok zayıfladın, Deniz."
Deniz, tüm sarmaları afiyetle yiyecekti. Onu içine hapseden kederden kurtulunca iştahı da açılmıştı. Günler sonra ilk kez aç uyanmıştı. “Merak etme, yiyeceğim,” dedi gülümseyerek. Tekrar saate baktığında Selin, “Bir işin mi var?” diye sordu.
“Ne?”
“Saati kontrol edip duruyorsun. İşin mi var?”
Deniz, bakışlarını ondan kaçırarak, “Bir müşterimle görüşmem var,” dedi.
Selin’in kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. “Tekrar iş almaya mı başladın?”
Poyraz gideli henüz bir hafta bile olmamışken, bu kadar kısa sürede çalışabilecek kadar kendisini iyi hissediyor olmasına şaşırmıştı. Deniz derin bir nefes çekti içine. Şu an yalan söylüyor olabilirdi ama gerçekten yeniden çalışmaya başlaması gerekiyordu. Klonlama işlemi çok pahalıydı ve tüm ücreti Poyraz’ın ailesinin ödemesine izin veremezdi.
“Evet, kendimi meşgul edecek, kafamı dağıtacak şeyler yapmam lazım. Çalışmak bana iyi gelecek,” dedi stresle dizini sallarken.
Selin masanın üzerinde duran elini tutup güven verircesine sıktı. Deniz ise onun gözlerine bakamıyordu.
“Her zaman yanındayım, biliyorsun değil mi?”
Gerçekten mi Selin? Ne yaparsam yapayım yanımda mısın? Bu soruları sesli sormaya cesaret edemedi. Bunun yerine yalnızca “Biliyorum,” dedi.
Selin yarım saat sonra gittiğinde, tesise gitmek için hemen hazırlanmaya başladı. Selin, isterse yanında kalabileceğini söylemişti ama hiç düşünmeden bu teklifi reddetti. Bugün tesise gitmesine hiçbir şey engel olamazdı. Evden çıkıp arabasına bindi. Tesis, dağ başı denebilecek bir yerdeydi ve arabayla yaklaşık iki buçuk saatte gidiliyordu. Bir an önce yola koyulması gerektiğini bilerek, hızla emniyet kemerini taktı ve dikiz aynasını düzeltti. Kalbi göğsünden çıkacakmış gibi atıyordu. Bu hâlde araba kullanmasının ne kadar doğru olduğunu bilmiyordu ama yine de motoru çalıştırdı.
İki saat sonra birkaç metre uzağındaki büyük binanın önünde durmuş, içeriye girmek için cesaret toplamaya çalışıyordu. Arabasını tesise girmeden yolun kenarına park etmişti. Biraz fazla hız yapmış olabilirdi ama bunun için pişman değildi. Çevresine dikkatlice bakındı. Tesisin etrafı yüksek tellerle çevriliydi. Birçok koruma, ellerinde silahlarla bölgeyi dolaşıyor, herhangi bir saldırıya karşı tetikte bekliyordu. Uzun ve büyük demir kapının önünde nöbet tutan başka korumalar da vardı. Tesisin bahçesine girebilmek için önce bu korumaları geçmek gerekiyordu.
Deniz, gördüklerine şaşırmadı. Bu sıkı güvenlik önlemlerinin, yaşanan saldırıların ardından alınmış olması çok muhtemeldi. Tesis, kurulduğu ilk günden beri korunuyordu, ancak bu kadar çok sayıda koruma ve ağır silahlarla korunmadığından emindi. Kafasını kaldırıp binanın üzerinde büyük harflerle yazılmış “SONSUZ YAŞAM” yazısına baktı. İçinde bir parça endişe vardı. Klonlara karşı bu kadar öfkeli bir toplum varken, gelecekte onları nelerin beklediğini kestiremiyordu. Bir yanda sevdiği adam, diğer yanda toplum vardı ve ikisini terazide tarttığında, onun için karar çok netti. Sevdiği adama kavuşabilmek için her şeyi yapmaya hazırdı. Gerekirse toplumu karşısına alır, kendisini ve onu herkesten, her şeyden tamamen izole ederdi. Birbirlerinin hayatında sadece ikisi olsa bile, bu ona yeterdi.
Artık hiçbir şey onlar için kolay olmayacaktı, ama Poyraz’ın tekrar nefes aldığını görmek için her türlü zorlukla baş edebilirdi. Kimse, ama kimse umurunda değildi. Hiçbir şey moralini bozamaz, onu aldığı karardan pişman edemezdi. Poyraz buradaydı. Bu binanın içindeydi. Bedeni toprağın altında değil buradaki makinelerden birinin içindeydi. Bunu bilmek bile onu mutlu ediyordu.
Kendisini cesaretlendirerek kapıya doğru yürümeye başladı. Daha birkaç adım atmıştı ki güvenlik görevlileri onu durdurdu. İçlerinden kel olan konuştu.
“Randevunuz var mıydı?”
“Evet, var,” dedi yutkunarak. Biraz ürkmüştü. Korumaların hepsi uzun, cüsseli ve oldukça sert görünümlü adamlardı. Kendi kilosu kadar olduğuna emin olduğu silahlar taşıyorlardı ve tamamen siyah giysiler içindeydiler.
“Kimliğinizi görebilir miyim, lütfen?”
Çantasından cüzdanını çıkarıp içinden kimliğini aldı ve eli açık bekleyen adama uzattı. Adamın kulağında kulaklık vardı. Kimliği aldıktan sonra kulaklığına dokunup biriyle konuşmaya başladı.
“Deniz Öztürk.” Gerçekten randevusu olup olmadığını kontrol ediyordu.
Birkaç saniye süren bekleyişin ardından karşı taraftan onay gelmiş olacak ki, görevli Deniz’e bakıp başını salladı. Deniz, kimliğini geri alacağını düşünürken, adam onu hemen yanındaki başka bir korumaya uzattı. Koruma elindeki tablete kimliği gösterip bir şeyler yazdı, biraz bekledi. Gözleri tabletten hiç ayrılmadan, “Temiz,” dedi. Deniz, olan biteni şaşkınlık içinde izlerken, kimliği kel koruma tarafından kendisine geri verildi. Alıp tekrar cüzdanına koyacağı sırada, nereden geldiğini bile göremediği bir kadın koruma, elinde dedektörle yanına yaklaştı. Tepeden sımsıkı topladığı at kuyruğu ve parıldayan cildiyle oldukça dikkat çekici görünüyordu.
"Üstünüzü aramamız gerekiyor, Deniz Hanım."
O daha tepki veremeden, koruma elindeki dedektörü üzerine tutup gezdirmeye başladı. Deniz orada öylece kaskatı dururken, gerginliği hat safhaya ulaşmıştı. Bir an yanlışlıkla İnterpol merkezine geldiğini bile düşünmüştü. Koruma detektörü bıraktığında rahat bir nefes almıştı ki, bu sefer de elleri bedeninde hunharca gezinmeye başladı. Oldukça detaylı bir arama yaparak Deniz’e kendini neredeyse taciz edilmiş gibi hissettirdikten sonra, sonunda onu serbest bıraktı. Kibar bir gülümsemeyle, “Geçebilirsiniz Deniz Hanım” dedi.
İki koruma onun için kapıyı açtığında, adamlara samimiyetten oldukça uzak bir şekilde gülümseyerek yürümeye başladı. Büyük bahçeyi hızlı adımlarla geçtikten sonra binanın kapısında başka bir görevlinin beklediğini gördü. Görevli onu görünce gülümsedi.
"Hoş geldiniz," dedi ve tesisin kapıları onun için tamamen açıldı.
İçeriye girmeden önce derin bir nefes aldı. Elleri terden sırılsıklam olmuştu. Yalnızca reklamlarda ve internette gördüğü tesisi az sonra kendi gözleriyle görecekti. Ancak bundan daha önemli olan şey, Poyraz’ın burada olmasıydı. Toprağa emanet ettiği adam, buralarda bir yerlerdeydi. Onunla aynı binanın içindeydi. Yutkunup diliyle dudaklarını ıslattıktan sonra ilk adımını attı ve içeriye girdi. Gözleri hızlıca etrafta gezindi. Tesisin içinde de her köşede bir güvenlik görevlisi gördüğünde şaşırmadı. Buraya üçüncü bir saldırının düzenlenmesi imkansızdı. Tek bir ters harekette güvenlikler anında müdahale eder, saldırganı etkisiz hale getirirdi. Korumalardan birkaçıyla göz göze geldiğinde bakışlarını hızla onlardan kaçırdı ve az ilerideki danışmaya doğru yöneldi. Danışmada, kulağında kulaklıkla bilgisayarda bir şeyler yapan genç bir kadın oturuyordu. Kadın kafasını kaldırıp onu görünce gülümsedi. Buradaki herkes çok güler yüzlüydü.
“Merhaba size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Merhaba, Nisan Parlak ile randevum vardı.”
“Hemen kontrol ediyorum.” Deniz gözlerini devirmemek için kendini zor tuttu. Bu kaçıncı kontroldü? Randevusu olmasa onca korumanın arasından içeri girebilir miydi? Kadın tekrar kendisine döndüğünde yüzündeki sinirli ifadeyi hemen yok etti.
“Nisan Hanımın odası 10. Katta.”
Kadına teşekkür edip oradan uzaklaştı ve asansörlerin olduğu bölüme doğru ilerledi. Altıncı kattaki asansörü çağırıp gelmesini beklerken bir kez daha etrafı inceledi. Kapılardan duvarlara, duvarlardan koltuklara kadar her şey beyazdı. Tıpkı bir hastaneyi andırıyordu. Bu beyazlığa tezat oluşturan tek şey, ortalıkta dolaşan güvenlik görevlilerinin siyah üniformalarıydı.
Asansörün zemin kata ulaştığına dair anonsu duyduğunda, gözlerini etraftan çekip kapıya çevirdi. Kapılar açıldığında, içeriden baştan aşağı beyaz giyinmiş dört kadın ve iki erkek çıktı. Sabırsızlıkla boşalan asansöre bindi ve onuncu kata bastı. Terleyen ellerini pantolonuna silse de fayda etmiyordu. Asansör her katta durdukça, sinirleri biraz daha geriliyordu. Sanki evren, işi bilerek zorlaştırıyordu. Nihayet 8. kata ulaştığında, içerideki herkes inmiş, yalnız kalmıştı. Kalan iki katı da sessizlik içinde geçip dışarı çıktığında, Nisan’ın odasını aramaya başladı. Bulması uzun sürmedi, çünkü katta zaten tek bir oda vardı. Saate baktığında 13:58 olduğunu gördü. Saate baktığında 13:58’i gösterdiğini gördü. Kapıyı yavaşça tıklattı ve derin bir nefes alarak içeri girdi. Tam karşısında, döner sandalyesinde oturan sarışın, orta yaşlı, resmi giyinimli bir kadın duruyordu. Bakışları kadının yüzüne kilitlendiğinde, fark ettiği gerçekle gözleri sonuna kadar açıldı.
Bu... reklamdaki kadındı! O gece karşısına çıkan kameraya bakıp, “Ölüm bir son olmak zorunda değil,” diyen kadındı.
Kadın onu gördüğünde kolundaki pahalı saatine bir göz atıp ayağa kalktı. “Hoş geldiniz, Deniz hanım.”
Deniz, şaşkınlıktan cevap veremedi. Kadının beklenti dolu bakışlarını fark edince başını iki yana sallayıp kendine gelmeye çalıştı. “Merhaba… Hoş buldum.”
Nisan hafifçe gülümseyerek karşısındaki koltukları işaret etti. “Lütfen buyurun, oturun. Bir şeyler içmek ister misiniz?”
"Hayır, teşekkür ederim,” dedi Deniz. Şu anda boğazından bir damla suyun bile geçebileceğini sanmıyordu.
Nisan, sanki içinden geçenleri okumuş gibi, anlayışla gülümsedi. “O halde direkt konuya girelim. Niçin burada olduğunuzu sistemde görüyorum ama bir de sizden dinlemek isterim.”
“Erkek arkadaşımın klonlanma işlemi dün itibariyle başladı.”
Sözler ağzından çıkar çıkmaz, beyni alarm vermeye başladı. Gerçekten buradaydı. Tüm bunlar gerçekten yaşanıyordu. Elleriyle oturduğu sandalyenin kenarlarını güç almak istercesine sıktı. Nisan başını sallayıp ellerini önünde birleştirdi.
“Siz de buradasınız çünkü bilgi almak ve durumunu kontrol etmek istiyorsunuz.”
Deniz, hızla başını aşağı yukarı sallayarak kadını onayladı. Kelimeleri toparlamakta zorlanıyordu, ama Nisan bunu fark etmiş, cümlesini tamamlayarak ona yardımcı olmuştu.
“Erkek arkadaşınızın ismi neydi?”
“Poyraz… Poyraz Demiralp.”
Nisan bilgisayarına dönüp bir şeyler yazmaya başladı. Deniz, kırmızı ojeli parmaklarının klavyede çıkardığı sesleri dinlerken yutkundu.
“Evet,” dedi kadın, gözünü ekrandan ayırmadan. “Dediğiniz gibi, klonlama işlemi dün gece başlamış. Bu süreç yaklaşık iki hafta sürecek. İki haftanın sonunda, işlem tamamlandığında ve çalışanlarımız herhangi bir sorun olmadığını onayladığında, sizi arayacağız. O zaman tekrar gelip Poyraz Bey’i alabileceksiniz.”
Deniz konuşması gerektiğini biliyordu ama kelimeler boğazına düğümlenmişti. Üst üste yutkunarak o düğümü çözmeye çalışıyordu ama başarılı olduğu söylenemezdi. Nisan karşısındaki gergin olduğu her halinden belli olan kadını dikkatle süzdü. Yüzünde olan bakışları sandalyenin kenarlarını neredeyse kıracakmış gibi sımsıkı tutan ellerine kaydığında duraksadı.
“İyi misiniz, Deniz hanım?”
Deniz, zoraki bir gülümsemeyle başını salladı. İyi değildi ama kadının bunu bilmesine gerek yoktu.
“Sizi anlıyorum. Bütün bunlar sizin için şok edici, inanması güç şeyler. Ama sizi temin ederim, iki hafta sonra erkek arkadaşınızı yeniden karşınızda gördüğünüzde, ne kadar gerçek olduğunu anlayacaksınız.”
Deniz, kadının buz mavisi gözlerine baktı. Saklamaya çalışsa da içindeki acıma duygusunu görmemek imkânsızdı.
“Ben… ben ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi kısık bir sesle. “Yani, tüm bu işlemlerden sonra ne olacak, her şey nasıl ilerleyecek...”
“Endişe etmeyin,” dedi Nisan yumuşak bir sesle. “Bilmeniz gereken her şeyi size anlatacağım. Bunun için buradayım.” Kadının gülümsemesi Deniz’e tuhaf bir güven veriyordu.
“Zannediyorum ki sözleşme imzalandığında siz burada değildiniz. Çünkü sürece dair ilk bilgilendirme genellikle sözleşme imzalanırken yapılır.”
“Hayır, burada değildim. Annesi ve babası vardı.”
“Ah evet, şimdi hatırladım. Meral Hanım ve Harun Bey değil mi?” Deniz isimlerini hatırlamasına şaşırarak başıyla onayladı.
“Bana oğullarının kız arkadaşı sayesinde burada olduklarını söylemişlerdi. Aslında oğullarını klonlamak istememişler ama onları ikna etmeyi bir şekilde başarmış. Demek o kız arkadaş sizsiniz.”
Deniz gergince gülümsedi. “Evet, o kız arkadaş benim.”
Nisan, sonraki dakikalarda klonlama süreciyle ilgili bilmesi gereken her şeyi Deniz’e anlattı. İşlemin nasıl gerçekleştirildiğini, sürecin hangi aşamalardan geçtiğini ayrıntılı bir şekilde açıkladı. Ancak Deniz’in canını sıkan bir ayrıntı vardı. Klonlama işlemi tamamlandığında, Poyraz yarı boş bir zihinle uyanacaktı. Deniz’in kim olduğunu bilmeyecek, birlikte paylaştıkları anıların hiçbirini hatırlamayacaktı.
“Hiç mi hatırlamayacak? Zamanla hatırlama ihtimali yok mu?”
Nisan dudaklarını birbirine bastırdı. “Maalesef Deniz Hanım. Böyle bir ihtimal yok.”
“Neden peki? Neden bizi, beni hatırlayamıyor?”
“Merakınızı anlıyorum ama bunun nedenini ben açıklayamam. Eren Bey, klonlama işlemlerinden sorumlu genetik bilimcimiz. İlerleyen aşamalarda size bu konuyla ilgili çok daha ayrıntılı bilgiler verecek.”
Sandalyesinden kalkıp masanın üzerindeki küçük beyaz kartı aldı. “Dilerseniz size tesisi gezdireyim.”
“Olur,” dedi Deniz, ayağa kalkarken. Birlikte odadan çıkıp asansöre bindiler. Nisan sekizinci kata bastı ve hemen yanında duran kadına döndü.
“Klonlama işlemi sekizinci katta gerçekleştiriliyor. Şimdi oraya iniyoruz.”
Deniz, kadınla göz göze gelmekten kaçınarak sadece başını salladı. Klonlama işleminin yapıldığı kata iniyorlarsa, bu Poyraz’ın da orada olduğu anlamına mı geliyordu?
Asansör durduğunda birlikte dışarı çıktılar. Sürgülü bir kapının önüne geldiklerinde, Nisan elindeki kartı kapının yanındaki cihaza okuttu. Cihazın üzerindeki kırmızı çarpı yok oldu, yerine yeşil ışık yandı. Kapı iki yana kayarak açıldığında, devasa büyüklükteki odaya girdiler. Deniz içeri adım atar atmaz kollarını bedenine sardı. İçerisi buz gibiydi.
“İşlemin gerçekleştirilebilmesi için 2 ila 4 derece arası bir ortam gerekiyor. Bu yüzden burası bu kadar soğuk. Burada yalnızca klonlama işlemini gerçekleştiren makineler bulunuyor. Çalışanlarımızın olduğu bölüme geçtiğimizde ısınırsınız, merak etmeyin.”
Nisan’ın söyledikleriyle Deniz’in bakışları makinelere kaydı ve olduğu yere çakılıp kaldı. Sıra sıra dizilmiş, gri renkte ve yatay duran makineler tabutları andırıyordu. Korkutucu bir görüntüleri vardı. Poyraz bunlardan birinin içinde miydi?
Nisan makinelerin yanına yürüdü. “İşte klonlama işlemini gerçekleştirdiğimiz makineler.”
Bir makinenin kapağını kaldırdığında Deniz’in gözleri korkuyla büyüdü. Neyse ki içi boştu.
“Tıpkı MR cihazını andırıyor, değil mi?”
“Daha çok tabutu andırıyor,” dedi içinden. “Evet, öyle.”
Nisan makinenin kapağını kapatıp yürümeye başladığında, Deniz de tıpkı bir ördek yavrusu gibi onu takip etti. Gözleri kapalı diğer makinelere kayıyor, Poyraz’ın burada olup olmadığını düşünüyordu. Klonlama işlemi bu odada gerçekleştiriliyordu. Poyraz başka bir yerde olamazdı. Bu makinelerden birinin içinde olmalıydı. Nisan başka bir makinenin önünde durdu, Deniz’e dönüp gülümsedi. Eliyle makineyi işaret ederek, “İşte burada,” dedi.
Deniz, kadının yüzüne öylece bakakaldı. Doğru mu duymuştu? “İşte burada” derken Poyraz’dan mı bahsediyordu? Sevdiği adam gerçekten o makinenin içinde miydi? Adımları hızlanarak makinenin yanına gitti ve Nisan’ın karşısında durdu. Eli usulca, sanki Poyraz’ın tenini okşuyormuş gibi makinenin dış yüzeyine dokundu. Toprağını seviyor, çelikten yapılmış bir makineyi seviyor ama bir türlü onu sevemiyordu.
O kapağın ardında duruyordu. Onları ayıran tek şey o kapaktı. Bir daha asla olamayacağını düşündüğü bir yakınlıktaydılar. Gözleri dolarken ağlamamak için kendini sıktı.
“Çok az kaldı,” dedi, karşısında onu hüzünlü gözlerle izleyen kadın. “Sadece iki hafta sonra tekrar kavuşacaksınız.”
Elini destek olmak istercesine Deniz’in omzuna koydu. Gözlerinde acıma, anlayış ve şefkat vardı. “Size söylemem gereken bir şey daha var.”
Deniz, kadının ses tonundan söyleyeceği şeyin hoşuna gitmeyecek bir şey olduğunu hemen anladı.
“Klonlama işlemi gen eşleme işlemidir. Sonuçta genetik yapısı kaynak canlıyla tıpatıp aynı başka bir canlı oluşur. Bu da kendini fenotipte, yani fiziksel özelliklerde gösterir. Klonlanan canlı, dış görünüş olarak kaynak canlının aynısıdır. Ama bildiğiniz gibi, bir insanı insan yapan sadece genler değildir. İnsanı insandan ayıran şeyler; duygularımız, düşüncelerimiz, deneyimlerimiz ve yaşanmışlıklarımızdır.”
“Yani?” dedi Deniz anlamayarak.
Nisan derin bir nefes aldıktan sonra devam etti. “Bu makineden çıkan klon, sadece fiziksel özellikleri itibarıyla erkek arkadaşınıza benzeyecek. Karakteri, düşünceleri, zevkleri, ilgileri tamamen farklı olabilir.”
Deniz şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. “Yani… tanıdığım, bildiğim Poyraz olmayacak mı?” Sorusuyla birlikte kadının bakışlarına yayılan hüzünden nefret etti.
“Oladabilir, olmayadabilir. Kesin bir şey söyleyemem, Deniz hanım.” Deniz’in bakışları tekrar önünde duran makineye kaydı, kafası iyice karışmıştı.
“Ben… ben anlamıyorum.”
Nisan hafifçe gülümsedi. “Şöyle bir örnek vereyim o zaman size. Erkek arkadaşınızın klasik müziği çok sevdiğini düşünelim. Klonu hiç sevmeyebilir, hatta nefret bile edebilir. Ya da tam tersi bir durumda söz konusu olabilir. Erkek arkadaşınızın sevmediği bir yemeği klonu bayıla bayıla yiyebilir.
Deniz duydukları karşısında ne düşüneceğini, ne hissedeceğini bilemiyordu. Sarsıldığını dürüstçe itiraf edebilirdi. O…hiç böyle hayal etmemişti.
“En başta da dediğim gibi bu işlem sonucu ortaya çıkan canlı sadece genetik ve fiziksel özellikleri yönünden kaynak canlıyla aynı olacak. Bunun ne demek olduğunu anlıyor musunuz, Deniz hanım? Erkek arkadaşınızın klonuna baktığınızda onun gözlerinin birebir aynısını görebilir ama bakışlarına yabancı olabilirsiniz.
Farklı düşüncelere, farklı beğeni ve zevklere sahip bambaşka bir insan… Yalnızca görünüşü ona benzeyecek bir klon...
Böyle bir şeyi kabullenebilir miydi? Bununla baş edebilir miydi? İstediği şey gerçekten bu muydu?
“Bunu size özellikle belirtme ihtiyacı hissettim çünkü bir insanı her haliyle sevmek dünyadaki en zor şey. Bir anne baba çocuğunu her haliyle sevebilir, aynı şekilde bir çocuk da anne babasını. Her zaman yan yana durabilir, ne olursa olsun birbirlerinden kopmayabilirler. Aralarındaki kan bağı bunu mümkün kılar. Ama bir eş ya da sevgili için… durum maalesef her zaman böyle olamayabiliyor.”
Deniz’in boğazı kurudu. “Poyraz’ın ailesi…Bana anlattıklarınızı onlar da biliyor mu?”
“Elbette biliyorlar. Sözleşmeyi imzalamadan önce özellikle anlattım. Böyle bir şeyi anlatmadan sözleşmeyi ne imzalarım ne de imzalatırım.” Yüzü birden ciddileşmiş, sesi keskinleşmişti. “Bu geri dönüşü olmayan bir işlem. Bu işlemin sonucunda bir insan tekrar hayata dönüyor. Bir mal ya da eşya değil… bir insan.”
Deniz, buz mavisi gözlere bakarken yutkundu. Nisan’ın az önceki güler yüzlü hâlini, şu anki ciddiyetine tercih ederdi.
“Sevdiğin adam nasıl biri olursa olsun, onu yine sevebilecek misin, Deniz?”
Bu acımasız soru zihninde defalarca yankılandı. Onu hatırlamayan, kendisine yabancı gözlerle bakan, tanıdığı ve bildiği Poyraz’dan farklı birini gerçekten sevebilir miydi?
Tam o anda, Poyraz’ın yüzü sanki karşısındaymış gibi gözlerinin önünde belirdi. Hep ciddi duran ama onu gördüğünde ışık saçan bir gülüşle aydınlanan yüzü, sevgiyle bakan mavi gözleri, o gözleri çevreleyen uzun kirpikleri, hep kısacık kestirdiği simsiyah saçları…
Poyraz, sanki Deniz’in onu ne kadar sevdiğini, onun için her şeyi göze alabileceğini biliyormuş gibi gülümsüyordu.
Deniz bu yüzü, bu gülüşü bir daha hiç görmeden yaşayabilir miydi? Yalnızca hatıralarında, zihninin bir köşesinde kalmasına izin verebilir miydi? Deniz Poyraz’ı ne olursa olsun severdi. Onun yokluğunda kendinden, canından geçmişti. Tanıdığı, bildiği Poyraz’dan çok farklı biri bile olsa, sonuçta o yine de Poyraz’dı. Onun Poyraz’ıydı. Ondan bir cevap bekleyen kadının gözlerinin içine kararlılıkla baktı.
“Bu dünyada onu sevmeyeceğim tek bir hali bile olamaz.”
Nisan gülümsedi ama gülümsemesi Deniz’in tüylerini ürpertti, içini huzursuzlukla doldurdu.
“Sizi birkaç çalışanımızla tanıştırayım.”
Arkasını döndü ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Deniz ardından bakarken kendini nedensizce kötü hissediyordu. Sanki kadının sakladığı, içinde tutup onunla paylaşmadığı bir şeyler vardı. Gözlerini Poyraz’ın içinde olduğu makineye çevirdi. Aşkla, özlemle fısıldadı.
“Yakında kavuşacağız sevgilim.”