İçeriğe geç

Kapsüldeki Sırlar

Bölüm 8 · 10 dk okuma

Kapsüldeki Sırlar

Bölüm 8

Baykuş İstilası

Bölüm 7:Baykuş İstilası

​Sınıf kapısının sertçe açılmasıyla Sinan olayının ve sabahın yarattığı o gergin hava bir anlığına dağıldı. Matematik hocası Melih hoca elindeki kalın soru bankasını kürsüye vurarak sınıfa girdiğinde herkes kös kös yerlerine sindi.

​"Evet gençler," dedi Melih hoca, tahtaya devasa bir logaritma sorusu yazmaya başlarken. "Dün kütüphanede sabahlayanlar, deneme çözenler kimler göreceğiz. Rüzgar, gel bakalım tahtaya."

​Rüzgar, sanki idama çağrılmış gibi derin bir nefes alarak yerinden kalktı. Tahtanın önüne gidip eline tebeşiri aldı ama soruya uzaylı görmüş gibi bakıyordu. Birkaç saniye tahtayla kesiştikten sonra arkasını dönüp sınıfa, en çok da arka sırada arkasına yaslanmış, elindeki kalemi parmaklarının arasında profesyonelce çeviren Deniz’e çaresizce baktı.

​"Oğlum Rüzgar," diye fısıldadı Deniz, hocanın arkası dönükken sesindeki o dalgacı tonu hiç bozmadan. "Soruya öyle aşık gibi bakma, logaritma o, sana karşılık vermez."

​Sınıftan hafif bir kıkırdama yükseldi. Rüzgar ters ters Deniz'e bakıp fısıldadı: "Deniz, sus da bir el at gözünü seveyim. Bu x’ler, y’ler dünkü tünelden daha karanlık şu an."

​Deniz hafifçe öne doğru eğildi, gözlerinde o her şeyi saniyeler içinde çözen çocuk imajı parlıyordu. "Formülü unuttun tabii. Bak şimdi, oradaki tabandaki sayıyı alıp karşı tarafa fırlatman lazım. Ama dikkat et, sayının gururu kırılmasın."

​"Oğlum dalga geçme, hoca bana fırlatacak şimdi tebeşiri!" diye kıvrandı Rüzgar.

​Melih hoca aniden arkasını döndü. "Rüzgar, tahtayla aranda bir çekim mi var evladım? Deniz, madem arkadaşına çok acıdın, söyle bakalım bu sorunun püf noktası ne?"

​Deniz hiç istifini bozmadan, sanki dünyanın en basit şeyinden bahsediyormuş gibi gülümsedi. "Hocam, Rüzgar arkadaşımız aslında soruyu çözmek istemiyor değil, sadece logaritmanın tabanındaki sayıyla kişisel bir problemi var, onu aşmaya çalışıyor. Ama püf noktası, üssü başa çarpım olarak indirmek. Yani cevap direkt 3."

​Melih Hoca tahtadaki soruya, sonra Deniz'e baktı ve hafifçe gülümsedi. "Doğru. Geç yerine Rüzgar, Deniz'in sadakasıyla kurtuldun yine."

​Rüzgar sırasına doğru adımlarken Deniz’e "Hayatımı kurtardın ama egonu seveyim senin" der gibi baktı. Deniz ise göz kırparak arkasına yaslandı. O sırada bakışları tekrar benim üzerime kaydı. Dudaklarındaki o zeki ve şakamatik gülüş, bana sabahki tüm o kasvetli düşünceleri unutturacak kadar güçlüydü.Derken zil çaldı ve Nehirle kantine ilerledik.Birer çay alıp boş masanın yanına doğru geçerken arkadan Deniz geldi ve sandalyeyi benim oturabilmem için geri çekti.Bende gülümseyerek oturduğumda sandalyeyi masaya yaklaştırdı.Kendisi diğer sandalyeyi çekip oturdu."Çıkışta neredeyiz?"diye sordu.Nehir hemen cevapladı "Bir kafeye geçip plan yapalım sonra gece yarısı gerçekleştirelim diyoruz."

Yarın okul olmadığı için şanslıydık yoksa okulda ruh gibi dolaşabilirdik.Bir de annemin izin vereceğini düşünmüyorum.Bugün cuma olduğundan Nehir ikna edebilir diye düşündüm."Ama annemi ikna etmen gerekiyor Nehir."

Nehir sıkıntılı bir şekilde nefesini dışarı verdi.Boğazını temizleyerek konuştu."E-evet o da var.Tamam ben halledeceğim sen rahat ol canım."

Kafamı sallayıp Deniz'e döndüğümde düşüncelere dalmış bir biçimde bize bakıyordu.Belimdeki yaraları ve morlukları görmesi hiç iyi olmamıştı.Bunu açıklamam gerekiyordu ilk gördüğünde ısrar etsede söylemeyince bıraktı fakat ara ara sorma isteğini fark ediyordum.Yine de anlayışlı bir arkadaş olduğu için sormuyordu.Masanın üzerindeki çay bardağına uzanırken belimi hafifçe dikleştirdiğimde canımın acısıyla yüzümü ekşittim. Deniz’in düşünceli mavi gözleri anında kısıldı ve bakışları tam olarak o morlukların gizlendiği yere, belime doğru kaydı. Dudaklarındaki o sırıtış tamamen yok olmuş, yerini yine o dün geceden bildiğim derin,düşünceli ve karanlık endişeye bırakmıştı. Bakışlarını tekrar yüzüme tırmandırdığında, gözleriyle resmen 'Bunu bana anlatacaksın' diyordu ama Nehir’in yanında konuyu açmayacak kadar da inceydi.Nehir zaten biliyordu fakat yine de kimseye yansıtmaması hoşuma gitmişti.

​"Cuma olmasının şerefine." dedi Deniz, sesindeki o ani ciddiyeti dağıtmaya çalışarak çayından bir yudum alırken. "Anneni ikna etme operasyonunu bence Nehir’e bırakalım. Nehir’in ikna edemeyeceği bir veli daha yeryüzüne inmedi."

​Rüzgar ve Kerem de ellerinde tostlarla masaya yanaşırken, akşamki o eski taş köprü öncesi sessiz fırtına çoktan kopmaya başlamıştı...

​"Kim kimi ikna ediyormuş?" diye sordu Rüzgar, elindeki devasa, kaşarları çoktan donmaya yüz tutmuş tostun yarısını tek bir ısırıkta midesine indirirken. Sandalyeyi gıcırdatarak masanın ucuna çöktüğünde, gözleri hâlâ kantin sırasındaki diğer yiyeceklerdeydi. Kerem ise elindeki iki çay bardağını dökmemek için büyük bir cerrah titizliğiyle masaya bırakıp Nehir’in yanındaki boşluğa yerleşti.

​"Defne’nin annesini," dedi Nehir, omuzlarını bıkkınlıkla düşürüp gözlerini tavana doğru devirerek. "Gece yarısı o köprüye gidebilmemiz için Defne'ye sarsılmaz bir kalkan oluşturmam gerekiyor. Ama dualarınızı eksik etmeyin, çünkü karşımızdaki kadın tam bir kraliçe arı. En ufak bir açıkta hepimizi sokar, ruhumuz duymaz."

​Rüzgar, ağzındaki lokmayı yutmaya çalışırken neredeyse boğuluyordu. Masadaki peçetelikten birkaç tane çekip ağzını alelacele sildi ve sırıttı. "Bence teyzeye gizli tünellerden, şifreli sarı kağıtlardan ve gece yarısı köprü altında baykuş avlayacağımızdan hiç bahsetme. 'Melih Hoca logaritmanın tabanını evde unutmuş, ekipçe onu aramaya gidiyoruz' de, kadın senin o zehirli ders çalışma auranı görünce direkt izin verir, kesin yer."

​"Sen sus be logaritma mağduru," diyerek Rüzgar’ın omzuna sertçe vurdu Nehir. Sınıftaki o Melih Hoca faciasından sonra Rüzgar'ın bu hiçbir şeyi umursamayan rahatlığı aslında hepimizin üzerindeki o kurşun gibi ağır havayı biraz olsun dağıtmıştı. Deniz bile çay bardağını parmaklarının arasında çevirip dudaklarına götürürken hafifçe kıkırdadı. O gülüşü yüzüne tekrar oturmuştu ama mavi gözlerinin en dip köşesindeki o ciddi, her an tetikte bekleyen gölge tamamen silinmiyordu. Gözleri bir saniyeliğine tekrar benim belimin olduğu hizaya kaydı, ardından hızla masanın ortasına, hepimizin zihnini kemiren o ortak bilinmeze geri döndü.

​"Gülmeyi bırakın da beni dinleyin," dedi Kerem. Bakışlarını kantindeki diğer masalarda, özellikle de birkaç masa ötede kendi grubuyla oturan Sinan’da gezdirip sesini sadece bizim masanın duyabileceği tekinsiz bir fısıltı seviyesine indirdi. Gövdesini masaya doğru yaklaştırdığında, masadaki o neşeli, gürültülü lise havası saniyeler içinde yerini buz gibi ince bir gerilime bıraktı. "Okul çıkışı o otoparkın arkasındaki köhne kafede buluşuyoruz. Rüzgar, şaklabanlığı bırakıp evdeki o büyük el fenerlerini ve yedek pilleri çantana at. Kerem sözü alırsa lojistik konuşur biliyorsunuz. Deniz, sen dün gece tünelden en son çıkan kişisin. Biz merdivenleri tırmanırken arkamızdan gelen o tuhaf, metalik tıkırtıyı inceleyebildin mi?"

​Deniz'in yüzündeki o koruyucu, sevecen neşe bir anda dondu. Çay bardağını masanın tam ortasına yavaşça bırakırken, montunun sağ cebine, o çamurlu sarı notu sakladığı yere istemsizce elini götürdü. Parmakları kumaşın üzerinden o kağıdı ezer gibi sıkıştı.

​"İnceledim," dedi Deniz, sesindeki o dalgacı tondan tamamen sıyrılmış, kısık ve insanı ürperten bir ciddiyetle. "Siz Nehir’le önden ilerlerken ben o demir kapağı arkamızdan kilitlediğimizi sanıyordum. Ama tam yukarı çıkacakken aşağıdan bir ses geldi. Biri, biz daha yeryüzüne adımımızı bile atmadan o eski kilidi aşağıdan zorlamaya başlamıştı. O çamurlu notu oraya bırakan her kimse, bizim o tünele gireceğimizi de, bu gece o eski taş köprüye gideceğimizi de çok iyi biliyor. Yani anlayacağınız..." Bakışlarını tek tek hepimizin üzerinde gezdirdi, en son benim gözlerimde durakladı. "Bu gece o köprünün altında yalnız olmayacağız. Misafirimiz var."

​Rüzgar elindeki tostun son parçasını tam ağzına layıkıyla yerleştirecekken donakaldı, kaşarları saniyeler içinde havada asılı kaldı. Sertçe yutkundu, boğazından çıkan o ses sessiz masada yankılandı. "Yani... Bizi izleyen birileri mi var? Oğlum ben oraya cips alalım derken mangal partisi kafasındaydım, av olmaya niyetim yok."

​Nehir masa altından Rüzgar'ın ayağına basarken, ben elimdeki çay bardağının sıcaklığına sığındım. Annemin mutfaktaki o zehirli çığlıkları, tüneldeki panik atağım ve şimdi Deniz'in kurduğu bu tehlikeli cümleler... Baykuşlar bizi gerçekten kendi karanlığına doğru çekiyordu.

Son ders zilinin kulak tırmalayıcı sesi okulun koridorlarında yankılandığında, sanki üzerimizdeki o görünmez prangalar çözülmüş gibi herkes derin bir nefes aldı. Sınıftaki kalabalık bir anda gürültüyle kapıya doğru akarken, bizim ekip her zamanki gibi ağırdan alıyordu. Çantamın fermuarını çekerken Nehir hafifçe omzuma dokundu. "Defne, ben Kerem ve Rüzgar’la önden çıkıp kafede masayı tutuyorum. Hem yolda şu 'anne ikna operasyonu' için kafamda birkaç yalan kombini yapmam lazım," diyerek göz kırptı ve hızla sınıftan çıktı. Kerem ve Rüzgar da peşine takıldığında, sınıfta sadece ben ve sırasından ağır adımlarla kalkan Deniz kalmıştık.

​Okul binasından dışarı çıktığımızda, bahçeyi dolduran o gürültülü öğrenci kalabalığından uzaklaşmak adına otoparkın arkasındaki ağaçlıklı yola doğru saptım. Bahar güneşi yavaş yavaş yerini akşama bırakıyordu ama içimdeki o tekinsiz üşüme bir türlü geçmiyordu. Adımlarımın hemen arkasından gelen o tanıdık, kendinden emin ayak seslerini duyduğumda arkama dönmeme gerek bile kalmamıştı. Deniz, elleri montunun cebinde, o her zamanki duruşuyla yanımda yürümeye başladı.

​Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sadece yaprakların ayaklarımızın altında çıkardığı o hışırtı sessizliği bölüyordu. Tam otoparkın en tenha, eski çınar ağacının gölgesinde kalan kısmına geldiğimizde Deniz aniden adımlarını durdurdu. Onun durmasıyla ben de durup ona döndüm. Mavi gözleri, sabahki o sarkastik halinden fersah fersah uzaktı; şimdi tamamen tüneldeki o karanlık, derin ve korumacı maviliğe bürünmüştü.

​"Daha ne kadar saklamayı düşünüyorsun?" diye sordu aniden. Ses tonu o kadar pürüzsüz ama bir o kadar da talepkardı ki, bir an ne diyeceğimi bilemedim.

​"Neyi?" dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. Oysa kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissedebiliyordum.

​Deniz, aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi tek bir hamlede kapatarak tam önümde durdu. Boy farkımız yüzünden başımı hafifçe yukarı kaldırmak zorunda kalmıştım. Elini cebinden çıkardı; parmakları havada asılı kaldı, sanki belime dokunmak istiyor ama canımı acıtmaktan korkuyordur gibi bir tereddütle elini yavaşça indirdi. "Belindeki o morlukları, Defne," dedi, sesi neredeyse fısıltı gibi kısık ama bir o kadar da ağırdı. "Dün gece o dehlizden çıkarken canının nasıl yandığını gördüm. Kantinde masaya otururken yüzünün nasıl ekşidiğini de... Kendini güçlü kız olarak göstermeye çalışmanı anlıyorum ama canın yanıyor. Ve bunu bana anlatmıyorsun."

​Bakışlarındaki o yoğun endişe, annemin sabah mutfakta ruhumda açtığı yaraların üzerine adeta bir merhem gibi sürüldü. Ama yine de o duvarlarımı hemen yıkmak istemiyordum. Hafifçe geri çekilir gibi yapıp meydan okuyan bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. "Belki de her şeyi bilmene gerek yoktur, Deniz Bey. Hem... sen de bana her şeyi anlatmıyorsun. Amcanın durumunu öğrendiğinden beri içinde nelerin koptuğunu hangimize anlattın?"

​Deniz’in dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı, o bildiğim imalı ve insanı altüst eden tebessüm yüzüne geri döndü. Ama bu sefer o gülüşün arkasında derin bir hayranlık vardı. "Demek misilleme yapıyoruz," diyerek bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe tamamen eridiğinde, kokusunu, o tanıdık ve güven veren ten kokusunu içime çektim. Eğilerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı, mavi gözleri doğrudan göz bebeklerime kilitlenmişti. "Güzel taktik. Ama yemezler. Ayrıca... sabahki o Sinan meselesine hiç girmiyorum bile. Numaranı önüne gelene böyle rahatça dağıtman gözümden kaçtı sanma."

​Yanaklarımın aniden alev aldığını hissettiğimde, bu sefer kaçan,yutkunan ben olmuştum. "Öyle mi?" dedim cesaretimi toplayarak. "Sinirlendin mi yani?"

Deniz, sesini sadece benim duyabileceğim kadar alçaltıp hafifçe gülümsedi. "Sinirlenmek değil de..." dedi. "Diyelim ki bu gece o köprü altında Sinan'ın ödevlerinden çok daha tehlikeli oyunlar oynayacağız, Defne Hanım."

Bir an durdu, gözlerini gözlerimden ayırmadı. "Bu gece bana yakın dur, olur mu? İçim ancak o zaman rahat edecek."dedi usulca.Sesi neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü. Deniz'in son söylediği sözler karşıdaki çınar ağacının gölgesinde bir süre asılı kaldı.Cevap vermeme izin vermeden yüzündeki o her zamanki sırıtışı kondurdu.Kafeye doğru ilerlerken ben arkasından bakakaldım.Bir kaç saniye sonrasında arkasından yürümeye başladım.Kalp ritmimi düzenlemeye çalışırken yanaklarımın alev alev yanmaya başladığını hissettim.Elimle yanaklarıma dokunup düzeltmeye çalıştım.Boğazımı temizleyip kafeden içeri girdim.Deniz çoktan bizimkilerin yanlarına geçmiş sandalyeye kurulmuştu.Gerçi bunlara sandalye denmezdi koltuğa benziyordu.Üstündeki deri minder oldukça rahat gözüküyordu.Nehir'e gülümseyerek sandalyeye pardon koltuğa oturdum."Selam?"dedim ve Rüzgar'ın getirdiği cips paketlerini işaret ederek.Rüzgar ise kaşlarını çatıp,yüzüne kınayan bakışlarını takınıp

"Niye öyle bakıyorsun Defne ? Aç mı kalsaydım..."

Derin nefes alıp gözlerimi belerterek "Yok canım sen hiç aç kalma bir saat durursan olmaz!"dedim.

"Sende çok agresifsin Defne biraz rahatla bünyeye zarar bu kadar sinir."

Nehir ve Deniz'in kıkırdamasıyla Rüzgar da gülümsemişti."Sevgili arkadaşlarım ben olmasam ne yapacaksınız ekibin neşesini tek başıma sırtlanıyorum."

Şaka mı bu çocuk? Ama Allah var bu hallerini görmek beni rahatlatıyordu.Tüm bu sırların ağırlığının aksine böyle olması motivasyonumuzu arttırıyordu.Bunun için ona minnettardım.Rüzgar'a gülümsedim ve belimdeki yarayı unutup arkama yaslandığımda sargı bezinin altındaki yaram sızladı.Kaşlarımı çatıp yüzümü buruşturduğumdaki masadaki herkesin gözleri üstümdeydi.Hemen doğrulduğumda Rüzgar sesini sakin çıkarmaya çalışarak bana döndü."Defne ne oldu? Neden yüzünü buruşturdun?"

Boğazımı temizleyip "İ-iyiyim sadece..."

Deniz gözlerini kısarak baktığında şöyle sordu."Sadece derken?"

"Belimi kapıya vurmuştum unutup sandalyeye uyanınca da ağrıdı bir şey yok."dedim.Saklamam gerekiyordu sonuçta özelimi bilmesine gerek yoktu.Nehir endişeli gözlerle bana baktığında sorun yok anlamında göz kırptım.O da koluma sarılıp eliyle saçlarımı okşadı.

Deniz birden ayağa kalkıp ceketini sandalyemin arkasına astı.Ona şaşkınlıkla bakakalırken "Şimdi rahatça yaslanabilirsin belin tahtaya değmez."

Ona öylece bakarken dudaklarıma sıcak bir gülümseme kondurdum."Teşekkür ederim çok düşüncelisin."

Deniz, cevabıma karşılık sadece hafifçe kafasını salladı ama gözlerindeki o karanlık, korumacı ifade yerini tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı. Masaya tekrar çöken o ağır hava, dışarıda yavaş yavaş kararan gökyüzüyle birleşiyordu. Nehir, annemi aramak için telefonuna uzandığı sırada kafenin loş ışıkları anlık bir voltaj düşüşüyle kırpıştı.

​O sırada Kerem, önündeki peçetenin üzerine tükenmez kalemle çizdiği eski taş köprünün krokisini sertçe karaladı. "Şaka bir yana," dedi sesi fısıltıdan farksız çıkarken. "Hava kararıyor. Zaman daralıyor."

​Tam o an, kafenin caddeye bakan büyük camından dışarıya gözüm kaydı. Sokak lambalarından birinin hemen altında, siyah kapüşonlu bir silüet dikiliyordu. Yüzü tamamen gölgede kalmıştı ama bakışlarının doğrudan bizim oturduğumuz masaya, en çok da benim üzerime kilitlendiğini hissedebiliyordum. İçimi dünkü dehlizden daha soğuk bir ürperti kapladı.

​Gözlerimi kırpıp tekrar baktığımda sokak lambasının altı tamamen boştu. Sanki hiç orada olmamış gibi.

​Cebimdeki telefonum titredi. Bilinmeyen bir numaradan gelen tek bir mesaj ekranı aydınlattı:

​-Baykuşlar sargı bezlerinin altındaki kan kokusunu sever, Defne. Gece yarısı köprünün altında, misafirlerinizi bekletmeyin.

Bölüm sonu

2 yorum