Bölüm 6:Zamanın Ötesinde
Tünelin o ağır, rutubetli ve binbir çeşit sırrı barındıran boğucu havasından sonra nihayet yeryüzüne çıkabilmiştik. Temiz havayı açgözlülükle ciğerlerime çekmek, sanki saatlerdir değil de haftalardır nefes almıyormuşum gibi hissettirmişti bana. Okulun o karanlık, tekinsiz dehlizlerinden kendimizi dışarıya, yeryüzünün tanıdık güvenliğine attığımızda gökyüzü çoktan akşamın o koyu, tehditkar lacivertine bürünmüştü. Herkesin üzerine kurşun gibi ağır bir sessizlik çökmüştü. Yol boyunca hiç kimse tek bir kelime dahi etmedi. Bulduğumuz o şifreli not ve en önemlisi de Sadettin amcanın üzerine düşen o korkunç ihanet şüphesi, hepimizin omuzlarına görünmez, devasa bir yük gibi binmişti.
"Pekala ekip," dedi Kerem, sessizliği bozarak. Arabaya doğru adımlarken anahtarlarını parmağında huzursuzca çeviriyordu. "Herkesi tek tek evine bırakıyorum. Tamam mıyız? Ama sakın unutmayın; bu gece gözünüz, kulağınız telefonda olsun. Gece yarısı o eski taş köprüye gideceğiz ve kimseye, özellikle de ailelerinize tek bir kelime bile etmek yok. Bu sır bizimle mezara gidecek."
Arka koltukta Nehir'le omuz omuza, adeta yaşadıklarımızın şokunu birbirimize tutunarak atlatmaya çalışır gibi yakın oturuyorduk. Deniz ise ön koltuğa geçmiş, başını cama yaslamış bir halde dışarıda hızla akan sokak lambalarının cılız ışıklarını izliyordu. Tünelde, merdivenlerin başında yaşanan o ani yakınlaşmanın yarattığı tatlı ve heyecanlı gerilim, yerini tamamen Deniz’in o derin, karanlık sessizliğine bırakmıştı. Yıllarca kendisine babalık yapmış, canından çok sevdiği amcasına konduramadığı şeylerin yarattığı o saf acı ve hayal kırıklığı, yüzünün her bir hattından açıkça okunabiliyordu. Araba bizim evin sokağına girdiğinde Kerem yavaşça frene bastı ve lastikler asfaltta hafifçe gıcırdadı.
"Geldik Defne," dedi Kerem, dikiz aynasından bana şefkatli ve endişeli bir bakış fırlatarak.
"Teşekkürler çocuklar, dikkatli olun," dedim emniyet kemerini açarken. Arabadan inmek için hamle yaptığım sırada gözlerim tamamen istemsizce Deniz’e kaydı. Deniz de tam o an başını çevirdi; mavi gözleri fener ışığının yokluğunda bile o kadar derin bakıyordu ki... Dudaklarının kenarıyla bana hafifçe, sadece benim anlayabileceğim bir şekilde gülümsedi. O hüzünlü maviliklerde saklı olan 'Ben iyiyim, merak etme' mesajını okumaya çalışarak arabanın kapısını kapattım ve eve doğru yürüdüm.
Evin kapısını anahtarımla olabildiğince sessizce açıp içeri süzüldüğümde, antrede beni karşılayan o tanıdık, tarçınlı ve sıcak kakao kokusu içimdeki buzları biraz olsun eritti. Ayakkabılarımı çıkarırken gözlerim salona kaydı. Babam yine her zamanki gibi yoğun, bitmek bilmeyen o ağır iş temposu yüzünden evde yoktu. Muhtemelen yine sabaha karşı, herkes uyurken eve sızacak ve birkaç saatlik uykuyla tekrar işe koşacaktı. Onu evde görmek zaten benim için lüks haline gelmişti. Salona doğru adımladığımda, kardeşim Ece’yi halının üzerine bağdaş kurmuş, elindeki pembe plastik flütüyle büyük bir kavga verirken buldum. Beni gördüğü an o minik gözleri parladı, elindeki flütü havaya kaldırarak adeta bir kurtarıcı görmüş gibi yerinden fırladı.
"Abla! Sonunda geldin! Çıldırmak üzereydim valla," diyerek yanıma koştu ve kollarını belime dolayarak bana sıkıca sarıldı. "Bak, okulda ödev olarak verdikleri şu şarkıyı bir türlü çıkaramıyorum. Notalar birbirine giriyor, parmaklarımı hangi deliğe koyacağımı şaşırdım resmen. Bana yardım edersin değil mi?"
Tünelde geçirdiğim o boğucu panik atak krizi, karanlık korkum, Sadettin amcanın etrafını saran o tehlikeli gizem ve Deniz'in o içimi sızlatan düşünceli hali... Hepsi, Ece’nin bu tertemiz, masum ve çocuksu neşesiyle bir anlığına zihnimin karanlık köşelerine çekilip dağıldı. Yüzüme olabildiğince içten ve taze bir gülümseme yerleştirip onunla birlikte kalın halının üzerine çömeldim.
"Gel bakalım benim küçük dertli flütçüm, dert ettiğin şeye bak," dedim ve okul çantamı koridorun kenarına fırlatıp pembe flütü elime aldım. "Önce sakin oluyorsun. Derin bir nefes al. Hani babam evde olduğu o nadir, kıymetli akşamlarda benim panik atağım tuttuğunda ya da karanlıktan korkup ağladığımda saçlarımı okşayıp söylerdi ya... İçinden yavaşça beşe kadar say ve geçeceğine inan."
Dudaklarımdan dökülen bu cümleyle birlikte kalbime ince, sızım sızım sızlayan bir ok saplandı. Daha birkaç saat önce yeraltı tünelinde, o kapkara dehlizde hayata tutunmak için sığındığım o babamın kıymetli öğüdünü şimdi kendi ellerimle kız kardeşimin minik kalbine işliyordum. Ece büyük bir ciddiyetle başını sallayıp gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. "Tamam abla, saydım. Hazırım."
"Bak şimdi güzelim, si notasını basarken şu en üstteki yuvayı parmağının etiyle tamamen kapatman lazım. Eğer milimetrik bile olsa açık bırakırsan, parmağını tam oturtmazsan flüt böyle cırtlak, baykuş gibi bir ses çıkarır," dedim. Baykuş kelimesi ağzımdan çıkar çıkmaz, pantolonumun cebinde sakladığım o sarı, çamurlu not kâğıdı zihnimde şimşek gibi çaktı ve sırtımdan aşağı soğuk bir ürperti indi. Ama Ece'ye hiçbir şey belli etmedim, gülümsememi bozmadım. "Hadi dene bakalım, üfle ama çok üfleme, yavaşça..."
Ece küçük, tombul parmaklarını flütün deliklerine büyük bir titizlikle yerleştirdi. Ben de hemen arkasına geçip kollarımı ona doladım ve parmak uçlarının delikleri tam kapatması için ellerini nazikçe yönlendirdim. Bu kez pembe flütten çıkan ses oldukça temiz, pürüzsüz ve melodik bir notaydı. Ece odanın içinde sevinçle küçük bir çığlık attı. "Oldu valla abla! İnanamıyorum, sen gerçekten bir dâhilsin!"
Onun bu tatlı coşkusuna dayanamayıp yumuşacık saçlarını okşadım ve kokusunu içime çekerek alnından öptüm. "Sen daha harikasın. Hadi bakalım, şimdi doğruca odana git, uyuyana kadar biraz daha pratik yap ve hemen yatağa gir tamam mı? Benim de yukarıda biraz ders çalışmam, test çözmem lazım." Üniversite sınavı ve gelecek kaygısı yalanı, bu evde her kapıyı açan ve beni sorgulardan kurtaran en iyi kalkandı. Ece flütünü kapıp neşeyle odasına koştururken, ben de odama geçip kendimi yatağa bıraktım. Cebimdeki sarı notu çıkarıp masanın üzerine, ışığın altına koydum. Zaman adeta donmuş gibiydi, geçmek bilmedi. Gece yarısı ekiple buluşacağımız o tekinsiz saati beklerken, göz kapaklarım yorgunluğa daha fazla dayanamadı ve yavaşça kapandı...
Ertesi sabah, mutfaktan gelen o aşırı sert, kulak tırmalayıcı tabak çanak sesleriyle irkilerek gözlerimi açtım. Bahar güneşi perdelerin arasından cömertçe sızıyordu ama evimizin içindeki hava, dışarıdaki o güzel havadan fersah fersah uzaktı. Üzerimi hızlıca değiştirip mutfağa doğru adımladığımda, annemi tezgahın önünde, her zamanki o gergin, çizgileri derinleşmiş ve dünyadaki her şeye öfkeli olan memnuniyetsiz yüz ifadesiyle kahvaltı hazırlarken buldum. İçimde yine o tanıdık, tekinsiz huzursuzluk baş gösterdi.
"Günaydın anne," dedim masaya doğru çekingen bir adımla yaklaşarak.
Annem elindeki keskin bıçağı adeta nefret kusar gibi sertçe kesme tahtasına vurdu. Arkasını bile dönme zahmetine katlanmadan, sesindeki o buz gibi, insanı ruhundan yaralayan tonla konuştu. "Günaydın. Akşam yine nerede sürtüyordun sen? Sınava şurada kaç ay kalmış, senin aklın fikrin hâlâ dışarılarda, gezmelerde, boş işlerde. Ne zaman bir parça sorumluluk alacaksın Defne? Söylesene bana, şu eve, şu aileye hiçbir hayrın, hiçbir faydan dokunmuyor senin."
İçimde bir yerlerde, çok derinde bir sırça köşkün daha tuzla buz olduğunu hissettim. Daha dün gece o karanlık tünelde ölümle burun buruna gelmiştim, en yakın arkadaşımın hayatının tepetaklak oluşuna şahit olmuştum ve eve döndüğümde aldığım tek tepki yine bu haksız, acımasız ve ezbere suçlamalardı.
"Dışarıda sürtmüyordum anne," dedim sesimi olabildiğince düz ve sakin tutmaya çalışarak, ama yumruklarımı sıkmaktan tırnaklarım avcuma batıyordu. "Arkadaşlarımla kütüphanedeydik diyorum sana. Geç saatlere kadar deneme çözdük, ders çalıştık."
Annem alaycı, insanı küçümseyen bir tavırla yavaşça arkasını döndü. Kollarını göğsünde kibirle birleştirip beni tepeden tırnağa, sanki bir yabancıya bakarmış gibi nefretle süzdü. "Kütüphaneymiş... Yesinler senin kütüphaneni. Kiminle? O peşinden bir an bile ayrılmadığın, ailelerinin ne olduğu belirsiz, aklı havada serseri arkadaşlarınla mı? Onlar seni de kendilerine benzetecekler, az kaldı. Baban zaten başını işten kaldıramıyor, gece gündüz bizim boğazımızdan iki lokma ekmek geçsin diye köpek gibi çalışıyor; bir de senin bu sorumsuzluklarınla, bu ergen triplerinle mi uğraşacak bu adam? Şu halini görse yüzüne bakmaz, emeklerine yazık günah."
Babamın evdeki o mecburi yokluğunu, sırf bizim için didinmesini yine döndürüp dolaştırıp bana karşı saplayacağı zehirli bir ok gibi kullandığı an, mutfaktaki oksijen benim için bir kez daha tükendi. Gözlerimin hücum eden gözyaşlarıyla dolduğunu, boğazımın düğüm düğüm olduğunu hissettim ama kendime söz vermiştim; onun karşısında asla ağlamayacaktım, ona bu zaferi vermeyecektim. Sertçe yutkundum, masadaki hazırladığı kahvaltıdan tek bir lokma bile almaya tenezzül etmeden arkamı döndüm.
"Ben çıkıyorum," dedim, sesimin titremesine engel olmayı başararak.
"Git tabii, kaç zaten! Başka bildiğin, becerdiğin bir şey var mı ki senin!" diye arkamdan avazı çıktığı kadar bağırdı, sesi koridorda yankılandı.
Odama geçip çantamı hızla sırtıma taktım. Masanın üzerindeki o sarı not kâğıdını avcumun içinde, sanki hayattaki tek gerçeğim oymuş gibi sıkıca kavradım. Annem farkında değildi ama o kırıcı, ruhumu paramparça eden sözleri, içimdeki o köprüye gitme, o gizemi çözme arzusunu köreltmek yerine daha da delicesine kamçılamıştı. Bu evde bana nefes aldıracak, beni değerli hissettirecek hiçbir şey kalmamıştı. Şimdi tek bir amacım vardı: Gece yarısı olmasını beklemek ve baykuşların saatinde o eski taş köprünün altında, ekiple beraber ne pahasına olursa olsun o sırrı çözmek.
Dışarı çıkıp okula doğru ilerliyordum.Kulaklığımda son ses müzik dinlerken arkadan korna sesi duydum.Kafamı çevirdiğimde gülümseyen bir Nehir yanındaysa arabayı kullanan Kerem'i gördümdüğümde gülümsedim.Arabaya yanaşıp "Günaydın gençler"dedim.Keremse gülerek "Günaydın atla hadi."diye cevap verdi.Arka kapıyı açıp oturdum.Sonrasında Kerem arabayı çalıştırdı."Eee bugün nasılsın kuşum."deyip sırıtan Nehir'e gülümsedim."İyiyim sen nasılsın canım."
"Seni görüpte kötü olan var mı ?" Diyince gülüp omzuna hafifçe vurdum.Okula doğru giderken Kerem dün çıkışta olan olayları açtı."Ne zaman gideriz bence öncesinde bir buluşalım."
Nehir derin nefes alarak konuştu.
"Bence de okul çıkışı bir kafede oturup plan yapalım," dedi Nehir, saçlarını geriye doğru atarken. "Gerçi plan dediğimiz şey yine Kerem’in mantıklı lojistik hesapları, bizim onaylamamız ve Rüzgar'ın 'oraya giderken cips alacak mıyız?' diye sormasından ibaret olacak ama olsun."
Kerem dikiz aynasından gülerek onayladı. "Doğru. Rüzgar'a kalsa gizli operasyonu değil, köprü altı mangal partisini planlarız."
Kerem arabayı okulun otoparkına doğru kırarken. "Kafede oturup plan yapalım ama Rüzgar'a haber verirken dikkatli olun. Çocuk dünden beri kendini 'Baykuşlar Birliği' başkanı ilan etti. Okul çıkışı karşımıza tüylü bir pelerinle çıkarsa hiç şaşırmam."
Nehir ve ben kahkaha atarken Kerem 'ciddiyim' bakışıyla bize dik dik bakıyordu.En sonunda vazgeçerek bize katıldı.Arabayı otoparka park ettiğinde kapıyı açıp dışarı çıktım.Nehir yanıma gelip koluma girdi.Beraber okula doğru yürümeye başladık.Okula girdiğimizde salonda herkes toplanmıştı.Kafamı çevirip dikkatle baktığımda Deniz ve Rüzgar için toplandıklarını gördüm.Deniz bizi görünce kalabalığın arasından sıyrılıp yanımıza geldi. Mavi gözlerindeki o dün geceden kalma yorgun gölgeyi gizlemek ister gibi yüzüne imalı bir gülümseme yerleştirmişti.
"Günaydın kızlar," dedi yanımıza ulaşarak. Bakışları bir saniyeliğine bende durakladı, ardından Kerem ve Nehir'e döndü. "Okul çıkışı o meşhur baykuş avı planı için toplanmamız gerekiyor, unutmadınız değil mi?"
Nehir gözlerini devirerek güldü. "Baykuş avı mı? Gerçekten hiç değişmeyeceksiniz..."
Rüzgar arkadan kafasını uzatıp sırıttı: "Değişmeyeceğiz tabii Nehircim. Biz bu mahallenin kadrolu gizem çözücüleriyiz."
Burada söz hakkı bana doğmuştu. Doğrudan Deniz'in gözlerinin içine bakarak, "Öyle mi dersin?" dedim, sesime meydan okuyan bir ton katıp kollarımı göğsümde birleştirerek. "Hiç değişmeyeceksin yani, Deniz Bey?"
Deniz, adımlarını bana doğru bir tık yaklaştırdı. O bildiğim imalı, insanı altüst eden sırıtışı yüzüne yayıldı. "Öyle diyorum, Defne Hanım. Bir itirazınız mı var?"
"Büyük konuşma bence," dedim, tünelde elini tuttuğum o anın kalbimi hızlandıran hatırasıyla. "Değişmezsen, değiştirirler seni."
Deniz, sesini sadece benim duyabileceğim bir desibelde ama gruptan da gizlemeyerek hafifçe eğilerek fısıldadı: "Kim bilir...Belki de doğru kişi kişi için değişirim." Kalbim anlamsızca hızlandı. Bunu bana mı söylemişti, yoksa sadece benimle mi uğraşıyordu? Deniz'in bakışları bir an yüzüme kaydı.Şaşkınlıktan yanaklarımın kızardığını hissediyordum.Elimle yanaklarıma dokunup kendime geldim.Boğazımı temizleyip konuşmaya başlıyacaltım ki arkamda işittim sesle döndüm.
Bu ses sınıf arkadaşım Sinandı.Gülümseyerek kolunu omzuma attı ve bana yaklaştı."Defne son grup ödevinin pdf'ini çıkardım sana atacağım fakat grupta adın gözükmüyor rica etsem numaranı verir misin?" Aslında pdf bende vardı.Neden tekrar atacaktı ki? Bunu düşünürken bakışlarım Deniz'in sıktığı yumruklarına kaydı.Sonrasında gerilen yüzünde bir süre bakışlarımı gezdirdim.Sanırım Sinandan pek hoşlanmıyor onu sinirlendirmek için bir fırsat olarak kullanabilirdim.Deniz'e meydan okuyan gözlerle bakarak "Olur veririm tabii ki."dedim.
Sinan telefonu uzattığında kaşlarını çatarak bizi izleyen Deniz'i görmezden gelerek telefonu aldım.Numaramı tuşladım Sinan kaydedip beni çaldırdı ve bende onu kaydettim.Denizle gerilmiş bakışlarla Sinan'ın omzumun üzerindeki koluna bakıyordu.Yanımdaki sarı şeker olayı anlamaya çalışırken bir Sinan'a bir Deniz'e bakıyordu.Yükselen zil sesiyle beraber boğazımı temizleyerek Sinandan uzaklaştım.
"Hadi bakalım zil çaldı gidelim."deyip Nehir'i kolundan tutup sürükledim.Nehir şaşkın gözlerle "Kızım az önce ne oldu orada ya?" diye fısıldadı Nehir, merdivenleri hızla çıkarken şaşkınlıkla bana bakarak. "Deniz'in arkandan öyle bir bakışı vardı ki, sanki Sinan'ı okulun otoparkına gömecek gibiydi."
Omuz silktim, içimdeki o anlık zafer duygusunu gizlemeye çalışarak. "Alt tarafı ödev için numaramı istedi Nehir, abartma." dedim sınıfa girerken.
Sırama geçip çantamı bırakırken gözüm kapıya kaydı. Deniz ve Rüzgar da hemen arkamızdan içeri girmişti.Sanırım bu Nil olayından dolayı bizimle aynı sınıfta olmak için idareye rica etmişlerdi kabul edilince aynı sınıfta olmuştuk.Deniz, doğrudan arka sıradaki yerine adımlarken bakışlarını üzerime dikti. Az önceki o kendinden emin, imalı gülüşü tamamen kaybolmamıştı ama bu kez dudaklarında hafif, meydan okuyan bir eğrilik vardı. Gözlerini hafifçe kısarak, sanki az önce fısıldadığı o sözleri hatırlatır gibi bana baktı. 'Oyun oynamak istiyorsan varım' der gibi sessiz bir rest çekiyordu adeta.
Sırasına oturup arkasına yaslanırken bakışlarını hâlâ benden çekmemişti. Yerime yerleşirken cebimdeki o sarı not kağıdına dokundum. Akşam o köprüde bu çocukla karşı karşıya geldiğimde, bu sessiz düellonun galibi kim olacaktı, bilmiyordum. Ama zaman daralıyordu.
Tam önüme döneceğim sırada telefonum cebimde titredi. Sinan'dan mesaj geldiğini düşünerek ekrana baktım ama ekrandaki isim kalbimi tekletti.
Gönderen: Deniz
"Hızlısın Defne Hanım. Ama unutma, akşam o köprünün altında Sinan'ın ödev pdf'leri değil, hayatımızı değiştirecek sırlar olacak. Gözünü benden ayırma."
Gözlerimi ekrandan ayırıp hızla arkaya baktığımda, Deniz telefonunu sıranın üzerine bırakmış, dudaklarında o bildiğim tehlikeli, imalı kıvrımla doğrudan bana bakıyordu. Sıramın altındaki o çamurlu sarı not kağıdı avcumun içinde adeta bir kor gibi ısınırken, bu gece o köprüde sadece o baykuşun sırrını çözmekle kalmayacağımızı, Deniz'le aramızdaki o tekinsiz çekimin de bizi ateşe vereceğini ilk kez o an anladım.


