Merhabalar bölümle gelmiş bulunmaktayım.Bu bölüm şarkımız Karm6 dan ihtimal olsun.Okurken dinleyin.Umarım beğenirsiniz.
______
Bölüm 4:İhtimal
Ertesi sabah ne zaman kurduğumu hatırlamadığım alarmla kalktım.Saat 6.30'u gösteriyordu.Yatağımdan hızlıca kalktım.Giysi dolabımın kapağında duran aynaya baktım.Gözlerim şişmişti usulca banyoya doğru yol aldım.Yüz sabununu elime alarak köpürttüm ardından yüzümü ovalamaya başladım.Köpükleme işlemi bitince suyla duruladım.Havluyla yüzümü silmeyi ihmal etmeden diğer aşamaya geçtim.Elime diş fırçamı alarak dişlerimi fırçaladım.Yanağımdaki morlukların görülmemesi için kapatıcıyla kapattım.Kafamı kaldırarak aynadan kendime baktığımda yüzümün 10 dakika öncesine göre daha düzgün göründüğünü farkedip odama yol aldım.Okul formamı üstüme geçirip saçımı dağınık topuz yaptım.Çantamı koluma geçirip sırtıma attım.Kardeşim Ece'nin odasına girip saçlarına bir buse kondurdum.Salona doğru ilerleyip kapıdan çıktım.Koşar adımlarla okula doğru ilerlediğimde dün olanlar aklıma takıldı.Eve geç gelmiştim ve ilk kez annem hiç bir laf etmemiş sessizce durmuştu.Sanırım Deniz'e dediğim şeyler yüzde yüz doğruydu.Bu evde annem için gerçekten bir gölgeydim.Düşüncelerden sıyrılmak için kafamı sağa sola salladım.
Koridoru geçip dolabıma vardım.Kilide anahtarı geçirip açtım.Nil'in günlüğünü kontrol ettiğimde her hangi bir şey yoktu.Metal plakanın arkasındaki o karanlık boşlukta duruyordu.Kalp ritmimi düzenlemeye çalışaraka telefonumu sessize aldım.Dolabın içerisine bıraktım.Ders zili çaldıktan sonra sınıfıma girdim ama zihnim tamamen yeraltındaydı.Derslere odaklanmak için ne kadar çaba harcasamda boşunaydı.Bu sene lisedeki son senem üniversite sınavı vardı önümde derslere çok çalışmama gerek kalmıyordu.Dersi dinleyip evde tekrar yapmak yazılılarda güzel notlar elde etmeme yetiyordu.Fakat üniversite sınavı öyle değildi belirli bir emek istiyordu.Bu da iyi bir üniversite için oldukça çalışma gerektiriyordu.Aslına bakarsak enstrüman çalmayı seviyordum.Babam annemi zorlayarak bana bir gitar almıştı.Bir sıkıntım,derdim olunca gitarımı elime alır kafamı dağıtırdım.Bazen de kardeşime flüt çalmayı öğretiyordum.Ece bir kaç haftadır soruyordu belki bugün birlikte flüt çalabiliriz.
Öğle arasına doğru yine o soru aklımdaydı.Nil bu kadar büyük bir telaşla o notu neden düşmüştü?Nehir yanıma gelip sınıftan beni aşağı sürüklüyordu.Kolumu koluna sarıp yemekhaneye giriş yaptım.Sıray girip yemeklerimizi aldık.Ardından içeriyi süzüp boş bir masaya ilerledik.Yemeğimi masaya koyup içeriye göz attığımda üzerimde bir çift mavi göz hissettim.Kafamı çevirdiğimde Deniz Bilgin olduğunu fark ettim.Gözlerimi gözlerine diktiğimdr 'Ne var?' anlamında kafamı salladım.Deniz ise dudaklarını yukarı kıvırdı ardından imalı imalı sırıttı.Göz kırpıp yemeğini işaret ettiğinde şaşkınca bakakaldım gözlerimi devirip yanımdaki Nehir'e döndüm.Nehir bana kısık gözlerle bakıp "Siz ikiniz ne karıştırıyorsunuz" dedi.Bir andan da tepside ki patatesleri ağzına atıyordu.
"Günlükteki sembolleri okuyabildiğinden okuması için rica etmeye amcasının kafesine gitmiştim.Burayı anlatmıştım zaten biliyorsun.Bu ilk başta onun numarasını almak istediğimi düşündü."
Nehir bu hâlime kahkaha atarak cevapladı.
"Klasik Deniz Bilgin hareketi.Eee sonra ne oldu?"
"Durumun ciddiyetini anlayınca öyle kaldı beyefendi akşam da 'beni çok özleme' yazmış"
Derin nefes verip gözlerimi devirdiğimde Nehir'in kıkırması bir oldu.
"Ya gülme Nehir"
"Tamam tamam gülmüyorum sen ne yazdın"dese de hâla sırıtıyordu.
"Hasretinden geberiyorum ya içimde kalırdı"
Bunu dememle kahkaha atması bir oldu.Bir süre güldükten sonra aklıma Nil'in notları geldi.Ciddi bir şekilde baktığımda durdu "Nil'in yazdığı notta okulun alt katını vurgulamıştı.Çıkışta alt kata ineceğiz."
"Hayır Defne tek başınıza olmaz bizde gelelim.Hem Rüzgar da gelir."
Nehir ve Rüzgar sürekli şakalaşıyorlardı arkadaşlar desem doğruydu.
"Hayır gerek yok bu çok tehlikeli hem notta ikimiz vurgulanmışız bu yüzden ikimiz gideceğiz."
Nehir'in itirazına izin vermeden tepsimi boş yere bırakmak için kalktım.Arkamdan mırıldandığını duydum ama cevap vermedim.Nehir de tepsisini bırakınca dışarıya doğru yürüdüm.
Son derste bitince zil çaldı.Herkes çıkışa giderken Nehir'e el sallayıp dolabıma ilerledim.İçerisinden telefonumu ve günlüğümü aldım.Kenarda kalabalığın dağılmasını bekleyerek aşağıya doğru yürüdüm.Alt katın salonuna vardığımda duvara yaslanmış bekleyen Deniz'i gördüm.Benim geldiğimi görünce doğruldu ve yüzüne her zaman ki gülümsemesini yerleştirdi.
"Merhaba Defne" dedi.
Bende soğuk ve umursamaz bir tavırla "Merhaba" diye karşılık verdim.
"Gitmeye hazır mısın?"diye sordu.Ona bakıp "Hazırım" dedim.İlerdeki kapalı oda olduğunu tahmin ederek odaya doğru yürüdük.Kapının kolunu çevirdiğimde açılmadı.Deniz de denedikten sonra "Kilidi açabilecek bir malzemenin var mı?"
"Hayır,yok" diye cevap verdiğim an arkadan tanıdık bir ses yükseldi.
"Duyduğuma göre işe el atma zamanımız gelmiş" kalbim hızla atarken kafamı hızlıca sesin geldiği yere çevirdim.Arkamı döndüğümde Nehir ve Kerem karşımdaydı.Ama asıl bomba onların hemen arkasında ellerini ceplerine atmış,sırıtan Rüzgar'ın çıkmasıydı!
"Sizin burada ne işiniz var,Nehir? Kerem ? Ve... Rüzgar?"diye çıkıştım yüreğim ağzıma gelmesine az kalmıştı.
"Asıl sizin burada ne işiniz var tek başınıza?"dedi Rüzgar ardından ekledi."Nehir kantinde ağzından bir şeyler kaçırdı diyelim," dedi Rüzgar, adımlarını bize doğru ağırlaştırarak. "Ee, macera kokusu alıp da gelmemek bana yakışmazdı."
"Ben kaçırmadım bir kere!" diye araya girdi Nehir hemen, savunmaya geçerek. "Defne, seni tek başına buraya salacağımı gerçekten düşündün mü? Üstelik Deniz Bilgin ile? Hem Kerem yanımızda, baksana eline."
Kerem’e döndüğümde, parmaklarının arasında okulun hademesi Ahmet Efendi’nin odasından aşırdığı apaçık belli olan devasa bir anahtarlık salladığını gördüm. Yüzünde o her zamanki sakin, ne yaptığını bilen tebessüm vardı.
"Aşağı ineceğinizi tahmin etmek zor olmadı," dedi Kerem, anahtarları birbirine çarparak şıkırdatırken. "Ve görünüşe göre kapıda kalmışsınız. Çekilin bakalım."
Deniz, arkamda bir adım öne çıkıp kollarını göğsünde birleştirdi. O rahat tavrından sıyrılmış, şaşkın ama keyifli bir ifadeyle ekibe bakıyordu. "Vay be," diye mırıldandı, gözlerini benden ayırmadan. "Ortak, senin bu kadar sadık bir koruma ordun olduğunu bilmiyordum. Hoş geldiniz beyler, bayanlar."
"Kes sesini Deniz," diye fısıldadım ama kalbimin ritmi heyecandan ve korkudan deli gibi hızlanmıştı. Herkes buradaydı. Nil’in bahsettiği tehlikenin ne olduğunu bilmeden, sırf benim için kendilerini öne atmışlardı.
Kerem öne doğru adımlayıp elimdeki kilitli kapıya yöneldi. Doğru anahtarı bulması sadece birkaç saniyesini aldı. Metal kilidin içinden gelen tok bir klik sesi, loş koridorda yankılandı. Hepimiz nefesimizi tuttuk.
"Hazır mıyız?" diye sordu Kerem, eli kapının kolundayken arkasına dönüp hepimize bakarak.
Rüzgar ellerini cebinden çıkarıp ciddileşti, Nehir refleks olarak koluma girdi ve parmaklarımı sıkıca tuttu. Deniz ise hafifçe eğilip kulağıma doğru fısıldadı: "Korkarsan arkama saklanabilirsin, hasretinden geberdiğin."
Ona gözlerimi devirdim ama bu espri içimdeki tüm gerginliği bir anda yok etti. Kafamı dikleştirip Kerem’e baktım. "Aç," dedim kararlı bir sesle.
Kerem kapıyı yavaşça itti. İçerisi kapkaranlıktı ama telefonlarımızın fenerlerini içeriye tuttuğumuz an, buranın sıradan bir okul deposu olmadığını anladık. Tozlu sıraların ve eski panoların arkasında, duvara monte edilmiş ve üzerinde tuhaf, dijital sembollerin yanıp söndüğü metal bir panel duruyordu. Tıpkı Nil'in günlüğündeki semboller gibi... Ve panelin hemen altındaki zeminde, yeraltına doğru uzanan dar, dikey bir merdiven vardı.
"Hassiktir..." diye mırıldandı Rüzgar, fenerini aşağıya doğru tutarken. "Okulun altında sığınak mı var yani?"
"Sığınaktan daha fazlası," dedim, çantamın içindeki günlüğe elimi götürerek. "Artık geri dönüş yok. Nil'e ne olduğunu bulmak istiyorsak, hepimiz bu işin içindeyiz."
Nehir sıkıca elimi tuttu, Kerem merdivenin başına geçip ilk adımı attı, Rüzgar heyecanla sırıttı ve Deniz, gözlerindeki o mavi ışıkla bana bakıp başını salladı.
O an anladım; bu evde bir gölge olabilirdim ama bu karanlık bodrum katında, arkamda duran bu dört kişiyle birlikte artık tamamen gerçektim. Ekip kurulmuştu. İhtimal, gerçeğe dönüşüyordu.
Kerem kapıyı yavaşça arkaya doğru ittiğinde, menteşelerden çıkan tiz ve paslı gıcırtı loş koridorda yankılandı. İçeriden yüzümüze doğru çarpan ilk şey, yılların birikmiş tozu ve ağır, rutubetli bir küf kokusu oldu. Hepimiz refleks olarak öksürerek geri çekildik. Rüzgar elini burnuna siper edip içeriye doğru bir adım attı.
"Pekala," dedi fenerini karanlığın kalbine doğru tutarken. "Buraya en son girdiklerinde sanırım okulun kurucusu henüz hayattaydı. Defne, emin misin aradığımız şeyin burada olduğuna?"
"Nil'in notunda açıkça burası yazıyordu," dedim sesimin titrememesine özen göstererek. Günlüğü göğsüme daha sıkı bastırdım. "Okulun alt katı, en arkadaki depo."
Deniz, kapının pervazına yaslanıp içeriye göz gezdirdi. Yüzündeki o her zamanki rahat, flörtöz gülümseme yerini meraklı bir ciddiyete bırakmıştı ama yine de ortamı yumuşatacak bir şeyler bulmaktan geri kalmadı. "En azından içeride yalnız değiliz," dedi fenerini tavan köşelerine tutarak. "Baksana, örümcekler burayı kendi krallıkları ilan etmiş. Rüzgar, dikkat et de seni kral yapmasınlar."
"Çok komiksin Bilgin," diye homurdandı Rüzgar ama fenerin ışığında gözlerini devirdiğini görebiliyordum.
İçeriye doğru adımlamaya başladık. Burası ilk bakışta sadece kırık dökük sıraların, eski yazı tahtalarının ve kırılmış haritaların üst üste yığıldığı sıradan bir okul deposu gibi görünüyordu. Ancak odanın derinliklerine, eski biyoloji laboratuvarından kalma holds iskelet maketlerinin arkasına doğru ilerledikçe hava değişti. Odanın en arkasında, iki büyük dolabın arasına gizlenmiş, duvara monte edilmiş metal bir panel belirdi.
"Şuna bakın," dedi Kerem. Sesi her zamanki gibi analitik ve sakindi. Dolapların arasından sıyrılıp panelin önüne geçti. Parmaklarını tozlu metal yüzeyde gezdirdi. "Bu okulun elektrik sistemine ait bir şey değil. Dijital ekranı var ama kapanmış."
Nehir fenerini panelin altındaki zemine tuttuğunda hepimiz donakaldık. Tozlu zemin üzerinde, iki yana doğru açılan metal bir kapak ve yeraltına doğru uzanan dikey, demir bir merdiven vardı. Kapak yarı yarıya aralanmıştı, sanki birisi aceleyle oradan aşağı inmiş ya da çıkarken kapatmayı unutmuş gibiydi.
"Nil..." diye fısıldadım. Kalbim göğsümde deli gibi çarpmaya başlamıştı. "Buradan aşağı indi."
"Ya da birileri onu buradan aşağı fırlattı," diye ekledi Rüzgar, ortama hiç yardımcı olmayan o acımasız dürüstlüğüyle. Nehir hemen Rüzgar'ın koluna vurdu. "Sus be çocuk, kızı korkutma!"
Deniz merdivenin başına gelip aşağıya doğru baktı. "Aşağısı tamamen zifiri karanlık. Ve yukarıya göre çok daha soğuk hava geliyor. Bence önce bir plan yapmalıyız. Kim ilk iniyor?"
"Tabii ki ben," dedi Rüzgar, omzunu dikleştirerek. "Tehlike benim ikinci adımdır."
"Ben senin ikinci adını 'çene' sanıyordum," diye takıldı Deniz, omzuna hafifçe vurarak. Ama gözleri hemen bana döndü. Deniz’in bakışlarındaki o endişeli,dikkatli ifadeyi fark ettim. "Defne, iyi misin? Yüzün kireç gibi oldu."
"İyiyim," dedim yalan söyleyerek. Aslında iyi değildim. O aşağıya uzanan karanlık boşluk, içimdeki o en eski, en derin korkuyu tetiklemeye başlamıştı. Çocukluğumdan beri karanlıkta kalmaktan, ışığın tamamen kesildiği o kör noktalardan nefret ederdim. Annemin beni odamda yalnız ve ışıksız bıraktığı o gecelerin anısı zihnimin arkasından sırıtır gibiydi. Ama bunu kimseye belli edemezdim, hele ki bu ekibin önünde asla.
"Pekala, fenerleri kapatmayın," dedi Kerem, çantasını omzunda düzelterek. "Rüzgar önden insin, ben arkasından geliyorum. Deniz, kızlar seninle gelsin."
"Anlaşıldı, kaptan," dedi Deniz, selam verir gibi yaparak.
Rüzgar merdivenden aşağıya ilk adımını attı. Demir basamakların çıkardığı gıcırtı, yeraltı boşluğunda yankılanarak kayboldu. Tam Kerem de arkasından hamle yapıyordu ki, odanın dışından, koridorun derinliklerinden sert bir ayak sesi geldi. Hepimiz olduğumuz yerde çakıldık.
"Birisi geliyor," dedi Nehir panikle.
"Şşşt, fenerleri kapatın!" diye fısıldadı Deniz aniden.
Daha biz fenerlerimizin düğmelerine basamadan, sanki biri bizi duymuş gibi, yukarıdaki koridorun loş ışığı da dahil olmak üzere depodaki tüm enerji bir anda kesildi. Sadece fenerlerimiz yanıyordu ama saniyeler sonra, yukarıdaki ana şalterin indirilme sesiyle birlikte derin bir uğultu koptu. Deponun tavanındaki havalandırma kapandı. Ve hemen ardından, odanın girişindeki o ağır metal kapı büyük bir gürültüyle üzerimize kapandı. GÜM!
İşte o an, panikle ellerimiz titredi. Rüzgar’ın feneri merdiven boşluğuna düştü ve patladı. Nehir fenerini düşürdü, Kerem’in telefonu ise şalterin yarattığı kısa devre dalgasıyla kapandı. Saniyeler içinde, etrafımızdaki her şey ama her şey tamamen zifiri karanlığa gömüldü.
O an dünya başıma yıkıldı sanki.
Gözlerimi ne kadar açarsam açayım, görebildiğim tek şey kapkara, yoğun ve boğucu bir boşluktu. Göğsüm sıkıştı, akciğerlerime hava gitmiyormuş gibi hissettim. Çocukluğumun o korkunç kabusu geri gelmişti. Duvarlar üzerime doğru geliyor, karanlık beni yutuyordu. Kalbimin kulaklarımda gümleyen sesi dışında hiçbir şey duyamıyordum. Nehir’in bir yerlerde çığlık attığını, Rüzgar’ın küfrettiğini hayal meyal işitiyordum ama sesler bana çok uzaktı.
"Nehir? Kerem?" diye seslenmeye çalıştım ama sesim sadece zayıf bir hırıltı olarak çıktı.
Panikle geri çekilmeye çalıştım. Ayağım yerdeki eski sıra demirlerinden birine takıldı. Dengemi tamamen kaybettim. Karanlığın içinde, beton zemine sertçe çakılacağımı bilerek boşluğa doğru devrildikten hemen sonra gözlerimi sıkıca kapattım. Düşüyordum. O karanlık dipsiz kuyunun dibine doğru...
Ama yere çakılmadım.
Tam zeminle buluşmama santimler kalmışken, karanlığın içinden güçlü, sıcak bir el hızla uzandı ve bileğimi kavradı. O kadar sıkı ve güvenli bir tutuştu ki, düşüş hızım bir anda kesildi. Diğer eli ise belimi sararak beni yukarıya, kendi göğsüne doğru çekti.
Burnuma dolan o tanıdık, hafif odunsu koku, zihnimdeki panik dalgasını bir anda bıçak gibi kesti.
"Sakin ol," dedi alçak, yatıştırıcı bir ses. Tam kulağımın dibindeydi. Ses tonundaki o rahatlıktan eser yoktu; tamamen ciddi ve sıcaktı. "Yakaladım seni. Buradayım."
Deniz'di.
Karanlığın içinde yüzünü göremiyordum ama göğsünün hızlı hızlı iniş kalkışını, kalbinin benimki gibi delice çarptığını hissedebiliyordum. Beni yavaşça ayağa kaldırdı ama ellerini belimden ve bileğimden çekmedi. O an, o zifiri karanlığın ortasında, Deniz'in sıcaklığı sığınabileceğim tek güvenli liman gibiydi. Korkudan titreyen ellerimle istemsizce onun ceketinin yakasına tutundum.
"Deniz..." diye fısıldadım, sesim hâlâ titriyordu. "Hiçbir şey görünmüyor."
"Biliyorum," dedi sesi biraz daha yaklaşarak. "Ama ben seni görebiliyorum. Bırakmayacağım, tamam mı? Sadece derin nefes al."
O sırada Kerem’in sesini duyduk, birkaç metre öteden geliyordu. "Kıpırdamayın! Telefonun bataryasını sökmeye çalışıyorum, feneri açacağım şimdi. Rüzgar, iyi misin?"
"Aşağıdayım," diye bağırdı Rüzgar, sesi merdiven boşluğunun derinliklerinden derinden geliyordu. "Birkaç basamak aşağı kaydım ama iyiyim. Burası zifiri karanlık, hiçbir şey göremiyorum."
"Nehir, orada mısın?" diye seslendi Kerem.
"Buradayım... kapının yanındayım," dedi Nehir, ağlamaklı bir sesle. "Kapı dışarıdan kilitlendi, açılmıyor!"
Deniz hafifçe kıpırdandı, ceketinin cebinden telefonunu çıkarmaya çalıştı ama ekranı açılmadı. "Benimki de gitmiş. Şalter indirildiğinde acayip bir dalga yayıldı, cihazlar kilitlendi." Yeniden bana döndü, karanlıkta bile gözlerinin o mavi parıltısını seçebiliyormuşum gibi hissettim. "Defne, elimi sıkıca tut. Kerem ışığı yakana kadar yanımdan ayrılma."
"Bırakma," dedim, bu hayatta belki de ilk kez birine bu kadar savunmasızca içimi açarak. "Karanlığı... sevmem."
Deniz, parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip elimi sıkıca kenetledi. "Asla bırakmam," dedi. Sesi o kadar net ve kararlıydı ki, okulun o tekinsiz bodrum katındaki tüm o korkunç atmosfer bir anlığına silindi.
Birkaç saniye sonra, Kerem’in telefonundan zayıf, beyaz bir ışık hüzmesi yükseldi. Ekranı tam olarak açılmamıştı ama flaşı yanıp sönerek etrafı hafifçe aydınlatmaya yetti. Işığın gelmesiyle birlikte Deniz’le göz göze geldik. Yüzü yüzüme çok yakındı. Gözlerinde o her zamanki alaycı ifadeden eser yoktu; sadece benim için duyduğu derin bir endişe vardı.
Işığı görünce hemen elini bırakmaya yeltendim, utandığımı hissetmiştim. Ama Deniz elimi bırakmadı, aksine daha da sıkı tuttu ve Kerem’e doğru döndü.
"Kapı kilitlendiyse," dedi Deniz, sesini normal tonuna döndürerek. "Tek bir çıkış yolumuz kalıyor demektir."
Hepimizin bakışları, yerdeki o yarı açık metal kapağa ve aşağıya uzanan merdivene döndü. Nil’in bizi yönlendirdiği o karanlık yeraltı dünyası, artık tek kaçma ihtimalimizdi.
____

https://pin.it/2G4flThzx
Gulll023 kullanıcı adımla eseri çağrıştıran fotoğraflara bakabilirsiniz.Daha kolay hayal edersinizzzz.


