İçeriğe geç

Kapsüldeki Sırlar

Bölüm 4 · 10 dk okuma

Kapsüldeki Sırlar

Bölüm 4

Zincirin ilk halkası

Yeni bölümle geldim.Bu bölüm Defne ve Deniz biraz daha birbirlerini daha iyi tanımaya başlıyorlar.Bölüm şarkısı 'Olmazlara vuruluyorum' güzel şarkı dinleyerek okuyabilirsiniz.Bakalımm.

Umarım beğenirsiniz.

______

Bölüm 3 : Zincirin İlk Halkası

​​Zifiri karanlık, saniyeler içinde üzerimize bir kabus gibi çökmüştü. Sırtım bodrumun soğuk ve pürüzlü taş duvarına yaslanmışken, Deniz'in parmakları bileğimi o kadar sıkı kavramıştı ki, teninin sıcaklığı doğrudan damarlarıma akıyordu. Aramızda santimler vardı; havaya karışan nemli toprak kokusuna, onun sık ve düzensiz nefesleri karışıyordu.

​Yukarıdaki ahşap zeminden gelen o ağır, ritmik adım sesleri tam bodrum kapısının önünde durdu. Merdivenin tepesindeki o eski kapının altından sızan ince ışık hüzmesi, adımları atan kişinin gölgesiyle kesildi. Biri tam orada durmuş, aşağıyı dinliyordu.

​Kalbimin göğüs kafesimi delip geçecek gibi atması tamamen yakalanma korkusundandı, en azından kendime söylediğim yalan buydu. Deniz, refleks olarak diğer elini kaldırıp yavaşça dudaklarımın üzerine yerleştirdi. Parmaklarının sıcaklığı tenime değdiği an, zaman tamamen durdu. Gözlerim karanlığa alışırken, onun parıldayan mavi gözlerinin tam üzerimde olduğunu, en az benim kadar gergin olduğunu hissettim. Kimseye yük olmamayı, her şeyi tek başına göğüslemeyi öğrenmiş olan ben, ilk kez bir başkasının gölgesine sığınmıştım. Ve tuhaf bir şekilde, o gölgenin beni korumasına izin veriyordum.

​Yukarıdaki gölge hareket etti. Kapının kolu yavaşça aşağıya doğru zorlandı; eski ahşap, acı bir gıcırtıyla esnedi. Deniz'in bileğimdeki tutuşu daha da sertleşti, beni neredeyse göğsüne bastıracak kadar kendine çekti. Nefesimi tamamen tuttum.

​Ardından, tanıdık bir ses koridorda yankılandı.

​"Deniz? Burada mısın evlat?"

​Gelen, Deniz'in amcasıydı. Sesindeki o olağan, sakin tını, bodrum katındaki o elektrikli havayı bir nebze olsun dağıttı. Amcası kapının kilitli olduğunu fark edince kendi kendine söylenerek adımlarını geriye, kafenin çıkışına doğru yöneltti. Birkaç saniye sonra dış kapının kapanma sesi ve ardından gelen o mutlak sessizlik, tehlikenin şimdilik geçtiğini fısıldıyordu.

​Deniz, elini dudaklarımdan yavaşça çekti ama parmakları bir süre yanağımın kenarında asılı kaldı, sanki benden uzaklaşmak istemiyor gibiydi. Derin, titrek bir nefes verdi.

​"Gitti..." diye fısıldadı, sesi zifiri karanlıkta kadife gibi pürüzsüz ve bir o kadar da yakından geliyordu. "Ucuz atlattık."

​"Işığı aç, Deniz," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. İçimdeki o mantıklı kız, aramızdaki bu tehli­keli yakınlığın beni ele geçirmesinden korkuyordu. "Kutuyu açmamız lazım."

​Deniz fenerin düğmesine bastığında, o beyaz parlak ışık yeniden gözlerimizi kamaştırdı. Deniz hızla benden uzaklaşıp duvarın dibindeki zincirli demir kutuya doğru eğildi. Ama ikimiz de biliyorduk; yukarıdaki tehlike geçmişti belki ama bu bodrum katında, ikimizin arasında başlayan o görünmez fırtına çoktan yönünü tayin etmişti ve bu fırtınanın gitmeye hiç niyeti yoktu.

​Zincirli demir kutuyu eline aldı. Cebindeki anahtarı çıkararak usulca çevirmeye başladı. İki kez çevirince kutu açılmıştı. Kapağını yukarı doğru kaldırdı ve bıraktı. Kutunun içini dikkatlice incelemeye başladık. İçinden şekilli not kağıtlarının bulunduğu bir defter çıktı. Deniz defteri bana doğru uzattı.

​Yavaşça sayfaları çevirmeye başladım. Bir çeşit semboller burada da vardı. O sayfaları Deniz okur diye hızlıca çevirdim. Parmaklarımın ucunda hışırdayan kağıtlar, en arkada, katlanmış büyük bir parşömen parçasına geldiğinde durdu. Parşömeni dikkatlice açıp fener ışığının altına, yere sermek için dizlerimin üzerine çöktüm.

​Biraz daha yaklaşmak için öne doğru iyice eğildiğimde, üzerimdeki hafif tişört yukarı doğru sıyrıldı ve belim açıldı. Tam o anda, fenerin güçlü beyaz ışığı doğrudan çıplak tenime vurdu.

​Deniz'in parşömeni düzeltmek üzere uzanan eli havada donakaldı. Bakışlarının belimdeki, mor ve fırtına grisine dönmüş o derin darbe izlerine çakıldığını hissettim. Bodrumun soğuk havası tenimi ürpertirken, Deniz'in gözlerindeki o alaycı, her şeyi tiye alan ifade bıçak gibi kesildi. Mavi gözleri koyulaştı, çenesi kasıldı.

​"O ne?" diye sordu. Sesi az önceki fısıltısından çok daha sert, neredeyse hesap sorar gibiydi.

​Hızla doğruldum, tişörtümü panikle aşağıya çekiştirirken yüzüme o bildik inatçı maskemi taktım. "Seni ilgilendirmez, Deniz. İşimizi yapalım."

​"Defne, belindeki o morluklar ne?" diye üsteledi, feneri yüzüme doğru çevirerek. Gözlerinde ilk kez bu kadar net bir öfke ve merak görüyordum.

​"Sana beni ilgilendirir dedim!" diye çıkıştım, geri adım atmayacağımı belli eden dik bir duruşla. "Buraya benim hayatımı incelemeye gelmedik. Parşömene bak."

​Beni zorlamak, o duvarı yıkmak ister gibi bir adım attı ama benim sert ve tavizsiz bakışlarımla karşılaşınca durdu. İkimiz de inatçıydık; o sormaktan vazgeçmeyecekti, ben de anlatmamakta direnecektim. Derin bir nefes alıp dişlerini sıkarak tekrar parşömene döndü ama havası tamamen değişmişti.

​Bu, sıradan bir günlük ya da rastgele karalanmış notlar değildi.

​Karşımızda, kasabanın en tepesindeki isimlerin, yani Karahanoğulları'nın yıllar önce üzerini örttüğü, tüm kasabanın kaderini değiştiren o büyük ve karanlık yolsuzluğun kanıtları duruyordu. Belgeler, rüşvetler, sahte imzalar... Nil, bu güçlü ailenin en büyük günahını tek tek belgelemişti.

​Ancak asıl kan dondurucu olan bu değildi. Parşömenin hemen yanındaki sayfada, Nil'in aceleyle, sanki peşinde biri varmış gibi titrek bir el yazısıyla düştüğü o son not yazıyordu. Satırları okurken damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim:

​"Bu kutunun açıldığı gün, zincirin ilk halkası kırılmış demektir. Karahanoğulları arkalarında kanıt bırakmadıklarını sanıyorlar ama yanılıyorlar. Eğer bu satırları okuyorsan, yeşil ve mavi gözlerin karanlıkta buluştuğu o gün gelmiş demektir. Oyun şimdi başlıyor. İlk hedefiniz, okulun altındaki eski sığınak. Zaman daralıyor, onlar çoktan peşinizde."

​Okumayı bitirdiğimde feneri tutan Deniz'in elinin gözle görülür bir şekilde titrediğini fark ettim. Mavi gözleri dehşetle büyümüştü. Başını yavaşça bana doğru çevirdi.

​"Defne..." dedi sesi titreyerek. "Nil... Yıllar önce yazdığı bu notta, bizim bugün burada, bu bodrum katında yan yana olacağımızı nasıl bildi? Yeşil ve mavi gözler..."

​Nefesim boğazımda düğümlendi. Nil sadece geçmişteki suçları ifşa etmemişti; o, Karahanoğulları'nın ne kadar tehlikeli olduğunu bilerek gelecekte bizim bu kutuyu açacağımızı, atacağımız her adımı adeta bir kehanet gibi buraya nakşetmişti. Bu günlük, yaşanacakları önceden gören tehlikeli bir yol haritasıydı.

​Biz geçmişi çözmeye çalışırken, gelecek çoktan kapımıza dayanmıştı. Bu gerçek miydi yoksa biri şaka mı yapıyordu bize? Sanırım bunun cevabını o sığınağa gitmeden bilemezdik. Boğazımı temizleyerek lafa girdim.

​"Sanırım bugünlük bu kadar gerilim yeter. Yarın çıkışta okulun alt katında buluşalım, sakın bensiz o sığınağa girmeye kalkma, yoksa bozuşuruz Deniz Bey."

​"Tamam, sensiz girmem. Saat geç oldu, seni eve bırakayım," diye cevap verdi. Hala aklı o belimdeki izlerde kalmış gibi ara ara gözleri oraya kayıyordu.

​"Yok, kendim giderim. Hiç rahatsızlık vermeye gerek yok," dedim inatla. Kimsenin bana acımasını ya da beni korumasına muhtaç olduğumu düşünmesini istemiyordum.

​"Rahatsızlık vermiyorsun. Ben seni bırakmak istiyorum, tek başına gitmene izin veremem," dedi, aynı benim gibi inatçı bir tonla. Cevap vermeme izin vermeden kapıyı geçmem için açtı. Dar merdivenlerden yukarı çıktığımızda kimse yoktu, amcası eve gitmiş olmalıydı.

​"Sen kapının önüne çık, ben sana yetişirim Defne."

​Kafamı sallayıp dışarı doğru yol aldım.

_____

Deniz'den

Kafenin kapısını kilitleyip arkamı döndüğümde, Defne'nin sokağın loş ışıkları altında küçülen dik duruşunu izledim. Gitmesine izin vermiştim ama içimdeki o sese söz geçiremiyordum. Adımlarım her zamanki ciddiyetsiz ritminden uzaktı. Sırf ona yetişmek için beş dakikalık yolu iki dakikada yürümüş, aradaki mesafeyi koruyarak gölgesi olmuştum. Telefonumu falan aradığım yoktu; sadece onun o aşılmaz duvarlarına çarpmadan, onu güvenle evine ulaştırmanın derdindeydim.

​Çünkü zihnim hala o bodrum katında, zifiri karanlığın içinde asılı kalmıştı.

​Fenerin o kör edici beyaz ışığı parşömenin üzerine düştüğünde, benim gözlerim bambaşka bir yıkıma şahit olmuştu. Defne öne doğru eğildiğinde, sıyrılan tişörtünün altından ortaya çıkan o manzara... Teninin o pürüzsüz beyazlığına tezat oluşturan, fırtına grisi ve morun en acımasız tonlarıyla bezenmiş o izler. Bir darbe, bir öfke parçası. Kim bilir ne zamandır orada taşıdığı o gizli yara.

​O an göğüs kafesimin ortasına bir ağırlık oturmuş, parmaklarım buz kesmişti. Hayatımda ilk kez birine dokunup dokunmamak arasında bu kadar büyük bir uçurumun kenarında durmuştum. Okulun o her şeyi alaya alan, kızların etrafında pervane olduğu popüler çocuğu, o morlukları gördüğü an dilsiz bir öfkeye teslim olmuştu. Kim yapmıştı ona bunu? O gururlu, kimseye eyvallahı olmayan "hallederim" kızının arkasında nasıl bir dram saklıydı?

​Üstelik bana bakarken gözlerinde tek bir aciz ifade bile yoktu. Aksine, sırf o yarayı gördüm diye bana dünyaları dar edecek gibi bakmıştı. Yeşil gözlerindeki o vahşi inatçılık, canının acısından çok daha büyüktü. Korunmaya muhtaç olmadığını kanıtlamak ister gibi dikleşen o omuzları, bende sadece daha büyük bir sarılma ve o dünyayı onun başına yıkan her kimse bulup hesap sorma arzusu uyandırmıştı.

​Evimin sokağına saptığımda, adımlarımı yavaşlattım. Birkaç saniye derin nefesler alarak yüzüme o eski, her şeyi tiye alan maskemi yerleştirmeye çalıştım. Kalbimin ritmini düzene sokmak, sesimdeki o korumacı ve öfkeli tonu silmek tam beş dakikamı almıştı. Onun karşısına zayıf ya da acıyan gözlerle çıkarsam beni o saniyede hayatından sürgün edeceğini biliyordum.

​Sonunda adımlarımı hızlandırıp yanına ulaştığımda, ellerimi montumun cebine sokuşturdum ve o sinir bozucu, her zamanki sırıtışımı kuşanarak lafa girdim:

​"Kusura bakma, telefonumu arıyordum..."

​Maskem yüzümdeydi ama gözlerim hala onun belindeki o hayali sızıyla yanıyordu. Biz birbirimize düşmandık, iki inatçı kutuptuk; ama o morlukları gördüğüm andan itibaren, Defne farkında olmasa da onun savaşı artık benim de savaşımdı.

______

Yaklaşık 5 dakikanın ardından gelmişti.

​"Kusura bakma, telefonumu arıyordum." Ardından ekledi: "Ailen çok kızmaz umarım."

​"Hayır, babam evde bile değildir," dedim o her zamanki umursamaz ses tonumla. "Annem de ne kadar geç gitsem onun için bir lütuftur. Beni evde görmemek, varlığıma katlanmak zorunda kalmamak onun gününü güzelleştiriyor zaten."

​Cümlemin sonundaki o buruk ama keskin öfkeyi gizleyememiştim. Ona döndüğümde bana endişeyle bakan gözlerine 'sorun değil' anlamında kafamı salladım. "Peki senin ailen nerede?" diye sordum, konuyu kendimden uzaklaştırmak için.

​"Annem ve babam yurt dışında kalıyorlar. En son ben çok küçükken gördüm onları, şirket sebebiyle buraya gelmiyorlar."

​"Öyle mi? Senin için çok..." dediğim sırada sözümü keserek "Hayır, hayır aslında böylesi benim için daha iyi. Amcam çok sempatiktir, onu bırakmak istemem," diyerek her zamanki sırıtışını daha samimi bir şekilde yaptı. Gülümsemesi ona gerçekten çok yakışıyordu. Dayanamayıp hafifçe gülümsedim. Gözleriyle gülmek derler ya, bu gözlerin bana bakıp gülümseyişi samimi geliyordu bir tek; başkasına gülmesi sinirlerimi bozuyordu, her ne kadar kabul etmesem de.

​Düşüncelerden çıkıp yola odaklanmaya başladım. Beraber eve doğru yürüyorduk. Bir süre daha yürüdükten sonra sonunda evime ulaşmıştık.

​"Bana eşlik ettiğin için teşekkür ederim, bugün olanlarsa...Çok garipti her neyse yarın görüşürüz."

"Yarın beni tekrar mı görmek istediğini söylüyorsun? Ahh, bana uyar," demesiyle kahkaha attım. "Ben de tam 'Deniz nereye gitti?' diye düşünüyordum."

​Bir süre güldükten sonra vedalaşıp eve girdim. İçerisi her zamanki gibi buz gibi ve sessizdi. Salondan gelen televizyon sesinin arkasında annemin o soğuk, mesafeli gölgesini seçebiliyordum. Beni fark ettiğini biliyordum ama kafasını çevirip bakmadı bile. Gelmemem onun için gerçekten bir lütuftu. Ayakkabılarımı sessizce çıkarıp koridorun sonundaki küçük odaya doğru adımladım.

​Kardeşimin odasının kapısını yavaşça araladım. Melekler gibi uyuyordu. Yanına yaklaşıp saçlarına hafif bir öpücük kondurdum. Bu evde nefes alabildiğimi, gerçekten sevildiğimi hissettiren tek şey onun o masum varlığıydı. Onun örtüsünü düzelttikten sonra kendi odama geçtim.

​Odamın camından baktığımdaysa Deniz daha yeni gidiyordu. Eve girmemi beklemişti. Kafamı sallayıp birden Nil'in son yazdıkları aklıma geldi ve beni korkutuyordu. Banyoya gidip elimi yüzümü iyice yıkadım. Sonrasında diş fırçası alıp nohut tanesi kadar macun ekledim ve fırçayı dişlerimde ileri geri hareket ettirdim. İşimi bitirip odaya doğru yol aldım. Kamu spotu: dişlerinizi fırçalamayı unutmayınız.

​Odamdaki yatağıma nefesimi vererek uzandım. Uzun ve yorucu bir gün olmuştu. Komodinin üzerindeki titreyen telefonumu elime aldım. Ekranı açtığımda bir sürü mesaj vardı. Ama ben birinde kaldım.

​Deniz: İyi misin?

​Neden şimdi sordu ki ama... Dur bir saniye, numaramı nereden buldu bu? Ekranı alta kaydırdığımda Nehir'in mesajını gördüm, şöyle yazıyordu: "Kankim Deniz numaranı istedi bende verdim lütfen kızma seni çok seven biricik arkadaşın Nehirciğine lütfennn" yazmıştı. Bu hali gülümsememe sebep oldu. Ekrana bakıp gülerken üste bir mesaj daha geldi Deniz'den. Ah, aklım Nehir'e gitti, çocuğa görüldü attım.

​Hızlıca: İyiyim, neden sordun? yazdım.

​Deniz:Hiç, öyle sordum. Neyse işte, numaramı almak istediğin hissettim, bende yazdım sana.

​Gülerek: "Tabi, yazmasan kalpten gidiyordum. Numaranı almasam gece uyuyamazdım, büyük bir iyilik yaptın," yazdım.

​Deniz:Biliyorum, beni çok özleme. İyi geceler.

​Ahh, şu çocuk hiç değişmeyecek. Ona gülümsedim ve cevap yazıp telefonu şarja taktım. Sonra yastığa uzandım. Bugünü düşündüm, aslında Deniz iyi biriydi, çok iyi anlaşabiliriz arkadaş olarak... Ama o morlukları gördüğündeki bakışı... O inatçı hali...

​Telefonu şarja taktıktan sonra odamın tavanını kaplayan karanlığa diktim gözlerimi. Yastığa gömüldüğümde, bodrum katındaki o nemli taş kokusu hala burnumdaymış gibi hissettim. Deniz'in dudaklarımı kapatan parmaklarının sıcaklığı tenime sinmişti adeta. Mesajdaki o ukala tavırlarına sinir olsam da, eve girene kadar kapıda beklemesi içimde tarif edemediğim bir güven hissi uyandırmıştı.

​Ama asıl zihnimi kemiren şey Nil'in o kehanet gibi notuydu.

"Yeşil ve mavi gözlerin karanlıkta buluştuğu o gün..."

Biz daha birbirimizin adını bile doğru dürüst telaffuz edemezken, geçmiş bizi çoktan birbirimizin kaderine bağlamıştı. Yarın o sığınağa girdiğimizde neyle karşılaşacağımızı bilmiyordum ama artık bu yoldan geri dönüş yokten.

​Göz kapaklarım ağırlaşırken, zihnimde sadece iki şey vardı: Nil'in gizemli şifreleri ve Deniz'in o okulun koridorlarında herkese bonkörce dağıttığı ama içini kimsenin göremediği sinir bozucu, bir o kadar da meraklı mavi gözleri. Kendimi uykunun kollarına bıraktım.

______

Bölümle ilgili fikirleriniz alabilirim.Oylamayı unutmayınız.

Bölüm sonu

9 yorum