Merhabalar nasılsınız? Umarım iyisinizdir güzel bir bölümle gelmiş bulunmaktayım.Yavaştan bir şeyler öğreneceğiz bakalım Defne ve Deniz ne yapacak?
_____
2. Bölüm: Kapanış Saati
Kafenin en kuytu, loş ışıklı köşesindeki o ahşap masaya yerleştiğimde zaman, benim için adeta akmayı bıraktı. Önümdeki boş masaya bakıyor, parmaklarımla ritmik ama sessiz hareketlerle ahşaba vurarak içimdeki o vahşi sabırsızlığı bastırmaya çalışıyordum.
İki saat. Dile kolay, tam iki saat boyunca o köşede, adeta görünmez bir hayalet gibi bekledim. Zaman, boynuma dolanan halattan bir urgan gibi ağır ağır genişliyor, her saniyede beni biraz daha nefessiz bırakıyordu.
Üstelik sadece zamanla değil, kendi bedenimle de savaş halindeydim. Oturduğum sert ahşap sandalye, sırtımı her dikleştirmeye çalıştığımda belimden yukarıya doğru keskin bir sızının yayılmasına neden oluyordu. Annemin geçen geceki öfkesinden geriye kalan o morluklar, tenimin altında gizli birer yara gibi zonkluyordu. Nefesimi her derin aldığımda, karnımdaki o ezik his kendini hatırlatıyor, canımı acıtıyordu. Ama ben acıyı göstermemek konusunda master yapmış bir kızdım. Dişlerimi sıktım, bakışlarımı masadaki ahşap damarlarına sabitledim ve evdeki o klostrofobik havayı, annemin kulaklarımda çınlayan bağırışlarını zihnimin en ücra köşesine itmeye çalıştım. Beni yıkmaya güçleri yetmeyecekti. Ne o evdeki deliliğin, ne de bu bedensel acının.
Bir gözüm ise her şeye rağmen sürekli tezgahın arkasındaydı. Deniz, içeri giren müşterilerle konuşurken, Rüzgar ve Alya ile şakalaşırken dışarıdan bakıldığında hala o eski, tasasız, dünyanın en dertsiz Deniz Bilgin'iydi. Kahve bardağını havaya atıp tutuyor, Alya'nın çizimlerine bakıp büyük, pervasız kahkahalar atıyordu. Okul bahçesindeki o sinir bozucu, popüler çocuk tam karşımda kendi şovunu sergiliyordu işte.
Ama ben detaylara hayati önem veren, insanların gözlerindeki en ufak bir gölgeyi bile kaçırmayan bir kızdım. Onun o neşeli, flörtöz maskesinin altındaki o ince çatlağı görebiliyordum. Kahve bardağını porselen tabağa bırakırken parmaklarının ucunda beliren o anlık titremeyi, espresso makinesinin beyaz buharı her yükseldiğinde gözlerinin gizlice salonu tarayıp, her seferinde benim oturduğum o karanlık köşede duraksadığını fark etmemek imkansızdı. Aklı o tezgahın altına sakladığı günlükteydi, bunu çok iyi biliyordum. Attığı her neşeli kahkaha, içindeki panikten ve sarsıntıdan kaçmak için arkasına sığındığı birer kalkandan ibaretti.
İki saat boyunca, tek bir kelime bile etmeden, sadece gözlerimizle birbirimizin maskelerini soymaya çalıştık. O bana her baktığında ciddiyetsizliğini kuşanıyor, ben ona her baktığımda mantığımdan ördüğüm duvarı biraz daha yükseltiyordum.
Zaman ağır ağır eridi. Nihayet gece yarısına doğru yaklaşırken kafedeki müşteriler tek tek hesaplarını ödeyip dışarı çıktılar. En son Rüzgar, Deniz'in omzuna sertçe vurup "Yarın okulda görüşürüz ortak, bu kızla ne işler çevirdiğini sonra anlatacaksın," diyerek muzip ve imalı bir sırıtışla Alya ile birlikte kapıya yöneldi. Alya çıkmadan önce bana doğru kısa, meraklı ve adeta bir ressamın ince işçiliğiyle ruhumu okumak ister gibi sorgulayıcı bir bakış fırlattı. Bir şey söylemedi ama kapıdaki pirinç çıngırağın neşeli sesi eşliğinde nihayet dışarı çıktılar.
Kapı kapandığı an, kafenin içindeki o cıvıl cıvıl, yapay enerji de onlarla birlikte dışarı uçup gitmiş gibiydi. İçeride sadece, duvarların arasına sıkışıp kalan ağır ve tekinsiz bir sessizlik kaldı.
Deniz, adımlarını kapıya doğru yöneltti. Anahtarı kilide soktu ve iki kez çevirdi. Klik. Klik. Çıkan o tok metalik ses, aramızdaki o sahte oyunun bittiğinin resmi habercisi gibiydi.
Ardından kapının üzerindeki tabelayı yavaşça ters çevirerek "Kapalı" yazısını dışarıya gösterdi. Kafenin o parlak, göz alıcı ana ışıklarını tek bir şalterle söndürdüğünde, içerisi sadece masaların üzerindeki küçük abajurların loş, sarı ışığına ve köşedeki plak çalardan gelen, adeta fısıltı gibi yükselen hafif, melankolik bir melodiye kaldı. Gölgeler duvarlarda uzadı. Atmosfer bir anda o kadar daralmış, o kadar samimi ve bir o kadar da tekinsiz bir hal almıştı ki, göğüs kafesimin aniden daraldığını hissettim.
Deniz arkasını döndü. Üzerindeki baristanlık önlüğünü tek bir hamlede çıkarıp kenardaki sandalyenin üzerine bıraktı. O an, omuzlarının üzerindeki o görünmez yükü ilk kez bu kadar net gördüm. Elinde buharı tüten iki bardak kahve ve tezgahın altından aldığı o tozlu, deri kaplı günlükle doğrudan benim masama doğru adımladı.
Tam karşımdaki sandalyeyi çekip oturduğunda, masanın üzerindeki abajurun ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyor, diğer yarısını ise karanlığın insafına bırakıyordu. Aramızdaki o görünmez ama aşılmaz duvarların hafifçe sarsıldığını hissettim.
Okul bahçesinde beni tersleyen, etrafındaki kızlara gülücükler saçıp benimle flörtöz bir dille dalga geçen o ukala çocuk tamamen gitmişti. Mavi gözleri, loş ışık altında yorgun, derin ve çözülmesi imkansız birer şifre gibi görünüyordu. Kimseye yük olmamayı erkenden öğrenmiş, kendi yaralarını saklamakta ustalaşmış bir kız çocuğunun içgüdüleriyle, onun da içinde sakladığı, kimseye gösteremediği devasa bir yalnızlık olduğunu o an anladım. O da benim gibiydi; acılarını pervasız kahkahaların arkasına gizliyordu. Ama benim aksime, onun saklama yöntemi gürültülüydü.
Kahve bardağını önüme doğru yavaşça itti. Porselenin antik ahşaba çarpma sesi, sessizlikte tok bir tınıyla yankılandı.
"Sert bir espresso," dedi. Sesi ilk kez okul koridorlarındaki o ciddiyetsiz tondan uzaktı; pürüzsüz, pürüzlü ve son derece ciddiydi. "Şu an mantığını ayakta tutmak ve uyanık kalmak için buna ihtiyacın olacak bakır güzeli."
Gözlerimi devirerek kahve bardağına kısa bir bakış attım, ardından bakışlarımı doğrudan onun o 'deniz' mavisi gözlerine kilitledim. "Benim mantığım her zaman ayaktadır, Bilgin." dedim, sesimi olabildiğince dik, pürüzsüz ve mesafeli tutmaya çalışarak. "Şimdi o her şeyi alaya alan ciddiyetsiz maskeni bir kenara bırak da anlat. Nil'in bu kafeyle ve o arkandaki sütuna kazınmış sembolle ne ilgisi var? Bana inanmadığın için beni okulda küçük düşürdüğünü sandın ama buradayım işte. Sorularımdan kaçamazsın."
Deniz, laf sokmama her zamanki gibi ukala bir cevapla karşılık vermedi. Sadece derin bir nefes aldı, bakışlarını masanın tam ortasına koyduğu günlüğe çevirdi. Parmaklarının ucuyla kapağı açtığında, tozlu sayfalar hışırtıyla aralandı.
"Amcam bu binayı yıllar önce çok ucuza, kasabanın oldukça eski ve nüfuzlu bir ailesinden satın almıştı," diye başladı fısıltıyla. Ses tonu o kadar düşüktü ki, sanki kafenin taş duvarlarının bile bizi dinlemesinden korkuyor gibiydi. "Nil burada çalışırken daha ben çok küçüktüm. Ama hayal meyal hatırlıyorum. Amcam onun çok sessiz, sürekli eski kitapları karıştıran ve kendi halinde bir şeyler araştıran bir kız olduğunu söylerdi. Bir gün aniden, tek bir kelime bile etmeden ortadan kaybolduğunda, herkes arkasında hiçbir iz bırakmadan kasabadan taşındığını anlattı. Biz de bugüne kadar öyle biliyorduk."
Defterin sararmış sayfalarını yavaşça, neredeyse kutsal bir şeye dokunur gibi çevirdi ve üzerinde tuhaf çizimlerin olduğu bir sayfada durdu. "Ama bu semboller... Nil bunu buraya sadece taşınmak için çizmiş olamaz. Bu bir kaçış planı değil Defne. Bu, bir saklanış."
Defterin durduğu sayfada, Kapsül Kafe'nin krokisine benzeyen ama üzerinde garip geometrik sembollerin, astrolojik işaretlerin olduğu el yazması bir çizim vardı. Çizimin en altında ise koyu, aceleyle yazılmış, kurumuş mürekkeple şu not düşülmüştü:
Gerçek, en derinde. Kapsülün kalbinde saklı.
"Kapsülün kalbi mi?" diye sordum, kaşlarımı çatarak. Merakıma yenik düşüp deftere doğru hafifçe eğildiğimde, bakır saçlarımın birkaç tutamı omzumdan masanın üzerine, loş ışığın altına döküldü. Deniz'in bakışlarının bir anlığına saçlarıma kaydığını, ardından hızla gözlerini kaçırdığını fark ettim. Aramızdaki o sessiz didişme, yerini tarif edilemez bir gerilime bırakıyordu.
Deniz elini ağır ağır ceketinin cebine attı. Masanın üzerine eski, paslı, oldukça ağır ve metal bir anahtar bıraktı. Anahtarın ahşap masada çıkardığı o tok metal sesi, tüylerimi ürpertmeye yetmişti.
"Burada, bu abajurun ışığı altında bunu çözemeyiz yeşilli," dedi, o mavi gözlerini yeniden doğrudan benim yeşil gözlerime dikerek. "Aşağı inmemiz lazım. Kafenin eski arşivine... Yani bodrum katına. Benimle gelmeye cesaretin var mı, yoksa hallederim kızlığı buraya kadar mı?"
Yüzünde o bildik meydan okuyan gülüş belirse de gözlerindeki o saf ciddiyeti görüyordum. Kimseye minnet etmeyen, her işini tek başına halleden ben, o an bu gizemli ve ukala çocuğun peşinden gitmek konusunda bir saniye bile tereddüt etmedim. Yeşil gözlerimi ondan bir milim bile kaçırmadan sandalyemden dik bir şekilde kalktım.
"Beni o ucuz numaralarınla korkutamazsın, Deniz Bilgin. Yürü, arkandayım."
Deniz önde, ben arkada kafenin mutfak arkasındaki o dar, karanlık koridora geçtik. Deniz elindeki o paslı, ağır anahtarı eski, boyası dökülmüş ahşap bir kapıya soktu. Kilit paslanmış dişlileri yüzünden zorlanarak döndü ve kapı, menteşelerinden gelen acı dolu, tiz bir gıcırtıyla açıldı.
Karşımızda aşağıya doğru uzanan, zifiri karanlık ve dik merdivenler vardı. Aşağıdan yukarıya doğru vuran o nemli, eski kağıt ve soğuk taş kokusu doğrudan yüzüme çarptı. Burası yıllardır gün yüzü görmemiş, kasabanın tüm sırlarını içine gömmüş gibi tekinsizdi.
Deniz cebinden küçük ama güçlü bir fener çıkarıp yaktı. "Dikkat et yeşilli," dedi, sesindeki o ukala tonu geri takınmaya çalışarak. "Buralar senin o okul koridorlarına benzemez, ayağın kayarsa arkandan toplamayayım seni."
"Kendi işimi kendim görürüm ben Deniz Bilgin, sen önüne bak." dedim buz gibi bir sesle.
Işığın süzüldüğü o dar merdivenlerden aşağıya doğru ilk adımımızı attık. Ama merdivenler tahmin ettiğimden çok daha dardı, tavan ise basık bir klostrofobi hissi yaratıyordu. Adeta birbirimize yapışmış gibiydik. Her adımda omuzlarımız birbirine çarpıyor, daracık alanda onun vücut sıcaklığı ve adımlarının ritmi doğrudan bana geçiyordu.
Tam o sırada, merdivenin nemden kayganlaşmış basamaklarından birinde ayağım hafifçe kaydı. Ani bir refleksle dengemi kaybetmişken, belimdeki o morlukların sızısı bıçak gibi saplandı. Acıyla soluğumu içime çekerken düşmemek için istemeden Deniz'in omuzuna tutundum. Deniz anında arkasına dönüp, düşmemi engellemek için diğer eliyle beni belimden kavradı.
Parmakları belimdeki o taze yaranın tam üzerine denk geldiğinde acıdan gözlerim karardı. Ama zayıf görünmek, evde ne dramlar yaşadığımı bu çocuğun bilmesini istemek en son isteyeceğim şeydi. Kendimi hızla geriye doğru çektim, ellerini üzerimden sertçe ittim. Aramızdaki o mesafeyi korumak için sırtımı merdivenin soğuk duvarına yasladım.
"Bırak," dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Dokunma bana. Kendim inebilirim."
Deniz feneri hafifçe yüzüme doğru kaldırdı. Mavi gözlerinde o her şeyi alaya alan ifadeden eser yoktu; şaşkınlık ve ne olduğunu anlamaya çalışan bir merakla bana bakıyordu. "Sadece düşmeni engelliyordum," dedi, ses tonu ilk kez savunmaya geçer gibiydi. "Sanki seni uçuruma itmişim gibi tepki vermene gerek yoktu."
"Gerekip gerekmeyeceğine ben karar veririm." dedim dik bir sesle, üzerimdeki okul ceketini düzelterek. "Yürü hadi, zaman kaybediyoruz."
Deniz sabır diler gibi derin bir nefes alıp arkasını döndü ve inmeye devam etti. Onun o popüler, her kızın peşinden koştuğu güvenli alanına ilk kez biri böyle sert bir duvar örmüştü ve bu aramızdaki o görünmez savaşı daha da kızıştırmıştı. Kendimi bodrumun havasızlığına ve karanlığına teslim ederken içimden tek bir cümle geçiyordu: Bu çocuktan uzak durmalısın Defne.
Bodrum katına tamamen indiğimizde fenerin ışığı tozlu koli yığınlarını, eski plakları, kırık dökük mobilyaları ve nemli taş duvarları aydınlattı. Tamamen dış dünyadan kopmuştuk. Yukarıdaki sokaktan geçen arabaların sesi bile buraya ulaşmıyordu. Deniz, fenerin ışığını bodrumun en arkasındaki, diğer taşlara göre daha koyu ve büyük duran duvara doğru tuttu.
"Bak," dedi Deniz, sesindeki o inatçı ton yerini aniden saf bir ciddiyete bırakırken.
Fenerin ışığının tam merkezinde, o devasa taş duvarın tam ortasına kazınmış, günlüktekinin birebir aynısı olan büyük bir sembol duruyordu. İç içe geçmiş iki üçgen ve ortasından geçen o kırık ok... Ama asıl şok edici olan bu değildi. Sembolün hemen altında, Nil'in el yazısıyla duvara kazınmış bir isim vardı: Karahanoğulları. Kasabanın en güçlü, en tehlikeli ve en zengin ailesinin soyadı.Ve o ismin hemen altında, duvarın içine oyulmuş küçük bir bölmede, üzerinde aynı ailenin arması olan eski, kalın zincirlerle sıkı sıkıya sarılmış demir bir kutu taşların arasına gizlenmişti.Gözlerim şokla büyürken, aramızdaki o kişisel didişme bir anda havada asılı kaldı. Çok büyük bir tehlikenin kapısını araladığımızı ikimiz de hissetmiştik. Deniz feneri kutuya doğru tutarken bana döndü. Mavi gözlerinde ilk kez o korumacı, ama bir o kadar da benim inatçılığıma meydan okuyan o ifade vardı.
"Bu iş artık okul ödevi olmaktan çıktı, yeşilli," diye fısıldadı. "Geri dönüşü olmayan bir yola giriyoruz. Ve ben bu karanlıkta tek başıma yürümeyeceğim. Benimle misin?"
Geri adım atmak benim kitabımda yazmazdı. Hele ki bana böyle tepeden bakan bir Bilgin'e karşı asla. Başımı dikleştirdim, gözlerinin içine baka baka yerimi sabitledim.
"Benimlesin, Deniz." dedim, durumun kontrolünün hala bende olduğunu hatırlatarak. "Sen benim arkamdan geliyorsun, ben senin değil."
Sözlerim tozlu bodrum katının duvarlarında yankılanırken, Deniz'in dudaklarının kenarında o bildik, sinir bozucu ama bu kez içinde hafif bir saygı barındıran o ukala gülümseme belirdi. "Görüşeceğiz, bakır güzeli" diye mırıldandı.
Tam elini yavaşça zincirli demir kutuya doğru uzatmıştı ki, parmakları paslı metale değdiği an yukarıdaki kafeden keskin bir ses yükseldi: Üst kattaki pirinç çıngırak sertçe öttü ve ardından ahşap zeminde yürüyen ağır, tok adım sesleri duyuldu.
Deniz feneri anında söndürdü. Bizi zifiri bir karanlık ve birbirimizin hızlanan, öfkeli nefesleri baş başa bıraktı. Deniz, karanlığın içinde aniden kolumu kavrayıp beni kendine doğru çektiğinde sırtım sert ve soğuk taş duvara yaslandı. Aramızda bir milim bile mesafe kalmamıştı. Beni korumak için mi yoksa ses çıkarmamı engellemek için mi önümde bir duvar gibi durduğunu anlayamıyordum ama bu kadar yakın olmak sinirlerimi bozuyordu. Elimi hızla göğsüne koyup onu uzaklaştırmak istedim ama kalbinin avcumun altında güm güm attığını hissettiğimde duraksadım.
Yukarıdaki adımlar tam bodrum kapısının önüne geldiğinde, ikimiz de nefesimizi tuttuk. Tehlike, kapımızı çalmak üzereydi ve biz hala birbirimize düşmandık.
_______

Seninleyim demek yerine benimlesin demesi jshjahj.Okuduğunuz için teşekkürler beğenmeyi ve yorum yazmayı unutmayın.









