Merhabalar efendimmm.İlk bölümümüzle karşınızdayım.Umarım güzel bir başlangıç olmuştur.Gizemli bir hava yapmaya çalıştım.Düşüncelerinizi bekliyorum.Umarım beğenirsiniz teşekkkürlerr.
________
Bölüm 1: Zamanın Tozlu Sayfaları
İlkbaharın o aldatıcı serin sabahlarından biriydi.Yüzüme vuran güneş ışıkları sayesinde ayılabilmiştim.Evin akşamki fırtınadan kalma sessizliği hâla duruyordu.Yataktan kalkıp aynaya baktığımda bakır saçlarımın omzuma dağılmış karmaşasıyla karşılaştım.Derin bir nefes aldım.
Belimde ve karnımda annemin geçen geceki öfkesinden kalan izleri hatırladığımda acıyla dişlerimi sıktım.Yavaşça ayağı kalkıp okul formamı dikkatlice üstüme geçirdim.Saçlarımı tarayıp açık bıraktım.Babam çoktan işe gitmişti.Evdeki bitmek bilmeyen gerilimden ve annemin bağırışlarından kaçmak için kendisini erkenden dışarı atmıştı.Odamdan çıkıp yan odaya gittim.İçeri adım attığımda kardeşim Ece'nin mışıl mışıl uyuduğunu gördüm.Yanına yaklaşıp saçlarına kısa bir öpücük kondurdum.Daha 10 yaşındayken nelere mağruz kalmıştı.Bu hayatta korumam gereken ve bana ait olan tek şey oydu.Hayat beni erken büyütmüştü fakat yıkmaya gücü yetmemişti.Hızlıca yüzüme o sahte gülümsememi geçirip evden çıktım.
Tarihi lise binasının yüksek tavanlı, kasvetli koridorunda yürürken tek odaklandığım şey derslerdi. Boyası çatlamış, paslı demir dolabımın önüne geldiğimde Nehir çoktan yanımda bitmişti. Yeşil gözlerimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışsam da o beni ezbere biliyordu.
Yanıma yaklaşıp "Yine mi?" Diye fısıldadı Nehir,sesindeki o net ve korumacı tonuyla.Evde neler döndüğünü bu okuldan bilen tek kişi oydu.
"İyiyim Nehir her zaman ki olaylar hallediyorum"
dedim,sesimi oldukça düz tutarak.Mantığımı dinleyerek duygularımı saklıyordum.Zamanında bana böyle öğretilmişti kimseye yük olma denip susturulan bir kız çocuğuydum.
Kalın biyoloji kitabımı dolabın en arkasına sertçe iterken, dolabın içindeki metal plakanın tuhaf bir gıcırtıyla esnediğini fark ettim. Kaşlarımı çatıp elimi o karanlık boşluğa uzattım. Parmaklarımın ucuna tozlu, eski bir deri dokusu değdi. Kendime doğru çektiğimde, üzerinde daha önce hiç görmediğim tuhaf, antik semboller olan eski bir defter kucağıma düştü. Tozunu üflediğimde ilk sayfadaki o isim kalbimi hızlandırdı: Nil'in Günlüğü. Yıllar önce bu okulda okurken aniden kaybolan o kızın günlüğü.
Öğle arası kütüphaneye inip kuytu bir köşeye girdim.Kerem hızlıca yanıma geldi.Defteri ona uzattım.Büyük bir dikkatle defteri inceledi.Grubumuzun mantığıydı.Çoğu zaman seçimleri doğru çıkardı.Kerem parmağını sayfalar üzerinde gezdirirken bir yandan da tuhaf işaretleri inceliyordu."
Bunlar rastgele karalamalar değil Defne. Çok zekice kurgulanmış bir şifreleme dili," dedi Kerem fısıldayarak.
"Ve okulda bunu çözebilecek, antik dillere meraklı tek bir çatlak tanıyorum. Üst sınıflardan Deniz Bilgin. Şu an arka bahçede arkadaşlarıyla takılıyor olmalı."
Kimseden birşey istemeyi sevmezdim tam bir hallederim kızı olduğum söylenebilir.Merakım gururumun önüne geçmişti.Defteri sıkıca tutup bahçeye indim.Deniz'i bulmak zor olmadı.Okulun en popüler dışa dönük çocuğuydu.Siyah saçları güneşin altında parlıyor.Etrafındaki kızlara o 'deniz' mavisi gözleriyle gülümseyerek bir şeyler anlatıyordu.Yanındaysa en yakın arkaşı Rüzgar vardı.Adımlarımı dikleştirip doğrudan grubun ortasına daldım.Mavi gözleri beni bulduğunda hafifçe gülümsedi.
"Deniz değil mi? Bir gelir misin"
Kerem bu günlükteki sembolleri sadece senin okuyabileceğini söyledi." Defteri ona doğru uzattım.
Deniz elindeki bardağı Rüzgar’a devredip bana doğru bir adım attı. Yüzünde o her şeyi alaya alan, umursamaz flörtöz gülümseme belirdi.
"Vay canına..." dedi, sesini hafifçe alçaltarak. "Genelde kızlar numaramı istemek için 'Kalemini alabilir miyim?' falan der ama eski bir günlükle gelip 'Bunu sadece sen çözersin' demek... Müthiş bir taktik güzelim. Ama üzgünüm, bugün gizem çözecek havamda değilim. Bence sen bu numaraları başkasına sök."
Etrafındakiler hafifçe kıkırdarken Deniz arkasını dönüp yürümeye devam etti. Şaka yaparak ciddi olan her şeyden kaçtığı o kadar belliydi ki... Sinirden yanaklarımın yandığını hissettim. Bana inanmamıştı. Beni küçük düşürdüğünü sanıyordu ama yanılıyordu. Kendi işimi kendim çözerdim.
Okul çıkışında Nehir'in "Bırak gitsin" demesine aldırmadım.Kerem’den Deniz’in vaktinin çoğunu amcasının kafesinde baristalık yaparak geçirdiğini öğrenmiştim. Şehrin eski, Arnavut kaldırımlı sokaklarına saptım. Sarmaşıkların sarktığı, tarihi taş binanın önünde durdum. Kapının üzerinde pirinç harflerle Kapsül yazıyordu.
Kapıyı itip içeri adım attığımda, loş sarı ışıklar, plak çalardan yükselen nostaljik bir melodi ve yoğun kahve kokusu beni karşıladı. Ve tabii ki o...
Bar tezgahının arkasında, üzerinde önlüğüyle müşterilere kahve hazırlayan Deniz duruyordu. Beni gördüğü an havaya kalkan tek kaşıyla birlikte yüzündeki o flörtöz gülümseme yeniden belirdi.
"Bak sen..." dedi tezgahın arkasından öne doğru eğilerek. "Okuldaki ısrarın buraya kadar süreceğini tahmin etmezdim yeşilli. Gerçekten benden vazgeçemiyorsun."
Adımlarımı tezgaha doğru yönelttim. Günlüğü bu sefer ahşap masaya sertçe vurdum.
"Senden vazgeçemediğim için değil, o ciddiyetsiz beyninin gerçekleri görmesini istediğim için buradayım," dedim gözlerimi devirerek. "Bu defter, yıllar önce tam olarak bu Kapsül Kafe'de çalışırken aniden ortadan kaybolan Nil'in günlüğü!"
"Nil" ismi dudaklarımdan döküldüğü an, Deniz'in yüzündeki o umursamaz, neşeli maske bir anda paramparça oldu. Mavi gözleri şokla büyürken titreyen elini defterin kapağına uzattı. Kapağın üzerindeki o ana sembole baktı, ardından yavaşça başını kaldırıp hemen arkasındaki ahşap sütuna kazınmış, yıllardır kimsenin dikkatini çekmeyen aynı sembolü gösterdi.
"Bu..." dedi Deniz, sesi ilk kez fısıltı gibi çıkmıştı. "Bu bir oyun değil. Nil gerçekten buradaydı."
Deniz’in dudaklarından dökülen o son kelimeler, Kapsül Kafe’nin yoğun kahve kokulu havasında asılı kaldı. Birkaç saniye önce etrafa gülücükler saçan, gözlerinin içi gülen o flörtöz çocuk gitmiş; yerine sanki hayalet görmüş gibi bembeyaz kesilmiş, derin bir sessizliğe gömülmüş bir yabancı gelmişti.
"Ne demek... Nil gerçekten buradaydı?" diye fısıldadım. Sesimdeki o her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan mantıklı tını, Deniz'in gözlerindeki o karanlık ifadeyi gördüğümde hafifçe titredi.
Deniz cevap vermedi. Titreyen parmaklarıyla tezgahın üzerindeki eski deriye dokundu, sanki defterin gerçek olup olmadığını test eder gibiydi. Ardından gözlerini yavaşça yukarı kaldırdı, ahşap sütuna kazınmış olan o eski, solgun sembolle defterin kapağındakini yan yana getirdi. İşaretler birbirinin aynısıydı: İç içe geçmiş iki üçgen ve ortalarından geçen, kırık bir oku andıran o tuhaf çizgi.
"Amcam..." dedi Deniz, ses tonu tamamen değişmişti. Her şeyi şakaya vuran o çocuksu tını gitmiş, yerine buz gibi bir ciddiyet gelmişti. "Amcam bu kafeyi devraldığında, mutfakta ve depoda Nil adında bir kızın çalıştığını söylerdi. Ama bir gün aniden, hiçbir şey söylemeden işi bırakıp kasabadan taşındığını anlatmıştı. Herkes öyle biliyordu." Defterin sayfalarını yavaşça araladı. "Ama bu semboller... Nil bunu buraya kasabadan taşınmak için çizmiş olamaz."
Tam o sırada kafenin kapısındaki pirinç çıngırak neşeli bir sesle öttü. İçeri giren esintinin peşi sıra, okulda Deniz’in yanından ayrılmayan o çocuk, Rüzgar içeri daldı. Hemen arkasından da elinde büyük bir çizim defteri tutan, darmadağınık topuzuyla inanılmaz havalı görünen Alya girdi.
"Ooo, sen!" diye seslendi Rüzgar, doğrudan bizim olduğumuz tezgaha doğru yürürken. Yüzünde muzip bir sırıtış vardı. "Okuldaki reddediliş seni kesmedi galiba, Deniz’in peşinden kafeyi de mi bastın?"
Alya gözlerini devirerek Rüzgar’ın omzuna vurdu. "Rahat bırak kızı Rüzgar." Sonra bana döndü, yeşil gözlerime ve masadaki eski deftere baktı. Sanatçı gözleri, kapağın üzerindeki sembolü anında fark etmişti. "Bu nedir? Oldukça antika görünüyor."
Deniz, Rüzgar’ın şakasına her zamanki gibi flörtöz bir laf sokmayla karşılık vermedi. Aksine, günlüğü hızla kapatıp tezgahın altına gizledi. Yüzüne saniyeler içinde o eski, yapay ama neşeli maskesini geri yerleştirdi.
"Hiç," dedi Deniz, sesini zoraki bir neşeyle yükselterek. "Yeşilli bana okul ödevi için eski dillerle ilgili bir şaka hazırlamış. Ben de tam ona buranın baristası olduğumu, kütüphanecisi olmadığımı anlatıyordum." Rüzgar’a göz kırptı. "Hadi siz geçin arkaya, size her zamankinden hazırlıyorum."
Rüzgar ve Alya şüpheyle baksalar da üstelemediler ve kafenin köşesindeki o her zamanki masalarına doğru ilerlediler. Onlar uzaklaşır uzaklaşmaz Deniz yeniden bana doğru eğildi. Mavi gözleri adeta alev alev yanıyordu.
"Kapanışta," diye fısıldadı, sesi emir verir gibiydi ama içinde tarif edemediğim bir panik vardı. "Kafeyi iki saat sonra kapatıyorum. O zamana kadar gitme, bir yere kaybolma. Bu işi baş başayken konuşacağız."
Kimseye minnet etmeyen, kimsenin emri altına girmeyen ben, o an Deniz’in gözlerindeki o derin girdaba karşı koyamadım. Başımı hafifçe salladım ve kafenin en kuytu, loş ışıklı köşesindeki boş masaya doğru adımladım.
Sırlar yavaş yavaş çözülüyordu ama Kapsül Kafe’nin duvarları arasına sıkışan bu sır, ikimizi de yutacak kadar büyük görünüyor.
________

Beğendiniz mi? Bölümle ilgili düşüncelerinizi bırakmayı unutmayınız.Umarım keyif almışsınızdır.Karakterler görseldeki gibi bu şekilde zihninizde canlandırabilirsiniz.Ortadaki kıvırcık Rüzgar arkadaşlar.Sizce ikinci bölümde neler olacak?
Bu arada karakterleri sevdiniz mi? Şuanlık favoriniz hangisi oldu?
















