İçeriğe geç

KAPIZADE

Bölüm 6 · 9 dk okuma

KAPIZADE

Bölüm 6

♧ 5. BÖLÜM: Yabancı Olduğu Kadar Yakın ♧

♧ 5. BÖLÜM: Yabancı Olduğu Kadar Yakın ♧

"Kaderim de benziyor

Dumanın karasına

Dumanın karasına

Dumanın kara"

Arabanın kapısını kapatıp eve doğru yürüyorduk. Büyük bir apartmanın dairesiydi. Kalabalık bir ailelerdi herhalde.

'Sanki siz kalabalık değilsiniz.'

Senle dalavereye giremeyeceğim içimdeki ses.

'Öyle olsun.'

Asansörden inip içeri geçmiştik dördümüzde. Teker teker terlik vermişti Evran bize.

"Misafir getirdim size." diye salonun kapısını tık tıklamıştı.

"Abi yine kimi kaptın geldin." diye goy goy yapan biri ayaklanmıştı. Kardeşi olması lazımdı.

"Merhaba ben Efraz." diyerek elini uzatmıştı.

"Ben de Sahil." demiştim elimi eline uzatarak.

"Siz?" demişti Tuğçe'ye elini doğrultarak.

"Tuğçe." demişti Mete gülümseyerek.

"Aaa Mete abim. Sen, seninki, siz, birlikte... Vay be..." demişti şaşkınlığını fazlasıyla belirterek. Tuğçe bile gülmüştü.

"Hoşgeldiniz kızım oturun." demişti televizyon izleyen bir kadın. Evran'ın annesi olmalıydı.

"Hoşgeldiniz." demişti daha kalın bir ses. Babası olmalıydı bu da. Ne güzel duruyordu burdan bakınca.

Oturup biraz sohbet etmiştik. Hastanelik oluşumdan, karakola gelişime, ordan buraya derken kendimizi yemek masasında bulmuştuk.

Mısır ekmeği vardı, yanında kuymak. Pilav çorba derken doymuştuk. Ekmekle kuymak içimi acıtmıştı. Annem de bize yapardı. Ablamla birlikte yerken yarışa girerdik. Ama ne olduysa kayboldu o mutluluk.

Unutulanlar iki çift gülüştü,

Geçmiş kaldı rüya gibi.

Kabusların gelişi bir düşüştü.

Gelecek kaldı umutsuz güneş gibi.

Yemeğin her lokması mideme hançer misali salpanırken ayıp olmasın diye yiyordum. Beş lokma yedikten sonra elimdeki ekmeği masaya bırakıp geri yaslamıştım. Baktığımda Evran'ın kuymaktan hiç yemediğini görmüştüm. Niye?

'Merak ettim ben de. Geçmişle ilgili olabilir mi?'

Bilmiyorum, belki.

'Ayy çok düşünüyoruz belki midesine zarar. Belki tok, belki canı istemiyor.'

Kör kulak pilavı gömdü.

'Düşünmek istemiyorum yorgunum.' Kendi kendimi deli yapacaktım bir gün. Hadi hayırlısı.

"Elinize sağlık doydum ben. Lavaboya gidecektim de..." demiştim şebek gibi. 'Oy yavrum kuzum sen ne kadar maymun oldun böyle.' Susar mısın iç sesim. 'Emredersin yaralı martım.

"Ben gösteririm sana." dediğinde Evran'a kısa bir tebessümle cevap vermiştim.

"Sağol." dediğimde eyvallah dercesine kafasını sallamıştı.

Koridorda yürürken dayanamayıp sormuştum:

"Neden kuymak yemedin? Sevmiyor musun?"

"Seviyorum, yemek istemedim. Her sevdiğinin yanına gidip kokusunu çekebiliyor musun? Hayır. Her sevdiğinin tadını tatmak zorunda da değilsin o zaman."

Sanki kalbim karadenizmiş de ağır bir demir atmış gibiydi. Kara sularım bile sarsılmıştı...

"Şey kusura bakma... bilmiyordum... annen yapınca bir de yemeyince..." sözümü kesmişti siyaha boyanan gözlerinde ki küle dönen öfkeyi görebiliyordum.

"Annem yok benim!" Küçük çocuk kadar nefessiz, ejderha kadar ateşliydi sesi. Dünya gibi adamdı Evran. Dünyanın içi kadar sıcak, dışı kadar rüzgarlı. "...içeride ki halamdı."

Terk mi etti yoksa öldü mü?

'Fazla merak zarar ama sen bilirsin.'

"Ona...annene ne oldu peki?" demiştim zar zor ses çıkararak.

"Öldürüldü!" demişti sanki bir daha soru sorma der gibi. Kaşlarımı havalanmıştı. Evran'ın dalıp giden gözlerinde ki kişiyi anlamıştım. Annesi, acılı olmayan gerçeği. Bu bakışların altında daha derin şeyler olduğunu biliyor ama cesaret edemiyordum. Kapalı kutu olarak kalması daha iyiydi.

"Başınız sağolsun." dediğimde kafasını hafif eğip, sallamıştı.

"Lavabo koridorun sonunda..." demişti üç saniye ardından "... ve de bu kadar çok korkmana gerek yok." dediğinde gözlerimle bakmıştım. Demek istediklerimi anlamış olmasını ummuştum ki, arkasını dönüp gitmişti.

Suyu açıp yüzümü yıkamıştım. Sonra da aynada ki kendime bakmıştım.

Dünya buydu, herkesin içinde cennetini kaybetmiş cehennem bulunan yüreklere sahip, tatlı bir rüzgarla yolculuk yapan küre...

▪︎▪︎▪︎

Yemekten sonra Metehan ile Tuğçe gitmişti. Ben de çekingen halde salonun köşesinde ki koltukda oturuyordum. Karşımda Evran'ın kardeşi Efraz, onun yanında maç izleyen Evran'ın kendisi.

"Eee Sahil anlat bakalım." dediğinde Efraz'a kolunu vurmuştu Evran.

"Sahil ablacım!" diyerek düzelttiğinde gülmemek için kendimi zor tutmuştum.

"Anlatacak bir şey yok Efraz'cım sen anlat. Neler yapıyorsun?" demiştim.

"Sorma be ablacım. Okula git gel devam ediyoruz."

"Lise bitmedi mi daha." dediğimde kısa bir gülüş sergilemişti ikisi de.

"Yok bitti. Üniversite varya. Onu diyorum. O da okul sonuçta."

'Bu kız biraz geri zekalı kusura bakma sen şeker çocuk.' kendime göz devirmemek için zor duruyordum.

"Doğru tabi." demiştim rezilliğimi kapatmaya çalışarak.

"Benim okul bitti. Bazen istiyor insan ama. Dönsem o anılara diye."

"Aman abla dönmek isteyeyim yeter ki. Bıktım erken kalkmaktan. Gece oyun oynayamıyorum yahu." dediğinde uzaktan kıvırmıştım.

"Kardeşimiz hala büyüyemedi de."

"Belli oluyor aslında da çocuğa deme öyle."

"Çocuk mu? Ben sana abla diyim sen bana çocuk de. Hiç yakıştıramadım. Bir de büyük olacaksınız." diyerek yalandan alınıyordu.

Kahkahalara karışmıştık Evran la birliktem bir taraftan ağzımı tutuyor diğer taraftan kıkırdıyordum.

"Ne oynuyorsun bakalım?" demiştim abla gibi yaklaşarak .

"Oyun." demişti. 'Şakacı şey seni.' Tek kaşım havada kalmıştı.

"Onu bende anladım ama." dedim buz şekilde.

"Oğlum senin kafa yok mu?" diyordu Evran delirmiş şekilde.

"Abi ne oynuyorsun dedi hangi oyunları oynuyorsun demedi." haklı da olabilir aslında. 'Bu hep haklı aslında sizsiniz kafasız olan.' İyi öyle olsun iç ses.

Biraz olsun eğlenmiştik. Hayatın karanlık ve ışıksız tarafını kenara bırakarak yüzümü güneş doğmuşcasına gülmüştük. Sahi bir gülüş bin güneş gibi olurmuş, hayat öğretti.

Çabalarımızı içtikten sonra saat on bir buçuğu geçiyordu. Halime hala bana bir oda vermişti.

Odayı benimsedikten sonra su almak için mutfağa gitmiştim. Dönerken Evran'ın odası sandığım odadan fısıltılar duyuluyordu.

"...hep burda kalamaz oğlum." benim için mi konuşuyorlardı?

"Ama yalnız kaldı hala." ben mi?

"Oğul haklısın ama olmaz böyle bir şey. Akraba değil bir şey değil."

"Kimsesi yok diyorum hala."

"Komşular duysa ne der?"

"Bu insanlar niye bu kadar önemli."

"Anlarsın Evran zamanla."

"Ayrıca insanları bırak da kendine çeki düzen ver. Kıza elmas görmüş gibi bakıyorsun." kime bana?

Elmas görmüş gibi...

Kimse beni görmesin diye odaya koşar adımlarla gitmiştim. Bir bardak su içip kafamı yastığa koymuştum.

Uyumak isteyip aklımdaki düşüncelerden uyuyamıyordum.

Annesi olmayan bir adam kocaman çınar gibi kalabilir miydi? Yoksa kaydırağın dibinde oturan küçücük çocuk ruhu mu vardı?

Bazen insan kalkamaz,

Yalnız kalır.

Ruhunun gemisi ıslanır,

Kağıttandır o gemi,

Renkli ama dertli

Kiralanmış ama sevimli,

Sevgisiz ama sevebilen

Kimse bilmeden ölen

Gören olmadığı gibi dirilen.

Belli belirsiz gemiydi

Batmayan ama ayakta da olmayan...

▪︎▪︎▪︎

"Alo?"

"Aşk olsun beni tanımadın mı kuşko."

"Ajda! Sensin."

"Benim tabi ki kızım..." sabah kalktığımdan iki saat sonra telefonuma bilinmeyen birinin numarasıyla irkilmiştim ama sesi duyunca tanımıştım. "...insan kuzenini de unutmaz ama neyse."

"Kız dur alınma hemen." demiştim Ajda'yı yumuşatmak için.

"Alınmadım kız şaka yapıyorum. Kaza yapmışsın Sahil, geçmiş olsun için aramıştım..." arkadan başka sesler de duyuyordum. "...Akbal da geçmiş olsun diyor."

"Sağolun sağolun, küçük bi kaza alt tarafı."

"Kızım sen deli misin? Motosiklet çarpmış az kalsın geberip tahtalı köyü boyluyomuşsun hala gelmiş küçük bir kazandı diyo. Senin inadına ne oldu? Keçi Sahil kaybolmuş, kedi Sahil gelmiş." bana değiştin mi diyordu? Allah'ın körü.

"Ne kedisu uşağum geçi Sahil'im ben geçi, inadından geçilmeyen, gelmiş kedi diyo. Sensin kedi kulaklı Ajda. Geçen ki kedi kulaklı yaptığın hikayeyi görmedim değil." dediğimde ufak bir kahkaha atmıştı.

"Ha şöyle kızım." oturma odasında ordan oraya ordan oraya yürürken karşımda kulağında telefonu olan birini daha görmüştüm, Evran'dı.

"Tamam dayı...olur tamam...hadi görüşürüz...görüşmek üzere..." diyip kapatmıştı tek kaşını kaldırıp bana bakıyordu. Ağzıyla kim o demişti.

"Kim o Sahil? Sevgil-"

"Hayır be. Doktor."

'Kız ne doktoru?'

Sus ağzımdan kaçtı.

"Doktor mu?"

"Evet. Doktor taburcu işlemlerini yapacak da... Neyse ben kapatayım sonra konuşuruz Ajda."

"Tamam Sahil. Trabzona döndüğümde gelirim yanına."

"Tamam. Görüşürüz."

"Öptüm kuşko."

"Bende..." diyip e harfini uzatmıştım. Daha sonra kapatmıştım.

"Kimdi o?" diye sormuştu Evran bu sefer sesli olarak.

"Sana ne Evran?" galiba biraz sert olmuştu. 'Keşke biraz olsaydı.' Daha da pişman etme beni ya.

"Tamam ya anladık bana ne?" tirip mi atıyordu? 'Hakettin ama.' Peki tamam.

"Şey öyle demek istemedim, neyse . Sen kime diyordun görüşürüz diye?"

"Bundan da sana ne o zaman?" aynı cevaptı. Haklıydı da. Ama göz kırpmışı yumuşatmıştı.

"Bu ne ya sabah sabah ergen ergen kavgalar dinleyerek uyanıyoruz." diyerek esneyen Efraz'a bakmıştık ikimizde. Aynı anda söylediğimiz kelime ikimizinde kıkırdamasına sepep olmuştu:

"Sana ne?" demiştik aynı asabiyetle.

"Tamam ya.."demişti ellerini havaya kaldırarak "...demedim bir şey." diyerek geri geri yürüyordu. "Abi kim gelecek demiştin sen?" biri mi geliyordu? Kim geliyordu ama? 'Sus da anlayalım.'

"Dayımlar kahvaltıya geliyormuş. Bir saate orda oluruz dedi." evde ki kimse uyanmamıştı ama.

"Ulan kimse kalkmadı daha."

"O zaman biz hazırlayalım. Hem yardım etmiş olurum. Yardım borcumu ödemiş olurum..." demiştim sessiz sessiz.

"Kızım sana ne dedim ben. Borç morç yok isteyerek. Bile isteye yahu, anla." dediğinde ellerimle oynamaya başlamıştım. "Ama kahvaltı hazırlayabiliriz. En azından izlersin." dediğinde kafami sakince sallamıştım.

Sonrasında mutfağa doğru gitmiştik.

"Konuştuğum kişi amcamın kızıydı."

"Hımm. İyiymiş." diyerek arkasını dönüp gitmişti. Peşinden de ben. Mutfağa gitmiştik. Ben masada oturup Evran ile Efraz'ın yemek yapışını seyretmiştim. Kahvaltı hazırlanırken Halime hala da kalkmıştı. Akif ve Atacan dayıları gelince önce tanışmış daha sonra üç beş sohbet etmiştik. Bu gün böyle geçmişti. Aksiyon olmadan.

"İyi geceler Sahil." demişti odama geçerken. 'Ne ara odamız oldu?' Olduğu zaman oldu.

"İyi geceler Evran."

Düşünmeden uykuya dalmıştım. Yastığa kafamı yaslandığım gibi.

Uykuya daldığım anın tatlı bir nefes olduğunu nerden bilebilirdim ki?

Uyanmıştım. Karanlığın ortasına gözlerimi açmıştım. Gözlerimi açtığımda iki göz daha. Çığlık atmama ramak kalmışken beni tutan bir el. Kimdi bu peşimi bırakmayan?

Gözyaşlarımı serbest bırakmıştım ama ağzım ve boynum hala tutsaktı.

"Korkma seni kaçırmayacağım. Ama kork da, o günler yakın."

Bunlar ne demek?

Aklım donmuş, kalbim korkudan yanmıştı. Ve bir kapı daha çarpılır korku enkazını geride bırakmıştı.

Kapının rüzgarında ucan bir not. Aldım elime, okudum.

"BU EVDE BANA AİT BİR ŞEY VAR."

O gözlerden hissettiğim tek şey korkuydu. Beni çarpıp yere savuran birinin korkutuşuydu. Kapılardan korkutan canavardı. Biliyorum sesinden de, o canvar Pakkan'dı.

Sadece benden değil, devletten bile kaçıyordu. Ama bilmiyorumdu ki, kaçan insan yakalamaya mahkumdur.

Hatırlıyorum da, kaçmaya çalışmamıştım hiç. Nedendi bilmiyorum ama hissetmiştim kurtulacağımı. Cehennemimin söneceğini.

Sessizce akan gözyaşlarımı silerken fark ediyorum, ne değişti benim hayatım da? Önce ablam öldürüldü, sonra benim ruhum katledildi. Acaba ruhen ölmüş birinin bedenen yaşaması ne kadar nefes aldırabilir ki?

Bu ev dedi. Biliyor benim adım adım gittiğim yerleri ama nasıl? Bu evde bir sır var kimsenin bilmediği ama ne?

Bilmeyen geçmiş, bilinmeyen gelecek ve belirsiz bu gün.

Düşündükçe daha iyi anlıyorum, geçmişimiz geleceğimizden daha fazla bilinmezlik taşıyordu. Geleceğimiz de öleceğimizi biliyoruz ama geçmiş de nasıl doğduğumuzu bilmiyoruz. Gözyaşlarımı odanın kuytu köşelerine savururken Evran'ın odasına gitmek için ayaklanmıştım.

'Uyuyor ama...'

Muhtacım şu an.

'Yeteri kadar yardım etmedi mi?'

Katil bulunamadı daha, pardon kanıtlanamadı.

'Büyük konuşma yaralı martı.'

Gidiyorum.

'Umarım bölünmez çocuğun uykusu.'

Ağlatacaksın yine.

'Tamam bırak sulu gözlülüğü.'

Kapıyı tıklıyordum.

Bir tık...

İki tık...

Üç tık...

Dört t-

"Ne oldu?"

"N-not bıraktı birisi, a-ağzımı kapattım b-boğazımı t-tuttu." zar zor konuşuyordum. İç ses yardım et, sende kaybolma.

"Nasıl?" diyordu zar zor. "Ne zaman?" anlamıyordu o da. "Yine mi?" ve beliren o yorgunluk...

Elimdeki notu alip okumuştu. Okuduğunda çatılan kaşları kendini bırakmıştı.

"Anlamıyorum, ben ya ben, polis olarak algılayamıyorum. Ben ya ben, validen ödül aldım yapılan cinayetleri kimsenin yanına bırakmadım diye, şimdi yaralı bir kızın ablasını öldürmüşler, ruhunu gömmüşler katilin kim olduğunu düşünemiyorum." yere çökmüştü. Koskoca komiser yerde kıvranıyordu. Boğulduğunu hissediyorum ve bu canımı yakıyordu. İkimizinde...

"Göresledim yarimi

Hasret yüreği dağlar

Gözden yaş akmaz ama

Kalbim oturmuş ağlar."

Bölüm sonu

3 yorum