♧6. BÖLÜM: Sinsi Bir Ok ♧
"Ben denizde bir gemi
Dalgalar vurur beni. "
Yorgun gecenin ardından doğmuştu güneş. Penceremiz buğulu olsa da karanlık kaybolmuştu, aydınlık sarmıştı dört bir yanı.
Gözlerim kupkuruydu gözlerimden akan yaşları emdiğinden. Kirpiklerim yapışmıştı birbirine ve yüzüm ıpıslak ve simsiyah saçlarımın arasında kaybolmuştu.
"Güneş de doğdu." demiştim halsiz ses tonuyla.
"Gözyaşların dinmedikçe ne güneş ne ah doğar."
"Ruhumuz yıldızsız uzay gibi kaldı..."
"Kimsesiz kaldık kayıp kayık, yapayalnız ve bir başımıza."
Kafamı önüme doğru etmiştim.
"Ve de çok yorgun kaldık." sesim buğulu çıkmıştı.
"Tökezledik."
Daha iyi anlıyorduk ikimiz de, ne kadar gülersek gülelim, ne kadar eğlensek eğlenelim, hep sonumuz acılı ve yaşlıydı.
Ve biz kimsesizlerin, üç yüz altmış beş günün bir günü yazdır, geri kalanında ya kar yağar ya dolu...
KENDİ ELLERİNLE GELDİĞİNDE ANLAYACAKSIN.
BELKİ BİR ET PARÇASI İÇİN BELKİ DE ÇÜRÜMÜŞ PARÇA İÇİN.
BU EVDE BANA AİT BİR ŞEY VAR.
Bunların dahası var mıydı? Ne zaman gelecek? Yoksa gelemeycek mi?
Soru soru soru ve yine bir sürü soru.
"Kalk artık yerden Sahil." diyerek elini uzatmıştı.
"Dediğin gibi Evran, tökezledik." gözlerim her açık kaldığı saniye daha çok acıyordu.
"Eğer dizlerini sarmazsan hep düşersin. Eğer hep düşersen bir daha kalkamazsın." ne güç ne acı hiç bir şey hissetmiyordum.
"Eğer elini hep uzatırsan hep kalkarım." Küçük bir gülüş. Ne gerçekdi ne de yalan.
Kalmıştım, kalkmıştık.
Çok bir şey yiyemediğimiz bir kahvaltı olmuştu. Kahvaltıdan sonra Pakkan'ın evinde Metelerle buluşmuştuk.
Esen rüzgarla kendimi sirkelemiştim. Karadeniz kokusuyla acıyı içime gömmüştüm.
"Eliniz de bulunan üç not. Üç ipucu ve bir kanıt. O kanıt Sahil'in gördükleri." diyordu Metehan delilleri toplayarak.
"Sahil'e dikkat edilmesi gerekiyor, kendi ellerinle geleceksin diyor. Koruma falan lazım." diyordu Evran öfke kokan sesiyle. "Et parçasından bahsettiği diri birini kastediyor." ama kimdi?
"Kim olabilir bu? Sahil olabilir mi?" dediğinde Metehan, başka biri yokmuş gibi düşünüyor olabilirdik.
"Ya ben değilsem, ya başkasıysa?"
"Bunu öğrenmemiz lazım." demişti Metehan düşünceli ifade ile.
"Ve son not; bu ev dediği bizim ev. Bizim eve bırakmış notu. Akşam gidip babamlara sorarım bu adamı. Hadi bulduk bir şeyler ait olduğundan kastı ne? Evin tapusu falan mı var bu herifte?"
"Niye olmasın komiserim? Her şey olabilir?" haklıydı sonuna kadar.
"Artık içeri girelim." demiştim meraklılık göstererek.
Koskoca villanın anahtarını çevirmiştim. Üç kilit sonrasında açılmıştı.
Gri koltuklara bakıyorum da, güçlü güçlü oturduğum koltuklar. Mutafağa bakıyorum. Kimse gelip dokunmasın diye yemek yaptığım geçmiş. Yorulmadan dimdik kaldığım bu ev de ablam ölmüştü.
Dayanamadım daha fazla çöktüm dizlerimin üstüne.
"Ben..." dedim hıçkırıklarımı tutamayarak "...bana dokunmasın bana bakmasın diye burada, bu tezgah da, saatlerce yemek yapardım. Yorulmadan..." içim çok mu dolmuştu? Yoksa benim yazgım mı buydu, gözyaşıyla yaşamayı öğrenebilme "...ama çok yordular beni." beni dedim gözlerim sisli sisli kafamı kaldırıp Evran diye düşündüğüm silüete bakarken. Elimi tutmuştu o gölge.
"Tamam...tamam..." onlarında dili yetmiyordu. Onlar da bilmiyordu ne diyeceklerini.
Diğer tarafımdan biri daha geliyordu. Metehan olmalıydı.
"Sahil...su içersen rahatlarsın belki...İç bunu..." diyerek elindeki bardağı uzatmıştı.
"İçmem, nefesimi, nabzımı, kalp atışımı yok eden buranın bir damla suyunu içmem, içemem. Zehir olur bana." diyerek yine ağlıyorum.
Mete gitmişti. Hızlı adımlarla yok olmuştu.
"Kırdım mı onu da? Nereye gitti?" demiştim gözyaşlarımı silerken.
"Gelecek merak etme." dedi Evran sessiz betimlemeyle. "Sen kimseyi kırmadan, çok kırıldın." dediğinde kafamı önüme eğip evet dercesine sallmıştım.
Aradan beş dakika geçmeden Mete gelmişti. Elinde bir şişe suyla. Benim içindi.
"Bizim suyumuz yaralarını sarar değil mi kıyamet kız?" anlıyorlardı beni. Anlaşılabiliyordum.
"Teşekkür ederim Mete...çok teşekkür ederim hemde..." dedim titreyen sesimle.
"Rica ederiz, ne demek ne demek." demişti neşeli sesle. Ortamın hüzünlü ve sisli havasını ortadan kaldırmak için.
Dudaklarım titreye titreye gülmüştüm.
Yerimden kalkıp üst kata çıkmıştık.
Ablamla kaldığı odaya. Dolapları birer birer açıyorduk. Kilitli kasa vardı.
"Evran Metahan, gelsenize." demiştim. "
"Ne oldu?"
"Kilitli kasa buldum."
"Filkete yok mu saçında?"
"Yok." diyerek kafamı sallamıştım olumsuz şekilde.
"Ama bende var." diye ses gelmişti kapıdan. Tuğçeydi.
"Vay yenge vay, zamanlaman harika." demişti Evran.
"Nerde Tuğçem orda her şey tamam bilin hee." diyerek gözünü kırpmıştı. Evran Tuğçe'nin filketesiyle kasayı açmaya çalışıyordu. Üç beş kıvırma sonrasında açılmıştı. Bir kaç silah çıkmıştı.
"Bunların içinde mermi de var. Al bunları Mete."
"Ver komiserim."
"Bu kıyafetler ne?" demiştim şaşkınlıkla "küçücük."
"Bebek kıyafetleri... mavili, yeşilli." ne demekti bu?
"Sahil?" dediğinde Metehan'a dönmüştüm "Sizin çocuğunuz mu v-"
"Hayır, hiç bir zaman olmadı!" diyerek aslan misali kükremiştim.
"Ama bunların anlamı bu." dedi düşüncesinin üstüne basarak ifade etmişti Mete.
"Dedim ya yok öyle bir şey." dedim titrek hislerle. Olabilir miydi gerçi?
'Ben beklerim o adi canavardan.'
Bir kere olsun içimi ferahlatma zaten.
'Ama ne yapabilirim ki?'
"Tamam işte kız yok öyle bir şey diyor." diye atılmıştı Evran.
"Abi. Şey komiserim. Buldum lan. Notların birinde diyordu ya hani, 'belki bir et parçası için" diye. Et parçasından kastı bir bebek mi?" lütfen olmasın.
"Ama nasıl öyle bir şey olur? Kız olmadı öyle bir şey diyor." diyerek beni savunuyordu Evran.
"Az kafanızı çalıştırın. Kıza gelip uyuşturucu verse, olamayacak şey olmaz." diyen Tuğçe ye yalvarır biçimde bakmıştım.
"Olmasın lütfen. Ben benim istemeden anne yok hayır. Allah’ım lütfen olmasın!" demiştim ruhsuz ve kekeme ifademle.
"Olmamıştır. Araştıracağız. Sakiniz." diyordu Evran gözlerini bir açıp bir kapatarak.
'Buna ne ya? Varsa var çocuğumuz.'
Nerden bileyim ben.
'Evli barklı çocukluyuz diye kabul etmiyor bizi.'
Ne alaka iç ses?
'Anlamazlıktan gelme şapşik.'
"Ben resmiyette hala evliyim değil mi?" içimdeki düşünceler yüzünden aklım karışıyordu. Ben ne zaman boşanabilecektim.
"Ben sana demedim mi, zoraki evlilik günahtır ve nikah kabul olmaz diye." demişti Evran kükreyerek.
Konuşmadan gözlerine bakmıştım. Alev atan gözlerine, okyanus mavisi gözleri cehennemi yaşıyor gibiydi.
"Bu kıyafetleri de alıyorum komiserim." diyen Meteye kafasını sallayarak yanıt vermişti Evran.
"Yeşil ve maviler. Çocuk erkek olabilir mi?"
"Pardon ama bir çocuk olsaydı ben nasıl hissetmeyeyim ha? Dokuz ay karnında kim taşıdı bunu?" dedim hiddetle.
"Doğru aslında."
Ben değilsem o zaman, bu çocuk.
"Ben değilsem bu çocuk ablamın... Benim yeğenim yaşıyor mu?" diyordum şaşkınlığımı beyan ederek.
"Nerede çocuk o zaman? O kadar zaman nasıl haberiniz olmadı?"
"Pakkan'dan bahsediyoruz komiser. Ölsen, ne öldüğünü söyler ne de nereye gömüldüğünü." dedim dik dik bakarak.
"Benden bahsediyoruz hanfendi, ölen karınca bile olsa bulurum. Hem katilini hem kendini." o da bende dikleşmişti.
"Tamam kavga mı edeceksiniz? Çocukluğu aştınız sanıyorum ben ama." diyordu Tuğçe. Bu kız niye bu kadar olgun?
'Kıskandın mı?'
Ay ne demezsin.
'Kıskandın kıskandın.'
Kesinlikle iç sesim.
"Kavganızı kenara bırakın da kayıp bir çocuk var. Canı tehlikede olabilir." diye devam etmişti Tuğçe.
"Pakkan yapmaz o kadar değil mi?"
"Hiç güvenme bence. Karısını öldürdüğünü düşündüğün adamdan bahsediyoruz." sonuna kadar haklı konuşuyordu. Umarım ölmezdi, eğer ablamdan bana kalan son ve tek şey o küçücük çocuk ise, ölmemeliydi.
Düşünsenize, yaşamak için sebebniz kalmıyor, ama bir anda karşınıza birileri çıkıyor. İşte bu küçücük kıyafetler oldu benim sebebim de.
Artık ölmek yoktu.
Artık dirilme vaktiydi.
Anka kuşu gibi küllerimden doğma vaktiydi.
Evden dışarı çıkmıştık. Ve içindekileri söylemiştim koskoca eve bakarak.
"Anka kuşu gibi..."
'Martı değil miydin sen yaralı?'
Olsun iç ses. Uçacak kanatlarım olsun da, kuş olup olmamak önemli değil...
"Hadi sahil!" diye sesleniyorlardı ileriden.
"Tamam geliyorum."
▪︎▪︎▪︎
Pakkan'ın şöhretli ama bir o kadar acı dolu evinde sonra Tuğçe bizi sahibi olduğu kafesine götürmüştü.
Kahve ve ahşaptan olan tasarımı vardı masaların. Şeffaf camlarla kaplıydı kafe. Şirin bir yerdi. Kendisinin aksine çok şirindi hemde.
"Sahil şu an katı olan bir kadının nasıl böyle şirinleri evi gibi bir yeri işlettiğini düşünüyor olmalı." dedi Metehan. Haklıydı. İç sesim bile dilini yutmuştu.
"Evet. Nerden bildin? Özel güçlerin var kesinlikle." demiştim alaya alarak.
"Spiderman, badman, ironman hepsi benim yanımda halt etmiş dimi." diyordu göğüslerini kabarta kabarta.
'Tavuğunu becermiş horoz gibi durduğunu biri söyleyebilir mi?'
Kendi kendime gülmemek için zor duruyordum.
"Kardeşim sen bu kafayla devam edersen örümcek adam değil, örümcek bile olamazsın." dediğinde Evran, hepimiz kopmuştuk.
"Kalbimi kırıyorsun ama Evran'cım."
"Oy senin kalbini yerim ben. Oy oy." demesi daha komikti Evran'ın.
"Ee kahveleriniz ne olsun?" demişti Tuğçe en sonunda.
"Ekspresso bana." demişti Mete.
"Biliyorum." diyerek göz kırmıştı Tuğçe.
"Şekersiz latte." dedi Evran.
"Ulan kumda Türkkahvesi istiyorum ben. Trabzondayız, Paris kafesinde değil." demiştim bende gözlerimi yandan yanadan kırpıştırarak.
Kahvelerimizi içerken etrafa bakıyordum karşımızda lokanta vardı.
"Kuymak yiyorlar." demiştim bakarken.
"Canın mı çekti?" demişti Evran.
Önce mideme bakmıştım.
"Galiba." dedim küçük çocuk gibi.
"İddiaya girelim mi?" diyen Metehan'a hepmiz anlamayan gözlerle bakmıştık. "Senin acı biberler var ya turnam, alalım onları kim daha çok yerse kuymak ısmarlasın." aslında kafa dağıtmak için fena fikir sayılmazdı.
"Olur olur da..." Demiştim Evran'ı gözlerimle göstererek.
"Hee. Doğru." demişti Mete.
"Kuymak yemiyo olabilirim ama sen kendin yaparsan yerim belki." demişti gözlerini bana hapsederek.
"Olur bu kız yapar sana." demişti Mete alaya alarak. "Başlasın eğlence." diyerek ellerini çarpıyordu.
Tuğçe içeri geçip kavanoz kavanoz acıbiber turşusu getirmişti.
'Kızım sen Doğulu musun? Ne bu cesaret?'
Hallederiz, takma kanka hallederiz.
"Biberler de geldi." demişti Mete'ye uzatarak.
"Siz niye yarışa girmiyorsunuz?"
"Eee benim turnam Mardinli olduğu için kimin kazanacağı belli de. Bi daha yenilgiye gelemem."
Vay be. Esmerliğinden anlamalıydım.
"O yüzden biz giriyoruz yarışa."
"Su içmek yasak." dedim atılarak.
'Ne bu cesaret ulan içimizi mi yakacaksın dayanamam ben.'
Dayanırız dayanırız.
"Başlayım birer taneyle." diyip almıştım bir tane.
'Acı mı?'
Yoo gayet iyi.
'Emin misin?'
Korkma iç ses kazanacağız.
'Peki.'
"Çocuk oyuncağı mı? Alıp dolduracaksın ağzına." diyip tabaktaki beş tane biberi aynanda atmıştı ağzına.
"Çüş!" demiştim şaşkınlıkla.
Acıyla mı yok sa zevkle mi gülmüştü bilmiyordum ama ağzının kenarından kahkaha çıkmıştı.
"Bende yerim canım ne olacakmış. Hemde üç fazlasını."
'Kızım öldürecek misin sen bizi?'
Bir şey olmaz içses merak etme.
'Yok anladım ben. Cesedimiz çıkacak bu gün.'
Sekiz tane yiyeceğiz dimi şimdi.
'Sana da günaydın Sahil sana da.'
Geberip gideceğiz herhalde. Neyse artık.
Sekiz tane biberi düşüncelerimi bırakıp ağzıma atmıştım. Kütür kütür çiğniyordum. Biberin içindeki su dehşet derecede acıydı, acıdan dişlerim gıcırdıyordu ama bu iddiayı kaybedemezdim. Başladıysak bir yola halletmeden dönemezdik.
"Oha! Bir eksik yesen ne vardı? Ben on tane yemem." diye mızmızlanıyordu Evran.
"İnat dediğin budur komiser. Karadeniz kadınıyım ben. Kanım hem delidir hem inat. Daha bu ne kavanozu bitiririm ben."
'Sadece büyük büyük laflar değil mi? Gerçekten koskoca kavanozu yemeyeceğini söyle lütfen.'
Yemeyiz herhalde. İnşallah yemeyiz ya. Yiyemem ben.
'Yeme bir zahmet.'
İç sesimin acıdan korkuşu beni benden alıyordu. Gülsem deli diyeceklerdi ama gülüyordum yine de.
"Demek öyle keçi. Bende has mı has karadeniz erkeğiyim. Benim kanımda da var inat. Gör bakalım kim kazanacakmış." diyip kavanozu dikleşmişti. Tüm acı su boğazından aşağı bedenine mi gitmişti?
"Manyak mısın sen miden delinecek." diye kükremiştim.
"Kaybetmeyi kabullendin galiba." deyişi daha da hırslandırmıştı.
"Sen öyle san." derken pis pis gülmüştüm. "Pul biber var mı Tuğçecim?"
"Yuh artık." demişti Mete.
"Dokunur bu kadar acı."
"Bir şey olmaz bize." demiştik Evran'la aynı anda.
"İyi. Öyle diyorsanız." dedikten sonra Tuğçe gidip pul biber de getirmişti. Almıştım biberi pul bibere bulaya bulaya yemiştim.
"Al sende." diyerek Evran'a vermiştim bir tane de. "Yarasın koçuma." dediğimde sinirden güldüğünü anlamıştım.
"Bunun keçileri kaçık." demişti gülüşünün arasında.
"Sana kaçık uşağım." demiştim masaya yayılarak. "Ay yok ayol. Ben demedim ağzımdan çıktı."
Bu biber içki mi ne sarhoş etti galiba.
"Acıdan sarhoş oldu kız. Kıyamet gibi diye boşa demedim ben." diyordu Metehan.
"Ağzımdan kaçtı." dedim utanarak.
"Az önce arsız gibi yürüyordun ama." dediğinde Mete, daha çok utanmıştım.
Evran'a baktığımda sırıtıyordu.
"Koşuyordu ama siz bilirsiniz." dediğinde Tuğçe ile Mete beşlik çakmıştı.
"Eee biz en son biber yiyorduk." derken kavanozun içinde kalan son dört biberi ağzıma tıkmıştım.
"Sonuca bağlayamadık mı bu yarışı?"
"Hayır." demiştik aynı anda.
"Ben kazanmadan olmaz." dedim daha da inatla.
"Kaybetmeden diyecektin, yine yalnış çıktı ağzından değil mi?" diyen Evran'a ölümcül şekilde bakmıştım.
"Kesinlikle öyledir." demiştim üstün alfalığımı gostererek. O kadar biber sonucu midemde cehennem dolu kıyamet kokuyordu. İddia sonuç vermeyince birbirimize kuymak yapma fikriyle son bulmuştu.
'Sonuç vermeyecekse o kadar acıyı neden yediniz aptallar?'
Öyle deme iç ses eğlendik.
'Midesi yanan kendisi değil zaten.'
Evran'lara gitmiştik akşam olunca. Halası babası herkes mutfağa toplanmıştı.
"Ben bunun ustasıyım. Peynir rendelenmez, ince ince dilimlenir."
"Erimez ki öyle."
"Sen öyle san."
"Sen kendini kandır sadece." dediğinde gözlerimi kısıp bakmıştım. Evran'a bakarken halasının bana baktığını gördüm. İyi bir bakış değildi, kaşlarını çatıp bakıyordu. Kötü mü bakıyor?
'Kz aplatllaşma. İyi olmadığına göre kötü.'
Ama niye? Ne yaptım ben?
'Yeğeniyle bu kadar gülüşürsen ben de bakardım.'
Dedikodu çıkmaz değil mi?
'Bilemem. Sen kovulmadığına şükret.'
Polis diye gittim yanına. Ayrıca ben onun evine meraklı değilim o getirdi.
'Bilemem.'
Ne bilemem, bilemem. Her şeyi biliyorsun bunu da bil.
'İç sesine bağıran ilk insan.'
Rezillik işte.
'Bana bağıracağına tavana bak.'
Unuttum onu.
"Daldı gitti. Dibi tutacak Sahil." demişti Halime hala.
Efraz zevkle kahkaha atıyordu.
"Oğlum yavaş gül. Sonunda yiyecek olan biziz." demişti Halime hala tepki olarak.
Tatlı kadındı ama biraz katıydı.
'Sen yine de dikkat et.'
Evran'a laflarını yutturmak için kuymağı alip uzatmıştım.
"Abi Sahil abla seni geçecek gibi duruyor." diyen Efraz'a karşı o da kuymağını uzatmıştı.
"Tamam dökeceksiniz bırakın artık nimeti de getirin bakalım." ocağın üstündeki kuymaklarımızı alıp masaya götürmüştük.
"Öncelik kadınlarındır abicim." diyip benim kuymağımın tadına bakmıştı Efraz öncelikle.
"Ee tamam bitirdin bir şey söyle." demiştim heycanla.
Kimse bir şey demeyince Evran'da tadına bakmıştı. Tava da ki kuymak neredeyse bittiğinde Evran'la Efraz bakışıp el kol hareketleriyle;
"Eee yani..." demişlerdi.
"Ulan bitirdiniz ya." dediğimde halaları bile gülmüştü.
"Olsun." demişlerdi yine. Dayanamayıp bende bakmıştım kuymağımın tadına.
"Ee bu güzel."
"Bana göre de benim ki güzel." diyen Evran'ın kuymağının tadına.
Tadı güzeldi. Sanki biraz duygularını katmış gibi. Hasret kokan bir şeydi.
"Gü-güz-güzel."
"Siz yiyin ben gidiyorum beni çağıranlar var." deyip çıkmıştı.
Neydi bu ani değişim? Az önce gülüyorduk.
"Ah şimdiki gençler." demişti Halime Hala.
"Biraz tuhafız galiba." dediğimde bakışından korkmuştum.
"Biraz değil kopuğuz biz yahu." demişti Efraz.
'Ula kopuk.'
▪︎▪︎▪︎
Bazı günler vardır, güneş yerine dert doğan. Bazı günler vardır, güneşle birlikte evren doğan. Ve bir dünya vardır, dertle güneşin ayrımını algılamayan. Gecenin karanlığı gibi, kutup yıldızını bulmaya çalışan küçüklük anılarımız gibi. Dünya tıpkı benim kayıp ruhumla senin sandık olan ruhun gibi. İçinde hazine mi var yoksa kan mı?
Bilemeyiz...
Evim olmayan bir evde uyanmıştım. Sahi, bu kaçıncı evsiz sabahımdı?
Yine bilemiyorum...
Sabah kahvaltıyı yapmış odaya çekilmiştim. Sıkıcı gibiydi bu gün. İlaç ve merhemleri kullanarak gün geçiyordu. Kaşımın üstünde ki bandajı çıkarmak istesem de Evran çıkartmamıştı.
Öğlenden sonra kapı çalmıştı. Evranlar Meteler falan sanıp kapıya koşmuştum ancak tanımadığım insanlar gelmişti.
"Merhaba... Hoşgeldiniz..." çekingen suratım vardı.
"Kim bu kız?" fısıltıları vardı. Komuşlardı büyük ihtimalle.
Herkes tuhaf tuhaf bakıyordu ve galiba korktuğum gerçekleşmişti.
Dedikodu...
Ve buralarda hızlı yapılırdı dedikodu...
"Külbasarların kızı..."
Olabilir çok mu sorundu? Bir soy adım yüzünden. Halime hala sinirli şekilde bakıyordu. Utançtlık da vardı.
Benim yüzümden...
Kadın haklıydı.
Zar zor tahammül etmiştim akşama kadar. En sonunda Evran gelmişti.
"Ben gideceğim Evran." demiştim alelacele.
"Neden? Bir şey mi oldu"
Her zaman ki gibi,
Oldu,
Yine bir şey oldu...
"Ben ağaçta bir yaprak
Rüzgâr savurur beni."
#cizgi23
