♧3. BÖLÜM: Çarpan ve Çarpılan ♧
"Why won't you cry?
Tears in my eyes, yeah..."
(Neden ağlamayacaksın?
Göz yaşları gözlerimde...)
"Ama ortada bir sorun yokken Sahra Külbasar'ın bir anda nabzı düşmeye başlamış. Ayrıca doktorlar riskli bir sorun olmadığını bildirmişler. İsterseniz sağlık raporunu gösterebilirim." inkar ediyorlar komiser, inkar.
"Evet hatırlıyorum. Göstermenize gerek yok komiser." gurur işte. "Kızımı, Pakkan ile evlendirmeyi düşünmüştüm iş ilişkileri daha da gelişsin diye. Sahra'nın itirazı yok diye mutlu sanıyordum. Bizde mutluyduk. Ama bir anda her şey tepetaklak oluverdi." sesindeki muziplik ne?
"Sahil hanımla da konuşmuyormuşsunuz." bu adam bizi barıştırır.
"Sözlerimi çiğnedi o."
"Ne sözü?"
"Evinde mutlu ol dedim. Orası artık senin dedim, dinlemedi terk etti." adam vurdu vurdu. Beni ağlatandan ev olmaz, mutluluk olmaz.
"Ama kızınıza vurmuş." sesi sanki öfke dolu gibiydi.
"Sahil dik biridir. Vurdurtmaz kendine." anlayamadım bende. Gücünü de yıkıyorlar ama. Güçlüyüm dersin her gece. 𝙰𝚖𝚊 𝚑𝚎𝚛 𝚐ű𝚕ű𝚖𝚜𝚎𝚖𝚎𝚖𝚒𝚣𝚍𝚎 𝚐ö𝚣𝚕𝚎𝚛𝚒𝚖𝚒𝚣𝚍𝚎 ç𝚒ç𝚎𝚔𝚕𝚎𝚛 𝚊ç𝚖𝚊𝚣𝚍𝚒... Günümüzde bize her gece yetmezdi. Yetmedi. Sevginin sahipsizliği ağır bastı.
"Karşıdaki şahsa eğer tüm kurallar değişir Cihaner bey. Ben size derim ki kızınızı kaybetmeyin. Birini kaybetmişsiniz zaten, diğerinin elini de bırakmayın." benim için uğraşıyordu. 'Bizim için.'
"Komiser sen kurcalama oraları." yine sert ve inatçı. 'Aynı senin gibi işte.'
"Ben anlatırım size olanları komiser bey." annemin sesiydi bu. Bilmediğim bir şey mi vardı acaba?
"O gün Sahra'm merdivenlerden düşmüş. Sahil istemedi ama Sahra mutluydu evliliğinden. Sahil istemese de o istemişti. Her şeyin güzel olduğu bir geceydi işte. Ama güzel kızım merdivenlerden düşmüş. Doktorlar hayati riski yok diyince ferahlamıştım. Yalvardım yakardım Allah’ıma, kızımı bana bağışla diye. Makinadaki kalp atışı da iyiydi. Ama bir anda nefesi kesilmeye başladı. Biz o sıra da Cihaner ile birlikte hasta ziyareti yapıyorduk. Ben kızımın saçlarını, ellerini okşadım." sesi titriyordu. Ağlıyor muydu annem? "kokusunu çektim. Yaşayacak diye umutlandım. Ama o makinelerin içindeki sesler içime korku düşürdü. Sanki kızım ölürken bende onunla ölmüştüm. Sanki Azrail tek kızımın değil benim de canımı almıştı." evet hıçkırıyordu. "doktor geldi. Üç beş şey aldı. Bizi dışarı çıkarttı. Sonra o hüzünlü adımlarla geldi, dediki başınız sağolsun. Haykırmamıştım bile, kızımı verin diye. Ben ağzımı açamadan gitmişti. Tansiyonu düşmüş nefes alamamış mı nabzı mı düşmüş bir şeyler olmuş ama, benim kızım yoktu. Siz şimdi diyorsunuz Pakkan öldürmüş olabilir diye. Ama kızım onu severdi ki. Sahil de benim kızım, durmasın bir daha onun yanında ama, Sahra sevmişti Pakkan'ı." annemin düzelen sesiyle kendiem anca gelmiştim.
"Tamamdır. Teşekkürler Meltem hanım." demişti komiser. Bir kaç hışırtı gıcırtı sesleri durmuştum. 'Aptal araba sesi o.' Doğru ya araba var önümde. 'Ben kimlerin içinde yaşıyorum ya?' Ayh bıktım içimdeki kendimden de, çok egoist. 'Ay k*çımın kenarı.' Terbiyesiz. 'Senden bulaştı.' Ay tamam yeter.
Abimin arabasıydı. Abim camdan beni görünce şaşırmış gibi duruyrodu. Apar topar arabadan inip yanıma gelmişti.
"Sahil ne oldu?"
"Ablamın katili ile ilgili üç beş sorgulama. Polisler falan geldi. Yani ben getirdim de, karışık orası."
"Sonra konuşacağız da. Babamlar bie şey demezler ki. Pakkan şerefsizinin yanında durmak için her şeyi göze alır bunlar."
"Öyle oldu biraz." dediğimde derkn bi soluk verip içeri gitmişti.
"Bu da Sahra'nın ikizi."
"Hoşgeldiniz komiser bey."
"Hoşbulduk?"
"Kayra Külbasar."
"Kayra Bey. Bizde Sahra hanımın ölümü ile soruşturma yapıyorduk."
"Sahra ölmedi komiser bey, öldürüldü. Sahil ne dediyse arkasındayım ben. Pakkan itinin altından çıktı tüm bunlar."
"Kardeşinin ettiği iki lafa, akıttığı iki damla yaşa mı inanıyorsun?" kalbim ağrıyordu. Sanki zehirli hançer yavaş yavaş saplanıyordu. İç sesim ses ver, yaşıyor muyuz?
"Senin sevginden daha çok inanıyorum baba." abim keşke haklı olmasa... "İki yıllık adam için şu kızın çocukluğunu mu heba ediyorsun baba. Hiç hatırlamıyor musun? Seni ne kadar çok severdi,ne kadar çok severdin. Hiç mi?"
Sonbahar dedikleri şey buymuş demekki; solma hissi. Solup yeşerememe hissi.
"Hiç." sahtelik alıyormuş gibi hissettiren, üç harften oluşan kelime. Yoksa doğru muydu? "Ben ona demiştim, bu evden çıktığın gibi dönemezsin. Kuralları çiğnedi ama o. Gelemez daha." kulağımı sağır eden kelime hıçkırık çıkarmama sebep olmuştu. O an ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Ağlamalı mıyım? Ağlamamalı mıyım?
Yürüdüm. Koştum. Yokuş aşağı indim hızlı hızlı. Ağzımdaki inlemeler soğuk havada dans ediyorlardı. Belki de kılıçla savaşıp kendi kanlarını akıtıyorlardır.
Gri kaldırımların üstüne basan ayaklarım değil içimdeki kırıklardı.
Yerler ıslatktı ve ben basa basa ilerliyordum. Sanki mahşerden korkmayan atlılar gibi.
Ellerim gözlerimdeki yaşları silmekten harap olmuştu. Tüm her şey bir titreme sesi ile dağılmıştı. Komiser arıyordu.
"Sahil iyi değilsin sen. Nerdesin? Biz sizin evden çıktık." sana ne? Ölüme gidiyorum var mı? 'Ona atarlanmasana. Bir suçu yok.' Benimde yoktu.
"Bende bilmiyorum. Sadece gidiyorum."
Gerçekten de bilmiyordum. Düşünmemek için ne yapacağımı bulmaya çalışıp bulamıyordum. Ben alev alev yanıyordum galiba.
"Sahil kapatma da yerini bulalım."
"Merak edilecek bir şey yok. Kaybolmad-"
Ani frenle durmayan bir motosiklet.
Neye uğradığını şaşıran yaralı martı.
Telefonun ucunda kalakalan komiser.
Kelimemi tamamlayamadan cümleyi çığlık sesim tamamlamıştı. Yere fırlamıştım. Telefonum önümdeydi hala. Arama devam ediyordu.
"Sahil hanım!"
"Sahil hanım!"
"SAHİL!"
"Evran kaza oldu fren sesleri vardı."
"Allah kahretmesin, ya kıza bir şey olursa?"
"Sakin ol Evran bir şey olmaz."
"Metehan hızlı sür arabayı ben konumdan bağlanmaya çalışacağım."
"Tamamdır abi, son gazla devam."
Bir tarafta seni atan ailen var, bir tarafta senin için çabalayan yenileri. Bu hayat zamanın hiç bir yarayı kapatamadığı gibi tuhaftı.
Hayal meyal duyduklarım, hayal meyal gördüklerimle son nefeslerimi alıp veriyor olabilirdim.
Ölüm.
Ölmek kadar acı çeken ruhum şu an ölmemek icin savaşıyordu.
Kaskını indiren adam ve yanında sevgilisi sandığım bir kız vardı. 'Saçları uzundu Sahil, erkek olmasını bekleme.' Ben bu haldeyken senle kavga edemem iç ses. 'Ama ben ederim.' Tamam iç sesim tamam. 'Eyvallah Sahil.' Bacaklarım karıncalandı, çok acıyor. 'Kalbin daha da fazla acıyordur emin ol.' Gözlerim kapanıyor. 'Biraz daha dayan Evran geliyormuş.' Gözlerimi ayakta tutamıyorum. 'Biliyor musun Sahil?' Hı? 'Espri yapacak halim bile kalmamış.' Çünkü ölüyoruz.
"Hanfendi görüyor musunuz?"
"Tufan gözleri açık."
"Ya öldüyse Nihal?"
"Hey! Siz. Hanfendi hareket eder misiniz lütfen. Lütfen ölmemiş olsun, Allah’ım nolur ölmesin." kolumu hareket ettirmeye çalışmıştım. Sağ sola doğru hareket ettirmiştim.
"Çok şükür. Ambulans çağır Tufan."
"Tamam, tamam."
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı yine.
Bekliyorum.
Bir taraftan ölümü, diger taraftan Evran'ı kim daha hızlı gelecekti? 'Evran gelecek yaralı martı. Yaşayacağız.' Ben artık yaşayamıyorum.
Acı kalbin doğum lekesidir. Doğarken ağlarsın ve öyle devam eder. Belki kimse görmez, kimse bilmez ama ruhunu ıslatan damlaları vardır herkesin. Yaralarını saran damlalar, yaralarına iyi gelen göz yaşlarının damlaları.
"Ağlamaktan yoruldum." demiştim ağzımı kımıldatarak.
Akıyorlar, dayanamıyorlar. Yağmur gibi ruhumun külden topraklarımı ıslatıyorlar.
Ani bir fren sesi duydum. Gemişler miydi? Benim için. Babası tarafından reddedilen birisi için. 'Kendini önemsesen biraz.' Ulan babam önemsemiyor, elin uşağı değil. Babam açtı sevgi yarasını başkası nasıl saracak? Babasının sevvisizlikle yaraladığı kızı kim yaralamaz? Kim incitmez? Kim sarar? Kim ya kim? Beni ben saramıyorum, ben sevemiyorum. Babasının sevmediği kızlar niye korkar ki? Keşke korkmasak.
"Sahil!" demişti tanıdık ses. Evran'ın sesiydi.
"Nefes alıyor mu?" dediğinde yarısı açık gözlerle bakmıştım. Bana çarpan kişilerle konuşuyor olmalıydı.
"Hareket ediyordu az önce." demişti kız olan.
"Çok şükür çok. Siz mi çarptınız?" sanki cinayet sorgusunda gibi sert soruyordu.
"E-evet de kazayla oldu." demişti erkek sesi.
"Hız kuralları diye bir şey yok mu kardeşim? Dikkat etsenize."
"Haklısınız d-" adamın sesi rüzgarda uçmuştu. Elleriyle saçımı kenara kıvırıyordu. O saçlarımı kenara alırken bir damla yaş almıştı gözümden.
"Ağlamaktan...yoruldum...ben..." sessiz ve kısık konuşuyordum. Gözlerime bkr perde mi yoksa karanlık bir kabus mu gelmişti anlayamamıştım.
Karanlıktı...
Siyah bir karanlık...
Sessiz bir karanlık...
Ruhum gibi karanlık...
༺❀༻
Anaokulundayım, daha küçücük bir çocuk. Oyuncaklar vardı renkli renkli, tür tür...
Bir çocuk geldi, eline bebeklerden birini aldı;
"Bebek, çok tatlı değil mi? Ben anne olmak istiyorum, çünkü annem çok iyi biri, beni çok seviyor. Bende anne olup çok sevmek istiyorum." bebeğe bakan gözleri pasparlaktı. "Sen anneni seviyor musun?"
"Evet. Çünkü benim annem de beni çok sever. Ama ben babamı da seviyorum. Beni kucağına oturtur masallar anlatır. Bana sütümü içirir. Babam da beni çok seviyor."
"Ben babamı hiç görmedim." küçücük çocuğun kalbi acır mı? Benim ki acımıştı. Ya bir gün bende babamı göremezsem diye acımıştı.
"Yaa! Baban nerde ki?" çocuk merakı işte.
"Cennette dedi annem. O şehit olmuş."
"Başınız sağolsun." çocuktuk ama hissediyorduk.
"Vatan sağolsun de diyordu annem. Vatan sağolsun Sahil." buruk tebessümle bakmıştı kız. "Annem şehitler ölmez derdi ama bence öldü o. Ölmeseydi gelirdi bana da masal anlatırdı."
"Olabilir. Babamı senle paylaşabilirim aslında. Ama ben onu çok seviyorum..." insan çok sevdiği birini paylaşabilir miydi? Bir zaman sonra paylaşmaktan korktuğum, benden gitmesinden korktuğum adam gözlerimin önünde beni itmişti.
Keşke hep çocuk kalsak.
Çocuk ruhuyla.
Çocuk hayaliyle.
Çocuk kalbiyle.
Çocuk sevgisiyle....
༺❀༻
Gözlerimi açtığımda beyaz tavanları olan bir yerdeydim. 'Şaka! Beyaz tavan olamaz,kör olmuş bu kazada, alın bunu morga.' Yine modumuzdayız. 'Hakaret sayarım ama.'
Hastane de yatıyordum uyuyanınca. Kaç saattir böyleydim acaba? Gün olmamıştır umarım. Oldu mu acaba? Birileri de yok ki sorsam. Nerede bu millet? Hemşire de yok. Belimi doğrulamaya çalıştığımda kolumda serumun olduğunu fark ettim.
Serum da acı gibiydi, birer birer artıyordu ama, yaramızı iyileştirmeye değil derinleşmeyeydi...
İçimdeki ses orda mısın?
'Ne oldu yaralı martı?'
Benim her yerim niye ağrıyor?
'Kaza geçirmedik kesinlikle.'
Göz devirmelerimle meşhur olacağım yakında.
'Kendi kendine göz deviren ilk insan.'
Altın harflerle hatta.
'Altın eksikti bir zaten.'
Babamlar duydu mu acaba?
'Bence Evran komiserin söyleyeceğini düşünmüyorum ben.'
Haklısın. Çünkü yine beni yaralayacak şeyler söylerdi.
'Annene söylemese bari. Kadının aklı gider.'
Oy beni vurun ha bu karadenize.
'Benide benide. Bıkmadın mı şu serumdan, beynim döndü.'
Çıkarsam mı?
'Çıkar Çıkar.'
Tamam.
Elimde duran damarlığı çekmiştim. Acımasından dolayı biraz inleme çıkmıştı. Ama sessizdi. Sonra oturduğum hale geldim. Yanımdaki şişelerden birini aldım bir yudum içtim ikiyi içtim üçüncüyü içerken birisi girdi. Son yudumumu içince kimin geldiğini gördüm.
Evran ve Metehan polis ikislisi.
'Polis ikilisi ne lan.'
Sen sus. Hem lan ne lan. Edebiyat okudum ben.
'Tamamdır Yusuf Has Hacip hazretleri kusurumuza bakmayın lütfen.'
"Ooo. Yürüyen kıyamet uyanmış." diyordu Metehan polis. Yüzümü buruşturduğumda gülmüştü. 'Neydi komik olan?'
"Yürüyemiyorum ki ama." demiştim.
"Nasıl yani? Bacağına bir şey mi oldu?" dedi Evran. 'Evran komiser.' Ama Evran diyebilirsin dedi.
"Yok iyiyim. Yürüyen diyince öyle dedim."
"Anladım." demişti gamzeleriule şov yapa yapa. 'Belediye çukuru gibi mübarek.' Güldürme yanarız. "Nasıl oldun? Ağrıyor mu bir yerin."
"Sağ omzum acıyor. Onun dışında yok. Bir de kaşımı yarmışım."
"Omzuna bakayım mı bi?" dediğinde saf saf bakmıştım. Ne diyor bu? Ben öylece otururken gelip sağ omzuma yavaş yavaş dokunmaya başlamıştı. Acıtmamıştı. Şimdi de masaj yapar gibi şeyler yapmaya başlamıştı.
"Aaa!." acıtmıştı bu.
"Şey ben özür, kusura bakma."
"Önemli değil." demiştim mızmız sesle.
"Doktor gelip baksa daha iyi olacak gibi." dediğinde gülümsemiştim. 'Ne gülüyorsun adama be.' Sana ne kardeş?
"Ben kaç gündür uyuyorum?" Asır gibi gelmişti.
"8 saattir." derken Metehan ona dönmüştüm. Elinde telefonuyla biriyle konuşuyordu.
"Sen kiminle konuşuyorsun."
"Hiç!" demişti kestirip atarak. Bana ne diyerek iç geçirdim.
"Serumu niye çıkardın? Bitseydi bari." diyen Evran'a bakiyordum. Hala bakıyordum. Cevabım yoktu. Canım istedi desem sen psikopat mısın der mi? 'Şimdiye kadar dememesi hata.'
"Elimi acıtıyordu. Bende çıkardım."
"Hemşirelere söyleseydin ya."
"Kimse yoktu."
"A-" sözünün kesilmesi doktorun gelmesiyle olmuştu. Yoksa car car konuşurdu.
"Geçmiş olsun Sahil hanım. Uyanmışsınız."
"Sağolun." Kırk elli yaşlarında bir doktor gelmişti. Beyaz önlüğü, içindeki açık mavi gömleğiyle.
"Başınız da dönme falan var mı?
"Döndürüyor başımı..." kim uşağum? 'Sessizlik. Doktoru dinle yoksa tımarhaneye sokacak seni.'
"Hayır ama biraz ağrıyor."
"Anladım. Tansiyonunuz yükselmiş ondan kaynaklı bir ağrı o." Anladım der gibi kaşlarımı oynatmıştım. "Bir kaç test yaptırmamız gerekiyor. Sonra beş gün hastanede kalmanız daha rahat olur. Her ihtimale karşı." diyip gülümsemişti.
"Peki o zaman." demiştim. Hastane köşelerinde de kalmadık demeyiz.
"Yanınızda kalacak yakınınız var mı?" kesinlikle var.
"Aslında yo-"
"Biz varız doktor bey." diyen Evran'dı sözümü kesen. 'Ehvallah bro.'
"Tamam o zaman. Giriş bilgileriniz lazım. Benimle gelmeniz gerekecek."
"Tamamdır doktor bey." diyerek arkasından gitmişti.
"Vay be. Koskoca komiser beş gün hastane köşelerinde sürünecek."
'Olabilir. İnsaflı, vicdanlı çocuk.'
"Gerek yoktu ama..." demiştim mırıltıyla. 'Aynen kardeşim inanıyorum sana.'
"Sahil hanım ama tek başınızda bırakamazdık sizi, böyle iyi oldu." Sağolun Mete beycim ne diyebiliriz ki.
"Teşekkürler." demiştim ne diyeceğimi bilmeyerek.
"Rica ederiz Sahil hanım."
"Metehan bey." demiştim soru sorar şekilde.
"Dinliyorum Sahil hanım."
"Kaç yaşınızdasınız?"
'Yirmi altı. Ne oldu ki Sahil hanım."
"Sürekli hanım hanım diyorsunuz da demenize gerek yok aslında. Çok yaşlı birisi değilim ben." yaşlı işi nerden karıştı ya. Kahkaha atar gibi gülme sesi gelmişti.
Ben de bozuntuya vermemek için dudaklarımı yalandan da olsa kıvırmıştım.
"Tamam Sahil. Sen nasıl emredersen." dediğinde gerçekten gülmüştüm. "Sende bana bey demek zorunda değilsin." Tamam anlamında kafamı sallamıştım.
Evran giriş işlemlerini halletmiş, beni MR çekmişlerdi film çekmişlerdi. Kan testleri bilmem ne derken yaslandığımı hissetmiştim.
▪︎▪︎▪︎
"Yaşlandım ulan. Ne bu makine makine makina. Yeter vallahi. Ölsem daha iyiydi." daralmıştım. 'Ulan uşak ölme, kılmadığın namazların hesabını nasıl vereceksin?' Nasıl vereceğim gerçekten de?
"Ya da ölmemişim iyi ki. Kılmadığım namazlar var. Yanarım ben." diye U dönüşü yaptığımda ikisi birden gülmüştü. 'Ben sana de demedim ki. Benim dediğimi niye söylüyorsun ki?'
"Ölme zaten Sahil." demişti Evran.
"Evran haklı. Bizi kim güldürecek. Kısır döngüye girdin iki saniyede." diyip tekrar gülüşmüşlerdi.
Onlar bana gülerken hastanenin yemek saati gelmiş olmalıydı ki hastane çalışanları yemek getirmişlerdi. Peynirli börek, tavuk çorbası, yeşil fasulye, sebzeli bulgur.
"Teşekkür ederiz." demiştim incelik göstererek. 'Vaay, kibar feyzo.'
"Afiyet olsun."
"Ben peynirli böreğe aşığım ama." diyordu Metehan.
"Ulan oğlum sen neye aşık değilsin ki zaten." demişti Evran. 'Doğru diyor, bunda obur tipi var.'
"Senden başka her şeye." ay laf soktu bu cibiliyetsiz. 'Gol gol gol.'
"Ulan sen kim bana laf yedirmek." diyerek yakasına yapısmıştı Evran.
"Tamam abi. Bir şey demedim, dediysem en adi... demedim işte." aradaki duraksamasında büyük kahkaha patlatmıştım. Baya büyük olacaktı ki ikisi de dönüp bana bakmıştı.
Bi bakıyorsunuz donmuş terlerle ağlıyorsunuz, bir bakıyorsunuz gülmekten karnınız ağrıyor. Tuhaftı...
Ben bu dünya için çok ağlıyorum, acaba dünya da benim için ağlar mı?
Kim bilir...
"...And you're okay, you're okay
How can you be okay?"
(Ve sen iyisin,
Nasıl iyi olabilirsin?)