♧ 1. BÖLÜM: Bulutların Gözyaşları ♧
"Ben o duvarlara çarpa çarpa nasır tuttum,
Ağlaya ağlaya yosun tuttum..."
"Baba! Aç kapıyı. Yalvarıyorum aç kapıyı!" ruhum, karda kalan kedi gibiydi, sesim aksine kükreyen aslan gibiydi. Ruhumun parçalarında yürüyordum.
"Anne, sen bana dayanamazsın ki ama." derken gözyaşlarım yüzünden ağzımdan bir inleme çıkmıştı.
"Abi..." aklımı ölen ablam hücum ediyordu. "ölen ikizinin can çekişleriyle geldim abi, sen aç bari. Babam seni sever, söyle ona açtırsın şu kapıyı." yumruklarımla kapıya vuruyordum, . Tokat atar gibi, yanağımı kızartan, burnumu kanatan o kırılası eller gibi.
Umudumu kesip yere çözüyordum. Bej montum yerdeki su damlalarında ıslanmasını umursamamıştım.
"Üşüyorum..." demiştim bulutlardan akan damlalara bakarak.
"Ben sizin kar taneniz değil miydim? Ben sizin hiç bir şeyiniz olamadım mı? Acı çekiyorum, arkanızı dönüyorsunuz. Neden? Neden daha çok acı veriyorsunuz?" kafamı kapıya yaslarken kapının açıldığını gördüğümde şok geçirir bir şaşkınlık yaşamıştım.
Gözyaşlarımı elimin tersiyle savurmuştum.
Bırakmadığım tek huyum, güçlü görünme zorunluluğum.
"Kayra!" demişti hafif yukarı ve ileriye bakan bakışıyla.
"Söyle baba." demişti abim.
"Kardeşine söyle, ben ona ya kocasıyla gelsin ya da gelmesin demiştim." dediğinde bukutlardaki şimşekler daha hızlı çakmıştı sanki.
"Baba, o ablamın kocas-"
"Yeter." derken yüzüme bakmıştı. Korkunç bir bakış. "O nikah kıyıldı o imzalar atıldı. Ben seni ona verdim. Nokta!" son kelimesini üstüne basa basa söylemişti.
"Dayak yediğim adamın mıyım ben? Beni duvara çarpan pisliğin miyim ben? Ablamı öldüren şerefsizin ancak ezeli düşmanı olurum baba." dişlerimi birbirine basarak konuşmuştum.
"Kocana katil diyemezsin." dediğinde bana bakmıyordu. Neden? Korkuyor muydu?
"Yüzüme bakmadan konuşuyorsun. Söylediklerine sende inanıyor musun?" cevabını alamayacağım çok soru vardı. "O benim değil ablamın kocasıydı ayrıca. Hiç bir zaman kocam olmadı ve olmayacak."
"Kayra söyle şuna sussun." kalbimi acıtıyordu.
"Neden baba? Sende benim kadar biliyorsun ama korkuyorsun. Bir gün cesaretleneceksin, umarım o zaman geç olmaz." demiştim yorgun halde.
"Geç kalmadan sen evine dön." neden anlamak istemiyordu.
"Anladım ben. Siz anlamayacaksınız." demiştim kafamı kaldırarak.
"Yeter!" demişti babam elinin birini havaya kaldırarak. Daha sonrasında da içeri girip kapıyı sertçe kapatmıştı.
Bam!
Aynı o sert tokatın sesi gibiydi.
Acaba ablamda bu tokatlarla mı ölmüştü?
Acaba ablam dayanamadığı için mi şu an yoktu?
Acaba...
Tüm düşüncelerimi kenarda bırakıp evin yolundan uzaklaşmaya başlamıştım. Yayla evinden inip merkezdeki eve gidecektim. Başka gidecek yerim yoktu. Evin yolundan uzaklaşırken annemle abim o kapıyı açıp gelmişlerdi.
"Kuzum!" demişti annem. Babamın aksine sıcak davranarak.
"Sahil, birtanem." diyordu abim saçımı okşayarak. Bendim bu, Sahil. Sadece ve sadece Sahil...
"Nereye gideceksin kuzum benim?" diyordu annem endişeyle.
"Bilmiyorum ki anacım." demiştim ağzımdaki trabzon şivesi ile. "diğer eve giderim. Anahtarı var bende." her ihtimali düşünürdüm ben.
"Eve gidince beni ara tamam mı ?"
"Tamam anne meraklanma."
"Sahil'im, abicim. Bana kızmıyorsun değil mi? Babamı karşıma aldığımda neler olacağını biliyorsun sende. Kızma bana olur mu?" diyordu gözlerinin içinde gemiler batarmışçasına.
"Abim benim kızmam sana." Keşke korkmadan arkamda durabilsen ama. "kara uşak hadi evine. Hürrem sultanı da al üşümesin." demiştim ağlamamam için gülümserken.
"Kuzum!" diyerek saç diplerimi öpmüştü annem. Bana olan sevgisi hiç bir zaman azalmayan tek kişi. Gözyaşları yine akıyordu.
"Gidiyorum ben. Ama bir gün geleceğim. Sizi seviyorum. Beni özlemeyin." hayır aksine beni çok özleyin. Üzgünüm ama sevin beni.
Arkamı döndüğümde gözyaşlarım kendini feda etmişti. Birer birer...
Arkamı döndüğümde kalbimin kırıkları ruhuma batmıştı. Uhut savaşında Hz. Hamza'yı şehit eden mızrak gibi.
Arkamı döndüğümde ayaklarım karıncalandı. Burda yürümeyi unutmak ister gibi.
Kuşlar uçmadı...
Yapraklar açmadı...
Bulutlar bahara selam vermedi...
Güneş aya yine kavuşamadı...
Ben ve mutluluk gibi...
Ben ve sıcak gibi...
Taksileri izliyordum. Hangisini durdursam diye düşünüyordum ama yağmur daha da hızlıydı. En sonunda duran bir taksi görmüştüm.
"Taksii!" diye bağırmıştım. Ardından taksinin kapısını açmıştım. Kapıyı açınca karşı kapıyı açan bir sima görmüştüm.
"Bu saatte başka taksi de gecmez. İkiniz de binin teker teker bırakırım. " demişti yaşlı şoför. Hafif kafamı sallayarak koltuğa oturmuştum.
"Merk-kar-" ikimizde gideceğimiz yerleri söylerken sesler karışmıştı. Deja vu hissi vermişti. Tuhaftı.
"Hanfendiyi bırakın önce." demişti mütevazilik yaparak.
"Yok beyfendiyi bırakın lütfen. Acelem yok benim." demiştim mütevazi ifadeyle.
"Benimde acelem yok." demişti bana bakarak. Gözleri griydi. Ben yalnış mı görmüştüm?
Gri göz.
Duman gibiydi. Hayır, sis gibiydi. Anlaşılması zor olan sis bulutları...
"Peki o zaman. Anlayışınız için teşekkürler." demiştim önüme bakarak. "Bostancı mahallesi."
"Tamamdır hanım kızım." demişti şoför amca. "Sen nereye gidecektin oğlum?"
"Gülbahar polis merkezi." dediğinde şaşırmıştım kime ne olmuştu ki acaba?
"Yakınına mı bir şey oldu? Birisi mi öldü?" sesim titrek ve zayıftı.
"Yok hayır. Ama sizin bir yakınınıza bir şey olmuş gibi konuşuyorsunuz?" diyordu içimi anlamışcasına.
"Yok. Boş verin." demiştim aklımı ablam kurcalarken.
Acaba yerinde rahat uyuyor mudur?
Acaba orda mutlumudur?
Ayakları buz gibiydi orda ısınmış mıdır?
Çok ağlardı, orda gülüyor mudur?
Benim yerime de gül abla, benim yerime de.
"Başınız sağolsun..." içimi anlaması normal miydi?
Ölen ruhumu anlama lütfen, gözlerime bakamazsın.
"Sağolun. Teşekkürler." demiştim hafif başım eğik şekilde.
"Katili buldunuz mu?" orta da bir katil olduğunu nerden anladın be adam, içim acıyor artık konuşma.
"Hayır. Ama evet. Ben buldum ama kimse inanmıyor." dedim öfkeyle.
"Belki de inanmak istemiyorlardır." demişti son derece doğru bir şekilde.
"Haklısınız..." sesim yine titremişti, ruhum yine incelmişti.
"Siz Trabzonlu birine benzemiyorsunuz. Nerelisiniz?" demiştim merakla. Çünkü şiveli konuşmuyordu.
Önce gülümsemişti. Dudağının kenarından ufak bir kahkaha çıkmıştı.
"Aslında Trabzon'un haslarındanım. Sürmene'nin uşağıyım ben." dediğinde şaşırmıştım ki şaşırdığımı büyüyen gözlerimden anlamıştı.
"Anladım." demiştim ne diyeceğime kararsızken.
"Siz?" demişti sorduğum soruyu bana yönelterek.
"Akçaabat." derken gülümsemeye çalışmıştım. Ancak gülecek sebep olduğunu aklıma getirmiştim.
Yarım kalmış tebessümü mahalleye geldiğimizi, bizim dairenin olduğu apartmanı görünce bırakmıştım. Taksinin ücretini öderken cebimde sadece düz 200 lirayı görmüştüm.
"Amca, sende bozuk yok mu?" demiştim çekinerek.
"Maalesef kızım. En son bütünleştirmiştim mesai bitince." dediğinde kendimi daha da mahcup hissetmiştim.
"O zaman ben size bu 200 TL yi vereyim. Üstü de kalsın. Hakkım helal de olur." demiştim başka çare düşünemezken.
" Ben öderim onun ücretini de." demişti yanımdaki halden anlayan genç. "İyi geceler size hanfendi." diyip kapıyı çekiştiriyordu.
"A-ama. Adınız ne?" demiştim yüksek sesle. "Adın ne?" demiştim yavaşça giden taksinin açık penceresine.
"Evran!" demişti ve gülümsemişti. Neden? Ben gülmeye sebel bulamazken birisi adını söylerken gülüyor. İnsanlar gibi gülebilmeyi istiyorum.
Ya gülmek ya ölmek ...
Evran... Evran... Evran ama ne? Hesabını falan bulsam, soy adını bilmiyorum. Aptal çocuk soy adını söylesen ne var ne yapacağım ben senin adınla? Fal baktıracak halim yok!
Kaldırımın üstüne ayaklarımla birlikte düşüncelerim de çökmeye başlarken eve doğru adımlarımı atmaya başlamıştım.
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
Necip Fazıl'ın lisedeyken tüm okul karşısında okuduğum şiiri aklıma gelmişti. Şimdi daha iyi anlamıştım anlamını, hissini. Daha iyi anlamıştım kaldırımların yalnızlığını...
Orada ki varlığımı kenara bırakıp eve doğru yürüdüm. Kapının anahtarını çevirdim, çevirdim, çevirdim. Açıldı. Açılan bu kapının bana ne getireceğini bilmeden açılmıştı. Asıl kapım kapanmıştı. Umarım buna alışmazdım.
Kapıların bile gıcırtısı yoktu. Kapılar bile korkmuyordu. Kapılar da ben gibiydi, hissizdi. Kapılar gibidyim, onlar gibi sadece bekleyen...
Tüm düşüncelerimle birlikte evin koridorunda yürüyordum. Oturma odasına girdim, aynı sehpa duruyordu. Neredeyse sekiz yıl önce o masanın önünde ağlıyordum. Kızın biri dalga geçmişti, ellerim küçücük, minicikti diye. Babama sormuştum; "Niye benim ellerim seninkiler gibi büyük değil ki?" diye. Gözlerim kızarmıştı öfkeden. "Çünkü senin ellerin böyle daha güzel. " demişti babamda. İşte o zaman gözlerimin kızarıklıkları geçmişti. İşte o zaman durmuştu ağlamam.
Aklıma gelen bu anı yüzünden gözlerimden yaşlar düşmeye başlamıştı.
"Keşke şimdi de dursa ağlamam." demiştim yere damlayan gözyaşlarımı izleyerek.
"Keşke şimdi de durdursalar ağlamamı." Keşke bazı şeylere pişmanlık duymasak.
Gözlerim yaşlı mutfağa girmiştim. Buzdolabının kapağını açmıştım, iki zeytin iki peynirden başka bir şey yoktu. Abimin işiydi. Nişanlısıyla gelip gelip öğütmüşlerdir kesin.
"Yengenle kahvaltı."
"Yengenle öğle yemeği."
"Yengenle makarna yaparken."
Ve daha fazla attığı mesajlar...
Ah geçmiş ah geçmiş...
▪︎▪︎▪︎
"Ablan gibisin, yerinde durmayan, söz dinlemeyen, şımarık zevzek."
"Ablam hakkında düzgün konuş. O senin kadındı."
"Ama en büyük gerçeği unutuyoruz Sahilcim. Benim karım öldü. Benim karım sensin. Anladın mı?"
"Canımı acıtmak zorunda mısın? Benim ablam ölmedi öldürüldü. Sen öldürdün şerefsiz!"
"Birincisi ablanı ben öldürmedim. İkincisi bana şerefsiz demenin cezasını çok pis ödeyeceksin."
"Cezası-"
"Hii!"
Bir çığlık, iki çığlık ve sessiz çığlık...
Sabahın beşinde soluk soluğa kaldıran rüya değilde gerçekmiş gibiydi. Yaşanan şeyler uykumuzu da haram ediyordu. Yoruyordu. Kabuslar kadar korkunç tek bir şey vardı, o da düşünmek...
Telefonumu elime aldığımda ne arayan vardı, ne de soran. Ruhum yetişsin diye bir şarkı açmıştım.
🎶Limanın gemileri demir aldı, gidecek
Benim gözyaşlarımı kim gördü?
Kim bilecek? oy
Al gözümden yaşları, gün gelir kurutursun
Yaz bunu bir kenara, gidersen unutursun 🎶
Yarı uykulu yarı kabuslu geçen bir sabahtı. Dayanamıyordum. Karakola gidip o katili bulacaktım. Belki de bildiğim katili orataya çıkaracaktım. Ama şeyler yapacaktım.
Yürüdüm yürüdüm. Taksi aramadan, etmeden. Tüm öfkemi kaldırımlardan çıkarırcasına.
"Buyrun ne için gelmiştiniz?" yutkunmuştum.
"Şey, eee... Cinayet ihbarında bulunmaya gelmiştim de." demiştim sessiz ve korkak sesle.
"Tabi buyrun. Memur bey içerde. İki dakika bekleyiniz lütfen." kafamı aşağı yukarı hafifce sallamıştım.
İki kadar bekledim beklemedim içeri almışlardı. İçeri girdiğimde iki polis vardı. Ve içlerinden birini tanıyordum.
"Siz. O kızsınız." demişti tek kaşı havada.
"Siz." demiştim "...o çocuksunuz."
"Koskoca polise çocuk dedi." demişti ağzının kenarı ile yanındaki polis. Mahcup hissetmedim değildi. Adı neydi bunun? Düşünüyorum düşünüyorum. Evran. Evrandı.
Masanın önünden elini uzatmıştı "Buyrun oturun ben Evran Acatay."
"Bende Sahil Külbasar."
"Kim için gelmiştiniz?"
"Ablam. Sahra Yılmazer. Öldü o."
"Ne zaman?"
"23 Eylül 2021."
"...Derin bi nefes alır gibi batıyoruz yükümüz ağır,
Yeni bi söz söylemek için ölmek mi gerekir?"

